Asgari ücrete yapılacak zam her sene sonu ekonomi gündemine gelir ama son birkaç senedir mesele farklı bir boyuta taşındı. Ücret pazarlığının doğası gereği işçi yüksek, işveren düşük oranda zam isterken; son sözü söyleyen hükümet enflasyonla mücadele gerekçesiyle tercihini gerçekleşen enflasyondan daha düşük bir artıştan yana kullandı. Pazarlıktaki tarafların dışında, finans piyasalarındaki aktörler de meseleyle yakından ilgilendi. Ben makroekonomik açıdan asgari ücrete gereğinden fazla önem atfedildiğini düşünüyorum.
Öncelikle, TCMB'nin çalışmaları dahi asgari ücretin enflasyona büyük bir etkisinin olduğunu desteklemiyor. 2023-3. Çeyrek Enflasyon Raporu'nda yer alan 2.6 numaralı kutu çalışması (link), asgari ücretteki her 1 yüzde puanlık artışın enflasyona etkisini ortalama 0.1 puan olarak tahmin etmiş. Yani merkez bankasının varsaydığından 10 puan daha fazla asgari ücret zammı yapılsa, bu tahminlerden (ceteris paribus) 1 puan sapma yaratacak. Elbette etki ekonomik koşullara göre artıp azalabilir. Ayrıca her tahminde bir hata payı da olur. Ancak ne olursa olsun, böyle bir etki döviz kuru, petrol, sebze meyve fiyatı, kamu zamları gibi Türkiye'deki olağan enflasyonist unsurlardaki dalgalanmaların yanında muhtemelen devede kulak kalacaktır.
Enflasyonla ilgili öne sürülen bir tez, asgari ücret zammının piyasadaki ücretler ve nihai ürün fiyatlamaları için de bir referans olacağı, dolayısıyla düşük bir zammın enflasyon beklentilerini aşağı çekebileceğidir. TCMB anketlerine göre Aralık 2025 itibarıyla enflasyonun 12 ay sonra (yani 2026 sonunda) yaklaşık olarak, piyasa katılımcılarınca yüzde 23, reel sektörce yüzde 35, hanehalkınca yüzde 51 oranında olması bekleniyor (kaynak). TCMB'nin 2026 sonu için enflasyon hedefi ise yüzde 16. TCMB 2024-3. Çeyrek Enflasyon Raporu'nda yer alan 3.1 numaralı kutu çalışmasına göre (link), Türkiye'de beklentiler büyük ölçüde geçmiş enflasyon gerçekleşmelerine endeksli oluşuyor. Tüketicilerde gıda, enerji fiyatları ve döviz kurları gibi temel tüketim ihtiyaçlarıyla ilgili unsurlar da etkili oluyor. Yani beklentilerle hedefler arasındaki büyük farkın oluşmasında asgari ücretin doğrudan bir etkisi yok ama azaltılmasında ondan fayda umuluyor.
Merkez bankası, geçmiş makroekonomik değişkenlere olan hassasiyetin azalmasını ve fiyatlamalarda ileriye dönük bir yaklaşımın benimsenmesini arzu ediyor. Asgari ücret, kamu zamları (elektrik, doğalgaz, otoyol ücreti vb.), ÖTV ayarlamaları (sigara, alkol, akaryakıt, iletişim, otomobil vb.), fiyat kontrolleri (eğitim, sağlık vb.) gibi düzenlemelerin enflasyon hedefi doğrultusunda yapılması bu yaklaşımın bir parçası. Bunun piyasadaki fiyatlamalara da yol göstereceği ve beklentileri hedefe yaklaştıracağı ümit ediliyor. Benim görüşüm ne? Bu blogda geçmiş yıllarda, merkez bankalarının beklentileri yönetmek için neden bağımsız ve enflasyon odaklı olmaları gerektiğini (link) ve gelirler politikası adı verilen düzenlemelerin etkin para politikası olmadan neden faydadan çok zarar getireceğini (link) uzun uzun yazmıştım. Bugün de iktisadi aktörler merkez bankasının hedeflerini ciddiye almıyorsa, bunun kamu zoruyla sağlanabileceğini düşünmüyorum.
Son olarak, ülkemizde asgari ücretli çalışanların oranı yüksek olsa da ücretlerin esasen piyasada belirlendiğine dikkat çekmek isterim. Ekonomide genişlemeci para ve maliye politikalarıyla büyüme desteklendiğinde, firmalar arasında nitelikli işgücünü çekmek için rekabet kızışır ve piyasada ücretler de yükselir. Bu durumda asgari ücret düşük oranda artsa bile genel ücret düzeyi ekonomik koşullarla uyumlu daha yüksek bir artış gösterir. Tersine, ekonomide büyüme zayıf olduğunda işgücü talebi de azalacağından, asgari ücret zammı yüksek dahi olsa genel ücret artışı bunun altında kalacaktır. Aşağıdaki tablodaki veriler, Türkiye'de tam da bunun olduğunu gösteriyor. Tabloda ilk sütun, TÜİK'in işgücü girdi endekslerinde yer alan ve sanayi, inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerini kapsayan brüt ücret-maaş endeksinin yıllık değişim oranlarını gösteriyor (kaynak). İkinci sütunda ise sene sonu itibarıyla, asgari ücretin bir önceki sene sonuna göre artış oranları bulunuyor (kaynak). Buna göre son beş senedir, ortalama ücret asgari ücretin çok üzerinde artmış. Ortalama ücrete, asgari ücret alanlar da dahil olduğundan piyasa koşullarındaki ücret artışı daha da yüksek aslında. Yani, asgari ücret gelirin çalışanlar ve firmalar arasındaki bölüşümünü etkiler, ama genel ücret düzeyi konusunda sonunda piyasanın dediği olur. O yüzden, ücret artışları ve enflasyon hedefi arasında bir uyumsuzluk varsa, kaynağını makroekonomik koşullarda aramak ve ona uygun para ve maliye politikalarını uygulamak gerekir.
Vakti zamanında Ekşi Sözlük'te yazdığım iktisatla ilgili yazıları toplayarak başlattığım bu blogun yayınına, 2007'den bu yana yeni yazılarla devam ediyorum.
26 Aralık 2025 Cuma
Asgari ücretin hükmü var mı?
19 Şubat 2025 Çarşamba
Kamu malı problemi
Herkesin birlikte faydalandığı ve kimsenin faydadan mahrum bırakılamadığı şeylere kamu malı denir. Bir grup insanın yaşadıkları çevreyi güzelleştirecek bir proje için bir araya geldiğini düşünelim. Projenin maliyetine M, her bireyin katkı yapmak isteyeceği en yüksek tutarların toplamına (bu aynı zamanda projenin o topluluğa değerini gösteriyor) D diyelim. Toplum faydasına bir karar alınacaksa, D>M olduğunda projenin yapılması, yoksa yapılmaması rasyonel olacaktır.
Burada sorun M tutarını insanlardan toplamaktadır. Beleşçilik yapan birilerinin katkı yapmaması ve maliyetin kişiler arasında nasıl dağıtılacağında anlaşılamaması gibi sorunlar kamu malını gönüllü katılımla sağlamayı güçleştirir. Problemin büyüklüğü kişi sayısıyla ilişkilidir. Küçük gruplarda, her bireyin katkısı sonucu belirleyecek kadar önemli olduğunda, beleşçilik yapan kişi işin yapılmamasına yol açar. Bundan kendisinin de zarar göreceğinin farkında olan kişi üzerine düşeni yapmaya razı gelebilir. Maliyetin kime ne kadar bölüştürüleceği konusunda çıkacak anlaşmazlıklar çözümü uzatsa bile, beklemenin de taraflara bir maliyeti olduğundan çabuk çözüme gitmek herkesin menfaatinedir. Bu durumda projeden daha çok fayda sağlayacak olan ve beklemeye fazla tahammülü olmayanların daha yüksek katılım yapmasıyla, herkesin kabul edeceği bir bölüşüm sağlanabilir. Bölüşüm pazarlıklarında katılımcılarının diğer kişilerin elde edecekleri faydayı bilmemesi gibi asımetrik bilgi problemleri çözümü karmaşıklaştırıp verimsizliklere yol açabilir. Ama bunun da kesin bir engel oluşturmadığını ve verimsizlikleri azaltabilecek mekanizmaların bulunabileceğini araştırmalar gösteriyor (bkz. Mailath ve Postlewaite (1990)).
Büyük gruplarda ise, kendi bireysel katkısının toplama çok az etki edeceğini ve bu yüzden elde edeceği faydanın yapacağı katkıdan neredeyse bağımsız olduğunu gören bencil insanlar maliyetten olabildiğince kaçınmaya çalışacaklardır. İnsanların bu şekilde kendi menfaatini kovalaması, büyük topluluklarda kamu mallarının gönüllülükle sağlanmasını engelleyebilir. Elbette toplumsal faydayı kendi menfaatinin üzerinde tutan fedakar insanların yeterince çok olması durumunda bu da aşılabilir. Dünyada hayırseverlikle yürütülen birçok hizmet var. Ancak kamusal ihtiyaçları karşılamak için insanların hayırseverliğine bel bağlamak gerçekçi bir yaklaşım değil. O yüzden iktisatçılar, insanların menfaatçi davranacaklarını düşünerek mekanizmalar geliştirirler.
Peki kamusal ihtiyaçları karşılamakta gönüllülük neden önemli? Kamusal bir problemde ilk akla gelen çözüm, bir otoritenin el atıp projeyi üstlenmesi, vatandaşların da ödedikleri vergilerle bunu finanse etmesidir. Çevremizdeki çoğu kamu hizmeti bu şekilde sağlanıyor. Burada kamu otoritesinin gerekli tüm bilgilere sahip olduğunu ve toplumun uzlaştığı prensipler doğrultusunda karar alacağını düşünüyorsak, gerçekten üzerinde çok fazla düşünmemize gerek yok. Otorite en iyi çözüm neyse onu uygulayacaktır. Lakin pratikte bu şartların sağlanması kolay değil. Birincisi, otoritenin sahip olduğu bilgi de genellikle tam ve mükemmel değildir. İkincisi, herkesin uzlaştığı bir prensip pek olmaz çünkü toplumdaki kesimlerin farklı tercihleri vardır. Örneğin, A, B, C gibi çeşitli projeler bulunduğunda ve farklı insanlar için bunların önem sırası farklı olduğunda, kamu otoritesinin bunlardan hangisini seçmesi gerektiğinin (şurada açıklamıştık) net bir cevabı yoktur. Otoritenin gerekli kaynağı nasıl toplayacağının da benzer şekilde farklı şekilleri ve güçlükleri vardır. Bunların dışında, bir de kamu yöneticilerinin toplumsal faydadan ziyade kendilerinin veya kayırdıkları kesimlerin menfaatleri kollamaları da yaygın bir durumdur. Bu yüzden, kamusal problemlerin bir otoritenin uygulayacağı bağlayıcı politikalarla çözülmesi de göründüğü kadar basit değildir.
15 Aralık 2024 Pazar
EYT'nin maliyetini kim ödüyor?
SGK verilerine göre, EYT düzenlemesinin yasalaştığı 2023 yılında yaşlılık aylığı alan kişi sayısı 2 milyon kişi (yüzde 21) artarak 11.5 milyon olmuş. Önceki yıllarda bu sayı 200 bine (yüzde 2) yakın artıyormuş. Aradaki fark EYT'liler.
Aynı yıl enflasyonla beraber SGK'nın prim gelirleri yüzde 107 artmış. Emeklilere 2023 yılında yapılan maaş ve sağlık ödemelerinin toplamı da buna yakın, yüzde 106 oranında artırılmış. Eskiden de prim gelirleri harcamalarının yaklaşık yüzde 76'sını karşılıyordu. EYT'den sonra da bunu korumuşlar. Nasıl olmuş? Emekli maaşlarına 2023'te bir önceki seneye göre yüzde 62.5 zam yaparak. Bu resmi TÜFE enflasyonu olan yüzde 64.8'in bile altında. Aynı dönemde Türk-İş'in araştırması bir ailenin asgari gıda harcamalarındaki artışı yüzde 77.5 olarak hesaplamıştı.
Sonuç? Devlet yeni emekli olanların maaşlarını eski emeklilerin maaşını enflasyona eriterek çıkartmış; SGK'nın gelir gider dengesini korumuş. Denge korunmasaydı da maliyet devlet bütçesinden karşılanarak vergi yoluyla toplum geneline veya borç yoluyla sonraki kuşaklara aktarılacaktı. Ancak yükün toplumun ekonomik açıdan en savunmasız kesimine yıkılması ayrıca önemli bir mesele. Hatırlanacağı gibi EYT düzenlemesi 2023 yılındaki seçimlerden önce yapılmıştı. 2 milyon kişiye maaş bağlayıp 9.5 milyon kişiyi fakirleştiren bir uygulamanın iktidara seçim kazandırabiliyor olması ibretlik.
