tarih/iktisat tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih/iktisat tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2021 Pazar

Gelirler politikaları ve enflasyon

Gelirler politikaları (incomes policies), iktisadi aktörlerin ücret, kira, kar, faiz gibi gelirlerini doğrudan kontrol ederek yürütülen ekonomi politikalardır. Fiyat mekanizmasına müdahale eden düzenlemeler, para ve maliye politikalarına alternatif şekilde veya onları tamamlayıcı olarak kullanılır. Temel gıda, barınma gibi kimi tüketim kalemlerinde fiyatları düşük tutarak alt gelir gruplarına kaynak aktarmak; kredi koşullarına müdahale ederek, kredilerin arzu edildiği gibi genişleyip daralmasını sağlamak; asgari ücret artışını makroekonomik hedefler doğrultusunda belirlemek; savaş gibi olağanüstü durumlarda ülke kaynaklarını öncelikli alanlara yönlendirmek için fiyat kontrolü ve karne uygulaması yapmak gibi farklı şekillerde olabilir. Uygulanan politikalar birilerin menfaatine ise, başka birileri bunun maliyetini öder. Ayrıca fiyat mekanizmasına yapılan müdahaleler, dara kaybı (deadweight loss) denen ekonomik maliyetlere yol açar. Dolayısıyla, gelirler politikalarını değerlendirirken hangi kesime ne kadar fayda sağlıyor, bedelini kim ödüyor, ne kadar verimsizlik yaratıyor ve aynı hedeflere ulaşacak daha iyi politikalar var mı diye bakmak gerekir.

Gelirler politikaları, enflasyon sorunu olan ülkelerde standart makroekonomik politikalara alternatif olarak kullanılmışlardır. Fakat para ve maliye politikalarının genişlemeci olduğu ve arz tarafında maliyet artışı yaşanan durumlarda, fiyat ve ücret artışlarını kontrol ederek enflasyonu durdurmak mümkün olmamıştır. Öte yandan, gelirler politikalarının uygun koşullarda tamamlayıcı olarak faydalı olduğunu savunanlar da var. Örneğin, IMF, para politikasında beklenti yönetimini iyileştirecek bir yapısal reform olarak, kamu ve asgari ücret artışlarının gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre belirlenmesini öneriyor (bkz.). IMF'nin önerdiği elbette piyasadaki ücret artışına tavan koymak gibi bir müdahale değil. Fakat özellikle asgari ücret piyasadaki aktörler için yol gösterici olduğundan, yönlendirici bir ücret politikasından yana gibi görünüyorlar.

Gelirler politikalarının enflasyonla mücadelede kullanılmasında, 1980 öncesi ABD ekonomisi güzel bir vaka oluşturuyor. ABD kongresinin bir organı olan Kongre Bütçe Ofisi (Congressional Budget Office, CBO) 1977 yılında bu konuda kapsamlı bir rapor yazmış (bkz.). Bundan faydalanarak o dönemki gelişmeleri, uygulanan politikaları ve sonuçlarını ana hatlarıyla ele alacağız. Öncelikle ABD ekonomisinin 1960'lardan itibaren genel makroekonomik duruma bakalım. Aşağıdaki grafik ABD'nin 1960-90 arası yıllık tüketici enflasyonunu gösteriyor. Büyüme ve işsizlik oranlarının ve daha uzun dönemli enflasyonun grafiklerine linklerden bakabilirsiniz. 

1960'ların başlarında Amerikan ekonomisinde atıl kapasite var. Makroekonomik politikalar genişlemeci, büyüme hızlı, işsizlik giderek azalıyor, enflasyon da düşük. 60'ların sonlarında atıl kapasite tükenip işsizlik doğal sınırına dayanıyor. Üstüne Vietnam savaşının da etkisiyle maliye politikası gevşetiliyor ve enflasyon yükselmeye başlıyor. Sonrasında 70'ler çalkantılı bir dönem. Sanayileşmiş ülkeler hızlı kalkındığı için uluslararası hammadde fiyatları yükseliyor. Ödemeler dengesi sorunları yaşayan ABD Bretton-Woods sisteminden çıkıyor ve dolar değer kaybediyor. Ortadoğu'daki sorunlar sebebiyle, biri 1973'te biri 1979'da olmak üzere iki petrol krizi çıkıyor ve petrol fiyatları fırlıyor. Hepsi bir araya gelince enflasyon arttıkça artıyor. Arada parasal ve mali sıkılaştırma yapıyorlar ama arz şokları işsizliği de yükselttiğinden çok ileri gitmiyorlar. Ta ki 1979'da Paul Volcker ABD merkez bankası Fed'in başına geçene kadar. Volcker itirazlara aldırmadan kısa vadeli faizi yüzde 20'lere kadar çıkaran güçlü bir parasal sıkılaşma yapıyor. 1980 başında yüzde 15'e yaklaşan enflasyonu üç sene içinde yüzde 3 civarına çekiyor. O günden sonra da Amerika'nın ciddi bir enflasyon sorunu olmuyor.

