piyasa başarısızlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
piyasa başarısızlığı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2023 Cumartesi

Şirketler enflasyonun sorumlusu mu?

Ülkemizde enflasyonunun sorumlusu olarak fırsatçılık yapan şirketlerin, özellikle de zincir marketlerin suçlandığını sıklıkla görüyoruz. Bu aslında bize özgü bir durum değil. Bugün dünya genelinde (bizdeki boyutta olmasa da) enflasyon normalin üzerinde. Özellikle ihtiyaç maddelerinin pahalılaşması her yerde toplumsal bir sorun. Bunun sorumlusu olarak en çok suçlanan kesim de büyük şirketler. Şirketlerin fırsatçılık yapıp maliyetlerinin çok ötesinde zamlar yaptığı ve bunun enflasyonun başlıca sebeplerinden olduğuna dair yaygın bir kanı var. Bu ne kadar doğru olabilir? Temel iktisat prensiplerine dayanarak irdeleyelim.

Bir defa, güncel tartışmalarda münferit yüksek fiyat artışları, enflasyon, genel hayat pahalılığı, gelir dağılımı ve yoksulluk sorunları birbirine karıştırılıyor. Bunları ayırmak önemli, çünkü her sorunun çözümü farklı politikalar gerektirir. Tüketici enflasyonu, toplumun genel tüketim kalıplarına göre ağırlıklandırılmış bir fiyat endeksinin, (ay, yıl gibi) bir dönemdeki değişim oranını ifade eder. İdeal koşullarda bu oranın düşük bir değerde sabitlenmesi, yani genel fiyat seviyesinin makul ve istikrarlı bir hızla artması arzu edilir. Ücret, kira, kar gibi gelir kaynakları da buna paralel arttığında, toplam üretim, tüketim, tasarruf gibi makroekonomik büyüklüklerin reel karşılığında ve gelir dağılımında bir değişiklik olmaz. Enflasyonun yükselmesi, yani genel fiyat artışının hızlanması, reel ekonomide ve gelir dağılımında bozulmalara yol açtığından (daha önce şurada yazmıştık) arzu edilmez. Bununla birlikte, tüketici fiyatları ve gelirlerle ilgili sorunlar enflasyonun yükselmesinden ibaret değildir. 

Konumuzla ilgili olarak, bir piyasada rekabet eksikliği varsa, fahiş fiyat ve kar gibi sorunlar ortaya çıkar. Bu, enflasyon olmasa da, hatta ülke ABD mertebesinde zengin veya AB gibi sosyal adaletçi olsa da böyledir. Bir şirket rekabetçi piyasada 100 liraya satabileceği bir malı 150 liraya satıyorsa, rekabet eksikliğinden 50 lira rant sağlıyor demektir. Ülke makroekonomik açıdan çok istikrarlı olsa, malın satış fiyatı sabit kalsa bile, ürün satıldıkça tüketiciden şirket sahiplerine sürekli bir gelir transferi olur. Ayrıca, yüksek fiyat ürünün üretim ve tüketiminin etkin seviyesinden düşük olmasına yol açar. Elbette makroekonomik koşulların enflasyonist veya dezenflasyonist olmasına göre, kar marjları ve verimsizliklerin toplumsal maliyeti artıp azalabilir. Ama sorun konjoktürel dalgalanmalar değil. Rekabet koşullarını ülkede enflasyon olsa da olmasa da iyileştirmeye çalışmak gerekir.

Peki şirketlerin kar marjlarındaki değişimler enflasyona katkı yapar mı? Her şeyin fiyatının çılgınca arttığı zamanlarda çevremde en çok duyduğum şikayetlerden biri, "artık neyin pahalı neyin ucuz olduğunu anlayamıyorum" şeklindeydi. Böyle zamanlarda bir malın fiyatını yüksek gördüğümüzde, maliyeti yüksek olduğu için mi, diğer mallardan daha üstün olduğu için mi, diğerlerinden erken zamlandığı için mi, yoksa satıcı karambolde fiyatı şişirdiği için mi böyle bilemeyiz. Satıcı fiyatı şişirmese bile, fiyatların alıcı için oluşturduğu sinyallerin bozulması enflasyonunun yarattığı önemli sorunlardandır. Bunun üzerine bir de fırsattan istifade etmek isteyenlerin olması enflasyonu hızlandırabilir gerçekten. Ama bunun sürekli olması ve kalıcı bir enflasyon yaratması mümkün değil. Çünkü bir şirket tekel bile olsa, bir noktadan sonra satışları fazla düşeceğin fiyatlarını onun üzerine çıkarmak istemez. Dolayısıyla, fiyatlar sürekli yüksek hızda artıyorsa, hiperenflasyon dahi olsa, bunu yaratan sebep fahiş fiyatlama olamaz.

Son olarak, şirketleri suçlama kolaycılığına karşı da dikkatli olmak gerek. Her insanın bir sebepten bazı şirketlere veya genel olarak ekonomik düzene karşı tepkileri vardır. Bunu kullanıp suçu onlara yıkmaya çalışmak, her ülkede yöneticilerin sıkıştıklarında başvurduğu bir yöntem. Siyasi popülizme karşı uyanık olmak, sorunlara nesnel yaklaşıp sebeplerini anlamak bize düşüyor. 

19 Kasım 2022 Cumartesi

Nasıl zengin olunur?

Yaygın önyargının aksine, iktisat çok para kazanmaya yarayan bir alan değildir. Bir makroekonomist döviz kurlarının, faizlerin, varlık fiyatlarının nasıl belirlendiği ile ilgili çok şey bilir, ama bildikleri fiyatların ne zaman düşüp ne zaman yükseleceğini isabetli olarak tahmin etmeye yetmez. Mikroekonomist de çalıştığı alandaki iktisadi yapılar ve ilişkiler konusunda uzmandır, fakat bunun kar getiren bir girişim yaratmak ve yönetmekle doğrudan ilgisi yoktur. Yüksek gelir ve rant sağlayan koşulları bulmak ve bunlardan faydalanmak başka özellikler, bilgi ve beceriler gerektirir. İktisat en fazla bunların ne olduğunu tespit etmeye yarar. 

Zenginleşmeyi toplumsal ve bireysel olarak ikiye ayırabiliriz. Birincisi genel iktisadi kalkınmayla ilgili. Kalkınmanın ilk aşamalarında (piyasaların işlemesi, kamu yatırımlarının yapılması, makroekonomik politikaların uygulanması için) temel iktisadi kurumları oluşturan, (işgücü, sermaye, arazi gibi) üretim faktörlerini en üretken alanlara yönlendiren, sermaye birikimini sağlayan, eğitim yoluyla işgücüne nitelik kazandıran; sonraki aşamalarda ise teknolojik gelişme ve verimlilik artışı yakalayan ülkeler topluca zenginleşir. Petrol, doğalgaz, tarihi ve doğal varlıklar gibi kaynaklar da kamu yararına çalışan istikrarlı siyasi yapılara sahip ülkelerde toplumsal zenginliğe katkı yapar.

Bireysel zenginleşme ise iktisadi eşitsizliklerle ilgili. Kişisel gelirlerin, servet ve tüketimin toplum ortalamasından ayrışmasıyla eşitsizlik ortaya çıkar. Ortalamadan daha zengin olmak için avantajlı özelliklere sahip olmak veya farklı davranışlarda bulunmak gerekir. En başta, içine doğduğumuz çevre gibi değiştiremediğimiz şeyler önemlidir. Zengin bir aileye doğarsak, hayat boyu zengin yaşama ihtimalimiz de yüksektir. Doğuştan üstün niteliklerimiz (zeka, iletişim becerileri, sanatsal ve sportif yetenekler vb.) varsa veya gençlere (kendini geliştirmek, doğru ilişkiler kurmak, yatırımlara finansman bulmak gibi) fırsatlar sunan bir çevrede yaşıyorsak, çaba göstermek ve doğru kararlar vermek şartıyla, sonradan da zengin olma şansımız olabilir. Bunun yanında, bilerek veya bilmeyerek fazla riskler almak, sonuçta başarılı olan azınlığa çok kazandırabilir, fakat başarısız olanları da fakirleştirir. Bunların dışında, (bir kamu yatırımı nereye yapılacak, hangi şirket yüksek kar açıklayacak gibi) ekonomik değeri olan özel bilgilere, (eksik rekabet, yasal imtiyazlar vb. sebebiyle) bir piyasada hakim konuma, (ihale almak, sübvansiyonlu kredi kullanmak gibi) kamu otoritesi tarafından sağlanan ayrıcalıklara sahip olanlar da, bedeli toplumun kalanı tarafından ödenmek üzere rant sağlarlar.

9 Mayıs 2021 Pazar

Zaman tutarsızlığı her yerde

Zaman tutarsızlığı veya dinamik tutarsızlık, davranış bilimi ve oyun teorisi çerçevesinde incelenen bir problemdir. Bir karar alıcının tercihlerinin zaman içinde değişmesiyle ortaya çıkar ve optimal olmayan sonuçlara yol açar. Mikrodan makroya birçok iktisadi uygulaması vardır. Örneğin, bireysel olarak tasarruf edememek, sağlıklı bir yaşam sürememek gibi kimi davranışsal sorunların altında birey tercihlerindeki zaman tutarsızlığı yatar. Makroiktisatta, ekonomik ve siyasi koşullara göre değişen kamu tercihleri ekonomi politikalarını etkileyen dinamik tutarsızlıklara yol açar. Para politikasında, merkez bankalarının fiyat istikrarına odaklı bağımsız kurumlar olması bu sorunu aşmak amacıyla çıkmış bir kurumsal düzenlemedir. Bunun dışında, mülkiyet haklarının korunmasıyla ilgili kamu tercihlerinde de dinamik tutarsızlıklar görülebilir. Kısaca açıklayalım.

Tasarruflar

Hayatımızda kimi zaman uzun vadede zararlı çıkacağımız ve pişman olacağımız kararlar alırız. Kendisine hakim olamayarak sağlıksız alışkanlıklar edinmek böyle bir şeydir. İktisatçıları daha yakından ilgilendiren konu ise tasarruf davranışlarıdır. Normalde insanların gelirlerinin yüksek olduğu dönemlerde ve gençlik yıllarında zor zamanlar ve yaşlılık için para biriktirmeleri beklenir. Fakat birçok insan bunu yapmakta zorlanır. Elbette herkes için tek bir ideal davranış kalıbı olduğunu iddia edemeyiz. Fakat kişinin geçici dürtülere uyarak fazla harcama yapması ve kendisi için ideal birikimi sağlayamaması bir sorundur. (Zaman tutarsızlığını davranışsal iktisat bağlamında ele alan bir makale için bkz.)

Dürtülere karşı kişinin kendisini nasıl kontrol edebileceği psikolojinin konusudur. İktisatçılar, bu dürtüler karşısında, hangi araçların kişileri doğru tasarruf davranışına yönlendirebileceği ve kamu politikalarının bu konuda ne rol oynayabileceği ile ilgilenir. Birçok insanın yaptığı en basit şey ev almaktır. Niye? Çünkü bir defa, gayrimenkul birikimin değerini koruyan ama likit olmayan bir varlıktır. Onu satmak yastık altındaki altını bozdurmak kadar kolay değildir. Bu da insanları daha yavaş ve planlı hareket etmeye zorlar. İkincisi, konutun krediyle satın alındığı durumlarda, kişi krediyi geri ödemek zorunda olduğundan mecburen tüketimini kısar. Böylece kişi krediyle ev alarak gelecekteki kendisini bağlamış olur.

Gayrimenkul yatırımı dışında, günümüzde sigorta ve bireysel emeklilik sistemleri gibi risklerden korunmayı ve birikim yapmayı kolaylaştıran araçlar var. Bunlar gönüllülük esasına dayanan piyasa temelli araçlar oldukları için, insanların ihtiyaçlarına göre en iyi seçimi yapmalarına imkan verir. Bunun dışında, devletin sosyal güvenlik sistemi toplumdan sağlanan kaynakla emeklilik, sağlık ve işsizlik sigortası gibi hizmetleri yürütür. Bu bir bakıma tasarrufu zorla dayatan bir sistem olduğu için, bireysel kararlardaki zaman tutarsızlığı sorununu doğrudan aşar. Fakat kamu otoritesi tarafından yönetildiği ve bireylere tercih hakkı verilmediği için başka sorunlar ortaya çıkar. (Örneğin, sosyal güvenlik sistemlerinin tasarruf eksikliğini gidermedeki etkinliğini sorgulayan bir makale için bkz.)  

Makroekonomik politikalar

Zaman tutarsızlığını makroekonomik politikalar bağlamında çalışan Finn Kydland ve Edward Prescott, bu sayede 2004 yılında Nobel ödülü kazanmıştı (bkz.). Bu çalışmaların en önemli yansıması para politikasında oldu. Para politikasının reel ekonomiye bir etkisi, enflasyonun reel ücretleri eritmesi yoluyladır. İşçi ve işveren arasındaki sözleşmeler belli periyotlarla yenilendiğinden, bir sonraki sözleşmeye kadar nominal ücret sabit kalır. Fakat bu arada mal fiyatları arttığından, işverenin ödediği reel ücret düşer. Dolayısıyla, gevşek para politikası ve yüksek enflasyon kısa vadede istihdam talebini ve üretimi teşvik eder. Bunun ülkeyi yöneten siyasiler için, halk desteğine ihtiyaç duydukları zamanlarda ne kadar çekici olabileceği açık. Böyle zamanlarda para politikasını gevşetip enflasyonun yükselmesine izin vermek, büyümeyi hızlandırıp işsizliği azaltarak iktidarın siyasi pozisyonunu güçlendirebilir. Sorun bu etkinin geçici olmasıdır. Ertesi sene ücret pazarlığı geldiğinde işçiler daha yüksek zam isteyince, zor bir ikilem ortaya çıkar. Eğer sıkı para politikası uygulanıp enflasyon düşürülmeye çalışılırsa, ücretler bu sefer enflasyondan fazla artacağından (yani reel ücret yükseleceğinden) büyüme yavaşlayıp işsizlik artacaktır. Bu yapılmazsa yüksek enflasyon kalıcı olur ve her yukarı yönlü sürprizde biraz da artar. (Burada reel ücretlerden bahsettik ama enflasyon aslında her türlü sözleşme ve borç ilişkisine tesir eder. Bu da üretim, bölüşüm ve refah üzerinde bozucu etkilere yol açar.)

Optimal para politikası, konjonktürel dalgalanmaları yumuşatarak ekonomik istikrarı sağlayacak şekilde yürütülür. Tersine, büyüme dalgasını daha da güçlendirmeyi amaçlayan ihtiyari politikalar, yol açtıkları enflasyon, cari açık gibi yan etkiler sebebiyle uzun vadede zararlıdır. Böyle sorunların önüne geçilmesi için, merkez bankalarının bağımsız olması ve kanun tarafından belirlenen çerçevede uzmanlar tarafından yönetilmesi ilkesi kabul görmüştür. Fakat genellikle bu da yetmez. Atanan uzman ekonomideki aktörleri, aldığı kararların hedeflerle uyumlu olduğuna ikna etmek zorundadır. Bunun için açık ve şeffaf olmak ve güven tesis etmek önemlidir.

