26 Mayıs 2026 Salı

Bankacılık sektörünün yükselişi ve düşüşü

Bu yazıda bankacılık sektörünün 2000'li yıllardaki seyrini ve bunun Türkiye ekonomisinin genel gidişatıyla ilişkisini ele alacağız. 

Aşağıdaki iki grafik, BDDK'nın yayımladığı bankacılık sektörü temel bilanço kalemlerinin (aktif, kredi, mevduat) ve sermaye büyüklüğünün (özkaynak) GSYH'ye oranla 2002-2025 arasındaki değişimini gösteriyor. Aktifler, bankaların sahibi olduğu ve ona kazanç sağlayan tüm varlıkları; krediler, varlıkların en önemli kısmını oluşturan, bankaların kişilere ve firmalara verdiği borçları; mevduat, vadeli ve vadesiz hesaplarda bankalara emanet edilen tasarrufları; özkaynak ise banka sahiplerine ait sermayeyi ifade eder. Değerleri GSYH'ye oranlamak, nominal büyüklüklere reel bir bağlam kazandırır; bankacılık sisteminin ekonomi içindeki yerini ölçüp zaman içinde veya ülkeler arasında karşılaştırma yapmaya imkân sağlar.

 

İlk grafikte, bankacılık sektörü bilanço büyüklüklerinin 2002'den sonra hızlı bir büyüme süreci yaşadığı görülüyor. 2000-2001 krizlerinin ardından uygulanan ekonomi programı makroekonomik tarafta bütçe dengesini iyileştirip enflasyonu düşürürken, bankacılık sisteminin rasyonel bir çerçevede yeniden yapılandırılmasını sağladı. Bu gelişmeler, küresel sermaye akımlarının güçlü olduğu ve Türkiye'nin AB'ye üye olma ümidinin arttığı bir döneme denk geldi. Bunların desteğiyle, bankaların temel işlevi kamunun açıklarını finanse etmekten özel sektöre kredi sağlamaya dönüştü; yurt içi tasarruflar ve yurt dışından sermaye girişleri arttı; finansal sistem (ipotekli konut kredileri, yatırım ve emeklilik fonları gibi) yeni finansman ve tasarruf araçlarıyla gelişip derinleşti. Bunlar da kalkınma ve refah artışını besledi. 

2008-2009 yıllarındaki küresel finansal kriz Türkiye ekonomisini daraltsa da bankacılık sektörünün bundan fazla etkilenmediği, 2010'lu yılların ortalarına kadar GSYH'ye kıyasla hızlı büyümeye devam ettiği görülüyor. Sonrasında birkaç yıllık duraklamanın ardından, 2020-21'de sıçrama ve sonrasında şiddetli bir daralma var. Yavaşlama ve duraklama olağanüstü bir gelişme değil. Büyüklükleri GSYH'ye oranladığımız için, oranlar sabit kalsa bile ekonomi büyüdüğü sürece bankacılık sektörü de nominal olarak büyümektedir. Oranların artması, sektörün ekonomiden hızlı büyüdüğü anlamına gelir. Başlangıç noktası uluslararası ölçülerde nispeten düşük kaldığı ve bankacılık gelişme sürecinin motor sektörlerinden olduğu için, başta büyümenin hızlı olması ve gelişmeye paralel büyüme hızının düşmesi doğal. Konjonktürel olarak küçük dalgalanmalar da olabilir. Ancak 2020'den itibaren olanlar normal değil. 

Durağanlaşma için ben doğal dedim ama, iç talebe ve kredi genişlemesine dayalı bir büyüme anlayışı benimseyen siyasi iktidar ve iş çevreleri böyle düşünmedi. 2010 sonrası dönemde; yol, köprü, havaalanı, hastane, kanal gibi altyapı projelerini, kentsel dönüşüm ve konut inşaatlarını ve ucuz girdi maliyetleri ile rekabetçi olabilen tüm sektörleri desteklemek için finansal sistem zorlandı. Başta merkez bankası olmak üzere, düzenleyici kurumların bağımsızlıklarının fiilen ortadan kalkması bu dönemde oldu. Faizler mümkün olduğunca düşük, finansal düzenlemeler gevşek tutuldu. Devletin özel sektör borçlarına kefil olduğu "kredi garanti fonu", "kamu-özel işbirliği modeli" gibi mekanizmalar kullanıldı. Kefaletler şartlı yükümlülük sayıldığından kamu borcu artmadı; onun yerine özel sektörün kullandığı krediler büyüdü. O dönem bankaların dış borçlanma olanaklarının rahat olması, yurt içi tasarrufların ötesinde bir kredi genişlemesine imkan sağladı. Grafikte bu durum, kredi/GSYH oranının mevduat/GSYH oranının üzerine çıkmasıyla kendini göstermektedir. 

2020-2023 arası pandeminin olağanüstü koşulları fırsat bilinerek piyasa ekonomisi adeta askıya alındı. BDDK "aktif rasyosu" düzenlemesiyle; bankaları zorunlu olarak kredi vermeye, devlet tahvili almaya ve merkez bankası rezervlerini desteklemeye yönlendirdi. Merkez bankası da parasal genişlemeye giderken, pandeminin yol açtığı ekonomik güçlükler kredi genişlemesiyle aşılmaya çalışıldı. Grafikteki bilanço büyüklüklerinin 2020-2021'de GSYH'ye oranla tepe noktasına ulaşması bunun sonucunda oldu. 

Uygulanan politikalar Türk lirasını zayıflattı. Örtülü olarak döviz piyasasına müdahale eden merkez bankasının rezervlerini eritti. Bitmeyen döviz talebi ve yükselen enflasyon karşısında kredi büyümesini kısmak gerekiyordu, ama bunun için düşük faiz politikasından vazgeçilmedi. Onun yerine, iktisat literatüründe finansal baskılama olarak adlandırılan düzenlemelere başvuruldu. 2022 yılında TCMB'nin "menkul kıymet tesis düzenlemesi" ile bankalar bir yandan kredi faizlerini düşük tutarken, bir yandan kredi büyüme hızlarını sınırlamaya, bir yandan da mevduat sahiplerini Türk lirasına geçmek için ikna etmeye zorlandı. Verilen hedefleri tutturamayan bankalar, devletin uzun vadeli tahvillerini satın alıp merkez bankasında bloke etmek zorunda kalıyordu. Bankaların bilançolarını çok düşük faizli tahville dolduran düzenleme, ileride faizler yükselip tahvil fiyatları düştüğünde bankalar üzerinde büyük bir yük yaratacaktı. 

