Vakti zamanında Ekşi Sözlük'te yazdığım iktisatla ilgili yazıları toplayarak başlattığım bu blogun yayınına, 2007'den bu yana yeni yazılarla devam ediyorum.
30 Temmuz 2026 Perşembe
Dededen zenginleşme rehberi
24 Aralık 2024 Salı
Demotivasyon kitabı
"Kalk, çalış, başarısız ol!"; davranış bilimleri ve pazarlama uzmanı akademisyen Behçet Yalın Özkara'nın hayata dair düşüncelerini, kişisel deneyimlerine ve çeşitli bilimsel çalışmalara dayandırarak anlattığı kitabı. Temel olarak, insani kusurlar ve toplumsal adaletsizliklerden dem vuruyor; başarısızlık hayatın parçasıdır ve başarı gibi görünen çoğu şey de yanılsamadır tezini savunuyor.
Ne diyor yazar? Bir zamanlar azmedince her zorluğu aşabileceğine inandığını, hayatında bu olmayınca büyük hayal kırıklığına uğradığını anlatıyor. Fakir olduğu için çektiği zorluklar, arkası olmadığı için akademik başvurularda karşılaştığı engeller ona kendince bir aydınlanma yaşatmış. Başarı hikayeleri anlatanları yalan söylemekle suçluyor. Hayattaki eşitsizliklerin, sonunda kimin başarılı kimin başarısız olduğunun asıl belirleyicisi olduğunu söylüyor. Büyük başarı hikayelerinin arka planında mutlaka bir ahlaksızlık bulunduğunu savunuyor. Tezlerini çeşitli deneysel çalışmaların bulgularıyla desteklemeye çalışıyor. Sonunda, muhtemelen toplumsal düzeni değiştirecek gücü olmadığı için, kolektif bir çözüm önerisi sunmuyor. Tersine, düzeni olduğu gibi kabul edip okuyucuyu bireysel çıkış aramaya yönlendiriyor. Hayatımıza anlam katacak bir iş tutmamızı ve kendi çizgimizi yaratarak ilerlememizi öneriyor.
Bu bir popüler bilim kitabı mı? Hayır. Yazarı bilim insanı olsa da kitabın merkezinde kişisel deneyimler ve sübjektif fikirler var. Bilimsel çalışmalara atıf yapılıyor ama anlatılanların hepsi genel kabul görmüş gerçekler mi bilmiyorum. Zaten deneysel bulgular dar bir bağlama ve belli koşullara özgüdür. O yüzden bulgular ile ele alınan durumlar arasında kurulan ilişkilere ve yapılan genellemelere şüpheci yaklaşmakta fayda görüyorum.
Peki bu bir kişisel gelişim kitabı mı? O da pek sayılmaz. Kitabın okuyucuya hayatın gerçeklerini gösterip onu aydınlatma gibi bir iddiası var, evet. Fakat ona daha iyi bir gelecek umudu aşılamıyor, çaba göstermesi için ilham vermiyor, işe yarayacak pek bir somut önerisi de yok. Hatta ümit vermemeye özel çaba gösteriyor gibi. Bir yerde pavyonda çalışıp hayatını düze çıkarmaya çalışan bir kadını anlatırken hikayeyi, hayallerini yaşayacağını pek sanmıyorum diye kapatabiliyor. Bireysel bir çıkış yolu olarak, risk alıp farklılık yaratmaktan bahsetmiş, fakat bununla ilgili verdiği kişisel örnekler de yine sonu başarısız olan hikayeler.
O zaman kitap için ne diyelim? Bence deneme en uygun sınıf. Yazar bakış açısını ve özgün düşüncelerini ortaya koymuş. Çözüm üretemese de bir sorun ortaya atıp bunu tartışmış. Üstelik bilimsel konularda herkesin anlabileyeceği bir seviye tutturup samimi bir dil ve akıcı bir üslupla derdini anlatmış. Okuyucu olarak bende ilgi uyandırıp düşünmeye de sevk etti. Bu çerçevede "başarılı" bir eser denebilir.