Maliye politikasında aynı sorun yok mu? Olmaz mı, fazlası var. 1990'larda Türkiye siyasetinde enkaz devralmak diye bir tabir vardı. Hükümetlerin sık değiştiği bir ortamda, seçimden önce kamu kaynaklarını arzu ettiği şekilde kullanan iktidar, vergi artışı ve zam gibi kararları gelecek hükümete bırakırdı. 2000'lerde iktidar partisinin seçimlere rahat girdiği yıllarda bu sorun hafiflemişti, fakat son yıllarda bozulan siyasi istikrarla beraber kamu maliyesinde de kötüleşme oldu. Dünyada da siyasi süreçlere bağlı olarak kamusal tercihlerin değişmesi ve bu yüzden aşırı kamu harcaması, bütçe açığı ve borç gibi ekonomik sonuçların ortaya çıkması politik iktisat alanında incelenen başlıca meselelerdendir. (Örnek için bkz.)

Demokratik bir toplumda maliye politikası bağımsız bir kuruma havale edilemez. Kimden ne kadar vergi alınacak, nereye harcanacak, ne kadar yatırım yapılacak ve gelecek kuşaklara ne kadar borç bırakılacak gibi ülke kaynaklarının kullanımıyla ilgili kararları vatandaşların seçtiği temsilciler almak durumunda. O zaman ne yapılabilir? Liberal bir bakışla, devleti küçültecek reformlar yapmak (örneğin kamu bankalarını özelleştirmek) otomatik olarak zaman tutarsızlığı sorununu hafifletir. Bunun haricinde, AB'nin Euro'ya üye ülkelere uyguladığı Maastricht kriterleri ve IMF programlarındaki performans kriterleri gibi, zorlayıcı yaptırımları olan düzenlemeler aşırılıkları engelleyebilir. Denetimi ve yaptırımı olmayan kurallarsa bağlayıcı olmaz. Kamu politikalarının şeffaf bir şekilde yürütülmesi de seçmene sandıkta denetim yapma imkanı verir. Fakat seçmen davranışını birçok şey belirlediğinden bunun tek başına mali disiplini sağlaması zor.

Mülkiyet hakları

Kişi bir yatırım yapıyorsa, satın aldığı varlığı dilediği gibi kullanmak, onun getirisinden faydalanmak ve dilediği zaman onu satmak ister. Bu gayrimenkul alan için de böyledir, bir şirkete ortak olan için de, borç veren için de, fikir ve sanat eseri üretenler için de... Bunu garanti altına alan yasal düzenlemeye mülkiyet hakkı denir. Mülkiyet haklarının belirlenmesi ve korunması arzu edilen yatırımların gerçekleşmesi için gereklidir. Elbette mülkiyet hakkı sınırsız olamaz. Örneğin, kişi sahip olduğu araziye istediği gibi bina dikemez. Savaş gibi olağanüstü durumlarda, her türlü hak ve özgürlüğü sınırlayan devlet bu konuda da tedbirler alır. Normal zamanlarda da kamu yararı varsa (mesela yol yapmak için) devlet özel mülkleri sahibine değerini ödeyerek kamulaştırabilir. Burada önemli olan şey kısıtlamaların makul ve yasal olmasıdır. Bunun ötesinde mülkiyet haklarının beklenmedik şekilde çiğnenmesi veya geri alınması tehlikesi varsa, zaman tutarsızlığı ortaya çıkar.

Fikri mülkiyet alanında, dünyada son zamanlarda koronavirüsle ilgili aşı ve ilaçlar için patent haklarının askıya alınması tartışılıyor. Buna karşı çıkanların (örneğin bkz.) bir tezi zaman tutarsızlığına dayanıyor. Nasıl? Dünyada tıbbi araştırmalar yapan irili ufaklı çok sayıda firma var. Pandemi ortaya çıktığında, bunların içinde aşı geliştirebilecek bilgi ve tecrübesi olan yüzlercesi, büyük ilaç şirketleri ve devletlerle işbirliği yaparak çalışmaya koyuldu. Bunlardan birkaç tanesi de işe yarayan aşılar geliştirip yaygın kullanıma sokabildi. Çoğunun boşa gideceğini bile bile harcanan onca emek ve para sayesinde, süreç başta öngörülenden de hızlı ilerledi. Bu gelişmelerin arkasında geçmişten bugüne sistemi işleten, fikri mülkiyet haklarına güvenerek risk alan ve yatırım yapan büyük bir finansal sermaye var. Bu güven sarsılırsa, gelecekte yenilik üreten çalışmalara finansman azalabilir. Diğer taraftan,  patentlerin askıya alınmasından yana olanlar (örneğin bkz.), mevcut durumun olağanüstü olduğuna dikkat çekerek, ilaç şirketlerinin karlarından feragat etmesi ve aşı üretiminin yaygınlaştırılması çağrısı yapıyorlar. Tabii ki, güncel tartışmalar zaman tutarsızlığının ötesinde birçok karmaşık meseleyi içeriyor. İdeal olmayan koşullarda, herhangi bir tezin mutlak doğru olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Sonuçta taraflar arasındaki pazarlıklarda, güç dengesine göre bir orta yol üzerinde uzlaşılacaktır diye düşünüyorum.

12 Şubat 2021 Cuma

Rekabetçi denge

Modern iktisatta ekonomik gelişmeler modeller çerçevesinde çalışılır. Basit formları ders kitaplarındaki grafiklerle de gösterilebilen, matematiksel yapıdaki bu modeller iktisatçı için laboratuvar görevi görür. Ele alınan ekonomik yapı ve cevap aranan soruya göre uygun olarak seçilen modellerin çıktıları üzerinde analiz yapılır. Serbest ticaret ve rekabet prensibiyle işleyen piyasaları ve bunlardan oluşan ekonomileri betimleyen modellerin çözüm konsepti "rekabetçi denge"dir. (İngilizce, competitive equilibrium.)

Kısmi rekabetçi denge  

İktisada giriş derslerindeki arz-talep eğrilerini gözümüzün önüne getirelim. Arz eğrisi (S(P) diyelim), piyasada belirlenen P fiyatına göre firmaların maliyet minimizasyonu (kar maksimizasyonu) problemlerinden gelir ve piyasaya sürülen mal miktarlarının toplamının fiyata göre nasıl değiştiğini gösterir. Talep eğrisi (D(P)), yine piyasadaki P fiyatına göre tüketicilerin fayda maksimizasyonu probleminden gelir ve onların almak istedikleri mal miktarlarının toplamının fiyat seviyesine göre nasıl değiştiğini gösterir. Standart bir grafikte bunlar y-ekseninde bir fiyat (P*) ve x-ekseninde bir miktar (Q*) değerinde kesişirler. Arz ve talebin eşit olduğu, yani D(P*)=S(P*)=Q* koşulunu sağlayan (P*, Q*) ikilisine rekabetçi denge denir. (Özel değerleri ayırt etmek için * gibi semboller kullanıyoruz.)

Model içinde çözülen fiyat ve miktar değerlerine içsel değişken denir. Etkisi araştırılan faktörler (mesela firma maliyet yapısı, teknoloji, tüketici tercihleri, vergi ve sübvansiyonlar vb.) modelde parametrelerle ifade edilir. Dolayısıyla, analitik çözüm bu parametrelere bağlı olarak bulunur. Sonuç üzerinde parametreler değiştirilerek statik analiz (comparative statics) yapılır. İktisat ders kitaplarında kayan eğrilerle görsel olarak yapılan, niteliksel statik analizdir. Parametre değerleri, (vergi oranları gibi) verilerden doğrudan elde edilir ya da (arz ve talebin fiyat esnekliği gibi) uygun yöntemlerle tahmin edilirse sayısal analiz de yapılabilir.

Örneğin, akaryakıt, tütün, otomobil gibi bir mal üzerindeki tüketim vergisinin artırılmasının, piyasa fiyatını ne kadar artıracağını ve satılan miktarı ne kadar azaltacağını kestirmek, vergiden sağlanacak geliri ve oluşacak refah kaybını hesap etmek için önemlidir. İstatistik bilenler, burada geçmiş verileri kullanıp düz bir regresyon yapmayı düşünebilir. Fakat bu genellikle iktisadi açıdan doğru sonuç vermez. (Diyelim ki satış miktarı ve fiyat arasında regresyon yapıldı. Tahmin edilen denklem, arz eğrisine mi, talep eğrisine mi karşılık gelir? Cevap hiçbiri.) O yüzden iktisat teorileriyle uyumlu istatistiksel teknikler kullanmak gerekir ki, ekonometri dediğimiz alanın konusu bunları geliştirmektir. Teoriyi ve uygun ekonometrik teknikleri bilmek, doğru analiz yapabilmenin koşuludur. ABD'de akaryakıt vergilerinin etkileri üzerine yapılmış şu çalışma bu konuda güzel bir örnek: bkz.

Bir de şu var, piyasadaki her sonuç illa denge değildir. Örneğin asgari ücrette, devlet vasıfsız işgücü için piyasa dengesinin üzerinde bir ücret seviyesi belirler. Standart arz-talep analizinde, bu durumda firmaların işgücü talebi çalışanların işgücü arzından düşük olacağından, arz fazlası/talep eksikliği (işsizlik) oluşur. Elbette burada denge yok diye analizi bırakmıyoruz. Tersine, asgari ücretin artırılmasının işgücü talebinde anlamlı bir düşüş yaratıp yaratmayacağı, tüm dünyada oldukça güncel ve hararetli bir ampirik araştırma konusudur. Yakın zamanda makine öğrenimi tekniklerini kullanarak yapılmış şu çalışma güzel bir örnek: bkz. 

Genel rekabetçi denge

Yukarıda rekabetçi dengeyi, mikroekonomide kullanılan ve bir piyasayı bağımsız olarak ele alan kısmi denge modelleri üzerinde tanımladık. Makroekonomik analizlerde ise birçok piyasa (mal ve hizmetler, sermaye, işgücü vb.) arasındaki etkileşimlerin dikkate alındığı "genel denge" modelleri kullanılır. Bunlar içerisinde tasarruf, borçlanma, yatırım gibi sermaye piyasası işlemlerini içerenler "dinamik" olarak nitelenir. Makroekonomik belirsizliklere karşılık gelen rastlantısal degişkenler de varsa modele "stokastik" denir.  

Genel denge modellerinde de kısmi dengede olduğu gibi, arz ve talep fonsiyonları bireylerin ve firmaların piyasalarda belirlenen fiyatlara göre çözdükleri optimizasyon problemlerinden gelir. Arz ve talep her bir piyasada eşitlenir. Buna ek olarak, modelde her şeyi birbirine bağlayan unsurlar vardır. En önemlisi kaynak kısıtıdır. Ders kitaplarında iki üründen oluşan basit bir ekonomi için çizilen üretim imkanları sınırı (production possibilities frontier) tam da budur. Bu eğri, ekonomideki tüm kaynaklar (emek, fiziksel ve beşeri sermaye vs.) sektörler arasında farklı şekillerde dağıtıldığında, üretebilecek maksimum ürün kombinasyonlarını gösterir. Maliye politikası, para politikası, uluslararası ticaret ve finans gibi konular incelenecekse, modelde devletin bütçe kısıtı gibi bunlara ait denklemleri de eklemek gerekir. Sonuçta, genel denge modelindeki tüm fiyatları P ve miktarları Q vektörleri ile ifade edersek, belirttiğimiz şartları (birey ve firma optimizasyon problemlerini, piyasa denge koşullarını, ekonominin kaynak kısıtını ve diğer koşulları) sağlayan (P*,Q*) vektörüne rekabetçi denge denir.

Genel denge modeliyle analiz yapmak, temelde kısmi denge modelindeki gibidir. Ders kitaplarında gördüğümüz basit modellerde, denge durumunu gösteren grafikler elde edilir ve bunlar üzerinde eğriler kaydırılarak dengenin dışsal tepkilere nasıl tepki verdiği bulunur. Fakat karmaşık modellerde denge ancak sayısal olarak hesaplanıp analiz yapılabilir. Bunun için yine bazı parametreler (mesela vergi oranları) ilgili verilerden doğrudan alınır, diğer parametreler makroekonometrik yöntemlerle tahmin edilir. Kalibrasyon denilen ve modelin dengesini iktisadi verilerle örtüştüren bu işlemden sonra, parametre değerleri değişse denge değerlerinin buna ne kadar tepki vereceğinin analizi yapılır.

Örneğin, gümrük vergilerinin dünya genelinde artırılmasının farklı özellikteki ülkelerin ticaret hacimlerini nasıl etkileyeceği ve ne kadar küresel ticaret kaybına yol açacağı bir genel denge modeliyle analiz edilebilir. Cevap aranan soru sermaye birikimi veya konjonktürel dalgalanmalar gibi unsurlarla doğrudan ilgili olmadığından, burada statik ve deterministik bir model iş görür. Robert Lucas'ın yazarı olduğu şu makalede, özü Ricardo'nun ticaret teorisine dayanan tam da böyle bir model var: bkz.

Sosyal planlamacı problemi

Rekabetçi genel dengenin önemli bir özelliği, birinci (bkz.) ve ikinci (bkz.) refah teoremleri uyarınca (elbette belli varsayımlar altında), dengedeki Q* dağılımının ekonomideki pareto optimal (bkz.) kaynak dağılımıyla aynı olmasıdır. Zamanında, linkli yazılarda bunun anlam ve önemini detaylıca anlatmıştım. Söz konusu teoremler rekabetçi dengeyi hem pozitif hem normatif analiz için önemli bir referans noktası yapar. Bu teoremlerin pratik bir faydası da iktisatçıya sermaye birikimi ve büyüme gibi konuları kısa yoldan analiz etme fırsatı vermesidir. Zira model ekonomide optimal büyüme patikasını hesaplamak, rekabetçi dengeyi çözmekten daha kolaydır. Örneğin, Solow'un büyüme teorisine dayanan neoklasik büyüme modellerinde bu yöntem kullanılır. Alanın babalarından Philippe Aghion ve Charles Jones, yazarı oldukları şu makalede böyle bir model üzerinde yapay zeka ve otomasyonun etkilerini çalışmışlar: bkz. 

Uzun vadeli büyümeyi çalışmakta kullanılan modeller deterministiktir. Öte yandan konjonktürel dalgalanmaları çalışırken, kısa vadeli belirsizliklerin etkisini gösterecek stokastik değişkenler kullanmak gerekir. Bu modellere "dinamik stokastik genel denge" modeli denir. Örneğin, küçük açık ekonomiler için böyle bir model kullanılan şu çalışma, ani sermaye çıkışlarının gelişen ülkelerde nasıl ekonomik daralmaya yol açtığına cevap vermeye ve özel olarak 1995 Meksika krizini açıklamaya çalışıyor: bkz. (Sermaye çıkışı, teorik olarak yerel paranın değerini düşürüp ihracatı artırarak büyümeyi bir süre hızlandırabilir. Gelişen ülkelerde neden böyle olmadığı önemli bir soru.)