2023 seçimlerinden sonra gelen ekonomi yönetimi, ana akım iktisadi prensiplerle uyumlu bir çerçeve benimsemeyi vaat edip faizleri yükseltmeyi seçti. Menkul kıymet tesisi uygulaması bir süre sonra yürürlükten kaldırıldı. Ancak kredi büyüme kısıtları ve TL mevduat hedefi gibi uygulamalar güncellenerek, makroihtiyati düzenleme adıyla bugüne kadar devam etti. Sonuçta yöntem değişse de enflasyonla mücadele sebebiyle kredi büyümesi sınırlanmaya devam ediliyor. Grafikte 2021'den sonra tüm oranların sert bir şekilde düşmesinin temel nedeni, paydada yer alan ve enflasyonla beraber artan nominal GSYH büyüme hızının, bankacılık sektörü bilanço kalemlerinin büyüme hızını belirgin şekilde aşmasıdır. Son durumda, düşüş dursa da mevcut para politikası ve düzenlemeler bankacılık sektöründe güçlü bir büyümeye imkân tanımıyor.

Bilanço büyüklüklerinin GSYH'ye oranının düşmesi ne anlama geliyor? Geçmişte sabit TL faizi ile uzun vadeli kullandırılan kredilerin değeri enflasyon karşısında eridi. Bundan borçlu kişi ve firmalar kazançlı çıktı. Ancak bugün bir ihtiyacı veya yatırımı için kredi kullanmak isteyenler için, uygun faizle bol kredi kullanma imkanı kapandı. Devletin sabit getirili borçlanma araçlarının değeri de aynı şekilde eridi. Ama artık devletin de borçlanırken çok daha yüksek maliyet ödemesi gerekiyor. Mevduat tarafında, kurlar yükselirken dövize, faiz yükselirken TL'ye dönmeyi başaran birileri kazançlı çıkmış olabilir. Ancak toplamda mevduata konulan tasarruflar eridi. Yani tasarruf edenlerden borçlananlara servet transferi oldu. Peki bankaların durumu ne oldu? O da aşağıdaki grafikte görülüyor.

İkinci grafikte, bankacılık sektörü özkaynaklarının GSYH'ye oranla seyri görülüyor. Bankaların toplam varlıklarının fonlamasında, yükümlülükler dışında kalan kısım özkaynakla yapılır. Özkaynak, banka ortaklarının sermaye koyması veya bankanın elde ettiği kârların ortaklara dağıtılmayıp kurum içinde bırakılması yoluyla artar; banka zarar ederse azalır. 2000-2001 krizleri sonrası sektör yeniden yapılandırılırken, zayıf bankalar ayıklandı ve kalan bankalar taze sermaye konarak güçlendirildi. O dönemdeki olumlu konjonktürde, uluslararası bankaların Türkiye'deki bankaları satın almasıyla çok büyük miktarda doğrudan sermaye girişi oldu. Elde edilen kârların da eklenmesiyle bankaların sermayesi ekonomiden daha hızlı büyüdü. 2010-2020 arası dönemde taze sermaye girişinin azalması ve devlet müdahalesiyle büyütülen kredilerin eskisi kadar kâr yaratmaması sonucu, özkaynakların GSYH'ye oranının sabit kaldığı görülüyor. 2020 sonrası dönemde, bankaların nominal olarak kâr etmeyi sürdürmesi ve bankacılık düzenlemelerinin kâr dağıtımını kısıtlaması sebebiyle özkaynaklar artmaya devam etti. Ancak bu artış, kabaca enflasyon artı reel büyümeden oluşan nominal GSYH büyümesinden çok düşük kaldığı için, özkaynakların GSYH'ye oranı grafikteki gibi azaldı.

Özkaynak neden önemli? Dünyanın bin türlü hali var. Makroekonomik bir şokla beraber (fonlama maliyetleri yükselebilir, ekonomi daraldığında krediler dönmeyebilir) bankalar beklenmedik zararlar yazabilir. Böyle durumlarda özkaynak azalır, bankaya borç verenler etkilenmez. Özkaynaklar yüksekse, bankalar şoklara dirençli olur. Mevduat sahipleri ve yatırımcılar, banka tasviye olsa bile varlıkların yükümlülüklerinin tamamını rahatlıkla karşılayacağını görür; bankaya güvenle borç verir. O zaman, bankalar daha fazla kredi kullandırabilir ve bunu yaparken (küçük işletmelere kolay kredi vermek gibi) daha fazla risk alabilir. Özkaynaklar yetersizse ve banka sahipleri daha fazla sermaye de koymuyorsa, o zaman zarar etmemek adına bankalar daha ihtiyatlı davranırlar. Kredi vereceklerse, daha fazla teminat isterler, büyük firmaları tercih ederler veya hiç kredi vermezler. O zaman ekonomi de büyüyemez. Tabii devlet bankaları, icabında zararına da kredi verebilir ama o da bir yere kadar. Büyük bir şokun arından, mevduat sahipleri ve yatırımcılar banka sermayelerinin zararı karşılayacağından endişe duymaya başlarsa, mesele daha ciddi bir boyut alır. Bankaların fonlama bulamayıp kredi veremediği ve bu yüzden reel ekonominin daraldığı bir kriz durumu ortaya çıkar. 

Türkiye bankacılık sistemi son yıllarda büyük bir şok yaşadı ve henüz bunu atlatmış değil. Firmalar işlerini yürütmek, bireyler ihtiyaçlarını gidermek için, bir zamanlar olduğu gibi bol ve ucuz kredi istiyorlar. Ama o şartlar artık ortada yok. Bununla beraber ne mevduat sahiplerinde ne de borç veren diğer yatırımcılarda bankaların sağlamlığı konusunda bir endişe var. 2000'li yılların başında kurumsal yapının güçlenmesi ve banka sermayelerinin büyümesi, sonrasında gelen şokların bir bankacılık krizine yol açmasını engelledi. Ancak gelinen noktada eskisi kadar dirençli de görünmüyoruz. 