29 Ekim 2021 Cuma
İstenmeyen sonuçlar
İktisat eğitimi almamış kişilerin en büyük kaybı, müşevviklerin (incentives) ve kaynak kısıtlarının önemini ve fiyat mekanizmasının işleyişini öğrenememeleridir. Bu onların iktisat politikalarının yol açtığı istenmeyen/amaçlanmayan sonuçları (unintended consequences) anlayamamalarına yol açar. Ücretlerin yüksek, mal ve hizmetlerin bol ve ucuz olmasını; tasarruf sahipleri yüksek getiri elde ederken, yatırım ve ihtiyaç için finansman arayanların düşük faizle borçlanabilmesini; vergilerin olabildiğince düşük, sosyal refahın olabildiğince yüksek olmasını herkes ister. Fakat böyle amaçların hepsine aynı anda ulaşmak mümkün olmadığı gibi, bazılarına ulaşmak için yapılan eylemlerin istenmeyen sonuçları da ortaya çıkar. İktisat bileni bilmeyenden ayıran bunları öngörebilmesidir.
Konut kiralarını ele alalım. Türkiye'de son dönemde kiralarda büyük artışlar oldu. Ne demek bu? Çok büyük bir talep var ama arz aynı oranda artmıyor. Talebin artmasının, pandemi kısıtlamalarının kalkmasıyla öğrencilerin okula dönmesi, evlenmeyi bekleyenlerin evlenmesi, yurtdışından göçmen gelmesi gibi sebepleri olabilir. Arzın kısıtlı olması da muhtemelen inşaat yapım ve finansman maliyetlerinin yüksek olmasıyla ve belki konut piyasasına yönelik yasal düzenlemelerle ilgilidir. Sonuçta birçok sebebi olan bir miktar problemi var. Az sayıda konutu talep eden çok sayıda kişiden, daha yüksek kira verenler evleri tutabiliyor. Peki kiralar yükselmesin diye devlet müdahale etse ne olur? Ev sahipleri kirayı yükseltemiyorsa başka şekilde kiracı seçer. Miktar problemi ortadan kalkmadığı için yine birileri açıkta kalır. Onlar da muhtemelen öğrenci, bekar gibi makbul görülmeyen kiracı gruplarındaki kişiler olur. Hatta eve giren kiracıyı sonra çıkarmak sorun olduğundan, bir sürü insan ev bulamazken bazı ev sahiplerinin evini boş tuttuğu çarpık bir durum da oluşabilir.
Ücretlerde de benzer bir durum var. Normalde ücretler çalışanın ve işin niteliği, ihtiyaç duyulan ve çalışmak isteyen kişi sayısı, ekonominin ve ilgili sektörün koşulları gibi bir dizi faktöre bağlı olarak piyasada belirlenir. İdeal olan ekonominin hızlı büyümesi, iş sayısının ve niteliğinin artması, çalışanların eğitim seviyesi ve becerilerinin yükselmesidir. Bunlar piyasada ücret seviyelerini arttırır. Peki bu yeterli gelmiyorsa, asgari ücrete yüksek oranlarda zam yapılıp çalışanların refahı artırılabilir mi? Bir noktaya kadar evet. Bizde de senelerdir yapılan bu sayılır. Türkiye'de zaman içerisinde kayıtlı çalışanların neredeyse yarısı asgari ücret ve civarında kazanır hale geldi (bkz.). Oysa gelişmiş ülkelerde asgari ücretin işlevi, nispeten düşük gelirli kesimleri destekleyip toplumsal eşitsizlikleri azaltmaktır. Orada ücretlerin genel seviyesinde asgari ücretin bizdeki kadar ağırlığı yoktur. Ücretleri piyasa koşullarından bağımsız belirlemenin muhakkak istenmeyen sonuçları olacaktır. Nedir mesela? Çalışma koşullarının ağırlaşması, çok genç veya yaşı çok ileri kimselerin ve vasıfsız kişilerin iş bulmasının zorlaşması, işverenlerin kayıtsız işçi ve göçmen istihdam etmeyi tercih etmesi ya da üretim faaliyetlerinin azalması olabilir.
Para ve maliye politikaları, tüketici fiyatları, finansal düzenlemeler, sanayi ve ticaret politikaları gibi daha birçok alandan örnekler verebiliriz. İstenmeyen sonuçlar, iktisat politikalarına yönelik eleştirilerin temelini oluşturur. Fakat şu da var ki, istenmeyen sonuçlarının olması bir politikayı illa yanlış yapmaz. Çünkü, birincisi, elde edilen faydanın büyüklüğü veya belirlenen toplumsal öncelikler bazen olumsuz sonuçlara katlanmayı haklı çıkarabilir. Daha önce (şurada) "ikinci en iyi" kavramıyla açıklamıştık; ideal politikaların uygulanamadığı durumlarda, alternatifler politikalar handikaplarına rağmen tercih edilebilir. İkincisi, bazen de teorik olarak ortaya çıkabilecek etkiler pratikte önemli olmaz. Örneğin asgari ücret üzerine ABD'de yapılmış birçok çalışma, incelenen koşullardaki ücret artışlarının istihdam üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığını tespit etmiştir. Bunların öncülerinden olan David Card ve Alan Krueger'in yaklaşık 30 sene önce yaptığı (şuradaki) çalışma, Card'ın bu sene Nobel ödülüne layık görülmesinde önemli rol oynamıştır. Bunlar kamu politikalarının etkilerini inceleyen akademik araştırmaların yapılmasının ve bunlara dayanan tartışmaların politika yapıcılarca dikkate alınmasının önemini ortaya koyuyor. Ortada sağlam bilimsel bilgiler yoksa veya politika yapıcılar bunlara kulak tıkıyorsa vay o toplumun haline.
18 Temmuz 2021 Pazar
Gelirler politikaları ve enflasyon
Gelirler politikaları (incomes policies), iktisadi aktörlerin ücret, kira, kar, faiz gibi gelirlerini doğrudan kontrol ederek yürütülen ekonomi politikalardır. Fiyat mekanizmasına müdahale eden düzenlemeler, para ve maliye politikalarına alternatif şekilde veya onları tamamlayıcı olarak kullanılır. Temel gıda, barınma gibi kimi tüketim kalemlerinde fiyatları düşük tutarak alt gelir gruplarına kaynak aktarmak; kredi koşullarına müdahale ederek, kredilerin arzu edildiği gibi genişleyip daralmasını sağlamak; asgari ücret artışını makroekonomik hedefler doğrultusunda belirlemek; savaş gibi olağanüstü durumlarda ülke kaynaklarını öncelikli alanlara yönlendirmek için fiyat kontrolü ve karne uygulaması yapmak gibi farklı şekillerde olabilir. Uygulanan politikalar birilerin menfaatine ise, başka birileri bunun maliyetini öder. Ayrıca fiyat mekanizmasına yapılan müdahaleler, dara kaybı (deadweight loss) denen ekonomik maliyetlere yol açar. Dolayısıyla, gelirler politikalarını değerlendirirken hangi kesime ne kadar fayda sağlıyor, bedelini kim ödüyor, ne kadar verimsizlik yaratıyor ve aynı hedeflere ulaşacak daha iyi politikalar var mı diye bakmak gerekir.
Gelirler politikaları, enflasyon sorunu olan ülkelerde standart makroekonomik politikalara alternatif olarak kullanılmışlardır. Fakat para ve maliye politikalarının genişlemeci olduğu ve arz tarafında maliyet artışı yaşanan durumlarda, fiyat ve ücret artışlarını kontrol ederek enflasyonu durdurmak mümkün olmamıştır. Öte yandan, gelirler politikalarının uygun koşullarda tamamlayıcı olarak faydalı olduğunu savunanlar da var. Örneğin, IMF, para politikasında beklenti yönetimini iyileştirecek bir yapısal reform olarak, kamu ve asgari ücret artışlarının gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre belirlenmesini öneriyor (bkz.). IMF'nin önerdiği elbette piyasadaki ücret artışına tavan koymak gibi bir müdahale değil. Fakat özellikle asgari ücret piyasadaki aktörler için yol gösterici olduğundan, yönlendirici bir ücret politikasından yana gibi görünüyorlar.
Gelirler politikalarının enflasyonla mücadelede kullanılmasında, 1980 öncesi ABD ekonomisi güzel bir vaka oluşturuyor. ABD kongresinin bir organı olan Kongre Bütçe Ofisi (Congressional Budget Office, CBO) 1977 yılında bu konuda kapsamlı bir rapor yazmış (bkz.). Bundan faydalanarak o dönemki gelişmeleri, uygulanan politikaları ve sonuçlarını ana hatlarıyla ele alacağız. Öncelikle ABD ekonomisinin 1960'lardan itibaren genel makroekonomik duruma bakalım. Aşağıdaki grafik ABD'nin 1960-90 arası yıllık tüketici enflasyonunu gösteriyor. Büyüme ve işsizlik oranlarının ve daha uzun dönemli enflasyonun grafiklerine linklerden bakabilirsiniz.
1960'ların başlarında Amerikan ekonomisinde atıl kapasite var. Makroekonomik politikalar genişlemeci, büyüme hızlı, işsizlik giderek azalıyor, enflasyon da düşük. 60'ların sonlarında atıl kapasite tükenip işsizlik doğal sınırına dayanıyor. Üstüne Vietnam savaşının da etkisiyle maliye politikası gevşetiliyor ve enflasyon yükselmeye başlıyor. Sonrasında 70'ler çalkantılı bir dönem. Sanayileşmiş ülkeler hızlı kalkındığı için uluslararası hammadde fiyatları yükseliyor. Ödemeler dengesi sorunları yaşayan ABD Bretton-Woods sisteminden çıkıyor ve dolar değer kaybediyor. Ortadoğu'daki sorunlar sebebiyle, biri 1973'te biri 1979'da olmak üzere iki petrol krizi çıkıyor ve petrol fiyatları fırlıyor. Hepsi bir araya gelince enflasyon arttıkça artıyor. Arada parasal ve mali sıkılaştırma yapıyorlar ama arz şokları işsizliği de yükselttiğinden çok ileri gitmiyorlar. Ta ki 1979'da Paul Volcker ABD merkez bankası Fed'in başına geçene kadar. Volcker itirazlara aldırmadan kısa vadeli faizi yüzde 20'lere kadar çıkaran güçlü bir parasal sıkılaşma yapıyor. 1980 başında yüzde 15'e yaklaşan enflasyonu üç sene içinde yüzde 3 civarına çekiyor. O günden sonra da Amerika'nın ciddi bir enflasyon sorunu olmuyor.
ABD'de yükselen enflasyona çare aranırken gelirler politikaları deneniyor. Önceleri, 1960'larda devlet sanayideki ücret pazarlıklarına ve fiyat ayarlamalarına müdahale ediyor ama zorlayıcı olmuyor. Daha çok işçi sendikaları ve işveren örgütlerini ikna ederek, ücret ve fiyatları üretkenlik ve maliyet artışlarına göre belirlemeye çalışıyor. 1971-74 arasında ise katı önlemler devreye sokuluyor. Bu süreçte büyük bir bürokratik yapı kuruluyor. Kapsama alınan sektörlerde ücret artışları ve kar marjları kontrol ediliyor. Büyük firmalar için zamlar oluşturulan fiyat komisyonunun onayına bağlanırken, orta ve küçük boy firmalar için düzenleme ve denetim mekanizmaları oluşturuluyor. Hatta zaman zaman zamlar bir süreliğine tamamen donduruluyor. Konut kiralarında da yaygın olarak tavan fiyat uygulanıyor.
Yapılanların amacı enflasyon beklentilerini ve fiyatlama davranışlarını zapturapt altına alıp enflasyonun belini kırmak. Fakat enflasyonu yaratan temel etmenler oradan kalkmadığı için bu başarılamıyor. Üstelik piyasalarda birçok bozucu etkiye ve adil olmayan sonuçlara yol açtığından, kontroller 1973-74'te kademeli olarak geri çekiliyor. Bastırılan fiyatların serbest bırakılmasıyla da grafikte 1974'te görülen enflasyon dalgası oluşuyor. Katı gelirler politikaları burada bitiyor. 1974 sonrasında, Ücret ve Fiyat İstikrar Konseyi (the Council on Wage and Price Stability) adlı bir kurulun çalışmaları var ama pek etkili olmamış gibi. Zaten 1981'de de görevine son verilmiş.
Peki gelirler politikalarında ters giden ne? En başta, enflasyon kimi ekonominin içinden kimi dış dünyadan kaynaklanan sorunların bir belirtisi. Sorunu kaynağında çözmeden belirtileriyle uğraşmak etkili olmuyor. Tersine, zaman kaybettirip sorunların birikmesine yol açıyor. ABD için problem, makroekonomik politikaların zamanında sıkılaştırılmamasıyla başlıyor ve arz şoklarıyla büyüyor. Enflasyon beklentilerinin bozulması yükselişi körüklüyor. Ücret ve fiyat artışları kontrol edilerek beklentilerdeki bozulmanın yarattığı fasit daire kırılmak isteniyor. Fakat makroekonomik koşullar enflasyonist oldukça, iktisadi aktörleri düşük zamlara güzellikle ikna etmek mümkün değil. Zorlayınca da çarpıklıklar ortaya çıkıyor.