Piyasa başarısızlıkları

Pratikte refah teoremlerinin şartlarının sağlanmadığı, yani serbest piyasadaki dengeyle verimli kaynak dağılımının aynı olmadığı birçok durum var. Buna piyasa başarısızlığı denir. Buna yol açan monopol (tekel), oligopol, kamu malları, dışsallıklar, eksik piyasalar gibi durumlara yazıyı buraya kadar okuyan herkes aşinadır diye düşünüyorum. Bunların makroekonomi bağlamında nasıl modellendiğini örnekleyelim.  

Kamu malı ve dışsallıklar bağlamında önemli bir mesele beşeri sermayenin (human capital) büyümedeki rolüdür. Beşeri sermayeyi yaratan eğitimin ekonomiye faydası iki türlüdür. İlki özel fayda; daha eğitimli kişiler daha üretkendir ve karşılığında da daha çok kazanır. İkincisi ise topluma sağladığı dışsallık (externality). Üniversiteden üç arkadaş bir araya geldi ve küçük bir girişim kurdu diyelim. Muhtemelen sonunda batarlar ve maaşlı bir iş ararlar. Ama bunun gibi iyi eğitimli insanların kurduğu binlerce girişim çıkarsa, içlerinden biri bir gün Google, Tesla veya Biontech olabilir. Teknolojik gelişmişlik seviyesi bu şekilde beşeri sermayeyle ilişkiliyse, eğitime yatırım yapıldıkça gelecekte ekonomi daha hızlı büyüyecektir. Bu durumda devletin eğitimi piyasaya bırakmaması ve kamu kaynaklarıyla desteklemesi doğru bir politika olur. Peki beşeri sermayenin iktisadi büyümeye gerçekten anlamlı bir katkısı var mı? Yoksa dışsallık hoş bir hikayeden mi ibaret? Bu konuda Ben Bernanke ve Refet Gürkaynak'ın yazdığı şu makale ampirik olarak bu ilişkiyi destekliyor, fakat bununla ilgili mevcut büyüme modellerini yetersiz buluyor: bkz.

Makroiktisatta sadece ulusal gelirin büyümesi değil, onun bölüşümü de önemli bir meseledir. Önceki örnekte büyümenin kaynağına açıklama getirmek üzere anlattığım hikaye aynı zamanda bir eşitsizlik hikayesi. (Şurada daha detaylı anlatmıştım: bkz.) Aynı özellikteki ve aynı çabayı gösteren girişimcilerin içinden birilerinin başarılı olup diğerlerinin olmaması, herkese ayrı ayrı vuran bireysel şans faktörlerinden ileri geliyor. Sonunda şanslı olanlar zengin oluyor, olamayanlar fakir kalıyor ve bu da toplumda eşitsizlik yaratıyor. Sonuç önceden belli olmadığı için, bu baştan sorulsa riskten kaçan kişilerin istemeyeceği bir durum. İşte böyle sigortalanamayan bireysel risklerin varlığı, eksik piyasa (incomplete market) denen piyasa başarısızlığının bir örneğidir. Şu çalışma böyle bir modelle, Amerika'daki tüketim ve gelir eşitsizliği arasındaki ilişkiyi incelemiş: bkz.

Yeni Keynesçi modeller

Dinamik stokastik genel denge modellerini, klasik ve Keynesçi diye ikiye ayırabiliriz. (Eski tip modellerden ayırmak için başlarına "yeni" de ekleniyor.) İkisi arasındaki en önemli fark, birinci tip modellerde fiyatların esnek olduğu ve değişen koşullara hemen tepki verip ekonomiyi dengeye getirdiği varsayılırken, ikincide fiyatlar çabuk tepki veremediği için ekonomi otomatik olarak dengelenmez. Örneğin fiyatlar esnekse, ekonominin daraldığı ve şirketlerin işgücü talebinin azaldığı bir durumda reel ücretler gerilemelidir. Fakat mesela sendikalar enflasyonun altında bir ücret artışını kabul etmiyorsa bu olmaz, reel ücret denge değerinin üzerinde kalır. O zaman istihdam ve üretim dengenin altında oluşur. Ekonomi genişlerken de bunun tersi gerçekleşir. Keynesçi jargonda denge üretim (çıktı) ekonominin "potansiyel"ini gösterirken, gerçek üretimin bundan farkına (pozitif veya negatif olabilir) "çıktı açığı" denir.

Yeni klasik yaklaşımda ekonomi kendiliğinden dengelendiğinden, makroekonomik istikrar politikaları uygulamaya gerek yoktur. Hatta fiyatlar esnekken parasal şokların reel ekonomiye etkisi olmayacağı için, içinde para piyasası barındırmayan "reel iş çevrimi" (real business cycles) modelleri ile çalışırlar. Yeni Keynesçi modellerde ise parasal şoklar reel ekonomiyi bir "parasal aktarım mekanizması" yoluyla etkiler. Reel veya nominal bir şok sonrası ekonomiyi dengeye getirmek için, para ve maliye politikalarını "döngü karşıtı" (countercyclical) olarak kullanmak gerekir. 

Örneğin Covid-19 pandemisine klasik perspektiften bakarsak, devlet geliri düşen kişilere ve geçici olarak zora düşen sektörlere mali destek sağlayabilir; bu amaçla kaynak sağlamak için borçlanabilir. Fakat sağlık endişeleri veya tedbirler sonucu üretim düştü ve insanların tüketim istekleri azaldı diye, bunu tersine çevirmek için genişletici ekonomi politikaları uygulanmamalıdır. Öte yandan Keynesçi açıdan bakarsak, pandeminin doğrudan etkisinin üzerine gelecek talep eksikliğini gidermek gerekir. Dolayısıyla, devlet daha fazla borçlanarak daha büyük harcamalar yapmalı, para politikasını da olabildiğince gevşetmelidir. Dünyadaki politika yapıcılar ağırlıklı olarak Keynesçi düşüncede oldukları için, pandemi sonrası uygulama da bu şekilde oldu. Ne kadar doğru yaptıklarını, pandeminin etkisi geçtiğinde anlayacağız. Dünya çapında artan borçlar, varlık fiyatlarında şişme gibi bir sebepten finansal kriz yaşamazsak haklılarmış diyeceğiz.

İşin teknik tarafına dönersek, yeni Keynesçi modeller, para politikasının yanında ekonominin farklı noktalarına etki eden başka şoklar da içerir. Birçok stokastik parçadan oluşan modeller bu yüzden çok karmaşıktır. Bu özellik modeli daha gerçekçi hale getirir ama onun daha iyi tahminler yapacağını garanti etmez. Nitekim özellikle 2008 küresel finansal krizinden sonra, makroekonomik modellerin krizlerin sebeplerini anlamak ve onları öngörmekte işe yarayıp yaramadıkları konusunda tartışmalar hararetlendi. Tartışmada eleştirel taraftakilerden Joseph Stiglitz bu modellerin temelden çürük ve işe yaramaz olduğunu iddia ederken (bkz.), alanın önde gelen iktisatçıları Stiglitz'in bilmediği bir konuda ahkâm kestiğini söylüyorlar (bkz). Bununla beraber, ikinci gruptakiler 2008 krizinden dersler çıkarıldığını ve makroekonomik modellerin ekonominin güncel sorunlarına cevap vermek üzere sürekli geliştirildiğini de savunuyorlar.

13 Aralık 2020 Pazar

İkinci en iyi nedir?

İktisatta ikinci en iyi (second best) kavramı, ideal bir sonucun (first best) erişilebilir olmadığı durumda, erişilebilir alternatifler arasındaki en iyiyi ifade eder. Genellikle piyasa başarısızlıkları ve bunlar karşısında uygulanan kamu politikaları bağlamında kullanılır. Örneklerle açıklayalım.

İdeal koşullarda, uluslararası ticareti kısıtlayan gümrük tarifesi, kota gibi engeller fiyatları yükseltir, tüketimi azaltır, refah kayıplarına neden olur. Fakat dünyada ideal piyasa koşullarını görmeyiz. Mesela, yeni sanayileşen ülkelerdeki bebek endüstriler (infant industries) serbest ticaret ortamında ithal ürünlerle rekabet edemez. Bu durumda üretimde katma değer yeterince artmaz, büyüme yavaş kalır. Bu soruna karşı ideal politika, potansiyeli yüksek sektörlere (finansman desteği, ucuz ham madde, vergi istisnası, sübvansiyon gibi şekillerde) teşvik sağlamaktır. Bu yolla hem yerli üreticinin rekabet dezavantajı kapatılır hem de serbest ticaretten feragat edilmez. Tabii, söylemesi kolay, yapması zor. Gelişen ülkelerin devlet kapasiteleri sınırlıdır. Hangi sektörlerin ne kadar destekleneceğini tespit etmeleri, gerekli mali kaynağı yaratmaları ve çarçur etmeden dağıtmaları zordur. Etkin bir sanayi politikası uygulanamıyorsa, ikinci en iyi seçenek ithalata yönelik doğrudan (vergi ve kota) ya da dolaylı engeller (regülasyonlar) getirmek olabilir. Bu durumda pahalı, düşük kaliteli ve az tüketim nedeniyle kısa vadede refah kaybı olsa da sanayi geliştikçe uzun vadede bu kaybın telafi edileceği umulur.  

Uluslararası ticaretten devam edelim. Ticaretin serbestleşmesi ülke içinde bazı sektörlerin gelişmesine yol açarken, bazı sektörler geriler. Gerileyen sektörlerde işsiz kalan nitelikli çalışanlar, başka sektörde vasıfsız işçi muamelesi görür ve gelirleri düşer. İdeal olan, ticareti serbestleştirirken bunun gibi sosyal maliyetleri telafi edecek çözümler üretmektir. Lakin bu sağlanamadığından, ABD başta olmak üzere birçok gelişmiş ülkede sosyal baskıların arttığını ve korumacılığın yükseldiğini görüyoruz. Bir olgu olarak karşımıza çıkan bu durum, ikinci en iyi kavramının mantığına da uyuyor.

İşgücü piyasasında, sendikalarının varlığı ve asgari ücret gibi uygulamalar serbest ve rekabetçi bir piyasa yapısıyla bağdaşmaz. Fakat, piyasayı bozucu başka unsurlar da olduğunda, bunlar dengeleyici işlev görebilir. Örneğin, az sayıda büyük işverenin işgücü piyasasına hakim olduğu sektörlerde istihdam ve ücretlerin serbest piyasaya göre düşük kalması olasıdır. Tam rekabeti sağlamak mümkün değilse, ikinci en iyi politikalar çözüm olabilir.

Vergi ve transferler yoluyla gelirin yeniden bölüştürülmesinde de kısıtlar söz konusudur. Gelir ve tüketim gibi değişken ölçütlere göre yapılan vergilendirme piyasada bozucu etkiler yapar. Vergi oranlarını yükseltmek istihdam ve yatırım iştahını azaltır, kayıt dışılığı artırır. Bu yüzden, devlet sosyal eşitlik sağlamaya çalışırken verimliliği göz ardı edemez. En eşitlikçi siyasi iktidar bile idealini değil, ikinci en iyi politikaları uygulayabilir. (Optimal vergilendirme konulu eski bir yazıda bunu etraflıca anlatmıştım)

13 Eylül 2020 Pazar

Ekolojik iktisat ve büyümenin sınırları

İktisadi büyüme ve kalkınmayı pek sorgulamayız. Üretimin, yatırımın, istihdamın artması, tüketimin çoğalması ve çeşitlenmesi, toplumdaki genel hayat kalitesinin yükselmesi neden kötü olsun ki? Tersine, büyüme hızının olabildiğince yükselmesini arzu ederiz. Niceliksel zenginleşmeyle beraber niteliksel iyileşme de isteriz ki, bunu kalkınma diye büyümeden ayırırız. Kalkınmanın "sürdürülebilir" olmasını, yani geleceğimizden ve sonraki kuşakların refahından çalmaması gerektiğini de kabul ederiz. Bunun için, doğayı koruyacak, çalışanların haklarını gözetecek, sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri azaltacak önlemler alınmasına ve büyümeden fedakarlık edilmesine razıyızdır. Ama acaba bunlar yeterli mi? Sürekli ve sürdürülebilir büyüme mümkün mü? Yoksa büyümenin sonu var mı?

Ekolojik iktisat, bu soruları insan-doğa ilişkisi bağlamında araştıran, doğa bilimleri ve sosyal bilimlerin kesişimindeki bir alandır. Ekolojik iktisatta, ekonominin ekosistemin bir parçası olduğu dikkate alınır ve ikisi arasındaki etkileşimler incelenir. Doğal ekosistem, insan yapısı iktisadi sistem için gerekli kaynakları sağlar. İnsan dahil, üretime katılan tüm faktörler nihayetinde ekosisteme bağımlıdır. İnsan nüfusunun geçiminin sağlanması, sermaye mallarının ve enerjinin üretilmesi, toprağın ve madenlerin kullanılması gibi her türlü faaliyet doğrudan ya da dolaylı olarak doğal kaynaklara dayanır. İktisadi faaliyetin sonucunda, mal ve hizmetlerle beraber atık maddeler de üretilir. Atıklar doğaya döner ve belli hızlarla emilir. İktisadi sisteminin kendini sürdürebilmesi, kaynak kullanımı ve yenilenme hızına, alternatif kaynakların birbirini ikame edebilmesine, atıkların birikme ve emilme hızına ve tüm bunların insan refahını nasıl etkilediğine bağlıdır.  

Sürdürülebilirlik meselesini, kaynak ve atık problemi olarak ikiye ayırabiliriz. Kaynak tarafında; fosil yakıtlar gibi kimi doğal varlıklar sabit stoktadır, kullandıklarımızın yerine yenisi gelmez; güneş, yağmur, rüzgâr gibi doğal varlıklar ise yenilenebilir. Yenilenemeyen kaynaklar başlangıçta bolken artan bir hızla kullanılabilir; fakat tükenmeye yaklaştıkça, kullanım miktarının giderek azalması gerekir. Yenilenebilir kaynaklarda ise stok pratikte sınırsız olsa da birim zamandaki kullanım kapasitesi sabittir. Örneğin, bir akarsuyun üzerindeki santralleri arttırarak sürekli daha fazla elektrik üretemezsiniz. Dolayısıyla, yenilenebilir olan veya olmayan hiçbir doğal varlık sonsuza kadar artan miktarlarda kullanılamaz. Ayrıca, ekosistem sınırlı olduğundan, yeni keşifler yaparak da kaynak kullanımı sürekli artırılamaz. Verimlilik yoluyla üretimi bir yere kadar artırmak mümkündür, fakat verimlilik sağlayan teknolojik gelişme de nihayetinde ekosisteme bağımlıdır. Bunlardan hareket eden ekolojistler, fizikteki termodinamiğin temel kanunlarına dayanan argümanlarla, sınırsız bir iktisadi büyümenin mümkün olmadığını savunmuşlardır.