ABD'de yükselen enflasyona çare aranırken gelirler politikaları deneniyor. Önceleri, 1960'larda devlet sanayideki ücret pazarlıklarına ve fiyat ayarlamalarına müdahale ediyor ama zorlayıcı olmuyor. Daha çok işçi sendikaları ve işveren örgütlerini ikna ederek, ücret ve fiyatları üretkenlik ve maliyet artışlarına göre belirlemeye çalışıyor. 1971-74 arasında ise katı önlemler devreye sokuluyor. Bu süreçte büyük bir bürokratik yapı kuruluyor. Kapsama alınan sektörlerde ücret artışları ve kar marjları kontrol ediliyor. Büyük firmalar için zamlar oluşturulan fiyat komisyonunun onayına bağlanırken,  orta ve küçük boy firmalar için düzenleme ve denetim mekanizmaları oluşturuluyor. Hatta zaman zaman zamlar bir süreliğine tamamen donduruluyor. Konut kiralarında da yaygın olarak tavan fiyat uygulanıyor.

Yapılanların amacı enflasyon beklentilerini ve fiyatlama davranışlarını zapturapt altına alıp enflasyonun belini kırmak. Fakat enflasyonu yaratan temel etmenler oradan kalkmadığı için bu başarılamıyor. Üstelik piyasalarda birçok bozucu etkiye ve adil olmayan sonuçlara yol açtığından, kontroller 1973-74'te kademeli olarak geri çekiliyor. Bastırılan fiyatların serbest bırakılmasıyla da grafikte 1974'te görülen enflasyon dalgası oluşuyor. Katı gelirler politikaları burada bitiyor. 1974 sonrasında, Ücret ve Fiyat İstikrar Konseyi (the Council on Wage and Price Stability) adlı bir kurulun çalışmaları var ama pek etkili olmamış gibi. Zaten 1981'de de görevine son verilmiş.

Peki gelirler politikalarında ters giden ne? En başta, enflasyon kimi ekonominin içinden kimi dış dünyadan kaynaklanan sorunların bir belirtisi. Sorunu kaynağında çözmeden belirtileriyle uğraşmak etkili olmuyor. Tersine, zaman kaybettirip sorunların birikmesine yol açıyor. ABD için problem, makroekonomik politikaların zamanında sıkılaştırılmamasıyla başlıyor ve arz şoklarıyla büyüyor. Enflasyon beklentilerinin bozulması yükselişi körüklüyor. Ücret ve fiyat artışları kontrol edilerek beklentilerdeki bozulmanın yarattığı fasit daire kırılmak isteniyor. Fakat makroekonomik koşullar enflasyonist oldukça, iktisadi aktörleri düşük zamlara güzellikle ikna etmek mümkün değil. Zorlayınca da çarpıklıklar ortaya çıkıyor.

Enflasyonist talep baskısı ve arz şoklarının bulunmadığı, kamu kurumlarının sınırlı alanlarda yol gösterici rol üstlendiği durumlarda, uygulamaların (belki etkisi de olmadığından) fazla bir yan etkisi yok. Tersi durumlarda ise ortaya çıkan başlıca sorun suni kıtlıklar. Normalde bir malın fiyatı piyasadaki arz ve talebe göre belirlenir. Düzenleyici kurumlar daha düşük veya yüksek bir fiyatı dayatılırsa suni kıtlık veya israf derecesinde bolluklar ortaya çıkar. Örneğin, tarım ürünlerinde olumsuz hava koşulları sebebiyle üretim düşerse veya artan hammadde ihtiyacı sebebiyle talep artarsa, gıda fiyatları yükselir. 1971-74 döneminde dünyayı vuran arz şokların biri bu. Üstelik o dönem dolar değer de kaybediyor. Maliyet artışları fiyat kontrolleri sebebiyle tam yansıtılmadığında üretim hacmi azalıyor, üreticiler ihracata yöneliyor veya iç pazarda müşteri seçerek satış yapıyor, üretilen malların ve sağlanan hizmetlerin kalitesi düşüyor, stokçuluk ve karaborsacılık ortaya çıkıyor.