26 Haziran 2020 Cuma
Globalization and Its Discontents - Stiglitz
Bilgisayarımdaki eski dosyaları karıştırırken, üniversite yıllarımdaki kalkınma iktisadı dersinde Joseph Stiglitz'in "Globalization and Its Discontents" (Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı) adlı kitabı için yazdığım değerlendirme yazısı karşıma çıktı. Orada kalmasın, belki üç beş kişi okur da faydalanır diye düşünerek burada yayınlamaya karar verdim. Yazı İngilizce ama Google Translate ya da Chrome tarayıcısının çeviri özelliğiyle Türkçe'ye de çevrilebilir. Ayrıca, 2007'de daha önce Ekşi Sözlük'teki yazılarımı taşıyarak bu blogu başlattığımda, kitapla ilgili kısa bir eleştirel yorum (linki şurada) eklemiştim. Fakat aşağıdaki yazı hem daha kapsamlı, hem de daha dengeli.
Book review of "Globalization and Its Discontents" by Joseph Stiglitz
May 14, 2003
“Globalization and Its Discontents”, the controversial book by Nobel laureate Joseph Stiglitz, was first published at a time when globalization emerged as a hot topic at the world stage. After the riots during the WTO meeting at Seattle, each step towards a closer integration has been associated with furious masses condemning globalization as a new form of exploitation of the poor. However, as rioters at Seattle, Prag, and Genoa appeared at the front pages, more moderate majority has sought intellectual support to initiate a rational political process to remove inequalities of the world system. Emergence of Stiglitz as the voice of the sensitive and rational majority is very crucial for this purpose.
Stiglitz does not argue for reversing the globalization. He believes that “globalization - the removal of barriers to free trade and the closer integration of national economies - can be a force for good and that it has the potential to enrich everyone in the world, particularly the poor.” According to him, international trade agreements and the policies imposed by international organizations are the main obstacles to actualization of potential benefits of a proper functioning global system.
The institutions that are subject to Stiglitz’s criticisms include IMF, World Bank, World Trade Organization, and US treasury. However, among these institutions, IMF receives considerable portion of his criticisms, for its central role in the economic events for the last 20 years, including financial crises and transformation of the former socialist economies. Indeed, Stiglitz never objects the theory behind the policies IMF typically supports. He argues that liberalization, privatization, and stabilization policies, if implemented with proper sequencing and pacing, are necessary steps to avoid inefficiencies in an economy. At the beginning of the Chapter 3, he explains the rationale behind these policies with reference to the problems in Latin America.
Stiglitz
criticizes IMF for failing to take sequencing and pacing into consideration in
the implementation of these policies. If national monopolies are privatized
without establishing legal framework to ensure competition and job creation,
privatization leads to either creation of private monopolies that are more
eager to exploit their monopoly power, or selling of valuable assets of
privatized firms. If liberalization takes place without taking measures to
protect domestic infant industries, it leads to destruction of domestic
industries by foreign competition. Stiglitz accuses IMF of looking these issues
from a point of view, what he calls “Market Fundamentalism”. For IMF, rapid
implementation of these policies has more importance than all. Once the reforms
are made, inefficiencies will remove and proper functioning of the market will
overcome the initial problems quickly. However, Stiglitz argues that this view,
market fundamentalism, is non-sense. Forming a well-functioning market before
establishing necessary institutions and legal framework is impossible. Even if
such a well-functioning market is formed, it is no easy to create new jobs
instead of the destroyed ones. Therefore, for Stiglitz, these reforms should be
made in a cautious and well-timed way that they ensure creation of new jobs.
Stiglitz puts the greatest weigh on job creation and economic growth. From this perspective, he severely criticizes the stabilization programs of IMF. According to Stiglitz, fiscal austerity measures that IMF insists on exacerbate economic downturns, rather than reversing them. When an economy experiences a recession, increasing government expenditures can revert it by boosting aggregate demand. This simple policy prescription offered by Keynes was indeed the reason for the foundation of IMF. Since national economies are integrated together with trade relations, collapse of one economy also affects the others. Therefore, implementation of fiscal policy to foster economic growth is vital for both home country and the others. According to Stiglitz, IMF was founded to provide liquidity to the countries facing an economic downturn. Thus, a global recession could be averted. However, today IMF does just the opposite. It imposes austerity policies to the countries in recession.