Atık problemi, büyümenin fiziksel sınırlarından ayrı olarak, nereye kadar arzu edilebilir olduğuyla da ilişkilidir. Üretim süreçlerinde ortaya çıkan ve doğada yok olmayıp biriken atıklar, insan refahını etkiler. Buradaki en güncel ve önemli mesele, karbon salınımından kaynaklanan ve felaket boyutlarında sonuçlar doğurabilecek olan küresel ısınmadır. Kimyasal, biyolojik ve nükleer atıklar, daha sınırlı çevrelerde olmakla birlikte, yine insan sağlığını tehdit eder. Plastik gibi, doğada yok olması zor evsel atıklar da biriktikçe hayat kalitemizi azaltır. Zararlı atık üreten kaynak ve teknolojilerden, yenilenebilir kaynaklara ve temiz teknolojilere geçilmesi atık sorununu hafifletecektir. Fakat milyarlarca insandan oluşan bir dünyada sürekli artan tüketim talebinin daha temiz üretim teknikleriyle karşılanması ve atık seviyesinin makul seviyelerde tutulmasının mümkün olmadığı savunulmuştur. Büyümeyle beraber yaratılan ekolojik maliyetlerin bir noktadan sonra tüketimin getirdiği marjinal faydayı aşacağı, dolayısıyla daha fazla büyümenin insan refahını azaltacağı ileri sürülmüştür. Hatta aşırıya gidildiğinde, küresel ısınma tehdidinde olduğu gibi, ekolojik sorunların hızla felaket boyutlarına ulaşabileceği de belirtilmiştir.

Bu sonuçları nasıl değerlendirebiliriz? Kaynaklar tarafında, sınırsız iktisadi büyümenin mümkün olmaması benim için şaşırtıcı değil. İnsanlık tarihine bakınca gerek nüfus gerekse de ortalama yaşam standardı bakımından sürekli büyüme görmeyiz. Tarih öncesi dönemlerdeki tarım devrimi ve yakın çağdaki sanayi devrimi hızlı büyümenin yaşandığı dönemlerdir. İlki insan topluluklarının tarımsal üretime ve ticarete başlamasına, karmaşık toplumsal ve iktisadi yapılar oluşturup nüfusunu artırmasına imkân sağlamıştır. İkincisi de sermaye birikimi ve verimlilik artışıyla beraber hızlı bir zenginleşmeye ve nüfus patlamasına yol açmıştır. Bu dönemlerin ve veba salgını gibi olaylardan kaynaklanan dalgalanmaların haricinde, tarih boyunca ekonomiler oldukça durağan olmuştur. Sanayi devrimi ve sonrasında dahi, Thomas Malthus ve John Stuart Mill gibi büyük klasik iktisatçılar kaynak kısıtına dikkat çeken benzer tezlerle iktisadi büyümenin duracağını tahmin etmişlerdir. Ancak aradan geçen yüzlerce senede öngörüleri gerçekleşmemiştir. Âtıl durumdaki (tarım arazileri, madenler gibi) doğal varlıklar kullanıma girdikçe, (petrol, doğalgaz gibi) yeni keşifler ve (nükleer enerji, güneş enerjisi gibi) teknolojik icatlar yapıldıkça, mevcut kaynaklar daha verimli kullanıldıkça iktisadi büyüme sürmüştür. Bu elbette, söz konusu tezlerin yanlış olduğu ve dünya ekonomisinin sonsuza dek büyüyeceği anlamına gelmez. Ancak kaynak kısıtlarının yakın gelecekte büyümeyi durdurması şüphe götürür.

Atıklar tarafında, fazla büyümenin ekolojik maliyetleri sebebiyle faydadan çok zarar getirebileceği dikkate değer bir görüş. Bunun karşısında, ana akım iktisatta bir çevresel Kuznets eğrisi hipotezi vardır. Ülkelerin kalkınmanın ilk aşamalarında çevresel sorunları ikinci plana attığı, fakat zenginleştikçe bunları daha çok önemsediği gözlenmiştir. Bundan hareketle, en az ve en çok gelişmiş ülkelerde çevre kirliliğinin düşük, orta gelirli ülkelerde yüksek olduğunu gösteren bir çan eğrisi olması beklenir. O ya da bu, makroekonomik büyümeyle çevre kirliliği arasında ampirik bir ilişki olabilir. Fakat bunun çözüm üretmede ne kadar faydalı olduğu konusunda şüpheliyim. Örneğin, ekonomiler büyüdükçe karbon salınımı düzenli olarak artsa dahi, karbon salınımını doğrudan hedef almayan bir politikanın, büyüme ne olursa olsun çevre sorununa derman olmayacağı açıktır. Çevresel problemler mikroekonomiktir, çözümler de öyle olmalıdır. Bu tür meseleler iktisat teorisinde dışsallık ve kamu malları bağlamında çalışılmaktadır. İktisat içinde nispeten genç bir alan olan mekanizma dizaynı teorisi, ödül ve ceza sistemleri geliştirerek piyasa ekonomisiyle uyumlu çevresel düzenlemelerin oluşturulmasına katkı yapmaktadır.

Ekolojik sorunlara nasıl yaklaşıldığı, hangi ön kabullere dayanarak ne sonuçlara varıldığı ve hangi politika önerilerinin getirildiği ideolojik kimliklerle yakından ilişkilidir. Büyümeyi ilerlemeyle özdeşleştiren birini, insanların aza kanaat ettiği ve sayıca çoğalmadığı bir dünyanın daha iyi olabileceğine ikna edemezsiniz. Piyasa ekonomisine kökten karşı birine, karbon salınımı sınırlanacak diye karbon piyasası kurmayı kabul ettiremezsiniz. Dünyada daha çok otoyol görmek isteyen kişiyle, daha çok orman görmek isteyen kişinin görüşleri de aynı olmaz. O yüzden, ekolojik sorunlar konusunda gerek bilimsel alanda gerekse de kamuoyunda çok farklı duruşlar vardır. Ayrıca bilim insanlarının uzlaşma sağladığı konularda dahi, hangi kamu politikalarının uygulanacağı politikacıların, bürokratların ve onları yönlendiren kamuoyunun elindedir. Karmaşık siyasi hesaplar, özel ekonomik çıkarlar ve uluslararası pazarlıklar adım atılmasını güçleştirmekte ve ekolojik sorunların büyümesine sebep olmaktadır.

Ekolojik iktisat, büyüme ve sürdürülebilirlik konularında kapsamlı kaynak arayanlar, bu yazıyı yazarken faydalandığım şu esere bakabilir:
Handbook on Growth and Sustainability (2017), edited by Peter A. Victor and Brett Dolter, ISBN:9781783473557, https://doi.org/10.4337/9781783473564.


30 Mart 2020 Pazartesi

Sosyal destekler ve iktisadın temel problemi

İktisadın temel problemini iki kelimeyle özetleyebiliriz: kıtlık ve tercih. İktisadi aktörler ve toplumlar kıt kaynaklarını alternatif kullanım alanları arasında en iyi şekilde bölüştürmeye çalışırlar. Makroekonomik açıdan, bugün yüzyüze olduğumuz kıtlık ve tercih problemlerini sıralayalım.

Öncelikle, ulusal ekonominin toplam kaynak kısıtı gösterir ki; bir zaman diliminde (özel sektör ve kamunun) tüm tüketim ve yatırım harcamalarının toplamı, üretim artı net ithalatı aşamaz. Bugün salgın hastalık yüzünden işyerleri kapanıyor, ticaret aksıyor, birçok insan işsiz kalıyor, çalışanların geliri düşüyor; sonuçta mal ve hizmet üretimi azalıyor. Dış ticareti göz ardı edersek, bu durumda üretimle beraber toplam tüketim ve yatırım da düşmek zorunda. Haliyle buradan çıkış sağlık krizini aşıp iş hayatını normale döndürdüğümüzde olacak. O zamana kadar iktisadi daralmanın sıkıntılarını yaşayacağız.

Peki dış ticaret ve finans bize yardım eder mi? İhracat ve ithalat sayesinde ülkemizin tüketim imkanları üretim imkanlarıyla sınırlı değil. Bu yüzden, toplam üretimin düşmesi veya belli ihtiyaçların artması sebebiyle yaşanacak eksiklikleri normalde ithalat yoluyla aşabilirdik. Ancak bugün bu kolay değil. Bir defa, hastalık tehdidi tüm ülkelerde olduğundan, sağlık ürünleri gibi öncelikli ihtiyaçları dışarıdan yeterince sağlamak mümkün olmayabilir. İkincisi, genel olarak ithalatta finansman sorunu arttı. İhracat ve turizm aksadığından, ithalat yapacak döviz girişi de azalıyor. Dünyadaki bu çalkantılı ortamda, dövizi dışarıdan yatırım çekerek veya borçlanarak sağlamak da zorlaştı. Hatta tersine, son zamanlarda sermaye çıkışı yaşıyoruz. Ayrıca, merkez bankasının döviz rezervleri bir yandan sermaye çıkışını, diğer yandan ithalat gereksinimini çok uzun süre karşılayacak düzeyde değil. Çok şükür ki, petrol fiyatları düştü de petrol ve doğalgaz için ülkece ödeyeceğimiz fatura azalacak. Bunun dışında dış dünyadan şu an bize pek hayır yok.  

Üretim ve tüketim konusunda sadece toplam değerler değil, bunların ekonomide nasıl dağıldığı da önemli. Biz biliyoruz ki, kaynakların verimli dağıldığı ideal piyasa koşullarında bile, sonuç çok eşitsiz olabilir. Bugünkü olağanüstü koşullarda ise durum daha vahim. Birçok insan salgın hastalıkla beraber yoksullukla da mücadele edecek. Başta sağlık, öncelikli ihtiyaçların karşılanması, (tarım, perakende gıda, nakliye, bankacılık, ileşitim vb.) kritik sektörlerin faaliyetini kesintisiz sürdürmesi, kimsenin aç ve açıkta kalmaması ve bu afetin külfetinin topluma dengeli dağıtılması devletin sorumluluğunda. Devletin elinde bunun için para ve maliye politikaları, düzenleyici kurumlar, kamu bankaları gibi birçok araç var. Ancak neyi kullanırsa kullansın, yapacağı şey aynı: daha iyi durumdakilerden alıp daha kötü durumdakilere vermek. Ayrıca her durumda, karşılaşılacak farklı ekonomik kısıtlar ve yapılması gereken tercihler olacak.

Devletin en bariz kısıtı bütçedir. Bütçede, kamu harcamalarının (tüketim, yatırım, destek/transfer ve faiz) toplamı, gelirler (vergi ve diğer) ve ilave borçlanma miktarıyla sınırlıdır. Dolayısıyla, daha çok harcama yapmak için ya geliri arttırmak ya da daha çok borçlanmak gerekir. Bunları yapmanın birden çok yolu var ve her biri farklı ekonomik sonuçlar doğurur. Devletin bu politikaları uygularken karşılacağı ödünleşimler (trade-off) yeni ekonomik kısıtlar ortaya koyar.

Şimdi birkaç ekonomi politikası örneği ele alalım. Bunun için sabit tutarlı yeni bir harcama paketi hazırlandığını düşünelim ve paketin nasıl finanse edilebileceğine bakalım.

İlk durumda, finansman ek vergiyle sağlansın. Vergi tüketimden, gelirden ya da servetten alınabilir. Zenginler daha çok tasarruf ettiğinden, tüketim vergilerinin yükü onlara az düşer. O yüzden ÖTV veya KDV artırmak, geliri dağıtmak için iyi bir yöntem değil. Şirketler  krizde destek bekliyor (zaten birçoğunun halihazırda vergileri ertelendi), onlar vergilendirilemez. Gelir vergilerinde bordrolu çalışanlar açık hedef. Fakat adalet gözetilecekse, sırf onlara dayanarak büyük bir ek gelir yaratılamaz. Kalıyor geriye servet vergileri. Bunlar rahat toplandığı için, zor zamanlarda gündeme gelir. Ancak devlete güveni zedeleme ve sermayeyi kaçırma riski var. İkinci dünya savaşı yıllarında ülkemizde uygulanan varlık vergisi hala farklı boyutlarıyla tartışılıyor. Yine yakın zamanda ülkemizde yasalaşan değerli konut vergisi de tepki yaratmıştı. Buna rağmen, şartlar zor denilerek böyle bir vergi getirilirse hiç şaşırmam.

İkinci olarak, ek bütçe finansmanının vergi dışı gelirlerle yapıldığını düşünelim. Son yıllarda bunlar ülkemizde çok kullanıldı. Geçmiş vergi borçlarının yapılandırılması, imar affı, bedelli askerlik, özelleştirme, merkez bankasından yapılan kar ve ihtiyat akçesi ödemeleri hemen aklıma gelen gelir kaynakları. Merkez bankası transferleri dışındakiler (ona ayrıca geleceğiz), özel sektörün tasarrufunu gönüllü olarak devlete aktaran mekanizmalar. Tabii, özel tasarruflar devlete gidince, bu sefer yeni yatırımlara gidecek kaynak da düşer. Ama salgın hastalık gibi geçici bir durumda, bir süre yatırımdan feragat edip tüketimi desteklemek yanlış bir politika tercihi olmaz. Buradaki sorun, ülkede toplam gelirin düştüğü ortamda toplam tasarruf da düşecektir. Tasarrufun azaldığı durumda bu ve benzeri yollardan eskisi kadar bol gelir elde edilemeyebilir.

Üçüncü olarak, borçlanma seçeneğini ele alalım. Her dönem vadesi gelen bir miktar borcu olan devlet hazinesi, bunu çevirip üzerine ilave borçlama da yaparsa, gelirlerinin üzerinde harcama yapabilir. Yabancılar Türkiye'ye uğramazsa, borçlanma yurtiçinden yapılmak zorunda. Bu durumda gene yurtiçi tasarruflar kullanılacağı için, yatırım harcamaları geriler. Birkaç ay sonra dünyada finansal piyasalar durulur ve yabancı sermaye ülkemize tekrar yönelirse, yatırımlardaki dışlama etkisi (crowding-out) ortadan kalkabilir. Ancak, içeriden ya da dışarıdan her borçlanma devlete gelecekte faiz gideri çıkartır. Bunlar gelecekteki gelirlerden ödeneceğinden, borçlanma vergi toplamayı geleceğe ertelemek anlamına gelir. Salgının geçici olduğunu düşünürsek, bu da aslında iyi bir fikir. Ancak borçlanmanın miktarı arttıkça maliyeti yükselecektir. Dolayısıyla, piyasadan sınırsız borçlanma imkanı olamaz.

Dördüncü olarak, harcamanın merkez bankası kaynaklarıyla finanse edildiğini düşünelim. Bu doğrudan ya da dolaylı, çeşitli şekillerde olabilir. Örneğin, merkez bankası bilançosundaki çeşitli kalemlerden hazine hesabına (kar, ihtiyat akçesi vs. adı altında) senyoraj diyebileceğimiz transferler yapılmaktadır. Bunlar kamu harcamalarında kullanıldığında piyasaya ilave para sürülür. Dolaylı merkez bankası fonlaması ise bankalar yoluyla olur. Örneğin, bankalar merkez bankasından kısa vadeli borç alıp bununla devlet tahvili satın alabilir. Bu bankaların işine gelmezse, bu sefer merkez bankası hazinenin piyasaya sattığı tahvilleri ikinci elden satın alabilir. İkinci piyasadan yapılan bu işlemler için kanuni bir engel ya da sınır bulunmuyor. Saydığım bu yöntemler halihazırda kullanılıyor. Bunların dışında, merkez bankasının ilk elden hazinenin borç senetlerini satın alması kanunen yasak. Fakat istenirse kanun da pek ala değiştirilip devlet için sıfır maliyetle sınırsız fonlama imkanı sağlanabilir.
 