Peki ama fiyat tavanını neden maliyetlere göre düzeltmiyorlar? Neden yan etkilere yönelik önlemler almıyorlar? Neden daha iyi denetim yapmıyorlar? Ellerinden geleni yapıyorlar da kifayetsiz kalıyor. Denetleme ve düzenleme işini büyütüp karmaşıklaştırınca işin içinden çıkamıyorlar. Fiyatları düşük tutunca kıtlık büyüyor. Kıtlık olan üründe fiyatı bırakınca, ücretler sabit, insanların alım gücü eriyor. Üstelik üreticiler çeşit çeşit, hepsinin maliyet yapısı farklı. Fiyatlamada tek bir kriter getirseler olmaz, herkese farklı kriter getiremiyorlar, getirseler uygulayamıyorlar, denetleyemiyorlar. Sonunda memnuniyetsizlik artıyor ve pes ediyorlar. Kontrolleri bıraktıklarında da bastırılan zamlar hızla geri geliyor. (ABD'deki deneyimlerin detaylarını merak edenler CBO raporuna bakabilir.)

Peki bu mevzu aklıma nereden geldi? Ülkemizde yakın zamanda enflasyonla mücadele maksadıyla bir fiyat istikrar komitesi kurulunca, ister istemez gelirler politikalarını düşündüm. Elbette önyargılı olmamak lazım, belki bambaşka bir plan vardır. Geniş kapsamlı bir istikrar programı içerisinde, kamu kurumları arasında eşgüdüm sağlayan bir yapı faydalı olabilir. Fakat sıkı para ve maliye politikaları olmadan bir istikrar programı uygulamak mümkün değil. Bu konudaki isteksizlik açık olduğundan, fiyat istikrar komitesinin ne yapacağını merak ediyorum.

26 Nisan 2018 Perşembe

Osmanlı'da para politikası ve enflasyon

Tarihteki ayaklanmalarda bazen yeniçerileri de anlamak lazım. Maaşınızı almaya gittiğinizde paranızın neredeyse yarısının tırtıklandığını görseniz siz de isyan etmez misiniz? 1584 yılında yeniçerilerin başına yaklaşık olarak bu gelmiş. Devlet maaş ödediği akçelerdeki gümüş miktarını neredeyse yarıya düşürmüş. Akçenin değerinin düşmesiyle alım gücünün de eriyeceğini fark eden yeniçeriler ayaklanıp bazı zavallı ekonomistlerin kellesini almışlar. Ama nafile, tağşiş adı verilen bu uygulamaların sonu gelmemiş.

İktisat tarihçisi Şevket Pamuk'a göre Osmanlı tarihinde dönem dönem yükselen enflasyonun başlıca sebebi bu tağşişler. Devlet 16. yüzyıldan itibaren uzayan savaşlara ve batının ilerleyen savaş teknolojisine ayak uydurmaya para yetiştiremiyor. Etkin şekilde vergi de toplanamadığından ve borçlanma araçları kısıtlı olduğundan, sık sık karşılıksız para basmak anlamına gelen tağşiş uygulamasına gidiliyor. Yani akçenin ayarı düşürülüp eldeki gümüşle eskiye göre daha fazla akçe basılarak bütçe denkleştiriliyor. 