30 Ocak 2026 Cuma

Ex Ante, Ex Post

Ex ante (Latincede olaydan önce) ve ex post (olaydan sonra) terimleri, belirsizlik içeren iktisadi problemlerde karar anında var olan ve sonuçta gerçekleşen durumları ayırt ederken kullanılır. İktisadi aktörler kararlarını ex ante bilgilere göre verir, sonuçlarını ex post koşullara göre alır. Bu ayrım, özellikle tasarruf ve yatırım konularında önemlidir.

Geleceği için tasarruf eden birini düşünelim. Bu kişi hesap yaparken bugünkü geliri ve tüketim isteğinin yanı sıra, gelecekteki gelir ve ihtiyaçları ile tasarruf araçlarının beklenen reel getiri ve risklerini hesaba katmalıdır. Ancak karar anında gelecekteki durum belirsizdir. Günü geldiğinde yatırımlarından belki çok kazanır belki kazanamaz. Beklenmedik bir politika değişikliği, enflasyon dalgası, teknolojik atılım, doğal afet, savaş gibi olaylar kazançlarını azaltıp artırabilir. Üstelik kişinin kazandıklarını harcayacak kadar uzun yaşayacağının garantisi olmadığı gibi, çok uzun yaşayarak veya hesap etmediği harcamalar yaparak servetini tüketmesi de mümkündür.

Sağlıklı tasarruf ve yatırım kararları almak, kişinin refahı için önemlidir. Ancak belirsizliklerle dolu bir dünyada son sözü şans faktörü söyler. Aynı miktarda birikim yapan iki kişi düşünelim. Biri bununla gayrimenkul yatırımı yapsın, diğeri altın alıp kenara koysun. İkisi de o andaki bilgisine ve değerlendirmesine göre, kendince en iyi seçimi yapmaktadır. Zaman geçince, aralarında nispeten çok kazanan doğru, az kazanan yanlış tercih yaptığını düşünebilir. Ancak bunun bir anlamı yok. Çünkü kimsenin ex post daha kazançlı çıkan yatırım kararını ex ante bilmesi mümkün değil. 

Şans faktörü bazen ex ante kötü kararların ex post kazançlı çıkmasını da sağlayabilir. Örneğin, kişinin kendisi için önemli bir miktar birikimi, kazanma ihtimali düşük ama gerçekleşirse getirisi yüksek olacak şeylere yatırması pek akılcı değildir. Gelgelelim kimisine piyango vurur. Bilmediği şeylere yatırım yapıp kazançlı çıkmış birileri hep vardır. Tesadüfi başarıları görüp yanlışlardan ders almayanlar, şans döndüğünde ektiklerini biçerler.

26 Aralık 2025 Cuma

Asgari ücretin hükmü var mı?

Asgari ücrete yapılacak zam her sene sonu ekonomi gündemine gelir ama son birkaç senedir mesele farklı bir boyuta taşındı. Ücret pazarlığının doğası gereği işçi yüksek, işveren düşük oranda zam isterken; son sözü söyleyen hükümet enflasyonla mücadele gerekçesiyle tercihini gerçekleşen enflasyondan daha düşük bir artıştan yana kullandı. Pazarlıktaki tarafların dışında, finans piyasalarındaki aktörler de meseleyle yakından ilgilendi. Ben makroekonomik açıdan asgari ücrete gereğinden fazla önem atfedildiğini düşünüyorum.

Öncelikle, TCMB'nin çalışmaları dahi asgari ücretin enflasyona büyük bir etkisinin olduğunu desteklemiyor. 2023-3. Çeyrek Enflasyon Raporu'nda yer alan 2.6 numaralı kutu çalışması (link), asgari ücretteki her 1 yüzde puanlık artışın enflasyona etkisini ortalama 0.1 puan olarak tahmin etmiş. Yani merkez bankasının varsaydığından 10 puan daha fazla asgari ücret zammı yapılsa, bu  tahminlerden (ceteris paribus) 1 puan sapma yaratacak. Elbette etki ekonomik koşullara göre artıp azalabilir. Ayrıca her tahminde bir hata payı da olur. Ancak ne olursa olsun, böyle bir etki döviz kuru, petrol, sebze meyve fiyatı, kamu zamları gibi Türkiye'deki olağan enflasyonist unsurlardaki dalgalanmaların yanında muhtemelen devede kulak kalacaktır. 

Enflasyonla ilgili öne sürülen bir tez, asgari ücret zammının piyasadaki ücretler ve nihai ürün fiyatlamaları için de bir referans olacağı, dolayısıyla düşük bir zammın enflasyon beklentilerini aşağı çekebileceğidir. TCMB anketlerine göre Aralık 2025 itibarıyla enflasyonun 12 ay sonra (yani 2026 sonunda) yaklaşık olarak, piyasa katılımcılarınca yüzde 23, reel sektörce yüzde 35, hanehalkınca yüzde 51 oranında olması bekleniyor (kaynak). TCMB'nin 2026 sonu için enflasyon hedefi ise yüzde 16. TCMB 2024-3. Çeyrek Enflasyon Raporu'nda yer alan 3.1 numaralı kutu çalışmasına göre (link), Türkiye'de  beklentiler büyük ölçüde geçmiş enflasyon gerçekleşmelerine endeksli oluşuyor. Tüketicilerde gıda, enerji fiyatları ve döviz kurları gibi temel tüketim ihtiyaçlarıyla ilgili unsurlar da etkili oluyor. Yani beklentilerle hedefler arasındaki büyük farkın oluşmasında asgari ücretin doğrudan bir etkisi yok ama azaltılmasında ondan fayda umuluyor. 