Nasıl yapılırsa yapılsın, kamu harcamalarını para yaratarak finanse etmek enflasyonist olacaktır. Zaten paranın gelirin bölüştürülmesinde işe yaraması enflasyonist olmasıyla doğrudan ilişkili. Üretim sürecinde, çalışamayan insanları parayla ikame edemeyeceğimizden, doğrudan salgın kaynaklı üretim düşüşünü para yaratarak geri alamayız. Para yaratarak elde edilen kaynak, mesela fakirlere transfer edildiğinde, onların reel tüketimi artar. Yükselen enflasyon, ekonomi genelinde reel geliri ve (banka mevduatı, tahvil gibi) Türk lirası varlıkların reel değerini düşürür. Sonuçta, kamu harcamasından faydalanmayanlar fakirleşir, bunların reel tüketim ve yatırım harcamaları düşer. Dolayısıyla, toplam reel gelir değişmeden, enflasyon vergisi yoluyla toplum içinde kaynak transferi yapılabilir.

Para yaratmanın avantajı, çok kolay olmasında. Merkez bankası ol deyince, para oluyor. Hem bir seferlik hamleyle enflasyonu geçici olarak yükseltmenin maliyeti tek başına makul de olabilir. Lakin para politikası beklenti yönetimine dayanır. Hazineyi fonlayan bir merkez bankası, bu işi kontrollü yapacağına ve tekrar etmeyeceğine iktisadi aktörleri inandırabilir mi? Ayrıca, yukarıda bahsetmediğimiz, tasarrufunu dövizde tutan büyük bir grup var. Parasal genişleme ve enflasyon beklentisinin yaratacağı en büyük risk, dövize kaçışı (dolarizasyonu) hızlandırması olur. Dolarizasyon arttıkça da, aynı miktarda reel gelir üretip transfer yapmak giderek daha yüksek enflasyona yol açar ve sarmal şeklinde bu sürer. Yani büyük bir parasal genişlemeye gidilir ve beklentiler de iyi yönetilemezse, 1990'lardaki çok yüksek enflasyon ortamına veya daha kötüsüne gidilebilir. Ya da bir noktada döviz hesaplarına, sermaye giriş-çıkışına sınırlamalar koymak gibi tedbirler almak gerekir ki, sonrası ne olur bilinmez.

Burada daha çok makroekonomik politikaların bölüşüm maksadıyla kullanılmasından bahsettik. Zira böyle bir afet durumunda, vatandaşlara sosyal destek sağlanması öne çıkıyor. Ancak günümüzde özellikle para politikasının, daha çok istikrar amaçlı kullanıldığını görüyoruz. Dünyada merkez bankaları politika faizlerini indiriyor ve geniş çaplı parasal destek tedbirleri açıklıyor. Elbette bunlar arz tarafından kaynaklanan üretim kaybını gideremez. Ancak salgın gelmeden korkusu geldiği ve ekonomiler küçülmeden finansal piyasalar çöktüğü için, bu politikalar piyasalara istikrar sağlayarak ayrıca bir olumsuz talep şoku oluşmasını engelleyebilir. Tabii burada da bedaya yemek olmayacaktır. Bugün acil durum diye merkez bankaları ellerinde ne varsa kullanıyorlar, fakat bunun gelecekte ne gibi istenmeyen sonuçlar doğuracağını bilmiyoruz.

Toparlarsak, ekonomide bir süre daralmaya sebep olacak bu salgında, sosyal destek için devletin yeni önlemler alması gündeme gelebilir. Bu durumda, finansman alternatifleri arasında, borçlanmak ve bunu da mümkünse dışarıdan (belki IMF desteği de alarak) yapmak en iyi seçenek gibi görünüyor. Bu yeterli gelmezse diğer seçenekler de içerdikleri ödünleşimler dikkate alınarak devreye sokulabilir. Tabii destek paketi oluşturulurken, finansman tarafındaki maliyetler de hesaba katılacak ve harcama kalemleri belirlenen önceliklere göre sıralanacaktır. ABD'deki süreçte, herkes destek paketine kendi kolladığı kesime yönelik bir şey koydurmaya kalkınca paket şiştikçe şişti. Bizim öyle bir lüksümüz yok. O yüzden, yoksulluğu hafifletmeye öncelik veren, hedefe yönelik politikalar uygulamamız gerekiyor. Kıtlık ve tercih problemi bizim için daha çetin. 

14 Mart 2020 Cumartesi

Salgın hastalık, güven, dışsallık ve ahlaki tehlike

İnsanlar salgın hastalığa karşı alınan önlemlere neden direnç gösterir? Bir gerekçe, devlet kurumlarına veya küresel düzene dair genel güvensizlik elbette. Kimileri günümüdeki Korona virüsü (Covid 19) salgınını, küresel çapta bir biyolojik savaşa ya da ilaç şirketlerinin komplosuna bağlıyor. Kimileriyse bunu devletlerin otoritesini güçlendiren bir fırsat olarak görüyor. Bu güvensizlik sağlık krizine özgü bir şey değil; dünyada adalet, demokrasi, özgürlük gibi kavramların aşınmasıyla ilgili. Çaresi bunların yeniden güçlendirilmesinden geçiyor ki, o da şu an ütopik bir hedef.

İkinci problem ise, iktisattaki dışsallık (externality) ve ahlaki tehlike (moral hazard) kavramlarıyla ilişkili. Salgın riskine karşı etkili tedbirleri hemen almanın, toplum açısından büyük faydası olduğu açık. Fakat birey açısından, başlarda risk büyük değil. Türkiye'de birkaç bin kişinin Korona virüsü taşıdığını düşünelim. 80 milyonun üzerinde insanın yaşadığı ülkede, bunlardan birine denk gelme ve hastalığı kapma ihtimalimiz düşük. Oysa rutin olan veya hayatımıza değer katan (eğitim, iş, sanat, spor, ibadet gibi) faaliyetlerden mahrum kalmak, bize maddi manevi külfet getirir. Risk düşükse ve bundan sakınmanın külfeti yüksekse herkes hayatına alıştığı gibi devam etmek ister. Hatta devlet (seyahat, toplantı yasağı vb.) tedbirler alsa dahi, insanlar bunu delmenin yolunu arar. Ama bireysel risk az olsa da, sayısal lotonun birilerine çıkması gibi, çok büyük kitleler içinde birilerine o hastalık mutlaka bulaşır. Hastalık yayıldıkça, yakalanma riski de artar; ihtimal arttıkça hastalık daha da yayılır... Salgının bundan sonraki dinamikleri virüsün özelliklerine ve alınan önlemlerin etkinliğine göre gelişir.

Salgının sonraki aşamalarında, insanların bu sefer paniklediğini ve kendilerini korumak için yaptıklarının topluma ayrıca zarar verdiğini görüyoruz. Bunun yaşandığı yerlerde, mağazalar talan ediliyor; gıda, temizlik malzemesi, ilaç, tıbbi malzeme gibi ürünler tükeniyor. Stoklar ve üretim kapasitesi sınırlı olduğundan, (sağlık personeli, yaşlı, hasta gibi) en çok ihtiyacı olan kesimler bu ürünlere yeterince erişemiyor. Üstelik salgın yayılınca, bireysel çabaların yeterli olması da zor. Zira çok azımız yemeğimizi, ilacımızı, özel doktorumuzu alıp her şey bitene kadar bir çiftliğe kapanma şansına sahip.

Buradaki temel sorun, bireylerin eylemlerinin olumsuz toplumsal sonuçlarının olması ve bunu dikkate almamaları. Bu tipik bir negatif dışsallık örneği. Ayrıca, insanların yaşadıkları topluma karşı sorumlu olduklarını kabul edersek, tespit edilemediği veya engellenemediği için gerçekleşen olumsuz davranışlar ahlaki tehlike (moral hazard) kapsamındadır. Bu sorunlar toplumsal olduğundan, çözüm de kamu otoritesi tarafından sağlanmak zorunda. Lakin herkesi memnun etmenin mümkün olmadığı böyle bir konuda tereddüt etmeden karar alabilmek, insanlara güven verebilmek ve hastaneler dolmadan salgını kontrol etmek kolay değil. Dönüyoruz yine baştaki güven meselesine. Özgür ve adil bir dünya düzeni ütopya belki ama, en azından sağlık politikalarını ve kriz yönetimini etkinleştirebiliriz. Bu salgın bittiğinde bu konularda çıkartacağımız çok ders olacak.

29 Aralık 2019 Pazar

Turbo devletçilik

Ülkemizde kalkınma odaklı büyük projelerle özdeşleşen ve bu uğurda iktisadi sisteme müdahale etmeyi görev kabul eden bir siyasi iktidar var. Bu projelerin içinde yol, köprü, hastane, havaalanı gibi, (çoğunun yapımını ve işletmesini özel sektör üstlense de) aslen kamu malı olan inşaat yatırımları ağırlıkta. Bunların yanında devlet birçok sektöre teşvikler, krediler ve yasal düzenlemeler gibi araçlarla yön veriyor. Mali sektör, reel sektörü ve devleti olabildiğince uygun şartlarda finanse etmesi için sıkı denetim altında. Ayrıca devlet muhtelif sebeplerle oluşan toplumsal muhalefeti bastırıyor ve böylece ülke kaynaklarının daha rahat kullanılmasını sağlıyor. Özetle günümüz Türkiye'si, iktidarın hedefleri doğrultusunda hızla kalkınmak için yoğun devlet müdahalesi uygulanan bir düzene sahip.

Kamu malı özelliği taşıyan harcamaların piyasa şartlarında yeterince yapılamaması, en temel piyasa başarısızlıklarındandır. Böyle bir durum varsa, devlet doğrudan ya da dolaylı olarak bu yatırımların yapılmasını sağlamak durumunda. Örneğin, projeler tek tek tartışılabilir ama, Türkiye genelinde havaalanları yapılması, gerek yurtiçi yolcu taşımacılığına, gerekse dış turizmin gelişimine önemli katkı yapmıştır. Öte yandan piyasanın çözemediği iktisadi sorunların devlet müdahalesiyle otomatik olarak çözüleceğini varsaymamalıyız. Hatta kimi ekonomik kararların toplumun genelinin faydasına değil de, iktidara yakın veya lobisi kuvvetli kesimlerin dar çıkarlarına hizmet edebileceğini de dikkate almalıyız. Dolayısıyla, ülkemiz kaynaklarının kullanımını belirleyen her tür politika sorgulamaya açık olmalı.

Daima hatırlamamız gereken şey, ekonomide kaynakların sınırlı olduğu ve bu yüzden tercih yapmanın gerektiğidir. Mesela devlet desteğiyle bir otomobil markası yaratılacaksa, burada önemli olan bunu gerçekleştirmek için nelerden feragat edileceği ve buna değip değmeyeceğidir. Bu marka uzun vadede destek olmadan uluslararası rekabette ayakta durabilecek mi? O sektörde ve tedarik zinciri boyunca diğer yurtiçi sektörlerde yeni iş olanakları ve kalıcı istihdam yaratacak mı? Teknolojik gelişme ve yenilik üretimine yol açacak mı? Yoksa ekonomik getirisi şüpheli olsa da kitleleri heyecanlandırıp kenetlemek için büyük maliyetlere katlanmaya değer mi? Bunlar uzun uzun düşünülmesi, çalışılması ve tartışılması gereken sorular.

Ülke kaynaklarının nasıl kullanılması gerektiği konusunda herkesin farklı fikri olabilir. Ülkemizdeki en önemli eksiklik, ortaya atılan projelere veya (ihale yöntemleri gibi) gerçekleştiriliş şekillerine itiraz hakkının oldukça kısıtlanması. Örneğin çoğu inşaat projesi doğaya vereceği zarar sebebiyle az ya da çok tepki görüyor. Elbette kalkınmadan da vazgeçemeyeceğimize göre, çevre hassasiyetlerini ve kalkınma ihtiyacını bir şekilde dengeleyebilmeliyiz. Demokratik toplumlarda siyasetçilerin ve toplumsal kesimlerin dahil olduğu tartışma, müzakere, demokratik eylem, yargı yolu gibi süreçlerle bu kararlar alınıyor ve uygulanıyor. Bizde ise geleneksel medyada dengeli bir tartışma ortamı kalmadı. İtiraz etmek olağan bir hak olarak görülmüyor ve ihanet suçlamasına varan ölçüsüz tepkiler doğurabiliyor. Hele protesto için bir yürüyüş falan düzenleseniz engellenebilir, göz altına dahi alınabilirsiniz. Yargı ise nadiren idarenin aleyhinde karar alabiliyor.

Ülkeyi yöneten siyasi irade elbette çoğunluğun desteğiyle iktidara geldi, fakat bireylerin ve azınlık grupların seslerini duyurma ve haklarını arama imkanının kısıtlanması da ciddi bir özgürlük ve adalet problemi. Dahası, ömrü çok uzun olan, kamuda büyük finansal yükümlülükler yaratan, hatta (Kanal İstanbul gibi) kimisi coğrafyayı ilelebet değiştirecek projelerde sadece bugünkü kuşakların değil, daha doğmamış kuşakların da hakkını düşünmek zorundayız. Biz bu dünyadan göçeceğiz ama bu yapılar etkileriyle beraber kalacak. Bugün öngöremediğimiz olumsuz sonuçlar doğarsa, o zaman bunun hesabını kim verecek? Dolayısıyla, bugün önceliğimiz hızlı karar almaktan ziyade, toplumun tüm kesimlerinin görüşlerini dikkate alarak sağlam adımlar atmak olmalı.

27 Temmuz 2019 Cumartesi

Pigou vergisi

Bu sene Türkiye'de alıverişlerde kullanılan plastik poşetler parayla satılmaya başlandı. Maliyeti çıktıktan sonra geliri devlete kalacak şekilde, poşet başına 25 kuruş alınıyor. Vatandaşa yabancı geldi ve tepki de topladı ama bu aslında iktisadi gerekçesi olan, dünyada yaygın bir uygulama.

Eskiden alışveriş yaparken kullandığımız poşet sayısına dikkat etmiyorduk. Poşetleri yarısına kadar dolduruyor, hatta fazla fazla alıyorduk. Bunu yaparken kendi rahatımızı düşünüyorduk; fakat plastik poşetler doğada kendi kendine yok olmadığından, çoğunluğun bu şekilde davranması çevre kirliliğine yol açıyordu. Poşetler paralı olduktan sonra, insanlar daha çok dikkat ediyorlar. Aldıkları poşetleri tamamen dolduruyor, gerekmedikçe ek poşet almıyor, hatta yanlarında alışveriş çantası getiriyorlar. 25 kuruşluk bir maliyet, çevreye zararlı alışkanlıkların terk edilmesinde etkili olmuş görünüyor.