Aşağıdaki grafik Pamuk'un makalesinden, Osmanlı parasındaki gümüş içeriğini gösteriyor. Y-ekseninden anlaşılacağı üzere ölçek logaritmik. Göze yabancı gelebilir ama bu hem grafiğin sunumunu, hem yorumlanmasını kolaylaştıran bir gösterim. Grafiğe göre kabaca 1450-1750 arasındaki 300 senede akçe içindeki gümüş miktarı onda bire inmiş. Takip eden 100 senede ise, bunun da onda birine (başlangıcın yüzde birine) düşmüş. İkinci dönem kabaca 3. Selim ve 2. Mahmut'un saltanatına denk düşüyor. Bu devirde Rusya, Avusturya, Yunanistan, Mısır savaşları; Rusya'ya savaş tazminatı, orduyu modernleştirme çabaları derken harcamalar kopup gidince darphane fazla mesai yapmış.
Karşılıksız para basmanın sonuçlarını kestirmek güç değil: paranın değer kaybetmesi, enflasyon, para ikamesi vs. Tarihsel veriler de bunu gösteriyor. Tağşişlerin ardından tüketim mallarının fiyatları artıyor. Sabit gelirlilerin alım gücü düşüyor. Yerel paraya güven kaybolduğundan ticaret kötü etkileniyor; yabancı paralara talep artıyor. Zamanla enflasyon yüzünden vergi gelirleri eriyor; bütçe problemleri kronikleşiyor... Sonunda Tanzimat sonrası böyle gitmeyeceğini gören devlet tağşişi bırakıyor. (Fakat bu sefer de borç sorunu patlıyor.)

Aşağıdaki grafik yine Pamuk'un çalışmasından, arşiv belgelerinden toplanan fiyatlara göre İstanbul tüketici fiyatlarının yaklaşık 450 senelik seyrini gösteriyor. Ölçek yine logaritmik olduğundan, grafiğin eğimi o tarihteki enflasyon oranına yaklaşık olarak eşit. Dolayısıyla eğimin artması enflasyonun yükselmesi, azalması düşmesi anlamına geliyor. Grafiğe göre, yukarıda bahsettiğimiz büyük tağşiş dönemlerinde fiyatlar beklediğimiz gibi daha hızlı artmış. Ayrıca fiyatların para politikasına tepkisinin yıllara yayıldığı da göze çarpıyor.
Endekse göre İstanbul tüketici fiyatlarındaki 450 senelik artış 300 kat. Bu tüm dönemin ortalama yıllık enflasyonu yaklaşık yüzde 1.3 demek. Makaledeki tablodan yaptığım hesaba göreyse, enflasyonun ortalama oranı 1580'lerde yüzde 5.3, 1830'larda yüzde 7.5 olmuş. Bugüne kıyasla bu oranlar yüksek görünmeyebilir. Ancak etkisi uzun yıllar süren beklenmedik enflasyon, servetleri enflasyona karşı korumasız insanlar için çok büyük kayıp yaratır. Üstelik kısa vadede fiyatların çok daha sert dalgalanabileceğini de dikkate almak lazım.  

Başa dönersek, 1584 tağşişi sonrası kelle alan yeniçeriler devletten bir miktar enflasyon telafisi kopartmışlardır diye düşünüyorum. 1826'da ise yeniçeri ocağını topa tutan 2. Mahmut arıza çıkartacak kimseyi bırakmayarak meseleyi kökten çözmüş. Maazallah yeniçeriler ya bugün de olsalardı?

Kaynakça ve ek okuma için:

Prices in the Ottoman Empire, 1469-1914, Şevket Pamuk, International Journal of Middle East Studies, Vol. 36, No. 3 (Aug., 2004), pp. 451-468

Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi: 1500-1914, Şevket Pamuk, İletişim Yayınları.

Osmanlı Ekonomisi ve Kurumları, Şevket Pamuk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

4 Aralık 2016 Pazar

Uluslararası ekonominin politik üçlemi

Üçlem (trilemma) kavramını daha önce sermaye hareketleri serbestisi, döviz kuru kontrolü ve bağımsız para politikası ilişkisi bağlamında ele almıştık (şurada ve şurada). Bundan esinlenerek üretilen, yine uluslararası iktisat alanında, bir de politik üçlem var. Kavramın mucidi, kalkınma iktisadı alanındaki çalışmalarıyla tanınan (bizim kamuoyunun Balyoz davasında emekli general Çetin Doğan'ın damadı olarak bildiği) Dani Rodrik. Kendisi demokrasi, ulus devlet ve küreselleşme ile ilgili görüşlerini, (mesela şu makalede ve başka yerlerde) dünya ekonomisinin siyasi üçlemi dediği aşağıdaki şemayla özetliyor. Rodrik'e göre, şemada köşelere yerleştirilen üç makbul alternatiften en çok iki tanesine erişilebilir; yani birinden mutlaka feragat etmek gerekir.
İkinci dünya savaşı sonrasında, Bretton Woods Konferansıyla uluslararası ekonomik sistem yeniden inşa edilirken feragat edilen ekonomik küreselleşmeymiş. Sermaye akımlarının kısıtlandığı, dış ticaret serbestleştirilirken belli alanların dışarıda tutulduğu o dönemde, ulus devletler ihtiyaçları doğrultusunda politika uygulamak üzere daha geniş bir alana sahipmiş. Mesela, o zamanlar bizim gibi birçok ülke gümrük duvarlarıyla korunan ithal ikameci sanayileşme politikaları uygulardı; Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler, bambaşka bir ekonomik sistemle ihracata yönelik bir kalkınma stratejisi izlerdi; Batı Avrupa'da ise refah devletleri ortaya çıktı. Rodrik bu dünya düzenine Bretton Woods uzlaşısı diyor. (Elbette küreselleşme feda edilirken, birçok ülkede demokrasi de yoktu ya, ayrı mesele.)