Merkez bankası, geçmiş makroekonomik değişkenlere olan hassasiyetin azalmasını ve fiyatlamalarda ileriye dönük bir yaklaşımın benimsenmesini arzu ediyor. Asgari ücret, kamu zamları (elektrik, doğalgaz, otoyol ücreti vb.), ÖTV ayarlamaları (sigara, alkol, akaryakıt, iletişim, otomobil vb.), fiyat kontrolleri (eğitim, sağlık vb.) gibi düzenlemelerin enflasyon hedefi doğrultusunda yapılması bu yaklaşımın bir parçası. Bunun piyasadaki fiyatlamalara da yol göstereceği ve beklentileri hedefe yaklaştıracağı ümit ediliyor. Benim görüşüm ne? Bu blogda geçmiş yıllarda, merkez bankalarının beklentileri yönetmek için neden bağımsız ve enflasyon odaklı olmaları gerektiğini (link) ve gelirler politikası adı verilen düzenlemelerin etkin para politikası olmadan neden faydadan çok zarar getireceğini (link) uzun uzun yazmıştım. Bugün de iktisadi aktörler merkez bankasının hedeflerini ciddiye almıyorsa, bunun kamu zoruyla sağlanabileceğini düşünmüyorum. 

Son olarak, ülkemizde asgari ücretli çalışanların oranı yüksek olsa da ücretlerin esasen piyasada belirlendiğine dikkat çekmek isterim. Ekonomide genişlemeci para ve maliye politikalarıyla büyüme desteklendiğinde, firmalar arasında nitelikli işgücünü çekmek için rekabet kızışır ve piyasada ücretler de yükselir. Bu durumda asgari ücret düşük oranda artsa bile genel ücret düzeyi ekonomik koşullarla uyumlu daha yüksek bir artış gösterir. Tersine, ekonomide büyüme zayıf olduğunda işgücü talebi de azalacağından, asgari ücret zammı yüksek dahi olsa genel ücret artışı bunun altında kalacaktır. Aşağıdaki tablodaki veriler, Türkiye'de tam da bunun olduğunu gösteriyor. Tabloda ilk sütun, TÜİK'in işgücü girdi endekslerinde yer alan ve sanayi, inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerini kapsayan brüt ücret-maaş endeksinin yıllık değişim oranlarını gösteriyor (kaynak). İkinci sütunda ise sene sonu itibarıyla, asgari ücretin bir önceki sene sonuna göre artış oranları bulunuyor (kaynak). Buna göre son beş senedir, ortalama ücret asgari ücretin çok üzerinde artmış. Ortalama ücrete, asgari ücret alanlar da dahil olduğundan piyasa koşullarındaki ücret artışı daha da yüksek aslında. Yani, asgari ücret gelirin çalışanlar ve firmalar arasındaki bölüşümünü etkiler, ama genel ücret düzeyi konusunda sonunda piyasanın dediği olur. O yüzden, ücret artışları ve enflasyon hedefi arasında bir uyumsuzluk varsa, kaynağını makroekonomik koşullarda aramak ve ona uygun para ve maliye politikalarını uygulamak gerekir.

13 Ekim 2025 Pazartesi

Altın fiyatına bir de böyle bakın

Altın fiyatındaki yükselişin dünya gündeminde olduğu şu günlerde, fiyatların uzun vadedeki değişimine bakmak istedim. 1 ons altının ABD dolarına (USD) karşı değeri şöyle olmuş: 

1970: 38 USD 

1980: 586 USD

1990: 393 USD 

2000: 272 USD

2010: 1420 USD 

2020: 1897 USD

2025 Ekim: 4000+ USD

Altın, fiyatı oynak, dolayısıyla getirisi belirsiz olarak bilinen bir varlıktır. Ancak burada görüyoruz ki bu yalnızca kısa vade ile sınırlı bir özellik değil. On yıllar uzunluğunda bir dönemde bile altın fiyatı büyük değişkenlik göstermiş. 1970'lerdeki küresel enflasyon dalgasında olağanüstü artmış, 1980 sonrası yüksek faiz ve dezenflasyon döneminde düşmüş. 2000 sonrası hızlı küreselleşme ve parasal genişleme dönemlerinde tekrar yükselmiş.  

Yalnız burada nominal fiyattan bahsediyoruz. Enflasyon sebebiyle doların alım gücü zaman içerisinde erir. Altının alım gücünün artması için dolar cinsi fiyatının enflasyondan fazla artması gerekir. Ayrıca, altın faiz, kira, temettü gibi gelir yaratan veya gelirini sermayesine katıp büyüyen bir varlık değildir. Bu yüzden hisse senedi, tahvil, gayrimenkul gibi varlıklara yatırım yapmak yerine altın tutmak, bunların sağladığı gelirlerden feragat etmek anlamına gelir. İktisatta, feragat edilen böyle gelirlere fırsat maliyeti denir. İktisadi kar zarar hesabı yaparken fırsat maliyeti de hesaba katılır. Buna göre, altın tutmanın karlı olması için sadece fiyatının enflasyondan fazla artması yetmez, alternatiflerinden daha yüksek getiri sağlaması da gerekir.  

Altının değerini kıyaslamak için iki ölçü kullandım. Birincisi ABD'nin 10 yıllık devlet tahvillerinin getirisi. ABD tahvilleri enflasyonun biraz üzerinde risksiz getiri sağlamak isteyen yatırımcılar için başlıca alternatiftir. Bunların uzun yıllar geriye giden verileri de mevcut. Bu verileri referans alarak, her sene faiz gelirini sermayeye katarak büyüyen bir yatırımın değerinin nasıl değişeceğini hesapladım. Sonra da altın fiyatını buna bölerek, altının göreceli getirisi için bir gösterge elde ettim. İkinci kullandığım ölçü ise dünya ekonomisinin (GSYH) büyüklüğü. İktisadi büyüme ve yatırımların getirisi arasında pozitif bir ilişki vardır. Hızlı büyüyen veya büyüme potansiyeli olan ekonomilerde yatırımların getirisi de yüksek olur. Dolayısıyla küresel ölçekte çeşitlendirilmiş bir yatırım portföyünün getirisi için dünya GSYH'si bir ölçü olabilir. Bu düşünceyle, altın fiyatını dünya GSYH'sine bölerek bir diğer göreceli getiri göstergesi oluşturdum.