İktisatta bu tip uygulamalara, İngiliz iktisatçı Arthur Pigou'ya atıfla, Pigou vergisi denir. Pigou vergisi, çevre kirliliği gibi, iktisadi faaliyet sırasında istenmeden ortaya çıkan ve toplumsal zarara yol açan etkileri (iktisat tabiriyle dışsallıkları) önlemede kullanılır. Vergi ortaya çıkan toplumsal zararı, sebep olan taraflara yansıtmaya yarar. İktisat jargonuyla, dışsal maliyet böylece içselleştirilir. Maliyeti gören tüketici alışkanlıklarını değiştirir, firmalar daha çevre dostu yöntem ve teknolojiler benimsemek zorunda kalır.

Biz Pigou vergisiyle naylon poşetler yoluyla tanıştık ama potansiyel uygulama alanı çok geniş. Belki de en önemlisi, karbon salınımını azaltmak üzerine dünyada yaygın olarak uygulanan, karbon vergileri. Petrol ve kömür gibi fosil yakıtlar yandığında çıkan karbon içerikli gazlar, sera etkisi yaratarak dünyada küresel ısınmaya yol açıyor. Bu yüzden, tüketicilerin daha çevre dostu ürünleri tercih etmesi, firmaların daha temiz teknolojilere ve enerji alanlarına yatırım yapması için birçok ülkede kirlilik yaratan ürün ve sektörlere ek vergiler getiriliyor; çevre dostu ürünler destekleniyor. Bildiğim kadarıyla, ülkemizin vergi sisteminde bu amaca göre dizayn edilmiş özel bir mekanizma yok. Ancak çok uzak olmayan bir gelecekte onunla da tanışabiliriz.

Tabii, karbon salınımında sorun küresel olduğu için, çözüm uluslararası koordinasyon gerektiriyor. Dünyanın en büyük ve çevreyi de en çok kirleten ülkesi olan ABD bu işe öncülük etmeli ve diğer ülkeler eşgüdüm içinde gerekli önlemleri almalı. Aksi takdirde ülkelerin bireysel çabası küresel ısınmayı durdurmada etkili olmaz. Dolayısıyla burada sorun daha çetin.

10 Şubat 2019 Pazar

Tanzim satışlar

Türkiye'de uzun senelerdir gıda giyatları genel tüketici fiyatlarının üstünde artıyor. Artan nüfusa, turist sayısına ve tarım ürünleri ihracatına karşın üretimin yeterince artmaması fiyatları baskılıyor. Sorunun çözümü için birkaç yıl önce, merkez bankasının liderliğinde kamu kurumları bir komite oluşturdu. Bir takım politikalar geliştirildi ama pek bir ilerleme sağlanamadı. Bu senenin Ocak ayı itibarıyla gıda fiyatları bir yıl önceye göre neredeyse yüzde 30 arttı. Gıda dışındaki enflasyon da son bir senede hızlandı ama bu kadar olmadı. Dolayısıyla gıda ürünlerinde, ülkenin genel enflasyonundan ayrı bir arz problemi olduğu anlaşılıyor. Üretim bugünden yarına kolay artmayacağından ve ithalata da sıcak bakılmadığından, gıda harcamalarını düşürmek amacıyla alternatif yollar aranıyor.

Gündeme gelen son uygulama tanzim satışlar. Tanzim satış, dar gelirlilere devletin sağladığı bir çeşit sübvansiyondur. Devlet (genellikle belediye) anlaştığı üreticiden doğrudan aldığı ürünü tüketiciye düşük fiyattan satar. Ben küçükken İzmir'de Tansaş vardı böyle. Sonra devir değişti; Tansaş önce süpermaket zincirine döndü, sonra satıldı ve kaybolup gitti. Şimdilerde bu uygulama yeniden başlıyor. Her ekonomi politikasında olduğu gibi, bunun da arzulanan faydalarının yanında istenmeyen yan etkileri de çıkacaktır. Basit bir varsayımsal örnek üstünde fikir jimnastiği yapalım.
Temsili bir semt pazarı düşünelim. Talep tarafında, en fazla bir kilo domates almak için pazara gelen 1000 kişi olsun. Her birinin domatese ödeyeceği fiyatın bir sınırı bulunsun; kimisi 10 liraya domates alirken, kimisi 2 lirayı çok görüyor olsun. Bu fiyat sınırının da tüketicilere 1-10 lira arası tam sayı olarak, monoton dağıldığını varsayalım: 100 kişi 1 lira, 100 kişi 2 lira ...100 kişi 10 lira gibi. Arz tarafında pazara sabah 500 kilo mal geldiğini kabul edelim, akşam geri gitmeyecek. Fiyat arz ve talep koşullarına göre belirlendiğinde, fiyatlar akşama kadar dengesini bulacak ve tüm mallar satılacaktır. Bu varsayımlar altında, pazarda fiyat 6 lira olduğunda, 6-10 lira arasını makul bulan 500 kişi domatesleri alır ve böylece pazardaki 500 kilo domates satılıp biter. Bu bizim serbest piyasadaki denge noktamız.

Ertesi hafta devletin pazarın bir köşesinde tanzim satış noktası kurduğunu düşünelim. Üreticiden doğrudan 350  kilo domates toplayan devlet bunu pazarda 4 liradan satışa çıkarsın. Toplam domates arzı değişmediği için, pazarcıya satacak 150 kilo domates kalıyor. (Devlet aracıyı devreden çıkarıp destek vererek fiyatı aşağı çekebilir. Ama ülke genelinde gıda gibi arzı kısa vadede esnek olmayan ürünlerin miktarının bollaşması zor.) Pazarcı akıllı davranırsa ve etrafta zabıta da yoksa domates fiyatını düşürmek için acele etmeyecektir. Zira talep geçen haftaki gibiyse, pazarda 4 liradan domates almak isteyen 700 kişi olacak. Bunlara tanzim satış noktasında adam başı anca yarım kilo domates satılabilir. O zaman filesi boş kalan alıcılar ne yapacak? Geri kalan yarım kiloyu piyasa fiyatından almaya çalışacak. Peki piyasa fiyatı ne olacak? Pazarda halihazırda domatesin kilosuna en az 8 lira verip yarım kilo almaya hazır 300 kişi ve satılacak 150 kilo ürün var. Demek ki 8 lira fiyat belirlenirse tüm mallar satılır. O zaman yeni denge bu olacak.

Tanzimin piyasaya etkisi ne oldu? Normalde piyasa fiyatından (örneğimizde 6 lira) alışveriş yapamayacak bir grup insan, daha düşük bir bedelle (4 liraya) kısıtlı da olsa ürünü satın alabildi. Normalde alışveriş yapacak insanlar ise, ihtiyaçlarının yarısını ucuza sağladılar. Fakat 4 liraya toplam talep yüksek olduğu için tamamı karşılanamadı. Toplam arz sabit olduğundan, piyasada satılan miktar azaldı ve fiyat yükseldi. Domatese en yüksek değer biçenler yarısı tanzimden (kilosu 4 liradan), yarısı piyasadan (8 liradan) olmak üzere, bir kilo domatesi 6 liraya sağlamış oldu. (Bunun piyasa fiyatına tam denk gelmesi tesadüf. Sayıları farklı alsak, duruma göre karlı ya da zararlı çıkabilirlerdi. Tanzim satış noktasında kuyruk beklemeye üşenenlerinse vay haline.) Bir de domatese en fazla 6-7 lira değer biçen 200 kişilik bir grup var ki; bunlar eskiden 6 lira verip 1 kilo domates alıyorlardı. Şimdi tanzimden 4 liraya yarımşar kilo domates aldılar, fakat fiyat 8'e çıkınca piyasadan alamadılar. Az ama ucuz alışveriş yaptılar.

Özetle, bu uygulama en çok dar gelirliye yarıyor. Tüketicilerin tamamını dikkate alırsak, örneğimizde eskiden 500 kilo domatese, kilosu 6 liradan 3000 lira ödeniyordu. Şimdi (350x4+150x8=) 2600 lira ödeniyor. Tüketici genel olarak karlı çıkıyor. Fakat bu fayda nereden kaynaklanıyor? Önemli olan bu.

Tanzim satışa gerekçe olarak, devlet fırsatçıların fahiş fiyat uyguladığını öne sürüyor. Örneğimizdeki ürün tüm maliyetlerin üstüne makul bir satıcı karı ile piyasa koşullarında 4 liraya satılabilecekken, 6 liraya satılıyorsa, ortada rekabet eksikliğine işaret eden bir durum olabilir. O durumda devlet müdahale ederek bunu düzeltmeye çalışabilir. Hatta gördüğümüz üzere, sadece tanzim satış yapılması fiyatları indirmediğinden, zabıta denetimi yapmanın piyasayı düzenleyeceği de söylenebilir. Bu durumda, tüketicinin yaptığı tasarruf, satıcıların fahiş karının elinden alınmasından kaynaklanıyordur ve toplumsal refah perspektifinden olumludur. Ancak bu durumda dahi, yapılan müdahalenin üretimi artırıp ürünleri bollaştırmadığına dikkat edilmeli. Yani, meselenin kökenine yönelik bir çözüm getirmiyor.

Karşı tez ise, etkin politika üretemeyen devletin, esnafı günah keçisi ilan edip günü kurtardığı şeklinde. Eğer böyleyse, yani rekabet eksikliği yoksa ve fiyat arz yetersizliğinden piyasa koşullarında yükselmişse, devletin yaptığı kamu kesesinden zararına satış yapmak olur. Bu da bir grup esnafı piyasa dışına itmekle kalmaz, tüketicilerin kendilerinden toplanan vergilerle sübvanse edildiği çarpık bir sisteme yol açar. İleride sorunları daha da ağırlaştırır.

Mesele fazlasıyla siyasi olduğundan spekülasyona ve çarpıtmalarra açık. Neyse ki fiyat müdahalesi sonuçlarını hızlı gösterir. Düzelme mi, bozulma mı olacağını tez zamamda alenen göreceğimizi düşünüyorum.

26 Şubat 2017 Pazar

İktisat politikasının iyisi ve kötüsü

Ekonomi yönetimi son dönemde birbiri ardına politika adımları atıyor. Büyük bölümü konjonktürel politikalar: varlık ve vergi barışları, tüketim vergisi ayarlamaları, kredi teşvikleri, istihdam teşvikleri, kamu kurumları kanalıyla yapılan müdahaleler, para politikası uygulamaları ve saire. Bunların yanında uzun dönemli politikalar da hayata geçiriliyor: varlık fonu, bireysel emekliliğe otomatik katılım, altyapı yatırımları gibi. Bir de üzerinde çalışılan, ileride gündeme gelecek mevzular var: kıdem tazminatı reformu, özel sektörün döviz riskinin azaltılması gibi. Tek tek takip etmek dahi zor. Genel olarak ne söyleyebiliriz?

İlk gruptaki politikaların çoğu belli ki günü kurtarmaya çalışıyor. Yaklaşan referandum burada önemli bir etmen ama sadece o değil. Uzunca bir süredir gündemimizde ağırlık siyaset ve ulusal güvenlik alanlarına kaydı, yapısal ekonomik sorunlar ikinci plana düştü. O yüzden ekonomik sorunlar geçici çözümlerle savuşturulmaya çalışıyor. Mesela işsizlik özellikle gençler arasında zaten yüksekti; üstüne şimdi büyüme yavaşladığı için giderek daha da az iş yaratılıyor, işsizlik oranı artıyor. Buna karşı devlet, işverenler daha çok işçi alsın diye kampanya düzenliyor, maddi teşvik dağıtıyor. Herhalde bunu ortaya atanlar da Türkiye'de işsizliğin bu şekilde kalıcı olarak düşmeyeceğini biliyor, yan etkilerini tahmin ediyorlardır. (Buna benzer korumacı tedbirlerin pek makbul olmadığını zamanında şurada söylemiştik.)

Hükümetin uzun vade için ekonomik önceliği yatırımların hızlandırılması. Bireysel emekliliğe otomatik katılım gibi tasarruf artırıcı politikalar ve altyapı yatırımlarının finansmanına destek olacak bir varlık fonu kurulması bu yönde atılan adımlar (şurada değinmiştik). Beğenelim ya da beğenmeyelim, hükümet yol, köprü, hastane, tünel gibi yapıları çoğaltma vaadiyle seçildiğine göre, bunu gerçekleştirmek için gayret göstermesinden doğal bir şey olamaz. Vatandaş hükümetin bu önceliğini paylaşmıyorsa ya da uygulanan politikaların sonuçlarından memnun değilse, seçimlerde gereğini yapar.

Şahsen altyapı yatırımlarından öncelikli şeylerin olduğunu düşünüyorum. Mesela bugüne kadar çok önem verilmeyen, ama son birkaç ayda döviz kurları sertçe yükseldiğinde hatırlanan özel sektörün döviz borçluluğu bunlardan biri. Burada sistemik risk yaratan bir piyasa başarısızlığı var. Çok sayıda firmanın yüksek miktarda döviz borçlusu olması sadece kendilerini değil, ekonominin tamamını sert döviz kuru hareketlerine karşı kırılgan hale getiriyor. Dahası döviz cinsi borçları varlıklarından yüksek firmalar panikle açıklarını kapatmaya çalışınca, kur artışları da şiddetleniyor. Üstüne bir de, kamunun sistemik tehdit yüzünden bu firmaları kurtarmak zorunda kalması (örneğin devlete olan kimi borçların geri ödemesinde kurları sabitlenmesi) ahlaki tehlike (moral hazard) yaratıyor. Dövizle borçlanmayan ya da kendini türev araçlarla kur riskine karşı sigortalayan firmalar tabiri caizse keriz durumuna düşüyor.

Şahsen böyle ciddi bir piyasa başarısızlığına karşı düzenleyici tedbir almaktan daha doğru ve faydalı bir iktisat politikası düşünemiyorum. Bunu beş sene önce yapsaydık, bugün döviz kurlarındaki hareketleri bu kadar dert etmezdik. Bugün alınacak tedbirlerinse kısa vadede maliyetleri olacak, olumlu etkileri zaman içinde görülecek. Tabii alınırsa...

8 Ekim 2016 Cumartesi

Kapanan dükkanlar ne gösteriyor?

Bugün Hürriyet'te okuduğum bir haber (linki bu) 3600 dükkanın bulunduğu Kapalıçarşı'da 600 dükkanın kapandığını, yılsonuna kadar sayının 1500'ü bulabileceğini anlatıyordu. Bir süredir Beyoğlu ve Bağdat Caddesi gibi popüler bölgelerde ve alışveriş merkezlerinde mağazaların kapandığına dair haberler de okuyoruz. Sebep, turizmde yaşanan düşüş ve bununla da bağlantılı iç talepteki daralma. Kazançları azalan esnaf yüksek kiraları ödeyemiyor. Arka plandaki makroekonomik gelişmeler ayrı bir mevzu ama benim dikkatimi çeken mikroekonomik bir husus, kiralardaki katılık (rigidity).

Bir bölgedeki dükkan sayısı (en azından kısa dönemde) sabit olduğuna göre, dışardan bir şok gelip talebi düşürdüğünde kiraların talebi dengeleyecek şekilde azalmasını  bekleriz. Kiralar esnekse fiyat mekanizması işler, toplumun üretken bir kaynağı olan dükkanlar atıl kalmaz; hem mal sahibi, hem kiracı bundan karlı çıkar. Öte yandan, esnek değilse arz ve talep dengelenmez. Dükkanlar boş kalır; kira geliri ve mekanın yaratacağı katma değer kaybolur. Haberlerdeki gibi dükkanların boşalması, ekonomideki çabuk yavaşlamaya kiraların aynı hızda tepki veremediğini ve piyasayı dengeleyemediğini gösteriyor. Bu da yavaşlamayı şiddetlendirecek bir şey.