For Stiglitz, IMF has a misplaced and myopic focus on implementation of the policies. Although the ultimate goal is high economic growth, IMF focuses too much on the tools to reach this goal. This is true for both stabilization and structural adjustment policies. For instance, although Argentina managed to keep its inflation low and its budget balanced, it suffered from a deep recession. Similarly, Czech Republic received greater appraisal from IMF than Poland, for it abode by the IMF measures in transformation from socialism to market economy. However, Poland attained a better growth rate than Czech Republic. According to Stiglitz, IMF’s focus on policies caused poor economic performance in Argentina and Czech Republic.
Indeed, behind all these mistakes lies the belief that we have encountered before, market fundamentalism. Throughout his book, Stiglitz frequently emphasizes that markets operate properly under very restrictive conditions, and IMF’s reluctance to accept this creates very serious problems. He devotes two separate chapters for each Asian and Russian Crises. During these chapters, he extensively accounts for implications of IMF policies in these two regions, and blames IMF for the depth of the crises.
In my opinion, among Stiglitz’s criticisms, the one about the undemocratic environment of the international organizations, and particularly IMF, deserves special attention. It deserves special attention, since it is useful in understanding how standard IMF policies fail at a particular economy. One can examine the democracy problem in international institutions in two dimensions. First one is the absence of a debate platform that would involve whole parties related to the policies. Second one is the absence of transparency and accountability of these institutions.
Absence of a debate platform captures why a policy package designed by IMF may fail at a national economy. Each country has a unique social and institutional structure, and its own people have the best knowledge about this structure. Since the success of the program requires its adaptation to specific conditions of that country, presence of the local economists in designing the policies is very crucial. However, according to Stiglitz, IMF has an intention to neither consult to local economists, nor discuss any alternative policy at all. This creates a weird situation: The countries that are affected most by the policies are the ones that have the least influence on them. The result is the policies that lead to high unemployment rate and distort social cohesion. It is clear that creating a debate environment will not only promote democracy in international institutions, but also increase chances of policies to success.
The second dimension of the democracy problem in international organizations is the absence of transparency and accountability. Stiglitz argues that the most important decisions to affect people’s lives are taken behind closed doors. He accuses these institutions of protecting the interests of developed countries and financial companies.
Although Stiglitz makes a powerful critique of IMF, his comments and criticisms on the other actors in the globalization process are less compelling. Also, many important issues related to globalization, such as labor standards, environment, intellectual property, and migration are either excluded, or mentioned in a few paragraphs. Indeed, one expects a more balanced approach to the problems associated with globalization, when he sees the title, Globalization and Its Discontents. In my opinion, it would be better if Stiglitz wrote two distinct books, one solely dedicated to IMF and the other dedicated to all other issues.
Hypocrisy of developed countries in trade liberalization, adverse effects of intellectual property rights on the poor, and the widening income gap between the rich and the poor are only few of the many issues that could be examined more deeply. Even though comments on these issues are limited, they are very meaningful for they are mentioned by a respectful economist. Stiglitz’s position on these issues makes a significant contribution to the movements aiming at overcoming inequalities in globalization.
6 Şubat 2020 Perşembe
Nadir olaylar ve insan davranışı
Deprem konusu tehdidin göz ardı edildiği durumlardan biri. 1999'daki Marmara depreminden beri, bilimadamları İstanbul yakınlarında yıkıcı bir deprem olacağını söylüyor. Aslında Türkiye'nin neredeyse tamamı her an deprem riski altında ama çoğumuz bu riski unutmuştuk. Elazığ depreminden sonra hatırladık. Bir süre depremsiz geçerse, tehdidi yine unutacağız.
Dünyadaki Korona virüsü salgınında ise tam tersi yaşanıyor. Virüsün kendinden önce korkusu dünyayı sardı. Uzmanlar sıradan grip salgılarının her sene risk altındaki kişilerde çok daha fazla ölüme sebep olduğunu söylüyor. Lakin alınan sıkı önlemlere rağmen, sadece haberlerde gördüğümüz bu hastalıktan, daima yanıbaşımızda olan grip ve diğer marazlardan çok daha fazla korkuyoruz.