80'lerden itibaren ticari ve finansal serbestleşmenin nimetlerinden faydalanmak isteyenler bunu kovalamışlar. Bunun yolu ülkelerin kurumsal yapılarının ortak bir düzene uyum sağlamasıymış. Ticaretten finansa, vergi kanunlarından merkez bankacılığına, mülkiyet haklarından çevre standartlarına, sendikal haklardan özelleştirmelere kadar birçok şeyi bu doğrultuda düzenlemeye çalışmışlar. Rodrik, birçoğu toplumsal muhalefete rağmen yapılan bu reformların sonucunda ortaya çıkan düzene, ünlü liberal yazar Thomas Friedman'dan ödünç aldığı tabirle, altın deli gömleği diyor. Ekonomik getirileri itibariyle altın, ama alternatif politikalara yer bırakmayacak kadar kısıtlayıcı olması itibariyle deli gömleği.

Bir de ütopya var: küresel demokratik federasyon. Ulus devletlerin çok zayıfladığı, piyasa ekonomisini var eden kurumların ulusların ortak katılımıyla oluşturulduğu ve yönetildiği bir düzen. Bunun gerçekleşmiş küçük modelini, irili ufaklı 50 devletin tarihsel bir süreçte ekonomik ve siyasi birlik oluşturduğu ABD'de görüyoruz. Avrupa Birliği de o yolda ilerlemeye çalışıyor ama nereye ulaşacakları bilinmez. Küresel düzeyde ise, böyle bir düzene ulaşmak Rodrik'e göre uzun süre hayal olacak.

Ben tarihsel dönemlere göre anlattım ama Rodrik bunun ötesinde bir genelleme yapıyor aslında. Söz konusu üç hedef küresel ekonomik sistemde asla ve kat'a birlikte gerçekleşemez diyor. Bu, ulus devletler var oldukça, demokratik siyaset her ülkede oranın tarihine, değerlerine, normlarına, toplumsal yapısına göre ekonomiyi şekillendirecek; o da ülkeler arasında iktisadi bütünleşmeyi sınırlayacak demek. Demokrasiden taviz vermeyi ise makbul bulmadığından, Rodrik tercihini Bretton Woods düzenine dönmekten yana yapıyor.

Şahsen, ekonomik bütünleşmeye ket vuran farklılıklar zamanla değişemez mi bilmiyorum. Geniş toplumsal destek sağlayarak dünyayla olabildiğince bütünleşmenin yollarını aramak bence en ideali olur. Pratikte ise, bugün hangi iki hedefi tuttursak kar sanki.

8 Temmuz 2016 Cuma

Devrim arabaları filmindeki iktisatçıları anlamak

"Devrim arabaları", 1960'ların başındaki gerçek bir olaydan uyarlanan bir film. Zamanın rejimi tarafından yerli otomobil üretmek için bir araya getirilen; türlü zorluklar ve yokluklara rağmen vatan sevgisiyle, yılmadan, fedakarca çalışan bir grup mühendisin hikayesini anlatıyor. İdealize edilmiş ana karakterler ve bunların olağanüstü inanç ve çabası izleyicinin hem insani, hem milli duygularına hitap ediyor. Gördüğüm kadarıyla bu film bir hayli de seviliyor. Bense arka plandaki popülist iktisadi mesajlara takiliyorum. Kısaca yazayım.