Enflasyonist talep baskısı ve arz şoklarının bulunmadığı, kamu kurumlarının sınırlı alanlarda yol gösterici rol üstlendiği durumlarda, uygulamaların (belki etkisi de olmadığından) fazla bir yan etkisi yok. Tersi durumlarda ise ortaya çıkan başlıca sorun suni kıtlıklar. Normalde bir malın fiyatı piyasadaki arz ve talebe göre belirlenir. Düzenleyici kurumlar daha düşük veya yüksek bir fiyatı dayatılırsa suni kıtlık veya israf derecesinde bolluklar ortaya çıkar. Örneğin, tarım ürünlerinde olumsuz hava koşulları sebebiyle üretim düşerse veya artan hammadde ihtiyacı sebebiyle talep artarsa, gıda fiyatları yükselir. 1971-74 döneminde dünyayı vuran arz şokların biri bu. Üstelik o dönem dolar değer de kaybediyor. Maliyet artışları fiyat kontrolleri sebebiyle tam yansıtılmadığında üretim hacmi azalıyor, üreticiler ihracata yöneliyor veya iç pazarda müşteri seçerek satış yapıyor, üretilen malların ve sağlanan hizmetlerin kalitesi düşüyor, stokçuluk ve karaborsacılık ortaya çıkıyor.
Peki ama fiyat tavanını neden maliyetlere göre düzeltmiyorlar? Neden yan etkilere yönelik önlemler almıyorlar? Neden daha iyi denetim yapmıyorlar? Ellerinden geleni yapıyorlar da kifayetsiz kalıyor. Denetleme ve düzenleme işini büyütüp karmaşıklaştırınca işin içinden çıkamıyorlar. Fiyatları düşük tutunca kıtlık büyüyor. Kıtlık olan üründe fiyatı bırakınca, ücretler sabit, insanların alım gücü eriyor. Üstelik üreticiler çeşit çeşit, hepsinin maliyet yapısı farklı. Fiyatlamada tek bir kriter getirseler olmaz, herkese farklı kriter getiremiyorlar, getirseler uygulayamıyorlar, denetleyemiyorlar. Sonunda memnuniyetsizlik artıyor ve pes ediyorlar. Kontrolleri bıraktıklarında da bastırılan zamlar hızla geri geliyor. (ABD'deki deneyimlerin detaylarını merak edenler CBO raporuna bakabilir.)
Peki bu mevzu aklıma nereden geldi? Ülkemizde yakın zamanda enflasyonla mücadele maksadıyla bir fiyat istikrar komitesi kurulunca, ister istemez gelirler politikalarını düşündüm. Elbette önyargılı olmamak lazım, belki bambaşka bir plan vardır. Geniş kapsamlı bir istikrar programı içerisinde, kamu kurumları arasında eşgüdüm sağlayan bir yapı faydalı olabilir. Fakat sıkı para ve maliye politikaları olmadan bir istikrar programı uygulamak mümkün değil. Bu konudaki isteksizlik açık olduğundan, fiyat istikrar komitesinin ne yapacağını merak ediyorum.
9 Mayıs 2021 Pazar
Zaman tutarsızlığı her yerde
Zaman tutarsızlığı veya dinamik tutarsızlık, davranış bilimi ve oyun teorisi çerçevesinde incelenen bir problemdir. Bir karar alıcının tercihlerinin zaman içinde değişmesiyle ortaya çıkar ve optimal olmayan sonuçlara yol açar. Mikrodan makroya birçok iktisadi uygulaması vardır. Örneğin, bireysel olarak tasarruf edememek, sağlıklı bir yaşam sürememek gibi kimi davranışsal sorunların altında birey tercihlerindeki zaman tutarsızlığı yatar. Makroiktisatta, ekonomik ve siyasi koşullara göre değişen kamu tercihleri ekonomi politikalarını etkileyen dinamik tutarsızlıklara yol açar. Para politikasında, merkez bankalarının fiyat istikrarına odaklı bağımsız kurumlar olması bu sorunu aşmak amacıyla çıkmış bir kurumsal düzenlemedir. Bunun dışında, mülkiyet haklarının korunmasıyla ilgili kamu tercihlerinde de dinamik tutarsızlıklar görülebilir. Kısaca açıklayalım.
Tasarruflar
Hayatımızda kimi zaman uzun vadede zararlı çıkacağımız ve pişman olacağımız kararlar alırız. Kendisine hakim olamayarak sağlıksız alışkanlıklar edinmek böyle bir şeydir. İktisatçıları daha yakından ilgilendiren konu ise tasarruf davranışlarıdır. Normalde insanların gelirlerinin yüksek olduğu dönemlerde ve gençlik yıllarında zor zamanlar ve yaşlılık için para biriktirmeleri beklenir. Fakat birçok insan bunu yapmakta zorlanır. Elbette herkes için tek bir ideal davranış kalıbı olduğunu iddia edemeyiz. Fakat kişinin geçici dürtülere uyarak fazla harcama yapması ve kendisi için ideal birikimi sağlayamaması bir sorundur. (Zaman tutarsızlığını davranışsal iktisat bağlamında ele alan bir makale için bkz.)
Dürtülere karşı kişinin kendisini nasıl kontrol edebileceği psikolojinin konusudur. İktisatçılar, bu dürtüler karşısında, hangi araçların kişileri doğru tasarruf davranışına yönlendirebileceği ve kamu politikalarının bu konuda ne rol oynayabileceği ile ilgilenir. Birçok insanın yaptığı en basit şey ev almaktır. Niye? Çünkü bir defa, gayrimenkul birikimin değerini koruyan ama likit olmayan bir varlıktır. Onu satmak yastık altındaki altını bozdurmak kadar kolay değildir. Bu da insanları daha yavaş ve planlı hareket etmeye zorlar. İkincisi, konutun krediyle satın alındığı durumlarda, kişi krediyi geri ödemek zorunda olduğundan mecburen tüketimini kısar. Böylece kişi krediyle ev alarak gelecekteki kendisini bağlamış olur.
Gayrimenkul yatırımı dışında, günümüzde sigorta ve bireysel emeklilik sistemleri gibi risklerden korunmayı ve birikim yapmayı kolaylaştıran araçlar var. Bunlar gönüllülük esasına dayanan piyasa temelli araçlar oldukları için, insanların ihtiyaçlarına göre en iyi seçimi yapmalarına imkan verir. Bunun dışında, devletin sosyal güvenlik sistemi toplumdan sağlanan kaynakla emeklilik, sağlık ve işsizlik sigortası gibi hizmetleri yürütür. Bu bir bakıma tasarrufu zorla dayatan bir sistem olduğu için, bireysel kararlardaki zaman tutarsızlığı sorununu doğrudan aşar. Fakat kamu otoritesi tarafından yönetildiği ve bireylere tercih hakkı verilmediği için başka sorunlar ortaya çıkar. (Örneğin, sosyal güvenlik sistemlerinin tasarruf eksikliğini gidermedeki etkinliğini sorgulayan bir makale için bkz.)
Makroekonomik politikalar
Zaman tutarsızlığını makroekonomik politikalar bağlamında çalışan Finn Kydland ve Edward Prescott, bu sayede 2004 yılında Nobel ödülü kazanmıştı (bkz.). Bu çalışmaların en önemli yansıması para politikasında oldu. Para politikasının reel ekonomiye bir etkisi, enflasyonun reel ücretleri eritmesi yoluyladır. İşçi ve işveren arasındaki sözleşmeler belli periyotlarla yenilendiğinden, bir sonraki sözleşmeye kadar nominal ücret sabit kalır. Fakat bu arada mal fiyatları arttığından, işverenin ödediği reel ücret düşer. Dolayısıyla, gevşek para politikası ve yüksek enflasyon kısa vadede istihdam talebini ve üretimi teşvik eder. Bunun ülkeyi yöneten siyasiler için, halk desteğine ihtiyaç duydukları zamanlarda ne kadar çekici olabileceği açık. Böyle zamanlarda para politikasını gevşetip enflasyonun yükselmesine izin vermek, büyümeyi hızlandırıp işsizliği azaltarak iktidarın siyasi pozisyonunu güçlendirebilir. Sorun bu etkinin geçici olmasıdır. Ertesi sene ücret pazarlığı geldiğinde işçiler daha yüksek zam isteyince, zor bir ikilem ortaya çıkar. Eğer sıkı para politikası uygulanıp enflasyon düşürülmeye çalışılırsa, ücretler bu sefer enflasyondan fazla artacağından (yani reel ücret yükseleceğinden) büyüme yavaşlayıp işsizlik artacaktır. Bu yapılmazsa yüksek enflasyon kalıcı olur ve her yukarı yönlü sürprizde biraz da artar. (Burada reel ücretlerden bahsettik ama enflasyon aslında her türlü sözleşme ve borç ilişkisine tesir eder. Bu da üretim, bölüşüm ve refah üzerinde bozucu etkilere yol açar.)
Optimal para politikası, konjonktürel dalgalanmaları yumuşatarak ekonomik istikrarı sağlayacak şekilde yürütülür. Tersine, büyüme dalgasını daha da güçlendirmeyi amaçlayan ihtiyari politikalar, yol açtıkları enflasyon, cari açık gibi yan etkiler sebebiyle uzun vadede zararlıdır. Böyle sorunların önüne geçilmesi için, merkez bankalarının bağımsız olması ve kanun tarafından belirlenen çerçevede uzmanlar tarafından yönetilmesi ilkesi kabul görmüştür. Fakat genellikle bu da yetmez. Atanan uzman ekonomideki aktörleri, aldığı kararların hedeflerle uyumlu olduğuna ikna etmek zorundadır. Bunun için açık ve şeffaf olmak ve güven tesis etmek önemlidir.
Maliye politikasında aynı sorun yok mu? Olmaz mı, fazlası var. 1990'larda Türkiye siyasetinde enkaz devralmak diye bir tabir vardı. Hükümetlerin sık değiştiği bir ortamda, seçimden önce kamu kaynaklarını arzu ettiği şekilde kullanan iktidar, vergi artışı ve zam gibi kararları gelecek hükümete bırakırdı. 2000'lerde iktidar partisinin seçimlere rahat girdiği yıllarda bu sorun hafiflemişti, fakat son yıllarda bozulan siyasi istikrarla beraber kamu maliyesinde de kötüleşme oldu. Dünyada da siyasi süreçlere bağlı olarak kamusal tercihlerin değişmesi ve bu yüzden aşırı kamu harcaması, bütçe açığı ve borç gibi ekonomik sonuçların ortaya çıkması politik iktisat alanında incelenen başlıca meselelerdendir. (Örnek için bkz.)
Demokratik bir toplumda maliye politikası bağımsız bir kuruma havale edilemez. Kimden ne kadar vergi alınacak, nereye harcanacak, ne kadar yatırım yapılacak ve gelecek kuşaklara ne kadar borç bırakılacak gibi ülke kaynaklarının kullanımıyla ilgili kararları vatandaşların seçtiği temsilciler almak durumunda. O zaman ne yapılabilir? Liberal bir bakışla, devleti küçültecek reformlar yapmak (örneğin kamu bankalarını özelleştirmek) otomatik olarak zaman tutarsızlığı sorununu hafifletir. Bunun haricinde, AB'nin Euro'ya üye ülkelere uyguladığı Maastricht kriterleri ve IMF programlarındaki performans kriterleri gibi, zorlayıcı yaptırımları olan düzenlemeler aşırılıkları engelleyebilir. Denetimi ve yaptırımı olmayan kurallarsa bağlayıcı olmaz. Kamu politikalarının şeffaf bir şekilde yürütülmesi de seçmene sandıkta denetim yapma imkanı verir. Fakat seçmen davranışını birçok şey belirlediğinden bunun tek başına mali disiplini sağlaması zor.
Mülkiyet hakları
Kişi bir yatırım yapıyorsa, satın aldığı varlığı dilediği gibi kullanmak, onun getirisinden faydalanmak ve dilediği zaman onu satmak ister. Bu gayrimenkul alan için de böyledir, bir şirkete ortak olan için de, borç veren için de, fikir ve sanat eseri üretenler için de... Bunu garanti altına alan yasal düzenlemeye mülkiyet hakkı denir. Mülkiyet haklarının belirlenmesi ve korunması arzu edilen yatırımların gerçekleşmesi için gereklidir. Elbette mülkiyet hakkı sınırsız olamaz. Örneğin, kişi sahip olduğu araziye istediği gibi bina dikemez. Savaş gibi olağanüstü durumlarda, her türlü hak ve özgürlüğü sınırlayan devlet bu konuda da tedbirler alır. Normal zamanlarda da kamu yararı varsa (mesela yol yapmak için) devlet özel mülkleri sahibine değerini ödeyerek kamulaştırabilir. Burada önemli olan şey kısıtlamaların makul ve yasal olmasıdır. Bunun ötesinde mülkiyet haklarının beklenmedik şekilde çiğnenmesi veya geri alınması tehlikesi varsa, zaman tutarsızlığı ortaya çıkar.