Altının göreceli değerine ilişkin elde ettiğim iki gösterge aşağıdaki grafikte görülüyor. Buna göre, altın fiyatının tahvillere göre seviyesi ve değişkenliği, incelenen dönem boyunca dünya GSYH'sine göre olduğundan çok daha yüksek. Bunun dışında, hareketler nitelik olarak birbirine benziyor. İki gösterge de 1970'li yıllarda çok büyük bir değerlenme olduğunu, fakat 1980-2000 arasında bunun tamamen geri alındığını gösteriyor. 2000'li yılların başından yakın zamana kadar daha ılımlı bir değerlenme gözlenirken, son yıllarda ise bu hareket hız kazanmış. Ancak son değerlenme henüz 1970'lerin sonunundaki kadar büyük değil. O dönemdeki zirve noktasına ulaşması için nominal fiyatın 6000 dolar civarına gelmesi gerekiyor.

 

Peki buradan ne çıkarabiliriz? Bir defa, para kazanma niyetindeyseniz baştan söyleyeyim, altın fiyatı daha artar mı yoksa yakında döner mi bilemeyiz. Bu geçmişin resmi, geleceğe dair net bir şey söylemiyor. Ancak fiyatın değişkenliği altının değer koruma aracı olarak dikkatli kullanılması gerektiğine işaret ediyor. Ülkemizde hem bireyler hem kurumlar hem de devlet büyük miktarda altın tutuyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan ülkemizdeki altın stokunun değerinin son dönemde 500 milyar dolar civarına ulaştığını söyledi. Yıllarca cari açığı genişleten bir risk unsuru olarak görülen altının değerlenmesi, verdiğimiz açıktan kâr ettiğimiz anlamına geliyor. Yani altın tutanlara piyango vurdu. Ancak gelecekte durum pekâlâ değişebilir. Yaptığımız hesap 1970'lerin sonunda tepeden altın alanların zararlarını çıkartamadıklarını gösteriyor. Şimdilerde, altın sayesinde zenginleşen vatandaşların tüketim talebi ve bunun enflasyonist etkisi konuşuluyor. Altın fiyatı düşerse bu sefer fakirleşme ve daralma konuşulacak.

17 Nisan 2025 Perşembe

İktisatçı gözüyle satranç

Satranç hobi olarak oynadığım bir oyun. Bu oyunla iktisatta öğrendiğim matematiksel bir modelleme aracı olan oyun teorisinin ne kadar ilgili olduğu üzerine düşüncelerimi yazmak istedim.

Satrançta kazanmak veya kaybetmemek için oyuncuların öğrendiği bazı oyun planları var ki, satranç jargonunda bunlara "teori" deniyor. Örneğin, bir oyunun sonunda tahtada iki tarafın şahlarından başka sadece bir tarafın -beyaz olsun- bir piyonu var diyelim. Normal bir şekilde oynandığında bu oyun iki şekilde sonlanabilir. Birincisi, beyaz piyonunu son sıraya kadar götürüp vezir yapar ve şah ile vezir rakibin şahını mat eder. İkincisi, rakip şahıyla beyaz piyonu yer veya beyazı oyunu berabere yapacak bir pozisyona zorlar. Bu oyunun beyaz veya siyah olarak nasıl oynanması gerektiğini; iki taraf da "doğru" oynadığında oyunun hangi sonuçla biteceğini akıllı biri kesin olarak çözebilir. İnsanın zorlanacağı daha karmaşık oyun sonlarında da bilgisayar programları kesin çözümü bulur. Oyunun başında ve ortalarında, tahtada çok sayıda taşın bulunduğu durumlarda kesin çözüm elde edilemez; ama programlar her durum için +/- sayısal değerler hesaplayıp hangi tarafın (+ ise beyaz, - ise siyah) "doğru" oynandığında ne kadar avantajlı olacağını tahmin edebilir. Usta satranç oyuncuları sık karşılaşılan oyun kalıplarını önceden öğrenip bir maçta bunlarla karşılaştıklarında öğrendikleri çözümü uygularlar.  

Satranç, yapısı itibarıyla oyun teorisindeki iki oyunculu sıralı oyun modellerine uyar. Matematiksel olarak tanımlanan böyle oyunlarda, oyuncuların karşılıklı kararlarıyla erişilebilecek tüm olası sonuçlar bir ağacın dalları gibi uzanır. Oyunun çözümü de genellikle sondan başa doğru gidilen bir yöntemle (backward induction) yapılır ki, satranç programları da anladığım kadarıyla benzer bir hesap yöntemi kullanıyor. Satrancın benim bildiğim oyun teorisine benzerliği bundan ibaret.

Satranç, oyun teorisi modelleriyle kıyaslanamayacak daha karmaşıktır. Örneğini verdiğimiz en basit oyun parçasını bile formel olarak modellemeye çalışsak, çok sayıda karar noktası ve hamle seçeneğinden oluşan dallı budaklı bir oyun ağacı ortaya çıkar. Oyunun kendisi ise, en azından biz fanilerin çözemeyeceği yapıdadır. Böyle olması da normal, çünkü gerçek bir oyunun insanları daha çok oynamaya özendirecek zengin bir içeriğinin olması gerekir. Oyun olarak adlandırılan modeller ise araştırmacıların stratejik etkileşim içeren durumları analiz etmekte kullandıkları araçlardır. Örneğin iktisatta, az sayıda katılımcının olduğu (oligopolistik) piyasalarda firmaların piyasaya girme kararları, fiyat ve üretim rekabetleri ve bunların ekonomik sonuçları oyun teorisi modelleriyle incelenmektedir. Böyle modellerin sade olup incelenen temel mekanizmayı ortaya koyması beklenir. Bunlara oyun denmesi sadece benzetmedir.