İnsanları aşırı etkileyen belki de en belirgin örnek ise terör olaylarıdır. Bugüne kadar kitleleri yok edecek güce erişen bir terör örgütü görmedik. Buna karşın, küçük bir insan grubunu hedef alan saldırılar, büyük kitleleri dehşete düşürebiliyor. Kahneman, bunun ölüm ve yıkım görüntülerinin zihnimizde çok çarpıcı şekilde yer etmesinden kaynaklandığını söyler. Medyadaki haber ve görüntüler ile insanların konu hakkındaki konuşmaları bu etkiyi perçinler. Böyle durumlarda, beynimizin yavaş düşünen rasyonel tarafı gerçek riskin çok küçük olduğunu bilir. Fakat beynimizin hızlı karar veren tepkisel yanı tehdidi çok daha büyük görmemize sebep olur.
Kısacası, insan doğası nadir yaşanan olaylarda, riskleri doğru değerlendirmek ve rasyonel hareket etmek konusunda başarılı değil. Bu yüzden, devletlerin ve uluslararası kurumların böyle durumlar için rasyonel politikalar geliştirmesi önem taşıyor. Deprem konusunda, bireyler olarak biz unutabiliriz, ama devletin ihmalkar olma lüksü yok. Salgın hastalıklarda, bilim insanları sürekli çalışıyor ve uluslararası işbirliği içinde devletler önlem alıyor. Bunun ötesinde, kamuoyunu doğru bilgilendirip asılsız dedikoduları engellemek ve insanların sağduyulu olmasını ummaktan başka yapılacak bir şey yok. Terör olaylarında ise, ülkemizde sıklıkla yayın yasakları getiriliyor. Bunların gereksiz paniği önleme ve terörün amacına ulaşmasını engellemede faydası olabilir. Ancak yasakların maksadını aşmaması ve ihmal şüphesi olan olayları örtmekte kullanılmaması da lazım.
23 Kasım 2019 Cumartesi
Evrimsel Biyoloji ve İktisat
Malthus, tarımsal üretiminin doğrusal, nüfusun geometrik hızla artmasından hareketle, bir noktada gıda üretiminin daha fazla insanı besleyemeyecek duruma geleceğini savunmuştur. Bu durumda nüfus artışı ve büyüme nihayetinde duracak, durağan bir ekonomik düzen oluşacaktır. Aslında modern zamanlardaki hızlı büyüme ve nüfus patlamasına kadar insan topluluklarında aşağı yukarı bu olmuştur. İnsanlar başta dünyaya yayılıp yeni kaynaklar arayarak çoğalmışlar, bulamadıkları noktada birbirleriyle savaşmışlardır. Sonunda kıtlık, savaş, çocuk ölümleri ve salgın hastalıklar insan nüfusunu sınırlamıştır. Darwin, Malthus'un nüfus prensibinin tüm canlılarda geçerli olduğunu söyler. Besin, ışık, barınak gibi doğal kaynaklar için rekabet eden canlılar nüfus baskısı yaşadıklarında, küçük farklılıklar sebebiyle ortama daha iyi uyum gösterenler üstün gelecek, kaynaklardan mahrum kalanlar yok olup gidecektir. Buna doğal seçilim (natural selection) denir. Milyonlarca yıldır, dünya üzerindeki her bir noktada, en küçüğünden en büyüğüne tüm canlılarda, sürekli yaşanan küçük değişikliklerle işleyen bu mekanizmanın, canlılardaki çeşitliliğin belirleyicisi olduğu savunulmuştur.
Dawkins ise, doğal seçilimdeki kritik birimin, bireyin kendisi veya bireyler topluluğu değil, canlıların genetik yapıtaşını oluşturan genler olduğunu savunur. Buna göre, var oldukları canlıları, kendi kopyalarının soydan soya aktarılmasını sağlayacak şekilde programlayan genler evrimsel açıdan başarılıdır. Örneğin, aile bireyleri birbirlerine fedakarlık gösterdiğinde (veya duruma göre göstermediğinde) ya da bir canlı başkasına karşılıklılık ilkesiyle iyilik yaptığında, genin amacına hizmet etmiş olur. Dawkins teoriyle işbirliği, fedakarlık gibi davranışların canlılarda evrimsel olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışır.