Fikri mülkiyet alanında, dünyada son zamanlarda koronavirüsle ilgili aşı ve ilaçlar için patent haklarının askıya alınması tartışılıyor. Buna karşı çıkanların (örneğin bkz.) bir tezi zaman tutarsızlığına dayanıyor. Nasıl? Dünyada tıbbi araştırmalar yapan irili ufaklı çok sayıda firma var. Pandemi ortaya çıktığında, bunların içinde aşı geliştirebilecek bilgi ve tecrübesi olan yüzlercesi, büyük ilaç şirketleri ve devletlerle işbirliği yaparak çalışmaya koyuldu. Bunlardan birkaç tanesi de işe yarayan aşılar geliştirip yaygın kullanıma sokabildi. Çoğunun boşa gideceğini bile bile harcanan onca emek ve para sayesinde, süreç başta öngörülenden de hızlı ilerledi. Bu gelişmelerin arkasında geçmişten bugüne sistemi işleten, fikri mülkiyet haklarına güvenerek risk alan ve yatırım yapan büyük bir finansal sermaye var. Bu güven sarsılırsa, gelecekte yenilik üreten çalışmalara finansman azalabilir. Diğer taraftan, patentlerin askıya alınmasından yana olanlar (örneğin bkz.), mevcut durumun olağanüstü olduğuna dikkat çekerek, ilaç şirketlerinin karlarından feragat etmesi ve aşı üretiminin yaygınlaştırılması çağrısı yapıyorlar. Tabii ki, güncel tartışmalar zaman tutarsızlığının ötesinde birçok karmaşık meseleyi içeriyor. İdeal olmayan koşullarda, herhangi bir tezin mutlak doğru olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Sonuçta taraflar arasındaki pazarlıklarda, güç dengesine göre bir orta yol üzerinde uzlaşılacaktır diye düşünüyorum.
4 Nisan 2021 Pazar
ABD kamu borcu ve optimal borç yönetimi
Amerikan ekonomisinde mali harcama paketleri art arda geliyor. Amerikan devletinin borç yükü uzun süredir artıyordu. Pandemi döneminde vatandaşa ve iş dünyasına verilen mali destekler büyük bütçe açıklarına ve kamu borcunda sıçramaya sebep oldu. Üzerine bu sene Joe Biden başkan oldu ve seçim vaatlerini yerini getirmek için kesenin ağzını daha da açtı. Amerikan devleti nasıl oluyor da bu kadar genişlemeci bir maliye politikası izleyebiliyor? Yüksek ve artan kamu borcunun sonuçları ne olabilir? Bu politika sürdürülebilir mi? Optimal borç yönetimi nasıl olmalı? Amerikan ekonomisinde yaşananlar bize, maliye politikalarının işleyişini ve sonuçlarını anlamakta faydalı olacak bir vaka sunuyor.
ABD'nin hızla artan kamu borcu
Aşağıdaki grafik (kaynak) Amerika'da kamu borcunun GSYH'ye oranla uzun dönemli seyrini gösteriyor. 2020 yılına kadar gerçekleşmeler, sonrasında ise 30 senelik bir projeksiyon sunulmuş. Projeksiyonu hazırlayan, partiler üstü bir kurum olan Kongre Bütçe Ofisi (Congressional Budget Office, CBO). Çalışma Mart ayı başında hazırlandığı için, sadece o tarihe kadar yasalaşmış vergi ve harcama politikalarını dikkate almış. O tarihten sonra büyük bir mali harcama paketi yasalaştı. Bunun da borca etkisi olacak. Ama acele etmeye gerek yok. Daha sırada bir kamu yatırımı paketi ve bir de vergi reformu var. Dolayısıyla, bu projeksiyonlar daha çok değişecek. Biz genel resme bakalım. (Not: CBO kamu borcunu, kamu kurumlarının tuttuğu borç senetlerinin tutarını brüt borç stoğundan düşerek takip ediyor. IMF, Dünya Bankası gibi kaynaklardan, bizim alışık olduğumuz brüt borç stoğuna baksak daha yüksek oranlar görürüz. Öyle ya da böyle meselenin özü değişmiyor.)
Amerika'nın kamu borcu 2008 finansal krizinden çıkışta hızla arttı. Sonrasında geçen sene pandemi gelince kamunun kaynakları salgının etkileriyle mücadelede kullanıldı. Bu gelişmeler kamu borcunun GSYH'ye oranını tıpkı Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı zamanlarındaki gibi yükseltti. Grafiğin 30 yıllık projeksiyon bölümü, bundan sonra hiçbir şey
yapılmazsa ne olacağı konusunda fikir veriyor. Bunu bir tahmin olarak
düşünmemek, raporu hazırlayanların uyarısı olarak görmek lazım. Zira
borcun sonsuza kadar sürekli artması mümkün değil. Böyle
"sürdürülebilir" olmayan bir politikada uzun süre ısrar edilirse, bir
noktada borç krizi çıkar ve bunun zamanlamasını da kimse kestiremez. O
yüzden yeni bir olağanüstü durum olmazsa ve Amerikan ekonomisini
yönetenler akılcı davranırsa, tedbir alınmasını ve kamu borcunun uzun
vadede sürdürülebilir bir şekilde yönetilmesini bekleyebiliriz.
İkinci Dünya Savaşı sonrası uzun süre kamu borcunun oranı azalmıştı. Bunda maliye politikası yönetiminin yanı sıra, o dönemde Amerikan ekonomisinin hızlı gelişmesinin ve 1970'li yıllarda enflasyonun (bkz.) bir miktar yükselmesinin de katkısı var. (Borç nominal bir değer olduğundan karşılaştırma nominal GSYH ile yapılır. Amerika gibi kendi parası cinsinden borçlanan ülkelerde, reel büyümeyle beraber enflasyon da kamu borcu/GSYH oranını aşağı çeker.) Elbette 1950 sonrasındaki gibi kamu borcunun oranında büyük bir azalma olacağını kesin olarak söyleyemeyiz. Çünkü bir defa, maliye politikası kararları siyasi süreçlerle alınır ve bu düzen gelişmiş ülkelerde bile rasyonel şekilde işlemeyebilir. İkincisi, o dönemdeki ("baby boom" denen) nüfus patlaması bugün yok, tersine yavaşlayan bir artış hızı (bkz.) ve yaşlanan bir nüfus var. Teknolojik ilerlemeye rağmen Amerika'da uzun vadede üretkenlik artışı ve iktisadi gelişme hızlarının korunup korunamayacağı da tartışmalı. O yüzden politika yapıcıların işi eskisi kadar kolay değil.
Kamu borcunun sürdürülebilirliği
Peki borcun sürdürülebilir olması ne demek? Temel olarak, devletin borçlanmasının ecnebilerin Ponzi şeması dediği, bizim Çiftlik Bank olarak bildiğimiz modele dönüşmemesi lazım. Nedir o? Uyanık bir şahıs bir grup insandan faiz vaadiyle para toplar. Ortada faizi ödeyecek kadar gelir yaratan bir yatırım yoktur. Sisteme katılım oldukça, yeni giren parayla daha önce katılan insanların faizi ödenir. Hatta uyanık cebine de para attığı için, gelen para faiz ödemesinden de fazla olmalıdır. Böyle olduğu sürece sistem büyür, fakat bir noktada girişler yavaşlayınca tıkanır ve vaat edilen ödemeleri yapamaz hale gelir. Dolandırıcılar genelde parayı vurup kaçmak niyetinde olduklarından fahiş oranlarda getiri vaat ederler ve bu yüzden sistemleri çabuk çöker. Ama bazen Bernie Madoff (bkz.) örneğinde olduğu gibi meşru bir yatırıma benzeyen ve daha makul oranlarda ödeme yapan bir sistem çok uzun süre yaşayabilir.
ABD'de borcun bugüne kadar artması böyle bir Ponzi şemasıyla alakalı değil. Bunu görmek için borçlanmaya yol açan bütçe açıklarına bakacağız. Aşağıda CBO'nun aynı raporundan alınmış grafik, ABD bütçe açıklarının GSYH'ye oranla son 15 senedeki durumunu ve tedbir alınmazsa bundan sonra ne olacağını gösteriyor. Faiz harcamaları son yıllardaki bütçe açıklarının küçük bir kısmından sorumlu. 2008 krizinden sonra ekonomi yavaşladığından vergi gelirleri düştü ve kamu harcamaları arttı. Sonuçta faiz dışı açık (primary deficit, grafikte mor) verilmeye başlandı ve bu yakın zamana kadar sürdü. 2020 yılında hem vergi kaybı hem pandemi sebebiyle yapılan harcamalar yüzünden faiz dışı açıkta büyük artış oldu. 2021'de Biden'in harcama paketi sonradan geldiği için açık grafiktekinden de fazla olacak. Fakat pandemi geçip normale dönüldüğünde harcamalar ve faiz dışı açık azalacak. Uzun vadede nüfusun yaşlanmasına bağlı gelişmeler (çalışanların azalıp emeklilerin artması, sağlık harcamalarının artması vb.), önlem alınmazsa faiz dışı açığın yapısal olarak yavaş yavaş büyümesine yol açacak.
Daha büyük problem faiz harcamalarındaki (grafikte mavi) yükselişten kaynaklanabilir. Küresel krizden sonra dünya ekonomisinde büyüme güçlü olmadığı için, o dönem düşen faiz oranları fazla değişmedi. Hele Amerika en sağlam ekonomilerden biri olarak görüldüğü için, parasını güvenceye almak isteyen yatırımcılar düşük getirilerine rağmen Amerikan devlet tahvillerini satın aldı. Faiz oranları gelecekte bir süre daha düşük kalabilir, fakat oranlar bir noktada illa ki artacak. Hem ekonomiye güven de kayıtsız şartsız değildir. Mali yapı bozulursa risk primi de artar. Sonrasında, Ponzi şemasındaki gibi faiz ödemelerini yapmak için daha fazla borçlanmak, borçlandıkça daha fazla faiz ödemek, ödedikçe daha da borçlanmak gibi bir sarmala girilir. Bunun sonu da borç krizi olur. Böyle bir sarmalı gösteren aşağıdaki projeksiyonlar, buraya gelmeden önlem alınması gerektiğini gösteriyor.
Yüksek kamu borcu için ne yapılabilir?
Kamu borcunun GSYH'ye oranını azaltmak için seçenekler şunlar: Vergileri yükseltmek, harcamaları kısmak, enflasyonu yükseltip borcu reel olarak eritmek, bir şey yapmayıp çözümü ertelemek. Sondan başlarsak, hem kısa vadede riskleri artıracağı, hem de uzun vadede borç yükünü gelecek kuşaklara yansıtacağı için çözümü ertelemek sorumlu bir tercih olmaz. Tabii politikacıların ne yapacağı da belli olmaz.
Olağanüstü bir durum yokken, sürpriz enflasyon yaratıp istikrarsızlık çıkarmak çok saçma bir şey olur. Amerikan faizlerini düşük tutan güven de biter. Amerika'nın avantajı merkez bankasının (Federal Reserve, Fed) bağımsız olması. Enflasyon hedeflerden saparsa Fed'in buna müdahale edeceğinden kimsenin şüphesi yok. Amerikan hazinesi ciddi bir risk primi ödemeden trilyonlarca dolar borçlanabiliyorsa, bunda Fed'in bağımsızlığının ve itibarının payı büyük.
Makul bir politika alternatifi olarak geriye kamu harcamaları ve vergileri ayarlamak kalıyor. Harcama tarafında kesintiye gitmek şöyle dursun, şu an artış var. Biden fırsatını bulmuşken (partisi yasama organı olan Kongre'ye hakim) seçim vaatlerini yerine getiriyor. Mart ayında vatandaşlara vergi iadesi, ilave işsizlik yardımı, sağlık harcamalarına destek gibi kalemler içeren 1.9 trilyon dolarlık, GSYH'nin yaklaşık %9'u büyüklüğünde bir mali yardım paketini yasalaştırmıştı. Şimdi de 2.3 trilyon dolar olarak tasarlanan (bkz.) bir yatırım paketini gündeme aldı. Bunlar miktarları büyük olsa da tek seferlik harcamalar. Ayrıca ulaştırma altyapısının yenilenmesi gibi projeler gelecekte üretkenlik artışına katkı da yapabilir. Asıl büyük zorluk, nüfusun yaşlanmasıyla ortaya çıkacak kalıcı maliyetlere yönelik uzun vadeli çözümler üretmek olacak.