Peki satranç bilmek başka konularda analiz kabiliyetini geliştirir mi? Ya da oyun teorisini iyi bilenler iyi satranç oynayabilir mi? İkisi arasında pek bir ilişki olduğunu sanmıyorum. Satranç gibi oyunlardan ilham alıp oyun teorisine merak saran belki vardır. Ancak onun dışında, tahta üzerinde taşlarla oynanan bir oyunda ustalaşmak ile dünyada gördüğümüz stratejik düşünme, çatışma ve işbirliği içeren durumları analiz etmek farklı bilgi ve beceriler gerektiriyor.

19 Şubat 2025 Çarşamba

Kamu malı problemi

Herkesin birlikte faydalandığı ve kimsenin faydadan mahrum bırakılamadığı şeylere kamu malı denir. Bir grup insanın yaşadıkları çevreyi güzelleştirecek bir proje için bir araya geldiğini düşünelim. Projenin maliyetine M, her bireyin katkı yapmak isteyeceği en yüksek tutarların toplamına (bu aynı zamanda projenin o topluluğa değerini gösteriyor) D diyelim. Toplum faydasına bir karar alınacaksa, D>M olduğunda projenin yapılması, yoksa yapılmaması rasyonel olacaktır.

Burada sorun M tutarını insanlardan toplamaktadır. Beleşçilik yapan birilerinin katkı yapmaması ve maliyetin kişiler arasında nasıl dağıtılacağında anlaşılamaması gibi sorunlar kamu malını gönüllü katılımla sağlamayı güçleştirir. Problemin büyüklüğü kişi sayısıyla ilişkilidir. Küçük gruplarda, her bireyin katkısı sonucu belirleyecek kadar önemli olduğunda, beleşçilik yapan kişi işin yapılmamasına yol açar. Bundan kendisinin de zarar göreceğinin farkında olan kişi üzerine düşeni yapmaya razı gelebilir. Maliyetin kime ne kadar bölüştürüleceği konusunda çıkacak anlaşmazlıklar çözümü uzatsa bile, beklemenin de taraflara bir maliyeti olduğundan çabuk çözüme gitmek herkesin menfaatinedir. Bu durumda projeden daha çok fayda sağlayacak olan ve beklemeye fazla tahammülü olmayanların daha yüksek katılım yapmasıyla, herkesin kabul edeceği bir bölüşüm sağlanabilir. Bölüşüm pazarlıklarında katılımcılarının diğer kişilerin elde edecekleri faydayı bilmemesi gibi asımetrik bilgi problemleri çözümü karmaşıklaştırıp verimsizliklere yol açabilir. Ama bunun da kesin bir engel oluşturmadığını ve verimsizlikleri azaltabilecek mekanizmaların bulunabileceğini araştırmalar gösteriyor (bkz. Mailath ve Postlewaite (1990)).

Büyük gruplarda ise, kendi bireysel katkısının toplama çok az etki edeceğini ve bu yüzden elde edeceği faydanın yapacağı katkıdan neredeyse bağımsız olduğunu gören bencil insanlar maliyetten olabildiğince kaçınmaya çalışacaklardır. İnsanların bu şekilde kendi menfaatini kovalaması, büyük topluluklarda kamu mallarının gönüllülükle sağlanmasını engelleyebilir. Elbette toplumsal faydayı kendi menfaatinin üzerinde tutan fedakar insanların yeterince çok olması durumunda bu da aşılabilir. Dünyada hayırseverlikle yürütülen birçok hizmet var. Ancak kamusal ihtiyaçları karşılamak için insanların hayırseverliğine bel bağlamak gerçekçi bir yaklaşım değil. O yüzden iktisatçılar, insanların menfaatçi davranacaklarını düşünerek mekanizmalar geliştirirler.

Peki kamusal ihtiyaçları karşılamakta gönüllülük neden önemli? Kamusal bir problemde ilk akla gelen çözüm, bir otoritenin el atıp projeyi üstlenmesi, vatandaşların da ödedikleri vergilerle bunu finanse etmesidir. Çevremizdeki çoğu kamu hizmeti bu şekilde sağlanıyor. Burada kamu otoritesinin gerekli tüm bilgilere sahip olduğunu ve toplumun uzlaştığı prensipler doğrultusunda karar alacağını düşünüyorsak, gerçekten üzerinde çok fazla düşünmemize gerek yok. Otorite en iyi çözüm neyse onu uygulayacaktır. Lakin pratikte bu şartların sağlanması kolay değil. Birincisi, otoritenin sahip olduğu bilgi de genellikle tam ve mükemmel değildir. İkincisi, herkesin uzlaştığı bir prensip pek olmaz çünkü toplumdaki kesimlerin farklı tercihleri vardır. Örneğin, A, B, C gibi çeşitli projeler bulunduğunda ve farklı insanlar için bunların önem sırası farklı olduğunda, kamu otoritesinin bunlardan hangisini seçmesi gerektiğinin (şurada açıklamıştık) net bir cevabı yoktur. Otoritenin gerekli kaynağı nasıl toplayacağının da benzer şekilde farklı şekilleri ve güçlükleri vardır. Bunların dışında, bir de kamu yöneticilerinin toplumsal faydadan ziyade kendilerinin veya kayırdıkları kesimlerin menfaatleri kollamaları da yaygın bir durumdur. Bu yüzden, kamusal problemlerin bir otoritenin uygulayacağı bağlayıcı politikalarla çözülmesi de göründüğü kadar basit değildir.

24 Aralık 2024 Salı

Demotivasyon kitabı

"Kalk, çalış, başarısız ol!"; davranış bilimleri ve pazarlama uzmanı akademisyen Behçet Yalın Özkara'nın hayata dair düşüncelerini, kişisel deneyimlerine ve çeşitli bilimsel çalışmalara dayandırarak anlattığı kitabı. Temel olarak, insani kusurlar ve toplumsal adaletsizliklerden dem vuruyor; başarısızlık hayatın parçasıdır ve başarı gibi görünen çoğu şey de yanılsamadır tezini savunuyor.