Kiralardaki katılığın birçok sebebi olabilir: yasal düzenlemeler, kontrat yapış şekilleri, insan psikolojisi gibi. İnternette araştırınca gördüm ki, işyeri kiraları konuta göre daha serbest belirleniyor. Konutta kira artışları kanun gereği üretici fiyat endeksi (ÜFE) enflasyonunu geçemezken, işyerleri için bu uygulama 2020'ye kadar ertelenmiş. Dolayısıyla mal sahibi için, işyerini birine ucuza kiralayıp daha sonra dilediği gibi artıramama problemi daha hafif olmalı. Ancak kontratlarda kira artışlarını döviz kuruna ya da enflasyon oranına endekslemek adet olduğundan, kira bedelini bir defa düşürmek gelecekte de nispeten düşük kalmasına sebep olabilir. Hem 2020 de aslında çok uzak değil. İşyeri sahibi o tarihten sonra, kontrat döviz üzerindense artış yapamayacak; TL üzerindense ÜFE oranında yapabilecek. Herhalde karar verirken mal sahipleri de mağazacı esnaf da bunları dikkate alıyordur.

Türkiye gayrimenkul piyasası uzmanı ekonomistler sebepleri daha doğru tespit edebilir. Ben okuduklarımdan çıkarım yaptım. Ancak şurası kesin ki, (kiralar dahil) fiyatların ekonomik konjonktürle uyumlu hareket etmemesi, kaynakların verimsiz kullanımına yol açacak ve makroekonomik döngüleri büyütebilecek önemli bir sorun. Önlem alınsın diyeceğim ama kestirmeden KHK çıkarıp tavan fiyat benzeri uygulamalara gidilmesinden endişe ediyorum. Oysa ilgili devlet kurumlarının uzmanları sorunun kaynağını etraflıca araştırsa ve bulgulara göre kiraların esnekliğini artıracak yapısal bir reform yapılsa çok hayırlı olurdu.

29 Eylül 2016 Perşembe

Demografik değişimin büyümeye etkisi

Küresel büyümedeki yavaşlama karşısında merkez bankaları talep yetersizliği tezi üzerinde durup genişlemeci para politikalarıyla ekonomileri büyütmeye çalışadursunlar, akademik düzlemde üretkenlik artışındaki düşüşe dikkat çeken ve yavaşlamanın kalıcı olabileceğini gösteren bulgular da ortaya konuyor. Bunlardan dikkatimi çekenleri zaman zaman Twitter’da paylaşıyorum. Daha önce Robert Gordon tarafından yazılan "The Rise and Fall of American Growth" adlı kitabın, William Nordhaus tarafından yapılan incelemesini (linki şurada) Twitter’da paylaşmıştım. Burada geçen yüzyıldaki büyük teknolojik atılımların ölçeğinde yeniliklerin artık olmadığı tezi savunuluyordu. Son olarak da ABD’deki demografik dönüşümün ekonomik etkileri üzerine bir paylaşım yaptım. Ama arada kaynamasına gönlüm razı gelmediğinden, daha çok kişiye ulaşması için buna burada da kısaca değinmek istedim.

Yakın zamanda NBER’da yayınlanan makale (kendisi burada, özeti burada), nüfusun yaşlanmasının üretkenlik artışı ve büyüme üzerindeki etkisine dair çarpıcı sonuçlar ortaya koymuş. ABD’de eyaletler bazındaki zengin veri setini kullanan çalışma, sadece yaşlı nüfusun payının artması yüzünden içinde bulunduğumuz dönemde ABD’nin yıllık büyüme oranının 1.2 yüzde puan gibi ciddi bir oranda düştüğünü tahmin etmiş. Bunun yaklaşık üçte ikisi üretkenlik artışındaki yavaşlamadan, geri kalanı da işgücüne katılımdaki düşüşten kaynaklanıyor.

Yaşlanmanın işgücüne katılımın azalması yoluyla büyümeyi düşüreceği zaten biliniyordu. Ama üretkenliği hem de bu boyutta etkilemesi yeni bir bulgu. Bunun sebebi ne peki? Bir defa, yaşlandıkça fiziksel ve zihinsel kapasitenin zayıflamasından kaynaklanan doğrudan bir olumsuz etki var. Buna karşın yaşlıların gençlerde olmayan tecrübe gibi bazı değerli nitelikleri de var. Üretim sürecinde iki grup birbirini tamamladığından, yaşlıların üretkenkenliğinin düşmesi ya da emekli olup işgücünden çıkması gençlerin üretkenliğini de düşürüyor. Yani gençlere etki eden (“spillover” denen) olumsuz bir dışsallık da söz konusu.

Büyümede yaşlanmaya bağlı olumsuz etkinin bu derece büyük çıkmasını şaşırtıcı. Çünkü bu eğer doğruysa, ABD gibi gelişmiş ülkelerde yaşanan büyüme sorunlarının önemli bir ölçüde hızlanan demografik dönüşüme bağlı demektir. Bu da, kısa vadede pratik bir çözümü olmadığından oldukça karamsar bir görüş.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Enflasyonu düşürmek tüketiciyi korumaktır

geçenlerde internet sitelerinde bankaların aldığı hesap işletim ücretleriyle ilgili bir haber vardı (link burada). tüketicilerin haklarını korumak maksadıyla dava açan bir dernek bunlar için yürütmeyi durdurma kararı çıkarmış. karar kesinleşirse bankalar bu ücreti alamayacaklarmış. haberdeki bilgi doğruysa, burada söz konusu olan tutar senelik toplam 10 milyar lira. bu karar doğru mu yanlış mı konusuna girmeyeceğim. benim ilgilendiğim nokta, en az bunun kadar maliyetli başka bir şeyin tüketici derneklerinin gözünden kaçıyor olması. ne bu? enflasyon.

vadesiz hesabınızda ya da cebinizde ihtiyaçlarınızı karşılamak üzere ortalama 1000 lira nakit tutuyorsunuz diyelim. yıllık enflasyon yüzde 8 ise, siz farkında bile olmadan yıl içinde bunun 74 lirasını kaybedeceksiniz. nasıl? bugün 1000 lirayla alabileceğiniz şeyleri, gelecek sene 1080 liraya alabileceksiniz. sahip olduğunuz her 1 liranın alım gücü seneye bugünkü parayla (1000/1080=) 0.926 liranınkine eşit olacak. dolayısıyla kenarda tuttuğunuz 1000 lira alım gücünden (1000-926=) 74 lira kaybedecek. bunun enflasyon yokken hesaptan 74 lira kesmekten sonucu itibariyle farkı yok. fark şekilde; biri gizli gizli eksiltiyor parayı, diğeri alenen.

1000 lirayı burada örnek olsun diye söyledim. şimdi gerçek sayılarla konuşalım. merkez bankasının yayınladığı para arzı verilerine göre, dolaşımdaki para ve vadesiz türk lirası mevduat hesaplarının toplamı 2015 sonunda 200 milyar liranın üzerindeymiş. sene boyunca bu miktar sabit kalsa (ki aslında büyüyecek), enflasyondaki her 1 puanlık artış için cebimizden kabaca 2 milyar lira kadar çıkacak demektir. kime gidecek bu para? bir kısmı parayı yaratan devlete, diğer kısmı enflasyon pozitifken sıfır faizle vadesiz mevduat toplayan bankalara. demek ki enflasyon, ileri ekonomilerde hedeflendiği gibi yüzde 2 olmak yerine, yüzde 8 olunca vatandaşlar yaklaşık 12 milyar lira kaybediyor. tutar hesap işletim ücretinin tasarruf sahibine yüklediği iddia edilen maliyeti aştı bile. lakin enflasyonun maliyeti bu kadar değil.

para ve vadesiz mevduat herhangi bir faiz ödemeyen, enflasyona karşı koruma sağlamayan araçlar. vadeli mevduatlar (ve bono/tahvil gibi sabit getirili tasarruf araçları) enflasyon beklentisinin üzerinde bir faiz sağladıkları için, enflasyondan bir yere kadar koruma sağlarlar. ancak orada da bankaların bunlara karşı tutmak zorunda oldukları zorunlu karşılıkların maliyeti ile enflasyonda yaşanan öngörülemez dalgalanmalar tasarruf sahibinin getirisini düşürebilir.

buraya kadar sadece tasarruflar üzerinden vatandaşa binen yüklerden bahsettik. bunun haricinde enflasyonun kaynakların verimli ve adil dağılımını etkileyen çok sayıda olumsuz etkisi var. mesela bir işçinin ücreti hayatının pahalılandığı oranda artmıyorsa, işçiden işverene reel olarak bir gelir transferi oluyordur. benzer şekilde fiyatlardaki beklenmeyen dalgalanmalar, kira ve borç kontratlarında taraflardan birine diğerinin aleyhine olacak şekilde avantaj sağlar. yüksek seviyelerde enflasyonun oynaklığı da fazladır. bu sadece gelir dağılımını etkilemekle kalmaz, risk primi yaratarak verimsizliklere de yol açar. ekonomideki her türlü tüketim, tasarruf, yatırım kararına; piyasa işlemlerine ve bunların sonuçlarına bozucu etkileri olan enflasyonun sebep olduğu kayıp, aslında yukarıda hesapladığımızın çok üzerindedir.

özetle, enflasyon radyasyon gibi bir şey. fark ettirmeden büyük zararlar verir. tüketici hakları, gelir dağılımı, sosyal adalet ve benzeri konularda duyarlı olanların, fiyat istikrarını ciddiye alması gerekir.

29 Ocak 2014 Çarşamba

faiz artırımı: bir de buradan yakın

bu blogun tarihinde bir ilki yapıyorum ve sıcağı sıcağına güncel bir konuda yazı yazıyorum. merkez bankası bu geceki para politikası toplantısında kallavi bir faiz artırımına karar verdi. (karar duyurusu burada) ayrıca, daha önce yaklaşık 88 parametre ve değişkenden oluşan para politikası biraz daha sadeleşti. ayrıntıları kenara koyarsak, anlaşılan o ki türkiye'de kısa vadeli faizler bundan sonra %10 artı/eksi 2% aralığında olacak. herhalde bir süre %10'un üzerinde seyreder, türk lirası stabilize olunca aşağı çekilir. kısa vadeli faizleri %12'ye kadar çekebilecek böyle bir adım herhalde faiz artırımı bekleyenlerin çoğunu, en azından şimdilik tatmin eder.

burada faiz artırımının makroekonomik etkileri üzerine yazacak değilim. zira bu blogun işlevi bu değil. hem bunu benden iyi analiz edip yazacak çokça insan var. benim dikkatimi çeken başka hususlar var. onlara kısaca değinmek istedim.

birincisi, merkez bankasının bir hafta arayla iki toplantı yapıp birbiriyle fevkalade çelişen iki karar alması dikkat çekici. ilk kararda faizler normal günlerde %8'i bile göremezken, şimdi %8'in altına düşmeyecek bile. arada dolar kuru fırlayıp neredeyse 2.40 olmuş olsa bile, bu kadar fark ilginç. para politikası kurulu üyeleri aniden aydınlanıp 180 derece çark etmemişlerse, başka bir şey olmalı. belki merkez bankası faiz artırımına hep taraftardı, ama hükümeti ikna etmek için doların fırlaması gerekiyordu. öyle olup olmadığını, bakanların ve başbakanın bundan sonraki beyanatından anlarız.

ikinci nokta ise, faiz artırımında bir ahlaki tehlike (moral hazard) gözüme çarpıyor. yani türkiye'de bir takım insanlar dövizle borçlanıyor; dövizde açık pozisyon alıyor. bunlar dolar düştükçe kar yazıyorlar. dolar artınca ise merkez bankası baskılara dayanamayarak müdahale edip (fazla) zarar etmekten onları kurtarıyor. yani işler iyiyken kar fırsatı sınırsız, kötüyken zarar riski sınırlı. bu uzun vade ekonomideki aktörleri dövizle daha çok borçlanmaya teşvik edecek bir şey. bu da ülkenin kırılganlığını artırıp bir sarmal halinde dövize müdahale gereksinimini daha da yükseltir. yani amerika'daki krizde yaşanan, zor duruma düştüğünde batmasına izin verilemeyen kurumların (abd örneğinde bankaların) topluma yük olmasını anlatan, "too big to fail" olgusuna benzer bir durum var burada. bu yüzden, politika yapıcılarının özel sektörün üstlendiği döviz riskleri konusuna el atmalarında fayda olacaktır diye düşünüyorum. zaten bir buna, bir de faiz riskerine el atılsa, cari açıkla da ilgili risklerin büyük bölümü ortadan kalkar herhalde.

neyse, güncel yazı kısa olur diyelim...