Vergi politikaları, Biden'in gündeminde sırasını bekliyor. Yüksek gelir grupları için marjinal vergi oranının ve kurumlar vergisinin yükseltilmesi seçim vaatleri arasında yer alan tedbirlerdi. Asıl radikal adım servet vergisi gündeme gelirse olur. Amerikan siyasetinin sol kanadı uzun zamandır, hem servet eşitsizliğini azaltmak hem de kamu harcamalarına kaynak sağlamak için bunu istiyor. Fakat bu konuda yasama sürecinde direnç büyük olabilir.
Şoklara karşı optimal borç yönetimi
Savaş, doğal afet gibi olağanüstü durumlarda devletin borçlanma imkanının yüksek olması büyük nimet. Zira borç yönetimi ekonomi için şok emici işlevi görür. Borçlanabilen devletler, vergi gelirlerinin azaldığı durumlarda bile gerekli kamu harcamalarını yapabilir. Optimal maliye politikası, geçici bir zorluk yaşandığında devletin bütçe açığı verip borcu artırarak bunu atlatması, normale dönülünce de borcu azaltması şeklindedir. İkinci kısım, yani normal zamanda borcu düşük tutup kötü zamanlarda kullanılabilecek bir alan açmak çok önemli. Ayrıca böyle zamanlarda enflasyonu ve risk primini düşürüp makroekonomik istikrarı güçlendirecek tedbirler almak, gerektiğinde daha düşük maliyetle daha bol borçlanabilme imkanı sağlar.
İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında ABD kamu borcunun yönetimi güzel bir örnek. Pandemi döneminde de ABD yönetimi ekonomiye destek sağlamak için aynı yolu seçti. Eğer önümüzdeki yıllarda borçluluğu azaltabilirlerse, optimal politikayı başarıyla uygulamış olacaklar. Bu kadar geniş bir borçlanma imkanı bizde olmadığı için, pandemi döneminde zorluk yaşadık. 2020'de ABD GSYH'nin %15'i kadar bütçe açığı verirken, Türkiye %3.5 oranında açık kaydederek insanına daha az doğrudan destek sağlayabildi. Bu farkı kader gibi görmemek lazım. Bu en başta kurumlarına güvenilen ve istikrarlı bir ekonomi olmakla alakalı.
ABD'nin dünyanın en büyük ekonomisi olarak, diğer tüm ülkelerden farklı bir konumu var elbette. Ancak kendi grubumuzdaki ülkelerle de karşılaştırınca, bizde bir şeylerin ters gittiği anlaşılıyor. IMF'nin yayımladığı aşağıdaki grafik (kaynak) orta gelirli ülkelerde pandemi döneminde sağlanan mali destekleri gösteriyor. Koyu renkli sütunlar ilave harcama, vergi iadesi gibi ihtiyari tedbirlerin GSYH'ye oranını bildiriyor. Bu ölçüye göre en gerilerdeyiz. Bu eksiği açık renkli gösterilen kredi politikalarıyla kapatmaya çalışmışız. Yani diğer ülkelerde devlet zengininden borçlanıp ihtiyaç sahibine hibe verirken (aralarında IMF'den destek alan da olabilir), bizde devlet vatandaşın borçlanmasına yardım etmiş. Tabii bu da bir şey. Sağlanan krediler birçok ihtiyaç sahibine dar anında nefes aldırmıştır. Fakat ülkemizde son bir senede konut, otomobil, beyaz eşya satışlarının; döviz ve altın talebinin patlamasına bakınca, kredilerin daha çok ihtiyaç sahibine mi yoksa lüks tüketim ve finansal spekülasyona mı gittiğini insan sorguluyor. Üstelik kredi genişlemesinin cari açığı patlatması, Türk lirasını zayıflatıp döviz rezervlerini eritmesi, enflasyonu yükseltmesi gibi yan etkileri çıktı. Geri dönmeyecek kredilerin bankacılık sistemine ne maliyeti olacak, onu da sonra göreceğiz. Artık olan oldu, bir sonraki krize hazırlıklı girsek iyi ederiz.
12 Şubat 2021 Cuma
Rekabetçi denge
Modern iktisatta ekonomik gelişmeler modeller çerçevesinde çalışılır. Basit formları ders kitaplarındaki grafiklerle de gösterilebilen, matematiksel yapıdaki bu modeller iktisatçı için laboratuvar görevi görür. Ele alınan ekonomik yapı ve cevap aranan soruya göre uygun olarak seçilen modellerin çıktıları üzerinde analiz yapılır. Serbest ticaret ve rekabet prensibiyle işleyen piyasaları ve bunlardan oluşan ekonomileri betimleyen modellerin çözüm konsepti "rekabetçi denge"dir. (İngilizce, competitive equilibrium.)
Kısmi rekabetçi denge
İktisada giriş derslerindeki arz-talep eğrilerini gözümüzün önüne getirelim. Arz eğrisi (S(P) diyelim), piyasada belirlenen P fiyatına göre firmaların maliyet minimizasyonu (kar maksimizasyonu) problemlerinden gelir ve piyasaya sürülen mal miktarlarının toplamının fiyata göre nasıl değiştiğini gösterir. Talep eğrisi (D(P)), yine piyasadaki P fiyatına göre tüketicilerin fayda maksimizasyonu probleminden gelir ve onların almak istedikleri mal miktarlarının toplamının fiyat seviyesine göre nasıl değiştiğini gösterir. Standart bir grafikte bunlar y-ekseninde bir fiyat (P*) ve x-ekseninde bir miktar (Q*) değerinde kesişirler. Arz ve talebin eşit olduğu, yani D(P*)=S(P*)=Q* koşulunu sağlayan (P*, Q*) ikilisine rekabetçi denge denir. (Özel değerleri ayırt etmek için * gibi semboller kullanıyoruz.)
Model içinde çözülen fiyat ve miktar değerlerine içsel değişken denir. Etkisi araştırılan faktörler (mesela firma maliyet yapısı, teknoloji, tüketici tercihleri, vergi ve sübvansiyonlar vb.) modelde parametrelerle ifade edilir. Dolayısıyla, analitik çözüm bu parametrelere bağlı olarak bulunur. Sonuç üzerinde parametreler değiştirilerek statik analiz (comparative statics) yapılır. İktisat ders kitaplarında kayan eğrilerle görsel olarak yapılan, niteliksel statik analizdir. Parametre değerleri, (vergi oranları gibi) verilerden doğrudan elde edilir ya da (arz ve talebin fiyat esnekliği gibi) uygun yöntemlerle tahmin edilirse sayısal analiz de yapılabilir.
Örneğin, akaryakıt, tütün, otomobil gibi bir mal üzerindeki tüketim vergisinin artırılmasının, piyasa fiyatını ne kadar artıracağını ve satılan miktarı ne kadar azaltacağını kestirmek, vergiden sağlanacak geliri ve oluşacak refah kaybını hesap etmek için önemlidir. İstatistik bilenler, burada geçmiş verileri kullanıp düz bir regresyon yapmayı düşünebilir. Fakat bu genellikle iktisadi açıdan doğru sonuç vermez. (Diyelim ki satış miktarı ve fiyat arasında regresyon yapıldı. Tahmin edilen denklem, arz eğrisine mi, talep eğrisine mi karşılık gelir? Cevap hiçbiri.) O yüzden iktisat teorileriyle uyumlu istatistiksel teknikler kullanmak gerekir ki, ekonometri dediğimiz alanın konusu bunları geliştirmektir. Teoriyi ve uygun ekonometrik teknikleri bilmek, doğru analiz yapabilmenin koşuludur. ABD'de akaryakıt vergilerinin etkileri üzerine yapılmış şu çalışma bu konuda güzel bir örnek: bkz.
Bir de şu var, piyasadaki her sonuç illa denge değildir. Örneğin asgari ücrette, devlet vasıfsız işgücü için piyasa dengesinin üzerinde bir ücret seviyesi belirler. Standart arz-talep analizinde, bu durumda firmaların işgücü talebi çalışanların işgücü arzından düşük olacağından, arz fazlası/talep eksikliği (işsizlik) oluşur. Elbette burada denge yok diye analizi bırakmıyoruz. Tersine, asgari ücretin artırılmasının işgücü talebinde anlamlı bir düşüş yaratıp yaratmayacağı, tüm dünyada oldukça güncel ve hararetli bir ampirik araştırma konusudur. Yakın zamanda makine öğrenimi tekniklerini kullanarak yapılmış şu çalışma güzel bir örnek: bkz.
Genel rekabetçi denge
Yukarıda rekabetçi dengeyi, mikroekonomide kullanılan ve bir piyasayı bağımsız olarak ele alan kısmi denge modelleri üzerinde tanımladık. Makroekonomik analizlerde ise birçok piyasa (mal ve hizmetler, sermaye, işgücü vb.) arasındaki etkileşimlerin dikkate alındığı "genel denge" modelleri kullanılır. Bunlar içerisinde tasarruf, borçlanma, yatırım gibi sermaye piyasası işlemlerini içerenler "dinamik" olarak nitelenir. Makroekonomik belirsizliklere karşılık gelen rastlantısal degişkenler de varsa modele "stokastik" denir.
Genel denge modellerinde de kısmi dengede olduğu gibi, arz ve talep fonsiyonları bireylerin ve firmaların piyasalarda belirlenen fiyatlara göre çözdükleri optimizasyon problemlerinden gelir. Arz ve talep her bir piyasada eşitlenir. Buna ek olarak, modelde her şeyi birbirine bağlayan unsurlar vardır. En önemlisi kaynak kısıtıdır. Ders kitaplarında iki üründen oluşan basit bir ekonomi için çizilen üretim imkanları sınırı (production possibilities frontier) tam da budur. Bu eğri, ekonomideki tüm kaynaklar (emek, fiziksel ve beşeri sermaye vs.) sektörler arasında farklı şekillerde dağıtıldığında, üretebilecek maksimum ürün kombinasyonlarını gösterir. Maliye politikası, para politikası, uluslararası ticaret ve finans gibi konular incelenecekse, modelde devletin bütçe kısıtı gibi bunlara ait denklemleri de eklemek gerekir. Sonuçta, genel denge modelindeki tüm fiyatları P ve miktarları Q vektörleri ile ifade edersek, belirttiğimiz şartları (birey ve firma optimizasyon problemlerini, piyasa denge koşullarını, ekonominin kaynak kısıtını ve diğer koşulları) sağlayan (P*,Q*) vektörüne rekabetçi denge denir.
Genel denge modeliyle analiz yapmak, temelde kısmi denge modelindeki gibidir. Ders kitaplarında gördüğümüz basit modellerde, denge durumunu gösteren grafikler elde edilir ve bunlar üzerinde eğriler kaydırılarak dengenin dışsal tepkilere nasıl tepki verdiği bulunur. Fakat karmaşık modellerde denge ancak sayısal olarak hesaplanıp analiz yapılabilir. Bunun için yine bazı parametreler (mesela vergi oranları) ilgili verilerden doğrudan alınır, diğer parametreler makroekonometrik yöntemlerle tahmin edilir. Kalibrasyon denilen ve modelin dengesini iktisadi verilerle örtüştüren bu işlemden sonra, parametre değerleri değişse denge değerlerinin buna ne kadar tepki vereceğinin analizi yapılır.
Örneğin, gümrük vergilerinin dünya genelinde artırılmasının farklı özellikteki ülkelerin ticaret hacimlerini nasıl etkileyeceği ve ne kadar küresel ticaret kaybına yol açacağı bir genel denge modeliyle analiz edilebilir. Cevap aranan soru sermaye birikimi veya konjonktürel dalgalanmalar gibi unsurlarla doğrudan ilgili olmadığından, burada statik ve deterministik bir model iş görür. Robert Lucas'ın yazarı olduğu şu makalede, özü Ricardo'nun ticaret teorisine dayanan tam da böyle bir model var: bkz.
Sosyal planlamacı problemi
Rekabetçi genel dengenin önemli bir özelliği, birinci (bkz.) ve ikinci (bkz.) refah teoremleri uyarınca (elbette belli varsayımlar altında), dengedeki Q* dağılımının ekonomideki pareto optimal (bkz.) kaynak dağılımıyla aynı olmasıdır. Zamanında, linkli yazılarda bunun anlam ve önemini detaylıca anlatmıştım. Söz konusu teoremler rekabetçi dengeyi hem pozitif hem normatif analiz için önemli bir referans noktası yapar. Bu teoremlerin pratik bir faydası da iktisatçıya sermaye birikimi ve büyüme gibi konuları kısa yoldan analiz etme fırsatı vermesidir. Zira model ekonomide optimal büyüme patikasını hesaplamak, rekabetçi dengeyi çözmekten daha kolaydır. Örneğin, Solow'un büyüme teorisine dayanan neoklasik büyüme modellerinde bu yöntem kullanılır. Alanın babalarından Philippe Aghion ve Charles Jones, yazarı oldukları şu makalede böyle bir model üzerinde yapay zeka ve otomasyonun etkilerini çalışmışlar: bkz.