Bencil gen teorisinde, her davranışın genin bekası açısından bir getisi ve götürüsü vardır. Örneğin, eşeyli üreyen canlılarda bir yavrunun genlerinin yarısı anneden, yarısı babadan gelir. Aynı anne-babadan gelen her bir kardeşin genleri yüzde 50, kuzenlerin genleri yüzde 25 oranında aynıdır. Akrabalar uzaklaştıkça paylaşılan gen oranı da azalır. Kendisini akrabaları için (mesela bir avcı hayvan karşısında) feda eden bir canlı, eğer yeterince çok sayıda yakın akrabasını kurtarmışsa istatistiksel olarak genin devam etme ihtimalini güçlendirmiştir. Bu, akraba seçilimi (kin selection) denen fedakarlık davranışını açıklar. Öte yandan, akraba seçilimi doğrultusunda hareket eden bir canlı, genin bekasına yaramayacak durumlarda (mesela yabancılar için) tek taraflı fedakarlık yapmayacaktır. Ancak yabancılarla karşılıklı fedakarlık (reciprocal altruism) esasına dayanan işbirlikleri geliştirmek mümkündür.
Bunları okurken, "bir de iktisatçıları gerçekçi varsayım yapmıyor diye eleştirirler" diye düşünmüştüm. Anlatımda genler kişileştirilip canlıları stratejik davranmaya programlayan aktörler olarak sunuluyor. Oysa gen elbette bilinçli bir varlık değil, cansız moleküllerden oluşan bir DNA parçası. Ama evrimin mekanizması, şartlara en iyi uyum sağlayan genin çoğalıp gelecek kuşaklara aktarılmasına imkan verdiğinden, sanki bir bilinci var da bu yönde çaba gösteriyor gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Bu da bana iktisat teorisindeki aktörlerin davranışlarını andırıyor. İş dünyasının pratiğini bilen insanlar dönüp iktisat kitaplarındaki basit firma teorisine baktıklarında, "Ama firmalar gerçekte böyle çalışmaz ki!" derler. Anlamadıkları şey, iktisat teorisinin firmaların pratikteki yönetimiyle ilgili olmadığı, piyasaların işleyiş mekanizmasını ortaya koyup bunun ekonomik sonuçlarını tahmin ettiğidir. Yani "rasyonel firma" bizim "bencil gen"imizdir. Firmanın pratikteki kültürü nasıl olursa olsun, rekabet ortamında var olabiliyorsa bir şeyleri doğru yapıyor demektir. Doğruyu verimli bir kurumsal yapı oluşturarak mı, başkalarını taklit ederek mi, atadan dededen gelen yöntemlerle ya da yöneticilerin içgüdüleriyle mi buldukları bizi genellikle ilgilendirmez. Ayrıca rekabet edemeyip piyasadan elenenlerle de işimiz olmaz. İktisat teorilerine böyle bakmak lazım.
Sonuç olarak, iktisat kendisine çok uzak görünen alanlarla bazı noktalarda epey benzeşebiliyor. Bakalım daha nelerle karşılaşacağız.
2 Temmuz 2017 Pazar
Finans sektöründen yaşam öyküleri
***
Bir Dünya Kurmak. Gazeteci Rıdvan Akar'ın kaleme aldığı, işadamı Hüsnü Özyeğin'in hayat hikayesi. Ailesinin köklerinden başlayarak Özyeğin'in bütün yaşamını anlatıyor. Özyeğin Robert Kolej'ı bitirip yüksek tahsilini Amerika'da yapıyor. Dönüşte kolejden arkadaşı Mehmet Emin Karamehmet'in bankasına girip kısa sürede genel müdür oluyor. Uzun yıllar profesyonel yöneticilik yaptıktan sonra, tüm maddi birikimini ve oluşturduğu bağlantıları kullanıp 1987'de Finansbank'ı kuruyor. Tam da sermaye piyasalarının serbestleşip dışa açıldığı bu dönemde, fırsatları değerlendirip bankasını büyütüyor. Biraz beceri ve biraz da şansla ekonomik krizleri atlatıyor. 2000'lerde yabancıların Türkiye'ye yatırım yapmak için yarıştığı bir dönemde bankayı iyi bir fiyata satıyor. Sonra da yeni projelere yelken açıyor.