Filmde otomobil üretimi projesine karşı çıkan kim varsa korkak, hain ya da satılmış olarak resmedilmiş ve takındığı olumsuz tavır bununla ilişkilendirilmiş. Fakat ben iktisatçı gözüyle bakınca farklı bir resim görüyorum. Bir defa baştan sona söylenen şey, bu yatırımın getirisinin maliyetini çıkarmayacağı; yani zarar edip kamuya yük olacağı. Şimdi bu görüş doğru ya da yanlış olabilir, ancak bu hesap kitap yaparak ortaya konur. Böyle diyen bir insana senin inancın zayıf denmez. Oysa film tam bunu yapıyor ve meseleyi inanmaya indirgiyor. Bir sinema filminden karşımıza bir fizibilite raporu çıkarmasını beklemiyorum elbette. Ama bir piston parçasının nasıl döküldüğünü en ince ayrıntısına kadar anlatan film, verdiği mesajın altını doldurmak için yatırımın niye akılcı olduğunu anlatan kaba taslak bir analiz sunmalıydı. DPT'nin tahminleri yanlış, şu fiyata yılda şu kadar araba satılabilir, o ölçekte ortalama maliyet fiyatın altında olduğundan proje karlıdır, gibi mesela.

Projenin yapılması için karlı olması şart mı? Denebilir ki başta karlı olmasa bile, zaman içinde üretim gelişir, karlı hale gelir. Ayakları üzerinde durana kadar bir süre zararına üretim yapılabilir, ürün gümrük duvarlarıyla dış rekabetten korunabilir. Hatta nette ekonomik faydası olmasa bile, kitleleri heyecanlandırıp kenetlemek için (sanki heykel yapar gibi) bir eser ortaya çıkarmak bile bir gerekçe olabilir. Lakin gözden kaçmaması gereken, bunların çok spekülatif tezler olduğudur. 1960'ların tarım toplumu koşullarında, memleketin kıt olan mali kaynaklarını, (fabrika, makina, teçhizat gibi) fiziksel ve (mühendis, teknisyen, nitelikli işçi gibi) beşeri sermayesini, gerçekten karlı olabilecek alternatifler yerine böyle gerekçelerle kullanmak mantıklı mıdır? Formel iktisat eğitimi almayanların anlamakta zorlandığı konu, ekonomide kaynakların sınırlı olduğu ve bu yüzden tercih yapmanın gerektiğidir. Yani mesele otomobil üretilsin mi meselesi değildir; onu üretmek için nelerden feragat etmek gerektiği ve buna değip değmeyeceği meselesidir. Böyle bakınca filmdeki iktisatçıların çekinceleri idrak edilebilir. Hatta bir yerde söz edildiği gibi, bir vakitler var olan uçak fabrikasının neden traktör fabrikasına çevirilmiş olabileceği de anlaşılabilir.

Ülke kaynaklarının nasıl kullanılması gerektiği konusunda herkesin farklı fikrinin olması tabiidir. Otomobil üretilmesine karşı çıkmış olmak kimseyi kötü adam yapmaz. Aslında filmde kurgu icabı kahramanlara türlü pislikler yapan bürokratlar, konu ülke kaynakları olunca onu kendi malları gibi özenle korumaya ve akılcı kullanmaya çalışan karakterler aynı zamanda. Başbakanın asıldığı ortamda, darbeyle başa geçmiş devlet başkanına karşı bunu yaptıklarına da dikkat edelim. Hani kurgu olduğunu bilmesem aferin onlara diyeceğim. İktisatçılar olarak hepimize örnek olmalı.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Yahudi İktisat Tarihi ve Meslek Seçimi

yahudiler tarihsel olarak daha çok, ticaret, finans, zanaat, bilim gibi alanlarda faaliyet gösteren bir millet. yahudi denince aklımıza sarraf, tüccar, banker geliyor; ama çiftçi, işçi, asker falan gelmiyor. peki yahudilerin belli mesleklerde yoğunlaşmalarının, onlarla özdeşleşmelerinin sebebi ne? bu postada, bu soruya bir cevap ortaya koymaya çalışan bir makaleden bahsedeceğim. maristella botticini ve zvi eckstein tarafından yazılan makalenin başlığı "jewish occupational selection: education, restrictions, or minorities?". 2005'te journal of economic history'de yayınlanmış. (bu da linki.)