20 Mayıs 2008 Salı

Merhametten Maraz...

bir sure once bliyaal'in blogundaki bir yaziyi yorum bolumunde tartisirken, kendisi ilginc bir ornek sundu. o ornegi, (aciklayici olmasi acisindan biraz da kendimce duzeltip) buraya aktarmak ve uzerinde yorum yapmak istedim.

ornek soyle: sehirden uzak, birbirine komsu iki mustakil ev dusunun. birini ozel bir guvenlik sirketi koruyor. digerinin ise korumasi yok. (adamin parasi var, ama koruma tutmaya gerek gormemis diye varsayalim.) sonra, diyelim ki korumasi olmayan eve biri girdi, evdekilere saldirdi, onlar da bagirarak yardim istedi. polis veya jandarmanin hemen yetismesine imkan yok. guvenlikciler kendi istekleriyle mudahale etmek istediler. ancak onlar da guvenlik hizmeti satin alan adama kontratla bagli. bu durumda, olur da komsu guvenlikcilerinin yandaki eve gitmesine izin vermezse, ne olur?

hukuk bilgim kittir. kanunlar bu durumda ne der bilmem. o yuzden bildigim seyi yapip kanunlarin, guvenlikcisi olan adami komsusunun guvenliginden sorumlu tutup tutmamasinin dogurabilecegi, bazi olasi sonuclarin iktisadi bir analizini yapmakla yetinecegim.

kanunlar komsuyu sorumlu tutarsa, komsunun eli mahkum guvenlikcilerini gonderecek. komsunun kendi evini korumak icin kiraladigi insanlar, onun elinden zorla alinmis gibi olacak. ancak zorla da olsa, sonucta iyi bir is yapilacak. belki bir hayat kurtulacak falan... kanunlar komsuyu sorumlu tutmazsa, izin vermek komsunun insafina kalmis. adam guvenlikcilerini gondermezse, yan evdekilerin hayati, belki tehlikeye girecek. tum bunlar dikkate alindiginda, birinci yol daha iyi gorunuyor.

tabii, analizi burada birakmiyoruz. zira, iyi bir sey yapmanin hic maliyetinin olmamasi bizi rahatsiz etmeli. iktisadin meshur kurali der ki: bedava yemek olmaz.

peki komsuyu muhadaleye zorunlu kilmanin maliyeti ne? bunu gormek icin biraz gerilere, komsulardan birinin guvenlik hizmeti almaya karar verdigi zamana gidelim. diger komsu, o guvenlikcilerin kendi ihtiyaci oldugunda yardimina kosacaklarini bilse, ne yapar? komsusuna gidip guvenlik hizmetinin ona sagladigi faydaya karsilik, bir katki yapmayi mi teklif eder? yoksa daha guvenli bir sekilde yasamayi bedavaya getirmeye mi calisir? (konuyu dagitmamak, yaziyi da uzatmamak icin, komsunun boyle bir teklife acik oldugunu varsayalim.)

ahlaki bir davranis bicimi olmasa da, belescilik bazen insana tatli gelir. oysa, ikinci komsu da guvenlik hizmetine katkida bulunsa, hem birincisinin uzerindeki yuk hafiflerdi, hem de belki iki komsu bir araya gelince daha iyi bir hizmet satin alabilirlerdi. boylece iki komsu da daha guvenli yasarlardi.

sozunu ettigimiz sorun, meshur kamu mallari (public goods) ve dissalliklar (externalities) sorunu. birinin kendi faydasina oldugu icin aldigi bir karar, bir baskasini da etkiliyor. bu ornekte fayda sagliyor. baslangic seviyesinde mikroiktisat bilgisine sahip herkesin malumu oldugu uzere, faydali dissallik yaratan mal ve hizmetler, piyasada ideal seviyesinden daha az miktarda ve daha pahali olarak saglanirlar. buna sebep olanlar da, farkinda olarak ya da olmayarak belescilik yapanlar. burada da komsu belescilik yaptiginda, diger komsunun guvenligini azaltip cebinden cikan parayi arttiriyor.

peki kanunlar bir komsuyu gerektiginde guvenlikcilerini digerine gondermeye zorlamasaydi, belescilik problemi ortadan kalkar miydi? o durumda, insanin icinde bir acaba olusabileceginden, komsu eskisi kadar rahat olamazdi. ancak muhtemelen problem de devam ederdi. cunku bir defa guvenlik hizmeti satin alindiktan sonra, guvenlikcileri gerektiginde komsuya gondermenin ekstra bir maliyeti yok. bu durumda insaniyet sahibi biri, lanet olsun deyip yardim edecektir. o yuzden, eger belesci, komsunun merhametine guveniyorsa, guvenligi bedava getirmeye calisacaktir. (oyun teorisi terminolojisiyle konusacak olursak, insaniyet sahibi bir adamin tehdidinin inandiriciligi yok.)

peki ya komsu insaniyetten nasibini almamissa? o zaman diger komsu belescilik yapamaz. kimse belescilik yapmadigindan, ikisi de daha iyi korunur. korumanin maliyeti de daha az olur. ironik degil mi? merhametten maraz doguyor adeta.

not: yasalari hazirlayanlar, bir komsunun musterek hareket etmek istememesi, komsulardan birinin cok fakir olmasi gibi turlu durumlari da hesaba katmak zorundalar. ancak benim buradaki amacim, sadece iyi niyetle konulmus bazi kurallarin, pek bariz olmayan olumsuz sonuclarinin olabilecegine dikkat cekmek. o yuzden, her olasi durumu teker teker ele alip tartismaya gerek gormedim.

9 Eylül 2007 Pazar

Sosyal Politikalar Niçin Gerekli?

bu soruya cevap aramadan once su soruyu soralim: sosyal politikalarin amaci nedir? bu soruya kimileri, toplumun sansli ve sanssiz bireyleri arasindaki esitsizligi devlet eliyle gidermek diye cevap verecektir. bu goruste olanlara gore devletin gorevi, piyasalarin saglayamadigi "sosyal adalet"i saglamaktir.

piyasalar uretkenligi odullendirir. haliyle de daha zeki, becerili, deneyimli ve caliskan insanlar piyasa icerisinde bu meziyetlerinden kaynaklanan uretkenlikle orantili olarak odullendirilirler. ancak bu ozelliklerin kimisi insanlarin tercihlerinin disinda belirlendigi icin, kisinin zengin ya da fakir olmasi bir olcude sans faktorune baglidir. ne de olsa, kimse dogustan genlerini, ailesini, cevresini ve saireyi secemiyor, degil mi? benzer sekilde, insanin hayatta basina ne gelecegi de belli degil. belli bir olcude varlikli olanlar, kendilerini birikimleri ya da ozel sigorta policeleri yoluyla bir olcude guvence altina alabiliyorlar. buna imkani olmayan insanlar ise gerek bireysel gerekse toplumsal risklere karsi daha savunmasiz durumdalar. iste bu durumu adaletsiz bulanlar, sosyal devlet mekanizmalari yoluyla tum toplumun sosyal guvence altina alinmasini ve esitligin saglanmasini savunuyorlar. yani burada yapilmak istenen her yeni dogacak cocugu, yukarida saygidim tum risklere karsi besikten mezara kadar guvence altina almak. (bu amaca yonelik mekanizmalari daha once tartismistik. tiklayin)

ote yandan devletin iyi gorunen bir sebep icin bile olsa gucunu kullanmasini bireysel ozgurluklere tehdit goren; devletin insanlar icin en iyisini bilemeyecegini, bilse bile onu uygulayamayacagini savunan; insanlar arasindaki, dogustan gelen ya da sonradan ortaya cikan esitsizliklerin sadece gelirle sinirli olmadigini ve devletin asla insanlari gercekten esit kilamayacagini savunan bir kesim de vardir. (oyle ya hicbir sosyal mekanizma angelina jolie'nin gonlunu brad pitt'e degil de bana kaptirmasini saglayamaz.) olaya bu acidan bakanlara gore, devletin uygulayacagi her tur sosyal politika keyfidir; piyasanin sonucundan daha istenilir ve adil degildir.

bu yazinin amaci yukarida kisaca ozetledigim iki yaklasimdan birini savunmak degil. orasi derin felsefi meselere dogru uzaniyor ve ben oralara girmeyecegim. bu yazinin amaci, sosyal politikalarin esitlik-adalet eksini disinda da tartisilmasi gerektigini; bu politikalar olmadan saglikli bir sosyal ve iktisadi duzenin tesis edilmesinin zor oldugunu dile getirmek. oyle ya ikinci gorusun en guclu isimlerinden milton friedman bile, fakirlere sosyal destekte bulunulmasina tumuyle karsi cikamamisti.

o zaman felsefi tartismalari bir kenara birakip konuyu salt iktisadi acidan ele alalim. once sosyal politikalarin topluma maliyetlerine bakalim. sonra da tum bu maliyetlere ragmen, neden onlardan vazgecemiyoruz bunlari tartisalim.

her seyden once devletin ekonomideki varligiyla iliskili tum sorunlar sosyal politika alaninda da aynen mevcuttur. insanlar genellikle baskasinin parasini, kendi paralarini kullandiklari kadar dikkatli kullanmazlar. bu yuzden, kamusal politikalarda, vergi verenlerin paralarinin kotu kullanilmasi, yardimlarin ihtiyac sahiplerine ulasmamasi, kaynaklarin ozel ya da siyasi cikarlar dogrultusunda carcur edilmesi siklikla karsilastigimiz durumlardir. daha kotusu, kaynaklarin yoneticiler tarafindan iyi kullanilmaya calisildigi durumlarda bile sosyal programlara harcanan paranin ciddi bir bolumunun cope gitmesidir. tum sosyal politikalar, gizli ya da acik suistimallerin yol actigi verimsizlikleri en alt duzeyde tutacak sekilde dizayn edilmeye calisilirlar. buna ragmen hemen hicbir sosyal politika suistimallere karsi tumuyle korunakli degildir. bu yuzden bu politikalar devletin alenen soyulmasina sebep olabildikleri gibi, devletten beslenen, ona bagimli kesimlerin olusmasina da yol acabilirler. sosyal programlari finanse etmek icin koyulan vergilerin ekonomiye getirdigi yuk ve yarattiklari verimsizlikler de cabasi tabii. (bunlarla ilgili olarak, bundan bir sure once ahmet cavusoglu ekonomiturk'te , sosyal politikalarin toplumun alt kesimlerini uretmeye degil, toplumun cebinden tuketmeye tesvik ettigini dile getiren bir yazi yazmisti. altinda ben de birkac yorumda bulunmustum. o yazi icin tiklayin.)

peki tum bu maliyetlere ragmen sosyal politikalar neden faydali ve hatta gerekli?

diyelim ki tum sosyal politikalari tumden biraktik. o zaman, yukarida belirttigimiz sorunlar kokten cozulur. ama baska sorunlar ortaya cikar. en basta, sosyal destegi ortadan kaldirmak, ihtiyac sahiplerinin toplumsal duzen icerisinde kendi ayaklari uzerinde durabilmelerini saglamaz. onlarin egitime, gidaya, sagliga erisimini kisarsak, rekabetci bir toplumda kendi ayaklari uzerinde durabilmelerini nasil bekleyebiliriz ki? bu onlari daha da fakirlestirip marjinallestirmez mi? oysa ki iyi dizayn edilmis sosyal programlar, bu insanlara bir deger uretecek becerileri kazandirabilir. dahasi, bunlari tamamen goz ardi ederek sosyal programlari kesersek, toplum olarak ciddi bedeller odeyebiliriz. en basitinden, en fakirin bile bir oy hakki var. yani biz mesela fakir cocuklarin egitimi icin para harcamak istemesek bile, onlara kalitesiniz komur vermek icin para harcayacak birileri mutlaka cikacak. sosyal patlama, asayis vb. sorunlar da cabasi tabii.

peki ne yapalim? oncelikle sosyal politikayi populizmden ayirmakla; ikincisine karsi cikip birincisini etkin bicimde uygulamanin yollarini aramakla ise baslayabiliriz. sosyal politika makrodan cok mikro olcekli bir sorun. yani sosyal politikalar icin kac para harcadiginizdan cok, parayi nasil harcadiginiz onemli. uretken guduleri mumkun oldugunca koreltmeyen, ahlaki istismar riskini en aza indiren programlar makbul va hatta zaruridir.

sosyal harcamalarda, egitim ve saglik gibi iktisadi kalkinmanin da temel taslarindan olan alanlara oncelik verilebilir. mesela ben kadin emeginin ev isleri disinda da uretken olmasina yardimci olacak politikalarin cok onemli oldugunu dusunuyorum. kadinlarin egitimi, onlarin piyasada degerlenecek beceriler kazanmalari; hem onlarin toplum icerisindeki statusunu yukseltecek, hem onlara bir gelecek guvencesi saglayacak, hem de ailelerin yasam standardini iyilestirecektir; ustelik de bunlari ailelerin sosyal destege ihtiyaclarini giderek azaltarak gerceklestirecektir.

ozetle, fakirlere komur dagitmakla onlarin egitimine sagligina destek olmak ayni sey degildir. sosyal politikayi populizmle karistirmayalim. dogru guduleri tesvik eden programlari destekleyelim. hem ihtiyac sahipleri icin, hem de toplumun geri kalani icin.

not: kalkinmanin gerek sartlarindan birisi egitim ve saglik gibi alanlara gerekli yatirimin yapilmasi. bunu insanimiz yapamiyorsa bu alana devletin destek olmasindan baska caremiz yok gibi gorunuyor. bu ozellikle egitime para harcamayan/harcayamayan, toplumun alt kesimleri icin gecerli. aslinda devlet bir sey yapacaksa, oncelikle bunlari yapmali diye dusunuyorum. beseri altyapiya yatirim yapmanin fiziksel altyapiya yatirim yapmaktan fazla bir farki yok. gerekli altyapi tesis edildikten sonra piyasalarin gerektigi gibi islemesini bekleyebiliriz.

not 2: peki fakirlerin hayat standardini iyilestirmeye yonelik dogrudan komur, gida vs. yardimi yapmanin nesi kotu? birincisi bu tip yardimlar cogunlukla goz boyama amacli yapiliyor. yani faydasi tartisilir. ikincisi, boyle bir yardim gerekiyorsa bile, bunu ayni olarak degil, nakdi olarak yapmakta fayda var. yani komure ve saireye harcanan para fakirlere nakit olarak verilse, muhtemelen onlarin isine daha cok yarar. bunu tartismistik tiklayin.

3 Ağustos 2007 Cuma

Rekabetçi Piyasanın Kurumsal Temeli: Hukuk

competitive equilibrium allocation is pareto optimal. meali, rekabetci piyasanin denge dagilimi pareto verimlidir. bu iktisat soz konusu oldugunda belki de en cok duydugum cumledir. bu cumle, kokeni adam smith'e kadar giden, matematiksel iktisatta birinci refah teoremi ile formalize edilip genellenmis bir sonucun en oz ifadesir. bu demektir ki rekabetci bir ekonomide piyasa iliskileri kimsenin refahini azaltmaz, ve de toplumun refahini arttirabilecek en kucuk bir kaynak bile israf olmaz.

oysa bugun radikalde soyle bir haber cikti: turkiye'deki atik imha tesislerinin kapasitesi atik uretiminin epey bir altindaymis. her yil turkiye'de uretilen 200 bin ton zehirli atiga ne oldugu da mechulmus. haberin devamindan su bilgileri de ediniyoruz: sirketlerin atiklari usulune uygun imha etmeleri kanuni zorunluluk. atik imha sektorunde devlet tekeli yok. atiklari imha icin baska ulkelere gondermenin onunde bir engel de yok. o zaman piyasa neden islemiyor da bu atiklar kontrolsuz bir bicimde topraga gomuluyor?

goruluyor ki kanunlari takmayanlar cok. oysa bizim rekabetci piyasa dedigimiz seyin var olabilmesi icin gereken kurumsal sartlardan en onemlisi, mulkiyet haklarinin kesin olarak tanimlanmasi ve korunmasi. yani temiz havanin, suyun ve topragin mulkiyetinin benim adima kanunlar tarafindan korunmasi gerekir ki, adamin teki haberim olmadan evimin dibine beni kanser yapacak bir sey gommesin. eger bu olsaydi, pek cok sirket zehirli atik imhasini karli bir is olarak gorup bu sektore yatirim yapardi.

yani kanun lazim, hukuk lazim. bunlar yoksa ne soylesek bos...

not: 1. piyasanin islemedigini nereden anliyoruz? ortada bizim icin oldukca yuksek degeri olan bir mal var: temiz cevre. siz, evinizin dibine zehirli atik depolama hakki olan bir sirketten, bu atiklari satin almak istemez miydiniz? tabii fiyat tasi taragi toplayip gitmenin maliyetinin altindaysa. ya da sizin temiz cevreye hakkiniz olsa ve sirket kanser riskine yol actiginda size ve cevre halkina $80 milyar tazminat vermesi gerekse, atiklardan kurtulmak icin para vermez miydi. para verecek insan olduktan sonra, atik imha sektoru neden gelismesin? demek ki burada cevrenin mulkiyeti korunamadigi icin, onu koruyacak piyasa da islemiyor.

2. bu yaziyla ilgilenenler, bunun ekonomi turk versiyonuna gelen yorumlardan da faydalanmak isteyebilirler. iste linki: tiklayin