Kitap adeta Özyeğin'in torunlarına dedelerini tanıtmak için yazılmış gibi. Ailesinin köklerinden başlayarak Hüsnü Özyeğin kimmiş, ne yapmış, detaylı şekilde ve övgüyle anlatılmış. Yaşanan zorluklara ve olumsuzluklara bile iyi tarafından bakılmış ve ortaya Özyeğin'in kahramanı olduğu bir başarı hikayesi çıkmış. Olayların içyüzüne veya arka plandaki toplumsal ve ekonomik gelişmelere dair kayda değer bir yorum, eleştiri, özeleştiri, itiraf, pişmanlık ise mevcut değil. Bu yönüyle pek suya sabuna dokunmayan bir eser.
***
Zoraki Bankacı ve Zoraki Bankacı Zorda. Metin Berk'in iki kitaplık özyaşam öyküsü. İlk kitap Berk'in ekonomi doktorasıyla Türkiye'ye döndükten sonra, akademisyen olacakken kaderin cilvesi bankacı olmasıyla başlıyor. 1996'da o dönem özelleştirilen Sümerbank'ta yönetici olana kadar işte ve özel hayatında karşılaştıklarını detaylarıyla anlatıyor. Kitabın en güzel tarafı yazarının politik davranmaması, ne biliyorsa ve düşünüyorsa yazması. Özellikle dönemin önemli şahıslarına ve olaylarına dokunanlar ilgimi çekti.
Daha kısa olan ikinci kitapta ise, devletin el koyduğu Sümerbank'taki görevi yüzünden başı belaya giren yazar derdini anlatmış. İlk bölümde Sümerbank yıllarını, ikincide 37 günlük gözaltı ve tutukluk dönemini, üçüncüde serbest kaldıktan sonraki hayatını yazmış. Sonuna mahkeme tutanaklarını eklemiş. İlk bölüm birinci kitabın uzantısı gibi, sonrası ise daha kişisel.
***
Borsa Kralı. Nasrullah Ayan'ın özyaşam öyküsü. Ayan, tüccar bir aileye doğuyor ve çok genç yaşlardan itibaren iş hayatında yer alıyor. Önceleri mal ticareti yaparken, karaborsa döviz ticaretini keşfediyor; devletle ve büyük şirketlerle ilişkiler kuruyor; 80'lerin sonlarında borsaya el atıyor ama 90'larda el çekmek zorunda kalıyor.
***
Açık Pozisyon. Yusuf Goz takma isimli yazar, 1990'lı yıllarda yatırım bankacılığı gelişirken banka hazineleri ve aracı kurumlarda tanık olduklarını anlatmış. O dönem sermaye hareketleri serbestleşmiş, dışarıdan para gelmekte, içeride finans piyasası büyümeye elverişli. Bankalar yüksek getiri fırsatlarını değerlendirmek için eğitimli, zeki, çalışkan ve hırslı gençleri ise alıp hızla organize oluyorlar. Yazar böyle bir dönemde ise başlıyor ve elverişli şartlarda hızla yükselip bir beyaz yakalıya göre iyi paralar kazanıyor.
Ele alınan aynı zamanda siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın yüksek olduğu bir dönem. Artan bütçe açıkları ve kamu borçları, biriken yapısal sorunlar önce 1994, sonra 2000-2001 krizlerine sebep oldu. Özellikle 94 krizi etrafında ve sonrasında yaşananların bir banka hazinesinden nasıl göründüğü benim ilgimi çekti. Böyle makro meselelerin yanında, şirket ve sektör içi ilişkilere dair anılar da paylaşılmış. Okuyana göre bunlar da ilgi çekebilir.
22 Ocak 2011 Cumartesi
Evrimsel Biyolojide Oyun Teorisi
oyun teorisinin sosyal bilimler disindaki onemli kullanim alanlarindan biri evrimsel biyoloji. asagida bununla ilgili, gecenlerde youtube’da rastladigim bir videoyu paylasiyorum. bu video, nice guys finish first adli belgeselden bir kesit. bu, ayni zamanda, ingiliz biyolog richard dawkins’in kitabi the selfish gene’nin (turkce’de, gen bencildir) bir bolumunun adi. zaten, belgeseli de dawkins sunuyor ve kitapta anlatilan seyleri ekrana yansitiyor.
