Bu yazıda bankacılık sektörünün 2000'li yıllardaki seyrini ve bunun Türkiye ekonomisinin genel gidişatıyla ilişkisini ele alacağız.
Aşağıdaki iki grafik, BDDK'nın yayımladığı bankacılık sektörü temel bilanço kalemlerinin (aktif, kredi, mevduat) ve sermaye büyüklüğünün (özkaynak) GSYH'ye oranla 2002-2025 arasındaki değişimini gösteriyor. Aktifler, bankaların sahibi olduğu ve ona kazanç sağlayan tüm varlıkları; krediler, varlıkların en önemli kısmını oluşturan, bankaların kişilere ve firmalara verdiği borçları; mevduat, vadeli ve vadesiz hesaplarda bankalara emanet edilen tasarrufları; özkaynak ise banka sahiplerine ait sermayeyi ifade eder. Değerleri GSYH'ye oranlamak, nominal büyüklüklere reel bir bağlam kazandırır; bankacılık sisteminin ekonomi içindeki yerini ölçüp zaman içinde veya ülkeler arasında karşılaştırma yapmaya imkân sağlar.
İlk grafikte, bankacılık sektörü bilanço büyüklüklerinin 2002'den sonra hızlı bir büyüme süreci yaşadığı görülüyor. 2000-2001 krizlerinin ardından uygulanan ekonomi programı makroekonomik tarafta bütçe dengesini iyileştirip enflasyonu düşürürken, bankacılık sisteminin rasyonel bir çerçevede yeniden yapılandırılmasını sağladı. Bu gelişmeler, küresel sermaye akımlarının güçlü olduğu ve Türkiye'nin AB'ye üye olma ümidinin arttığı bir döneme denk geldi. Bunların desteğiyle, bankaların temel işlevi kamunun açıklarını finanse etmekten özel sektöre kredi sağlamaya dönüştü; yurt içi tasarruflar ve yurt dışından sermaye girişleri arttı; finansal sistem (ipotekli konut kredileri, yatırım ve emeklilik fonları gibi) yeni finansman ve tasarruf araçlarıyla gelişip derinleşti. Bunlar da kalkınma ve refah artışını besledi.
2008-2009 yıllarındaki küresel finansal kriz Türkiye ekonomisini daraltsa da bankacılık sektörünün bundan fazla etkilenmediği, 2010'lu yılların ortalarına kadar GSYH'ye kıyasla hızlı büyümeye devam ettiği görülüyor. Sonrasında birkaç yıllık duraklamanın ardından, 2020-21'de sıçrama ve sonrasında şiddetli bir daralma var. Yavaşlama ve duraklama olağanüstü bir gelişme değil. Büyüklükleri GSYH'ye oranladığımız için, oranlar sabit kalsa bile ekonomi büyüdüğü sürece bankacılık sektörü de nominal olarak büyümektedir. Oranların artması, sektörün ekonomiden hızlı büyüdüğü anlamına gelir. Başlangıç noktası uluslararası ölçülerde nispeten düşük kaldığı ve bankacılık gelişme sürecinin motor sektörlerinden olduğu için, başta büyümenin hızlı olması ve gelişmeye paralel büyüme hızının düşmesi doğal. Konjonktürel olarak küçük dalgalanmalar da olabilir. Ancak 2020'den itibaren olanlar normal değil.
Durağanlaşma için ben doğal dedim ama, iç talebe ve kredi genişlemesine dayalı bir büyüme anlayışı benimseyen siyasi iktidar ve iş çevreleri böyle düşünmedi. 2010 sonrası dönemde; yol, köprü, havaalanı, hastane, kanal gibi altyapı projelerini, kentsel dönüşüm ve konut inşaatlarını ve ucuz girdi maliyetleri ile rekabetçi olabilen tüm sektörleri desteklemek için finansal sistem zorlandı. Başta merkez bankası olmak üzere, düzenleyici kurumların bağımsızlıklarının fiilen ortadan kalkması bu dönemde oldu. Faizler mümkün olduğunca düşük, finansal düzenlemeler gevşek tutuldu. Devletin özel sektör borçlarına kefil olduğu "kredi garanti fonu", "kamu-özel işbirliği modeli" gibi mekanizmalar kullanıldı. Kefaletler şartlı yükümlülük sayıldığından kamu borcu artmadı; onun yerine özel sektörün kullandığı krediler büyüdü. O dönem bankaların dış borçlanma olanaklarının rahat olması, yurt içi tasarrufların ötesinde bir kredi genişlemesine imkan sağladı. Grafikte bu durum, kredi/GSYH oranının mevduat/GSYH oranının üzerine çıkmasıyla kendini göstermektedir.
2020-2023 arası pandeminin olağanüstü koşulları fırsat bilinerek piyasa ekonomisi adeta askıya alındı. BDDK "aktif rasyosu" düzenlemesiyle; bankaları zorunlu olarak kredi vermeye, devlet tahvili almaya ve merkez bankası rezervlerini desteklemeye yönlendirdi. Merkez bankası da parasal genişlemeye giderken, pandeminin yol açtığı ekonomik güçlükler kredi genişlemesiyle aşılmaya çalışıldı. Grafikteki bilanço büyüklüklerinin 2020-2021'de GSYH'ye oranla tepe noktasına ulaşması bunun sonucunda oldu.