Ne diyor yazar? Bir zamanlar azmedince her zorluğu aşabileceğine inandığını, hayatında bu olmayınca büyük hayal kırıklığına uğradığını anlatıyor. Fakir olduğu için çektiği zorluklar, arkası olmadığı için akademik başvurularda karşılaştığı engeller ona kendince bir aydınlanma yaşatmış. Başarı hikayeleri anlatanları yalan söylemekle suçluyor. Hayattaki eşitsizliklerin, sonunda kimin başarılı kimin başarısız olduğunun asıl belirleyicisi olduğunu söylüyor.  Büyük başarı hikayelerinin arka planında mutlaka bir ahlaksızlık bulunduğunu savunuyor. Tezlerini çeşitli deneysel çalışmaların bulgularıyla desteklemeye çalışıyor. Sonunda, muhtemelen toplumsal düzeni değiştirecek gücü olmadığı için, kolektif bir çözüm önerisi sunmuyor. Tersine, düzeni olduğu gibi kabul edip okuyucuyu bireysel çıkış aramaya yönlendiriyor. Hayatımıza anlam katacak bir iş tutmamızı ve kendi çizgimizi yaratarak ilerlememizi öneriyor.

Bu bir popüler bilim kitabı mı? Hayır. Yazarı bilim insanı olsa da kitabın merkezinde kişisel deneyimler ve sübjektif fikirler var.  Bilimsel çalışmalara atıf yapılıyor ama anlatılanların hepsi genel kabul görmüş gerçekler mi bilmiyorum. Zaten deneysel bulgular dar bir bağlama ve belli koşullara özgüdür. O yüzden bulgular ile ele alınan durumlar arasında kurulan ilişkilere ve yapılan genellemelere şüpheci yaklaşmakta fayda görüyorum.

Peki bu bir kişisel gelişim kitabı mı? O da pek sayılmaz. Kitabın okuyucuya hayatın gerçeklerini gösterip onu aydınlatma gibi bir iddiası var, evet. Fakat ona daha iyi bir gelecek umudu aşılamıyor, çaba göstermesi için ilham vermiyor, işe yarayacak pek bir somut önerisi de yok. Hatta ümit vermemeye özel çaba gösteriyor gibi. Bir yerde pavyonda çalışıp hayatını düze çıkarmaya çalışan bir kadını anlatırken hikayeyi, hayallerini yaşayacağını pek sanmıyorum diye kapatabiliyor. Bireysel bir çıkış yolu olarak, risk alıp farklılık yaratmaktan bahsetmiş, fakat bununla ilgili verdiği kişisel örnekler de yine sonu başarısız olan hikayeler.

O zaman kitap için ne diyelim? Bence deneme en uygun sınıf. Yazar bakış açısını ve özgün düşüncelerini ortaya koymuş. Çözüm üretemese de bir sorun ortaya atıp bunu tartışmış. Üstelik bilimsel konularda herkesin anlabileyeceği bir seviye tutturup samimi bir dil ve akıcı bir üslupla derdini anlatmış. Okuyucu olarak bende ilgi uyandırıp düşünmeye de sevk etti. Bu çerçevede "başarılı" bir eser denebilir.

15 Aralık 2024 Pazar

EYT'nin maliyetini kim ödüyor?

SGK verilerine göre, EYT düzenlemesinin yasalaştığı 2023 yılında yaşlılık aylığı alan kişi sayısı 2 milyon kişi (yüzde 21) artarak 11.5 milyon olmuş. Önceki yıllarda bu sayı 200 bine (yüzde 2) yakın artıyormuş. Aradaki fark EYT'liler. 

Aynı yıl enflasyonla beraber SGK'nın prim gelirleri yüzde 107 artmış. Emeklilere 2023 yılında yapılan maaş ve sağlık ödemelerinin toplamı da buna yakın, yüzde 106 oranında artırılmış. Eskiden de prim gelirleri harcamalarının yaklaşık yüzde 76'sını karşılıyordu. EYT'den sonra da bunu korumuşlar. Nasıl olmuş? Emekli maaşlarına 2023'te bir önceki seneye göre yüzde 62.5 zam yaparak. Bu resmi TÜFE enflasyonu olan yüzde 64.8'in bile altında. Aynı dönemde Türk-İş'in araştırması bir ailenin asgari gıda harcamalarındaki artışı yüzde 77.5 olarak hesaplamıştı. 

Sonuç? Devlet yeni emekli olanların maaşlarını eski emeklilerin maaşını enflasyona eriterek çıkartmış; SGK'nın gelir gider dengesini korumuş. Denge korunmasaydı da maliyet devlet bütçesinden karşılanarak vergi yoluyla toplum geneline veya borç yoluyla sonraki kuşaklara aktarılacaktı. Ancak yükün toplumun ekonomik açıdan en savunmasız kesimine yıkılması ayrıca önemli bir mesele. Hatırlanacağı gibi EYT düzenlemesi 2023 yılındaki seçimlerden önce yapılmıştı. 2 milyon kişiye maaş bağlayıp 9.5 milyon kişiyi fakirleştiren bir uygulamanın iktidara seçim kazandırabiliyor olması ibretlik.

13 Temmuz 2024 Cumartesi

Bir para politikası aracı olarak Jedi zihin hilesi

Jedi zihin hilesi (Jedi mind trick), Star Wars kurgusal evreninde "Jedi"ların kullandığı bir tekniktir. Bu teknik, "Güç"ü kullanarak diğerlerinin düşüncelerini ve eylemlerini etkilemeye ve kontrol etmeye yarar. Jedi, genellikle elini sallayarak ve sakin, otoriter bir sesle konuşarak bir fikri ya da emri hedefteki kişinin zihnine yerleştirir. Bu teknik, zayıf iradeliler üzerinde etkilidir, ancak iradesi güçlü olanlar buna direnç gösterebilir.

Para politikasında merkez bankasının sözlü yönlendirme ile enflasyon beklentilerini yönetmeye çalışması, bana Jedi zihin hilesini anımsatır. Merkez bankası, kamuoyunun gelecekteki enflasyon hakkındaki beklentilerini hedefiyle tutarlı hale getirmek için bir iletişim stratejisi izler. Bununla iktisadi aktörleri enflasyonun hedeflenen patikada ilerleyeceğine inandırıp onların harcama, yatırım ve fiyat belirleme gibi davranışlarını istenilen doğrultuda etkilemeyi amaçlar. Bunu başarırsa, örneğin enflasyonun yükseldiği bir dönemde ücret veya kira pazarlığı yapan taraflar daha düşük bir değerde anlaşabilir. Dayanıklı bir tüketim veya yatırım malını değeri artmadan satın almak isteyenler aceleci davranmayabilir. Tasarrufunun değerini korumak isteyenlerin döviz, altın gibi araçlara yönelme isteği azalabilir. Ekonomideki bu gibi davranış değişiklikleri enflasyonun hedeflendiği gibi düşürülmesine yardımcı olur.