belgeselde, karsilikli fedakarligin (ingilizce, reciprocal altruizm) bencillik temelli bir davranis olarak evrim yoluyla ortaya cikisi anlatiliyor. bunun icin, oyun teorisindeki mahkumlar ikilemi (prisoners’ dilemma) oyunu ve bu oyunun belirsiz sayida tekrarlanmasindan faydalaniliyor. yalniz, uyarayim; videoyu anlamak icin, bunlara asina olmak gerekebilir. asina olmayan okurlarimiza, sayet konuyla ilgililerse, belgeselin tamamini izlemelerini ya da, daha iyisi, kitabin ilgili bolumunu okumalarini tavsiye ederim.
belgeselin tamamina google video’dan erismek mumkun. linki surada: http://video.google.com/videoplay?docid=-3494530275568693212#
kitabi merak edenlerse, the selfish gene’nin ingilizce e-book versiyonuna su siteden ulasabilirler: http://elektronik-kitap.blogspot.com/2008/05/selfish-gene-30th-anniversary-ed.html
20 Aralık 2008 Cumartesi
Stratejik Düşünme ve Düşünmeme
yalniz bir seye dikkat etmeli. oyun teorisinin asil islevi, oyuncu dedigimiz (bu, insan, firma, ulke ya da biyolojide canlilar olabilir) aktorler arasindaki stratejik etkilesimleri incelemek. onlara bir sey ogretmek ya da bir davranis tarzini onlara dayatmak degil. hatta cogu zaman, biri bir sey ogreniyorsa, bu oyuncu degil, oyunu analiz eden teorisyendir. kitapta bununla ilgili eglenceli bir anekdota rastladim. yazarlardan nalebuff, basindan gecen bir olaydan ders cikartiyor. hikaye soyle:
iki amerikali iktisatci (biri nalebuff) bir konferans icin israil'e giderler. havaalanindan otele gitmek icin bindikleri taksinin soforu, yabanci olduklarini anlayinca bunlari kandirmak ister. "ben amerikalilari cok severim" ayagina yatar. taksimetreyi acmaz, indirimli ucret isteyecegini soyler. yolcular bu numarayi yemezler. ama bu onlarin da islerine gelir. iktisatcilar ya, kafalarini calistiriyorlar. nasil olsa gittigimiz yerde pazarlik yapariz diye dusunuyorlar. hesaplarina gore, bir defa otele ulastiktan sonra pazarlik gucu onlarda olacagi icin, sofor istediklerine yakin bir ucreti kabul edecek.
sonra otele varirlar. pazarlik baslar. bizimkiler pazarlik guclerine guvenip soforun istedigi parayi vermezler. sonra ne mi olur? soforun tepesi atar. kapilari kilitleyip gaza basar. kirmizida bile durmadan, dogru havaalanina geri... bizimkiler, daha sonra baska bir taksiyle, bu sefer taksimetre actirarak, tam da istedikleri fiyata otele donerler. tabii, uc kurus icin onca zaman kaybetmis ve kacirilma heyecani yasamis olarak...
kissadan hisse, gundelik hayatta insanlar (en azindan boyle kitaplar okumayanlar) standart oyun teorisi mantigiyla dusunmuyorlar. gurur, irrasyonel davranis ihtimali gibi faktorleri de goz onunde bulundurmak lazim. ayrica, sunu da bir kez daha goruyoruz ki, bir seyin teorisini iyi bilmek, pratiginde de iyi olmanin ne gerek ne de yeter sarti.
not: dixit ve nalebuff, kitapta bu olaydan ikinci bir sonuc daha cikartiyorlar aslinda. yolcular pazarligi taksiden indikten sonra yapsalar, pazarlik gucleri daha da kuvvetli olur, hem de bu olay yasanmazdi diyorlar. ben de nalebuff, yasadiklarindan ders almamis diyorum:)
ilgilenenler icin kitabin kunyesi su:
"thinking strategically: the competitive edge in business, politics, and everyday life" by avinash k. dixit, barry j. nalebuff, w. w. norton & company (1993).
turkcesi:
"stratejik dusunme: is, politika ve gunluk yasamin rekabetci yani", avinash k. dixit, barry j. nalebuff, sabanci univ. yayinlari, ceviren: nermin arik (2002)