makale öncelikle, bugüne kadar bu soruya cevap olarak ortaya konmuş tezlerin yetersiz olduğunu söylüyor. zira bu tezler, yahudilerin köy yaşamından kent yaşamına geçip topraktan kopmaya başladıkları dönemlerdeki gerçeklerle tutarlı değil. bunlardan en çok kabul göreni, yahudilerin azınlık durumunda oldukları toplumlarda çeşitli kısıtlama ve yasaklara maruz kaldıkları; bu yüzden, toprak satın alıp tarım yapamadıkları tezi. ortaya atılan bir diğer tez ise, azınlık olarak kültürel benliklerini korumaya çalışan yahudilerin; daha yakın olup aralarındaki bağları güçlü tutmak için, şehirlerde bir arada yaşayıp birkaç meslekte toplandıkları yönünde. oysa, yahudiler de sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllara kadar, diğer toplumlar gibi büyük ölçüde tarımla uğraşan bir toplum. değişim bu dönemde, bugünkü ortadoğu'da başlıyor. bu aynı zamanda, islam devletinin fetihlerle genişlediği, yahudilerin yaşadığı bölgeleri topraklarına kattığı dönem. abbasi hanedanının hüküm sürdüğü bu dönemde yahudiler, herhangi bir mesleki zorlama, yasak ya da kısıtlamayla karşılaşmıyorlar. dolayısıyla, meslek değişiminin sebebi, birinci tezdeki gibi, devletin zorlaması olamaz. ikinci tez ise, o tarihe kadar tarımsal bir yapı etrafında birleşmiş yahudilerin yavaş yavaş bundan kopup şehirlerde ayrı bir toplumsal yapı kurmalarını açıklamakta yetersiz. (elbette, makale bu tezlerin tamamen yanlış olduğunu söylemiyor. daha sonraki yüzyıllarda, avrupa'da gerçekten yahudilere yönelik baskı ve kısıtlamalar var. bunların da o dönemlerde önemli etkisi olmuş olmalı.)

peki botticini ve eckstein'ın tezi ne? bu iki yazara göre, değişimi başlatan gelişme, abbasi devletinin altın çağlarını yaşadığı söz konusu dönemde büyüyüp gelişen şehirlerde, ticaret ve zanaatle ilgili mesleklere talebin artması. bunlar, okuma-yazma, sayı sayma, hesap yapma gibi temel bilgi ve becerileri gerektiren meslekler. o dönemde, yahudilerin temel egitim düzeyleri de, diğer tarım toplumlarının üzerinde. bu da yahudilere bu yeni iş fırsatlarından yararlanmada, diğer toplumlara göre avantaj sağlıyor. getirisi artmış olan bu mesleklere yönelen yahudiler, sonuçta tarımı bırakıp şehirlere göç ediyorlar. böylece, tam da klasik iktisat teorisinin tahmin edeceği gibi, mukayeseli üstünlüklerinin olduğu mesleklerde uzmanlaşmaya başlıyorlar. (daha sonraları, ticari faaliyetleri ve ilişkileri dünyaya yayılmalarını da kolaylaştırıyor.)

peki o ana kadar tarımla uğraşan yahudilerin eğitim düzeylerinin diğer tarım toplumlarından daha yüksek olması nasıl açıklanıyor? mesela yahudi gençler, kendilerine bir şey öğretmeye çalışanlara, bunlar gerçek hayatta tarlada çapa yaparken bizim ne işimize yarayacak diye sormamışlar mı? herhalde soramamışlar. çünkü bu onlara dini bir zorunluluk olarak dayatılmış. makalede m.ö. 2. yüzyıldan itibaren yahudi toplumunda yaşanan dini ve toplumsal gelişmeler ve akabinde eğitim seviyesinin yükselmesi, deliller sunularak ayrıntılı biçimde anlatılmış. bunları merak edenleri makaleye yönlendireceğim.

peki tüm bunlardan biz ne sonuç çıkartabiliriz? birincisi, mukayeseli üstünlükler doğrultusunda uzmanlaşmanın bir topluma önemli katkı sağladığını söyleyebiliriz. ikincisi, genel eğitim düzeyinin mukayeseli üstünlükleri belirleyen etmenlerden biri olduğunu görebiliriz. ayrıca, daha yüksek eğitim düzeyi gerektiren ve daha güçlü ekonomik bağlar oluşturan alanlarda uzmanlaşmanın, uzun dönemli ve kalıcı faydalarının olduğuna da dikkat etmek lazım.