Elbette ki sadece insanları ikna etmeye çalışarak para politikası yürümez. Örneğin, yurt içi mal ve hizmet talebinin arzın ötesinde genişleyip fiyatları yükseltmesi, ticaret açığının genişleyip artan döviz talebinin döviz kurunu baskılaması gibi temel problemleri çözmek için, uygun politika araçlarını yerinde kullanarak eyleme geçmek gerekir. Ayrıca, para politikası iletişimi de boş konuşup göz boyayarak olmaz. Hedefe ulaşmak için hangi eylemlerin izleneceği konusunda bilgi verilmesi gerekir. Zaman içinde uygulanan politikaların söylemle uyumlu olması da gerekir ki, insanların merkez bankasına güveni artsın. Yani, sadece enflasyonu düşüreceğini söylemek yetmez; bunun nasıl olacağını insanların aklına yatacak şekilde ortaya koymak ve gereğini de uygulamak gerekir.

Ekonominin durumu ve işleyişiyle ilgili yeterli bilgiye sahip olan ve öngörülerini bunlara dayanarak mantıksal çıkarımla oluşturan kişiler, Star Wars evrenindeki güçlü iradeli karakterler gibidir. Herkes başlangıçta böyle olmayabilir. Ama bizim gibi enflasyonun alım gücünü kolayca erittiği ve serveti el değiştirdiği bir ülkede insanlar uyanık olmak ve politika yapıcıların verdiği mesajlara şüpheyle yaklaşmak zorunda. Bu da iyi niyetle yapılsalar dahi, Jedi zihin hilelerinin başarı şansını zayıflatıyor. 

14 Aralık 2023 Perşembe

Kiralar neden çok arttı?

Son üç senede ev kiraları diğer her şeyden katbekat fazla arttı. Neden? Birçok sebep sayılabilir ve bölgesel olarak farklı etmenler de vardır. Ama bana göre bu genel olarak, uzun dönemli enflasyon beklentisindeki bozulma ve yasal düzenlemelerden kaynaklanıyor.  

Konut kiralama, barınma ihtiyacının karşılanması için sağlanan bir hizmet. Fakat çoğu alışverişten farklı olarak, bu uzun vadeli bir ilişki. Tipik bir kira kontratı yaptığınızda, fiyatı (kirayı) bir sene sabitler, sonraki senelerde belirlenen bir oran üzerinden artırmakta anlaşırsınız. Bununla birlikte, kira artırımı için devlet bir sınır belirler ve kontratta ne derse desin, artış yasal olarak bunu aşamaz. Eskiden bunu TÜFE, ÜFE gibi resmi fiyat endekslerine göre yapıyorlardı. Son iki senedir yüzde 25'lik sabit bir oran uyguluyorlar. Enflasyonun çok altında olan bu oran, sadece o senenin kirasını etkilemiyor. Sonraki senelerin artışları onun üzerine yapılacağından, kiracının kaldığı süre boyunca kirayı piyasadan aşağıda tutuyor. Üstelik yüksek enflasyon ve düşük kira tavanının süresi uzadıkça, kira reel olarak erimeye devam ediyor. Kiracı fedakarlık yapmazsa, ev sahibi yasal olarak kontratın başlangıcından itibaren en az beş sene buna katlanmak durumunda. Beş sene sonunda kiranın yeniden belirlenmesini talep edebilir ve kiracı razı gelmezse dava açabilir. Fakat dava da uzun bir süreç. Dolayısıyla, durumu iyi ve anlayışlı bir kiracıya denk gelmezse, ev sahibi açısından büyük bir maddi kayıp söz konusu.

Beklenmedik şekilde artan enflasyon ve uygulanan tavan fiyat kiracısı olan ev sahiplerini vururken, gelecekteki enflasyona dair beklentilerin bozulması ve belirsizlik ise ev arayan kiracıları vuruyor. Çünkü kiralık evi olan bir kişi zarar etmek istemiyorsa, kirayı ileride serbestçe artıramayacağını hesaba katmak zorunda. Bu durumda rasyonel bir insanın yapacağı şey, piyasada kiraların gelecekte nereye gidebileceğini öngörüp peşinen ona yakın bir kira istemek olacaktır. Bu da kira enflasyonunun öne çekilmesi anlamına geliyor. Kiralar normalde üç beş sene sonra gelmesi gereken yere şimdiden geliyor. Ayrıca, bu öngörüler büyük bir belirsizlik içeriyor. Üç yıl sonra enflasyon yüzde 15 mi, 115 mi olur. Kim öngörebilir? Haliyle, belirsizlik arttıkça risk de artar ve fiyat yükselir. Bu sebeplerden, her şeyin fiyatı ikiye üçe katlanırken, ilanlardaki kira fiyatlarının sekize ona katlanması bence şaşırtıcı değil.

Peki bundan sonra ne olacak? Bu seneki seçimlerden sonra ekonomimizin başına geçenler enflasyonu kademeli olarak düşürmeyi vaat ediyor. Bunda inandırıcı olurlar ve ev sahiplerinin enflasyon beklentileri iyileşirse, kiralar da bundan olumlu etkilenir. Nominal bir düşüş beklemek iyimserlik olur belki ama, en azından kira artışları genel enflasyonun oldukça altında kalabilir. Tabii bu yeni kiralanacak evler için geçerli. Eskiden kiralanmış evlerin piyasaya göre düşük kalmış kiraları, kiracılar değiştikçe veya hukuki süreçler tamamlandıkça yüksek oranlarda güncellenmeye devam edecektir. Bu da geçmiş dönemin enflasyonist politikalarının kiracılara kalan faturası olacak.