Uzun vadeli büyümeyi çalışmakta kullanılan modeller deterministiktir. Öte yandan konjonktürel dalgalanmaları çalışırken, kısa vadeli belirsizliklerin etkisini gösterecek stokastik değişkenler kullanmak gerekir. Bu modellere "dinamik stokastik genel denge" modeli denir. Örneğin, küçük açık ekonomiler için böyle bir model kullanılan şu çalışma, ani sermaye çıkışlarının gelişen ülkelerde nasıl ekonomik daralmaya yol açtığına cevap vermeye ve özel olarak 1995 Meksika krizini açıklamaya çalışıyor: bkz. (Sermaye çıkışı, teorik olarak yerel paranın değerini düşürüp ihracatı artırarak büyümeyi bir süre hızlandırabilir. Gelişen ülkelerde neden böyle olmadığı önemli bir soru.)
Piyasa başarısızlıkları
Pratikte refah teoremlerinin şartlarının sağlanmadığı, yani serbest piyasadaki dengeyle verimli kaynak dağılımının aynı olmadığı birçok durum var. Buna piyasa başarısızlığı denir. Buna yol açan monopol (tekel), oligopol, kamu malları, dışsallıklar, eksik piyasalar gibi durumlara yazıyı buraya kadar okuyan herkes aşinadır diye düşünüyorum. Bunların makroekonomi bağlamında nasıl modellendiğini örnekleyelim.
Kamu malı ve dışsallıklar bağlamında önemli bir mesele beşeri sermayenin (human capital) büyümedeki rolüdür. Beşeri sermayeyi yaratan eğitimin ekonomiye faydası iki türlüdür. İlki özel fayda; daha eğitimli kişiler daha üretkendir ve karşılığında da daha çok kazanır. İkincisi ise topluma sağladığı dışsallık (externality). Üniversiteden üç arkadaş bir araya geldi ve küçük bir girişim kurdu diyelim. Muhtemelen sonunda batarlar ve maaşlı bir iş ararlar. Ama bunun gibi iyi eğitimli insanların kurduğu binlerce girişim çıkarsa, içlerinden biri bir gün Google, Tesla veya Biontech olabilir. Teknolojik gelişmişlik seviyesi bu şekilde beşeri sermayeyle ilişkiliyse, eğitime yatırım yapıldıkça gelecekte ekonomi daha hızlı büyüyecektir. Bu durumda devletin eğitimi piyasaya bırakmaması ve kamu kaynaklarıyla desteklemesi doğru bir politika olur. Peki beşeri sermayenin iktisadi büyümeye gerçekten anlamlı bir katkısı var mı? Yoksa dışsallık hoş bir hikayeden mi ibaret? Bu konuda Ben Bernanke ve Refet Gürkaynak'ın yazdığı şu makale ampirik olarak bu ilişkiyi destekliyor, fakat bununla ilgili mevcut büyüme modellerini yetersiz buluyor: bkz.
Makroiktisatta sadece ulusal gelirin büyümesi değil, onun bölüşümü de önemli bir meseledir. Önceki örnekte büyümenin kaynağına açıklama getirmek üzere anlattığım hikaye aynı zamanda bir eşitsizlik hikayesi. (Şurada daha detaylı anlatmıştım: bkz.) Aynı özellikteki ve aynı çabayı gösteren girişimcilerin içinden birilerinin başarılı olup diğerlerinin olmaması, herkese ayrı ayrı vuran bireysel şans faktörlerinden ileri geliyor. Sonunda şanslı olanlar zengin oluyor, olamayanlar fakir kalıyor ve bu da toplumda eşitsizlik yaratıyor. Sonuç önceden belli olmadığı için, bu baştan sorulsa riskten kaçan kişilerin istemeyeceği bir durum. İşte böyle sigortalanamayan bireysel risklerin varlığı, eksik piyasa (incomplete market) denen piyasa başarısızlığının bir örneğidir. Şu çalışma böyle bir modelle, Amerika'daki tüketim ve gelir eşitsizliği arasındaki ilişkiyi incelemiş: bkz.
Yeni Keynesçi modeller
Dinamik stokastik genel denge modellerini, klasik ve Keynesçi diye ikiye ayırabiliriz. (Eski tip modellerden ayırmak için başlarına "yeni" de ekleniyor.) İkisi arasındaki en önemli fark, birinci tip modellerde fiyatların esnek olduğu ve değişen koşullara hemen tepki verip ekonomiyi dengeye getirdiği varsayılırken, ikincide fiyatlar çabuk tepki veremediği için ekonomi otomatik olarak dengelenmez. Örneğin fiyatlar esnekse, ekonominin daraldığı ve şirketlerin işgücü talebinin azaldığı bir durumda reel ücretler gerilemelidir. Fakat mesela sendikalar enflasyonun altında bir ücret artışını kabul etmiyorsa bu olmaz, reel ücret denge değerinin üzerinde kalır. O zaman istihdam ve üretim dengenin altında oluşur. Ekonomi genişlerken de bunun tersi gerçekleşir. Keynesçi jargonda denge üretim (çıktı) ekonominin "potansiyel"ini gösterirken, gerçek üretimin bundan farkına (pozitif veya negatif olabilir) "çıktı açığı" denir.
Yeni klasik yaklaşımda ekonomi kendiliğinden dengelendiğinden, makroekonomik istikrar politikaları uygulamaya gerek yoktur. Hatta fiyatlar esnekken parasal şokların reel ekonomiye etkisi olmayacağı için, içinde para piyasası barındırmayan "reel iş çevrimi" (real business cycles) modelleri ile çalışırlar. Yeni Keynesçi modellerde ise parasal şoklar reel ekonomiyi bir "parasal aktarım mekanizması" yoluyla etkiler. Reel veya nominal bir şok sonrası ekonomiyi dengeye getirmek için, para ve maliye politikalarını "döngü karşıtı" (countercyclical) olarak kullanmak gerekir.
Örneğin Covid-19 pandemisine klasik perspektiften bakarsak, devlet geliri düşen kişilere ve geçici olarak zora düşen sektörlere mali destek sağlayabilir; bu amaçla kaynak sağlamak için borçlanabilir. Fakat sağlık endişeleri veya tedbirler sonucu üretim düştü ve insanların tüketim istekleri azaldı diye, bunu tersine çevirmek için genişletici ekonomi politikaları uygulanmamalıdır. Öte yandan Keynesçi açıdan bakarsak, pandeminin doğrudan etkisinin üzerine gelecek talep eksikliğini gidermek gerekir. Dolayısıyla, devlet daha fazla borçlanarak daha büyük harcamalar yapmalı, para politikasını da olabildiğince gevşetmelidir. Dünyadaki politika yapıcılar ağırlıklı olarak Keynesçi düşüncede oldukları için, pandemi sonrası uygulama da bu şekilde oldu. Ne kadar doğru yaptıklarını, pandeminin etkisi geçtiğinde anlayacağız. Dünya çapında artan borçlar, varlık fiyatlarında şişme gibi bir sebepten finansal kriz yaşamazsak haklılarmış diyeceğiz.
İşin teknik tarafına dönersek, yeni Keynesçi modeller, para politikasının yanında ekonominin farklı noktalarına etki eden başka şoklar da içerir. Birçok stokastik parçadan oluşan modeller bu yüzden çok karmaşıktır. Bu özellik modeli daha gerçekçi hale getirir ama onun daha iyi tahminler yapacağını garanti etmez. Nitekim özellikle 2008 küresel finansal krizinden sonra, makroekonomik modellerin krizlerin sebeplerini anlamak ve onları öngörmekte işe yarayıp yaramadıkları konusunda tartışmalar hararetlendi. Tartışmada eleştirel taraftakilerden Joseph Stiglitz bu modellerin temelden çürük ve işe yaramaz olduğunu iddia ederken (bkz.), alanın önde gelen iktisatçıları Stiglitz'in bilmediği bir konuda ahkâm kestiğini söylüyorlar (bkz). Bununla beraber, ikinci gruptakiler 2008 krizinden dersler çıkarıldığını ve makroekonomik modellerin ekonominin güncel sorunlarına cevap vermek üzere sürekli geliştirildiğini de savunuyorlar.
29 Ocak 2021 Cuma
Vergide adalet ve verimlilik
Adil ve verimli vergi düzeni kurmak zordur. Birincisi, adalet sübjektif bir kavram; kişinin yaşadığı topluma, ait olduğu zümreye ve dünya görüşüne göre değişir. Becerikli, çalışkan ve girişimci bireylerin çok kazanıp toplumda ödüllendirildiği algısında olanlar yüksek vergileri adil görmeyebilir. Böyle bir toplum düzeni arzu edenler, üretim ve tasarrufların daha az, tüketimin daha çok vergilendirildiği küçük bütçeli bir mali yapı tercih eder. Zengin olmak için zengin doğmanın ya da bağlantısı olmanın gerektiğine inananlar ile eşitlikçi bir toplum yapısı hayal edenler ise tersine, gelirin ve servetin yüksek oranda vergilendirilerek yeniden bölüştürüldüğü bir düzen ister. İkincisi, vergilendirmenin verimli olması çoğu zaman adaletle çelişir. Özellikle devletin bütçesi büyüyüp harcamalar için finansman ihtiyacı arttığında, etkin şekilde vergi toplamak daha fazla önem kazanır. Frank Ramsey'in 1927 tarihli çalışmasıyla başlayan ve 1970'lerde Peter Diamond ve James Mirrlees'in çalışmalarıyla ilerleyen optimal vergilendirme teorisi bu problemi ele alır. (Joseph Stiglitz'in Ramsey'in anısına yazdığı şu makale literatürü özetliyor.)
Verimlilik meselesini, tüketim vergileri üzerinden basitçe şöyle açıklayabiliriz. Bir mala ilave vergi konulduğunda, bazı alıcı ve satıcılar piyasadan çekilir. Kimi satıcının vergi sonrası kazancı maliyetini kurtarmaz, kimi alıcıya da yükselen fiyat malın ederinden fazla gelir. Devlet gerçekleşen satışlar üzerinden gelir toplar, vazgeçenlerden toplayamaz. Dolayısıyla, vergi yüzünden gerçekleşmeyen her alışverişte, bir ekonomik değer/refah kaybı ortaya çıkar. Belli bir miktar gelir elde etmek için hangi sektöre ne oranda vergi getirileceği belirlenirken, her sektörde ne kadar refah kaybı yaşanacağı dikkate alınır (buna dara kaybı veya verginin fahiş maliyeti de denir). Ramsey problemi, vergi oranlarının refah kayıplarının toplamını minimize edecek şekilde belirlenmesidir. Bu problemin sonucu ise, vergi oranlarının arz ve talebin fiyat esnekliğine ters orantılı belirlenmesi gerektiğini söyler. Yani, arz veya talebin daha esnek olduğu maddeler daha düşük oranlarda, esnekliğin düşük olduğu maddelerse daha yüksek oranlarda vergilendirilmelidir. Bunu birkaç temel konu bağlamında açıklayalım.
1. İhtiyaçların düşük, lüks tüketimin yüksek oranda vergilendirilmesi gerekmez mi?
Pek değil. İhtiyaç olan tüketim maddelerinde talebin fiyat esnekliği düşüktür. İşe arabayla giden biri, benzin veya köprü geçiş ücreti biraz yükseldiğinde alışkanlığını değiştirmez. Benzer şekilde sigara veya alkol bağımlısı olanlar fiyat arttığında kolay kolay tüketimi bırakamaz. Piyasadaki alışverişe bozucu etki yapmadığı ve rahatça gelir elde edildiği için, kural icabı böyle maddelere daha yüksek oranda vergi konulması gerekir. Nitekim ülkemizde akaryakıt, sigara, alkol, iletişim gibi tüketim harcamaları gerçekten diğerlerinden çok yüksek oranlarda vergiye tabidir. Lüks tüketimde ise talebin fiyat esnekliği fazladır. Lokantada yemek pahalı gelirse, insanlar etini alıp evinde pişirebilir veya ormanda mangal yapabilir. Böyle sektörlerde verginin bozucu etkisi daha büyük olduğundan, vergi oranı daha düşük belirlenmelidir.
Elbette gıda, ilaç gibi temel ihtiyaç maddelerinde, talep esnek olmasa da vergilerin sıfıra yakın olduğunu, hatta ekmek gibi bazı temel ürünlerin (halk ekmek gibi uygulamalarla) sübvanse edildiğini görüyoruz. Burada belli ki adalet kaygısı verimliliğin önüne geçiyor. Zaten aksi olsa isyan çıkabilir.