Uygulanan politikalar Türk lirasını zayıflattı. Örtülü olarak döviz piyasasına müdahale eden merkez bankasının rezervlerini eritti. Bitmeyen döviz talebi ve yükselen enflasyon karşısında kredi büyümesini kısmak gerekiyordu, ama bunun için düşük faiz politikasından vazgeçilmedi. Onun yerine, iktisat literatüründe finansal baskılama olarak adlandırılan düzenlemelere başvuruldu. 2022 yılında TCMB'nin "menkul kıymet tesis düzenlemesi" ile bankalar bir yandan kredi faizlerini düşük tutarken, bir yandan kredi büyüme hızlarını sınırlamaya, bir yandan da mevduat sahiplerini Türk lirasına geçmek için ikna etmeye zorlandı. Verilen hedefleri tutturamayan bankalar, devletin uzun vadeli tahvillerini satın alıp merkez bankasında bloke etmek zorunda kalıyordu. Bankaların bilançolarını çok düşük faizli tahville dolduran düzenleme, ileride faizler yükselip tahvil fiyatları düştüğünde bankalar üzerinde büyük bir yük yaratacaktı.
2023 seçimlerinden sonra gelen ekonomi yönetimi, ana akım iktisadi prensiplerle uyumlu bir çerçeve benimsemeyi vaat edip faizleri yükseltmeyi seçti. Menkul kıymet tesisi uygulaması bir süre sonra yürürlükten kaldırıldı. Ancak kredi büyüme kısıtları ve TL mevduat hedefi gibi uygulamalar güncellenerek, makroihtiyati düzenleme adıyla bugüne kadar devam etti. Sonuçta yöntem değişse de enflasyonla mücadele sebebiyle kredi büyümesi sınırlanmaya devam ediliyor. Grafikte 2021'den sonra tüm oranların sert bir şekilde düşmesinin temel nedeni, paydada yer alan ve enflasyonla beraber artan nominal GSYH büyüme hızının, bankacılık sektörü bilanço kalemlerinin büyüme hızını belirgin şekilde aşmasıdır. Son durumda, düşüş dursa da mevcut para politikası ve düzenlemeler bankacılık sektöründe güçlü bir büyümeye imkân tanımıyor.
Bilanço büyüklüklerinin GSYH'ye oranının düşmesi ne anlama geliyor? Geçmişte sabit TL faizi ile uzun vadeli kullandırılan kredilerin değeri enflasyon karşısında eridi. Bundan borçlu kişi ve firmalar kazançlı çıktı. Ancak bugün bir ihtiyacı veya yatırımı için kredi kullanmak isteyenler için, uygun faizle bol kredi kullanma imkanı kapandı. Devletin sabit getirili borçlanma araçlarının değeri de aynı şekilde eridi. Ama artık devletin de borçlanırken çok daha yüksek maliyet ödemesi gerekiyor. Mevduat tarafında, kurlar yükselirken dövize, faiz yükselirken TL'ye dönmeyi başaran birileri kazançlı çıkmış olabilir. Ancak toplamda mevduata konulan tasarruflar eridi. Yani tasarruf edenlerden borçlananlara servet transferi oldu. Peki bankaların durumu ne oldu? O da aşağıdaki grafikte görülüyor.
Özkaynak neden önemli? Dünyanın bin türlü hali var. Makroekonomik bir şokla beraber (fonlama maliyetleri yükselebilir, ekonomi daraldığında krediler dönmeyebilir) bankalar beklenmedik zararlar yazabilir. Böyle durumlarda özkaynak azalır, bankaya borç verenler etkilenmez. Özkaynaklar yüksekse, bankalar şoklara dirençli olur. Mevduat sahipleri ve yatırımcılar, banka tasviye olsa bile varlıkların yükümlülüklerinin tamamını rahatlıkla karşılayacağını görür; bankaya güvenle borç verir. O zaman, bankalar daha fazla kredi kullandırabilir ve bunu yaparken (küçük işletmelere kolay kredi vermek gibi) daha fazla risk alabilir. Özkaynaklar yetersizse ve banka sahipleri daha fazla sermaye de koymuyorsa, o zaman zarar etmemek adına bankalar daha ihtiyatlı davranırlar. Kredi vereceklerse, daha fazla teminat isterler, büyük firmaları tercih ederler veya hiç kredi vermezler. O zaman ekonomi de büyüyemez. Tabii devlet bankaları, icabında zararına da kredi verebilir ama o da bir yere kadar. Büyük bir şokun arından, mevduat sahipleri ve yatırımcılar banka sermayelerinin zararı karşılayacağından endişe duymaya başlarsa, mesele daha ciddi bir boyut alır. Bankaların fonlama bulamayıp kredi veremediği ve bu yüzden reel ekonominin daraldığı bir kriz durumu ortaya çıkar.
Türkiye bankacılık sistemi son yıllarda büyük bir şok yaşadı ve henüz bunu atlatmış değil. Firmalar işlerini yürütmek, bireyler ihtiyaçlarını gidermek için, bir zamanlar olduğu gibi bol ve ucuz kredi istiyorlar. Ama o şartlar artık ortada yok. Bununla beraber ne mevduat sahiplerinde ne de borç veren diğer yatırımcılarda bankaların sağlamlığı konusunda bir endişe var. 2000'li yılların başında kurumsal yapının güçlenmesi ve banka sermayelerinin büyümesi, sonrasında gelen şokların bir bankacılık krizine yol açmasını engelledi. Ancak gelinen noktada eskisi kadar dirençli de görünmüyoruz.