yalnız gözden kaçırmamamız gereken bir gerçek daha var. o da yirminci yüzyılda israil devleti kurulana kadar, yahudilerin yüzyıllar boyunca başka milletlerin egemen olduğu ülkelerde azınlık konumunda yaşamaları. bu her ne kadar onlar için siyasi açıdan kötü bir durum da olsa, ekonomik açıdan uzmanlaşmalarına yardımcı olduğu için avantajlı şey. bu açıdan bakınca, yahudileri bir ülkede toplamak için israil gibi bir devlet kurmaları, siyasi bir amaç uğruna ekonomik çıkarlardan feragat etmeleri anlamına geliyor. bir ülke uluslararası ticaret yoluyla da uzmanlaşmadan faydalanabilir; lakin ülkelerarası ticareti mümkün olmayan mal ve hizmetler var olduğundan, bütünüyle uzmanlaşamaz. en basitinden, günümüzde kadın-erkek bütün israilli gençler, uzunca bir süre askerlik yapmak zorundalar. bunun daha çiftçisi var, vasıfsız işçisi var, çöpçüsü var, garsonu var. bir ülkenin bunların hepsine ihtiyacı var. bu da uzmanlaşmayı sınırlayacak bir faktör.

28 Kasım 2010 Pazar

Luther ve Süleyman

martin luther’i hiristiyanligin protestan mezhebinin kurucusu ve reform hareketinin baslaticisi; kanuni sultan suleyman’i ise, osmanli imparatorluguna buyuk askeri zaferler ve topraklar kazandirmis onemli bir padisah olarak biliyoruz. peki bu iki tarihi sahsiyet, ve de genel olarak, protestanligin yukselisi ve osmanli’nin avrupa’da yayilisi arasinda bir iliski var mi? bu yazida, bu konuda yazilmis iktisadi bir calismayi, merakli okurlarimizin dikkatine sunacagim.

2008 yilinda, iktisat dunyasinin baba dergilerinden quarterly journal of economics’de yayinlanan makale, kalkinma iktisatcisi murat iyigun tarafindan yazilmis. kendisi, university of colorado’da iktisat profesoru olarak gorev yapiyor. iyigun’un calismasi, lutherciligin ve onun devami olan mezheplerin gelisimini osmanli’nin avrupa’da yayilmasina baglayan gorusleri, ampirik delillerle destekliyor. bu goruslere gore, kendilerinden daha buyuk bir guc olan osmanli’nin tehdidi altinda kalan avrupali gucler, kendi aralarindaki mucadelelerden sakinmak zorunda kalmislar. bu dini catismalara da etki etmis. 14. ve 15. yuzyillarda, kendisine rakip olarak cikan mezhepleri yasatmamayi basaran katolik kilisesi, buyuyen turk tehdidi yuzunden, luthercilik ve onun devami olan akimlar karsisinda ayni etkinlikte direnc gosterememis. iyigun calismasinda, 1400-1700 seneleri arasindaki doneme iliskin veriler kullanarak, bu goruslerin gecerliligini ekonometrik metotlarla test ediyor. calisma, anektotlara dayanan delillerin otesinde, sistemli istatistiki analize dayanan deliller sunmasiyla one cikiyor.

ekonometrik analizden belli basli ne sonuclar cikmis? protestan reformcu ve karsi-reformcu hareketler arasindaki savaslar, osmanli’nin avrupa’ya sefer duzenledigi senelerde azalis gostermis. dahasi, bu azalis dini olmayan sebeplerle cikan catismalara da yansimis.16. yuzyilin baslarinda, osmanli’nin seferleri sebebiyle, avrupali gucler arasinda cikan yeni catisma sayisi %25, eskiden beri devam eden catisma sayisi %15, catismalarin suresi de %50 oraninda azalmis.

sonuclarin gerisini, tarihsel arka planini veya ekonometrik analizin detaylarini merak edenler icin makalenin kunyesi asagida:

“luther and suleyman,” quarterly journal of economics, 2008, 123 (4), november, 1465-94.

bu da ucretsiz ulasabileceginiz, makalenin onceki versiyonlarindan birinin baglanti adresi:

http://www.colorado.edu/Economics/courses/iyigun/ottoman081506.pdf