2. Vergiyi alıcıya mı, satıcıya mı yüklemek gerekir?
Fark etmez. Kanun ne derse desin, vergiyi alıcı satıcıya, satıcı alıcıya yansıtmaya çalışır. Neticeyi yine arz ve talebin esnekliğine göre piyasa koşulları belirler. Talebin esnek olmadığı sigarada, şirketler vergi zammı gelince bunu anında tüketiciye yansıtır mesela. Fakat talebin esnek olduğu ürünlerde, fiyatın yükselmesi satışları çok düşürecekse, satıcı bir süre karından feragat ederek vergi artışını yansıtmayabilir. Yeterince kar edemiyorsa da bir süre sonra piyasadan çekilir.
Lüks tüketimi vergilendirmenin bir sonucu da vergi yükünün sadece tüketiciye değil, üreticiye de yüksek oranda yansımasıdır. Yat fiyatının içindeki vergi oranının sıradan bir otomobilden düşük olması muhtemelen bundandır. Lüks otomobillerin vergi oranlarının yüksek olması ise bunların ithal olmasıyla ilgili olmalı. Ne de olsa, ülke cari açık verirken, Alman otomobil üreticilerini desteklemenin anlamı yok. TOGG'un yerli otomobili piyasaya girerse, o da büyük ihtimalle avantajlı vergi oranlarıyla satılacaktır.
3. Vergilendirme gelire göre artan oranlı mı olmalı?
Artan oranlı vergilendirme (progressive taxation), gelir arttıkça marjinal vergi oranının da artmasıdır. Mesela ülkemizde gelir vergisinde oranlar gelir dilimlerine göre yükselir. Bir çalışan 2021 değerleriyle yıllık gelirinin ilk 24 bin lirası üzerinden yüzde 15, sonrasında 53 bin liraya kadar olan kısımdan yüzde 20 vergi öder. Böyle 5 dilim vardır ve 650 bin liradan sonra oran yüzde 40'a yükselir. Fakat vergi sisteminin artan oranlı olması sırf gelir vergisine bakarak anlaşılmaz. İnsanlar harcamaları üzerinden de vergi verdiklerinden, toplamda ne kadar ödedikleri önemlidir. Fakirler gelirlerinin büyük kısmını harcarken, zenginler daha çok tasarruf eder. Bu yüzden, ağırlıklı olarak tüketime dayanan bir vergi sisteminde, fakirler üzerindeki yük büyük olur.
Gelir eşitsizliği azaltılmak isteniyorsa, vergi sisteminin tüketime çok dayanmaması, vergilerin artan oranlı ödenmesi gerekir. Fakat artan oranlı bir sistemin illa verimli olacağının da garantisi yok. Esneklik problemi burada da geçerli. Çalışmak zorunda olan düşük ücretli birinin işgücü arzı esnek değilken, halihazırda yüksek geliri olan (doktor, avukat, mühendis, ust düzey yönetici gibi) nitelikli çalışanlarınki esnektir. Marjinal vergi oranı yükseldiğinde, ikinci gruptakiler kayıtdışına çıkabilir, daha az çalışabilir, daha erken emekli olabilir ya da başka bir ülkeye göç edebilir. Vergi sistemini dizayn edenler, bunları hesaba katmak zorundadır. (İşgücü gelirlerinin vergilendirilmesi problemini eski bir yazıda uzun uzun anlatmıştım.)
4. Sermayeye ne oranda vergi konulmalı?
Sermaye, sahip olunan varlığın değeri (mesela emlak) veya ondan elde edilen gelir (mesela kira) üzerinden vergilendilebilir. Servet vergisi de denen ilk gruptakiler öngörülebilir bir kural dahilinde alınıyorsa, gelir vergisinden çok farklı değildir. Sermayenin vergilendirilmesi konusunda, standart modeller optimal vergi oranının sıfır olduğunu söyler. Hatta literatürdeki önemli bir makalede (Judd 1985), sadece çalışan sınıfın refahı dikkate alınsa bile bunun geçerli olduğu bulunmuştur. Çünkü sermaye birikerek büyüdüğünden, tasarruf ve yatırımların azalması uzun vadede sermaye stoğunun (makine, araç gereç, bina, altyapı vs.) daha düşük olmasına yol açar. Bu da çalışan sınıf için, daha az istihdam ve daha düşük ücretler anlamına gelir.
Tabii literatürde farklı koşullarda farklı sonuçlar veren birçok model var. Bunlar içinde sermaye gelirlerinin, servetin ve mirasın pozitif ve artan oranlı vergilendirmesini savunanlar da mevcut. En doğrusunun ne olduğunu kolayca söylemek mümkün değil. Böyle olduğundan, sermayenin vergilendirilmesi hala çok canlı ve hararetli bir araştırma konusudur. Ayrıca bu konu, adalet bakımından da farklı açılardan çok tartışılır. Mesela ülkemizde gündemde olan değerli konut vergisi, daha önce tepki çektiği için bir süre ertelenmiş ve sonrasında kapsamı daraltılmıştı; fakat hala itirazlar (örneğin) sürüyor . Öte yandan, dünya genelinde sol görüşlü kesimler, sosyal eşitsizlikleri gidermek için servet vergilerini savunmaktadır.
Servet birikmiş bir değer olduğu için, kısa vadede tamamen esneksiz bir arza sahiptir. Bu yüzden sürpriz bir servet vergisiyle vatandaşı tek seferde kaz gibi yolmak da mümkün. Fakat adil olup olmaması bir yana, böyle bir şey devlete güveni zedeleyerek uzun vadede sermaye birikimini caydırır, insanları varlıklarını başka ülkelere veya kayıt dışına çıkarmaya teşvik eder. Bu yüzden olağanüstü durumlar haricinde böyle yüksek sermaye vergilerini pek görmeyiz. Bizde 1942'de uygulanan Varlık Vergisi savaş koşullarında konulmuş böyle bir uygulamaydı. Yakında zamanda ise, 2013'te bankacılık krizi yaşayan Güney Kıbrıs, bankalardaki mevduatının neredeyse yarısını bir kalemde silerek, çoğu yabancı (Rus) olan yatırımcılara sağlam bir gol atmıştı.
13 Aralık 2020 Pazar
İkinci en iyi nedir?
İdeal koşullarda, uluslararası ticareti kısıtlayan gümrük tarifesi, kota gibi engeller fiyatları yükseltir, tüketimi azaltır, refah kayıplarına neden olur. Fakat dünyada ideal piyasa koşullarını görmeyiz. Mesela, yeni sanayileşen ülkelerdeki bebek endüstriler (infant industries) serbest ticaret ortamında ithal ürünlerle rekabet edemez. Bu durumda üretimde katma değer yeterince artmaz, büyüme yavaş kalır. Bu soruna karşı ideal politika, potansiyeli yüksek sektörlere (finansman desteği, ucuz ham madde, vergi istisnası, sübvansiyon gibi şekillerde) teşvik sağlamaktır. Bu yolla hem yerli üreticinin rekabet dezavantajı kapatılır hem de serbest ticaretten feragat edilmez. Tabii, söylemesi kolay, yapması zor. Gelişen ülkelerin devlet kapasiteleri sınırlıdır. Hangi sektörlerin ne kadar destekleneceğini tespit etmeleri, gerekli mali kaynağı yaratmaları ve çarçur etmeden dağıtmaları zordur. Etkin bir sanayi politikası uygulanamıyorsa, ikinci en iyi seçenek ithalata yönelik doğrudan (vergi ve kota) ya da dolaylı engeller (regülasyonlar) getirmek olabilir. Bu durumda pahalı, düşük kaliteli ve az tüketim nedeniyle kısa vadede refah kaybı olsa da sanayi geliştikçe uzun vadede bu kaybın telafi edileceği umulur.
Uluslararası ticaretten devam edelim. Ticaretin serbestleşmesi ülke içinde bazı sektörlerin gelişmesine yol açarken, bazı sektörler geriler. Gerileyen sektörlerde işsiz kalan nitelikli çalışanlar, başka sektörde vasıfsız işçi muamelesi görür ve gelirleri düşer. İdeal olan, ticareti serbestleştirirken bunun gibi sosyal maliyetleri telafi edecek çözümler üretmektir. Lakin bu sağlanamadığından, ABD başta olmak üzere birçok gelişmiş ülkede sosyal baskıların arttığını ve korumacılığın yükseldiğini görüyoruz. Bir olgu olarak karşımıza çıkan bu durum, ikinci en iyi kavramının mantığına da uyuyor.
İşgücü piyasasında, sendikalarının varlığı ve asgari ücret gibi uygulamalar serbest ve rekabetçi bir piyasa yapısıyla bağdaşmaz. Fakat, piyasayı bozucu başka unsurlar da olduğunda, bunlar dengeleyici işlev görebilir. Örneğin, az sayıda büyük işverenin işgücü piyasasına hakim olduğu sektörlerde istihdam ve ücretlerin serbest piyasaya göre düşük kalması olasıdır. Tam rekabeti sağlamak mümkün değilse, ikinci en iyi politikalar çözüm olabilir.
Vergi ve transferler yoluyla gelirin yeniden bölüştürülmesinde de kısıtlar söz konusudur. Gelir ve tüketim gibi değişken ölçütlere göre yapılan vergilendirme piyasada bozucu etkiler yapar. Vergi oranlarını yükseltmek istihdam ve yatırım iştahını azaltır, kayıt dışılığı artırır. Bu yüzden, devlet sosyal eşitlik sağlamaya çalışırken verimliliği göz ardı edemez. En eşitlikçi siyasi iktidar bile idealini değil, ikinci en iyi politikaları uygulayabilir. (Optimal vergilendirme konulu eski bir yazıda bunu etraflıca anlatmıştım)
13 Eylül 2020 Pazar
Ekolojik iktisat ve büyümenin sınırları
İktisadi büyüme ve kalkınmayı pek sorgulamayız. Üretimin, yatırımın, istihdamın artması, tüketimin çoğalması ve çeşitlenmesi, toplumdaki genel hayat kalitesinin yükselmesi neden kötü olsun ki? Tersine, büyüme hızının olabildiğince yükselmesini arzu ederiz. Niceliksel zenginleşmeyle beraber niteliksel iyileşme de isteriz ki, bunu kalkınma diye büyümeden ayırırız. Kalkınmanın "sürdürülebilir" olmasını, yani geleceğimizden ve sonraki kuşakların refahından çalmaması gerektiğini de kabul ederiz. Bunun için, doğayı koruyacak, çalışanların haklarını gözetecek, sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri azaltacak önlemler alınmasına ve büyümeden fedakarlık edilmesine razıyızdır. Ama acaba bunlar yeterli mi? Sürekli ve sürdürülebilir büyüme mümkün mü? Yoksa büyümenin sonu var mı?
Ekolojik iktisat, bu soruları insan-doğa ilişkisi bağlamında araştıran, doğa bilimleri ve sosyal bilimlerin kesişimindeki bir alandır. Ekolojik iktisatta, ekonominin ekosistemin bir parçası olduğu dikkate alınır ve ikisi arasındaki etkileşimler incelenir. Doğal ekosistem, insan yapısı iktisadi sistem için gerekli kaynakları sağlar. İnsan dahil, üretime katılan tüm faktörler nihayetinde ekosisteme bağımlıdır. İnsan nüfusunun geçiminin sağlanması, sermaye mallarının ve enerjinin üretilmesi, toprağın ve madenlerin kullanılması gibi her türlü faaliyet doğrudan ya da dolaylı olarak doğal kaynaklara dayanır. İktisadi faaliyetin sonucunda, mal ve hizmetlerle beraber atık maddeler de üretilir. Atıklar doğaya döner ve belli hızlarla emilir. İktisadi sisteminin kendini sürdürebilmesi, kaynak kullanımı ve yenilenme hızına, alternatif kaynakların birbirini ikame edebilmesine, atıkların birikme ve emilme hızına ve tüm bunların insan refahını nasıl etkilediğine bağlıdır.
Sürdürülebilirlik meselesini, kaynak ve atık problemi olarak ikiye ayırabiliriz. Kaynak tarafında; fosil yakıtlar gibi kimi doğal varlıklar sabit stoktadır, kullandıklarımızın yerine yenisi gelmez; güneş, yağmur, rüzgâr gibi doğal varlıklar ise yenilenebilir. Yenilenemeyen kaynaklar başlangıçta bolken artan bir hızla kullanılabilir; fakat tükenmeye yaklaştıkça, kullanım miktarının giderek azalması gerekir. Yenilenebilir kaynaklarda ise stok pratikte sınırsız olsa da birim zamandaki kullanım kapasitesi sabittir. Örneğin, bir akarsuyun üzerindeki santralleri arttırarak sürekli daha fazla elektrik üretemezsiniz. Dolayısıyla, yenilenebilir olan veya olmayan hiçbir doğal varlık sonsuza kadar artan miktarlarda kullanılamaz. Ayrıca, ekosistem sınırlı olduğundan, yeni keşifler yaparak da kaynak kullanımı sürekli artırılamaz. Verimlilik yoluyla üretimi bir yere kadar artırmak mümkündür, fakat verimlilik sağlayan teknolojik gelişme de nihayetinde ekosisteme bağımlıdır. Bunlardan hareket eden ekolojistler, fizikteki termodinamiğin temel kanunlarına dayanan argümanlarla, sınırsız bir iktisadi büyümenin mümkün olmadığını savunmuşlardır.
Atık problemi, büyümenin fiziksel sınırlarından ayrı olarak, nereye kadar arzu edilebilir olduğuyla da ilişkilidir. Üretim süreçlerinde ortaya çıkan ve doğada yok olmayıp biriken atıklar, insan refahını etkiler. Buradaki en güncel ve önemli mesele, karbon salınımından kaynaklanan ve felaket boyutlarında sonuçlar doğurabilecek olan küresel ısınmadır. Kimyasal, biyolojik ve nükleer atıklar, daha sınırlı çevrelerde olmakla birlikte, yine insan sağlığını tehdit eder. Plastik gibi, doğada yok olması zor evsel atıklar da biriktikçe hayat kalitemizi azaltır. Zararlı atık üreten kaynak ve teknolojilerden, yenilenebilir kaynaklara ve temiz teknolojilere geçilmesi atık sorununu hafifletecektir. Fakat milyarlarca insandan oluşan bir dünyada sürekli artan tüketim talebinin daha temiz üretim teknikleriyle karşılanması ve atık seviyesinin makul seviyelerde tutulmasının mümkün olmadığı savunulmuştur. Büyümeyle beraber yaratılan ekolojik maliyetlerin bir noktadan sonra tüketimin getirdiği marjinal faydayı aşacağı, dolayısıyla daha fazla büyümenin insan refahını azaltacağı ileri sürülmüştür. Hatta aşırıya gidildiğinde, küresel ısınma tehdidinde olduğu gibi, ekolojik sorunların hızla felaket boyutlarına ulaşabileceği de belirtilmiştir.
Bu sonuçları nasıl değerlendirebiliriz? Kaynaklar tarafında, sınırsız iktisadi büyümenin mümkün olmaması benim için şaşırtıcı değil. İnsanlık tarihine bakınca gerek nüfus gerekse de ortalama yaşam standardı bakımından sürekli büyüme görmeyiz. Tarih öncesi dönemlerdeki tarım devrimi ve yakın çağdaki sanayi devrimi hızlı büyümenin yaşandığı dönemlerdir. İlki insan topluluklarının tarımsal üretime ve ticarete başlamasına, karmaşık toplumsal ve iktisadi yapılar oluşturup nüfusunu artırmasına imkân sağlamıştır. İkincisi de sermaye birikimi ve verimlilik artışıyla beraber hızlı bir zenginleşmeye ve nüfus patlamasına yol açmıştır. Bu dönemlerin ve veba salgını gibi olaylardan kaynaklanan dalgalanmaların haricinde, tarih boyunca ekonomiler oldukça durağan olmuştur. Sanayi devrimi ve sonrasında dahi, Thomas Malthus ve John Stuart Mill gibi büyük klasik iktisatçılar kaynak kısıtına dikkat çeken benzer tezlerle iktisadi büyümenin duracağını tahmin etmişlerdir. Ancak aradan geçen yüzlerce senede öngörüleri gerçekleşmemiştir. Âtıl durumdaki (tarım arazileri, madenler gibi) doğal varlıklar kullanıma girdikçe, (petrol, doğalgaz gibi) yeni keşifler ve (nükleer enerji, güneş enerjisi gibi) teknolojik icatlar yapıldıkça, mevcut kaynaklar daha verimli kullanıldıkça iktisadi büyüme sürmüştür. Bu elbette, söz konusu tezlerin yanlış olduğu ve dünya ekonomisinin sonsuza dek büyüyeceği anlamına gelmez. Ancak kaynak kısıtlarının yakın gelecekte büyümeyi durdurması şüphe götürür.
Atıklar tarafında, fazla büyümenin ekolojik maliyetleri sebebiyle faydadan çok zarar getirebileceği dikkate değer bir görüş. Bunun karşısında, ana akım iktisatta bir çevresel Kuznets eğrisi hipotezi vardır. Ülkelerin kalkınmanın ilk aşamalarında çevresel sorunları ikinci plana attığı, fakat zenginleştikçe bunları daha çok önemsediği gözlenmiştir. Bundan hareketle, en az ve en çok gelişmiş ülkelerde çevre kirliliğinin düşük, orta gelirli ülkelerde yüksek olduğunu gösteren bir çan eğrisi olması beklenir. O ya da bu, makroekonomik büyümeyle çevre kirliliği arasında ampirik bir ilişki olabilir. Fakat bunun çözüm üretmede ne kadar faydalı olduğu konusunda şüpheliyim. Örneğin, ekonomiler büyüdükçe karbon salınımı düzenli olarak artsa dahi, karbon salınımını doğrudan hedef almayan bir politikanın, büyüme ne olursa olsun çevre sorununa derman olmayacağı açıktır. Çevresel problemler mikroekonomiktir, çözümler de öyle olmalıdır. Bu tür meseleler iktisat teorisinde dışsallık ve kamu malları bağlamında çalışılmaktadır. İktisat içinde nispeten genç bir alan olan mekanizma dizaynı teorisi, ödül ve ceza sistemleri geliştirerek piyasa ekonomisiyle uyumlu çevresel düzenlemelerin oluşturulmasına katkı yapmaktadır.
Ekolojik sorunlara nasıl yaklaşıldığı, hangi ön kabullere dayanarak ne sonuçlara varıldığı ve hangi politika önerilerinin getirildiği ideolojik kimliklerle yakından ilişkilidir. Büyümeyi ilerlemeyle özdeşleştiren birini, insanların aza kanaat ettiği ve sayıca çoğalmadığı bir dünyanın daha iyi olabileceğine ikna edemezsiniz. Piyasa ekonomisine kökten karşı birine, karbon salınımı sınırlanacak diye karbon piyasası kurmayı kabul ettiremezsiniz. Dünyada daha çok otoyol görmek isteyen kişiyle, daha çok orman görmek isteyen kişinin görüşleri de aynı olmaz. O yüzden, ekolojik sorunlar konusunda gerek bilimsel alanda gerekse de kamuoyunda çok farklı duruşlar vardır. Ayrıca bilim insanlarının uzlaşma sağladığı konularda dahi, hangi kamu politikalarının uygulanacağı politikacıların, bürokratların ve onları yönlendiren kamuoyunun elindedir. Karmaşık siyasi hesaplar, özel ekonomik çıkarlar ve uluslararası pazarlıklar adım atılmasını güçleştirmekte ve ekolojik sorunların büyümesine sebep olmaktadır.
Ekolojik iktisat, büyüme ve sürdürülebilirlik konularında kapsamlı kaynak arayanlar, bu yazıyı yazarken faydalandığım şu esere bakabilir:
Handbook on Growth and Sustainability (2017), edited by Peter A. Victor and Brett Dolter, ISBN:9781783473557, https://doi.org/10.4337/9781783473564.
5 Eylül 2020 Cumartesi
Kamu tercihi teorisi ve milli irade
Düşünsel bir örnek ele alalım. Diyelim ki bir yere elektrik üretmek için nükleer santral kurulması önerilsin ve karar toplumun genel eğilimine göre alınacak olsun. Santral kurulursa ülkenin önemli bir enerji ihtiyacı karşılanacak. Elektrik bollaşıp ucuzlayacak. Fakat nükleer santralın güvenlik riskleri insanları tedirgin edecek. Sonuçta seçenekleri değerlendiren insanların bir bölümü santralın yapılmasından yana olacakken, kalanı buna karşı olacaktır. Pratikte referandum mu yaparlar, anket mi, yoksa siyasetçiler sahaya inip havayı mı koklar önemli değil. Çoğunluğun ne istediğini biliyorsak, demokratik bir toplumda o kararın alınması en doğal sonuçtur.
Şimdi araya üçüncü bir seçenek koyalım. Nükleer santral yerine, termik santral de kurulması mümkün olsun. Bu durumda yine elektrik üretilecek ve güvenlik riski de olmayacak, ama termik santralın dumanı doğaya ve insan sağlığına zarar verecek. İnsanlara tercihleri sorulduğunda 6 farklı şekilde sıralama yapabilirler. Nükleere N, termiğe T, hiçbir şeye H diyelim ve tercih sırasını > işaretiyle ifade edelim. Yani enerji olsun ve mümkünse dumansız olsun diyen biri, (1) N>T>H diyecek. Bunun dışındaki olası sıralamalar: (2) H>N>T, (3) T>H>N, (4) N>H>T, (5) H>T>N ve (6) T>N>H. Basit olsun, son üç sıralamayı kimsenin seçmeğini varsayalım. İlk 3 sıralamayı seçenlerin oranı ise %45, %35 ve %20 olsun. Bu durumda ikili olarak bakarsak, (1) ve (2) diyenler için N>T oluyor; ikisinin oranlarını toplarsak, toplumun yüzde 80'i nükleer enerjiyi termik santrale tercih ediyor. (1) ve (3)'te T>H oluyor; yani, toplumun yüzde 65'i termik santralı hiçbir şeye tercih ediyor. (2) ve (3)'te H>N oluyor; demek ki, toplumun yüzde 55'i hiçbir şey yapılmamasını nükleer santrale tercih ediyor.
İktisat teorisindeki en temel varsayım, rasyonel bir bireyin bir A seçeneğini B'ye ve B seçeneğini C'ye tercih ediyorsa, A seçeneğini de C'ye tercih edeceğidir. Yukarıdaki örnek bize gösteriyor ki, bireylerin tercihlerini toplayıp toplumsal bir tercih sıralaması elde etmeye çalıştığımızda bu böyle olmayabiliyor. Dolayısıyla, ikiden fazla seçenek varsa, kendi içinde tutarlı bir toplumsal iradeden bahsetmek mümkün değil. Bu sebeptendir ki, seçim sonuçları aslında seçmen tercihlerinden çok belirlenen sisteminin sonucudur. Yukarıdaki örnekte, termik santralı işin içine katmayınca, çoğunluk nükleer enerjiye karşı çıkıp santral yaptırmıyor. Oysa gündemi belirleyen taraf (siyasetçi, medya ya da sivil toplum, kim baskınsa) önce termik santral yapılmasını ortaya atsa ve nükleerden hiç bahsetmese, insanların %65'i bunu destekleyecek. Sonraki aşamada nükleer santralı alternatif olarak ortaya atar ve tercihi termik ve nükleer arasında yaptırırsa, bu sefer %80 ile çoğunluk sağlayarak nükleer santral yaptırabilir.
Kamusal kararların alındığı sistemlerinin hepsi kusurludur. Dolayısıyla basit durumlar hariç, sık sık çarpık sonuçlar görürüz. Siyasi seçimleri düşünelim. Çok sayıda adayın katıldığı ve seçmenin tek bir adaya oy attığı tek turlu klasik bir seçimde (örneğin bizdeki belediye seçimlerinde), çoğunluğun en az istediği aday, diğer adayların oyları bölünmüşse az sayıda oyla birinci gelebilir. 1994'te Recep Tayyip Erdoğan %25 oyla İstanbul'a belediye başkanı olduğunda, buna benzer şekilde merkez partilerdeki bölünmüşlükten yararlanmıştı. Bu durum (bugünkü cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki gibi) iki turlu bir seçim yapıldığında engellenir. Fakat stratejik aday belirleme ve oy kullanma gibi, başka problemler engellenemez. Bunun örneklerini son yıllarda Türkiye'de hemen her seçimde görüyoruz. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş'ın klasik CHP'li politikacılar olmadığı açık. Ama sağ seçmenden de oy alabilecekleri için, parti yerel seçimlerde onları aday gösterdi ve sol seçmen de onlara oy verdi. Sonuçta, seçenin birinci tercihi olmayan adaylar seçimi kazanmış oldu.
Toplumu ilgilendiren böyle çetin meselelerle uğraşan kamu tercihi teorisi, sosyal bilimlerin belki de en soyut ve matematiksel alanıdır. Öte yandan siyasi sistemi son yıllarda büyük değişim yaşayan ülkemizde bu konular bambaşka bir şekilde ele alınıyor. Güncel hesaplara, çıkar çatışmaları ve pazarlıklara göre belirlenen bir sistem daha çok değişir.
8 Mayıs 2020 Cuma
Lübnan’ın ekonomik krizi
- Ülke uzun yıllardır çok yüksek bütçe ve cari işlemler açığı (“ikiz açık”) sorunu yaşıyor. 2019’da GSYH’ye oranla bütçe açığı %10.7, cari açık %20.1 oldu. Kamu borcu da GSYH’nin %150’sinin üzerine çıktı.
- Lübnan’da devlet borçlanmayı bankalar üzerinden yapıyor. Merkez bankası da yerli ve yabancı para cinsi tahvilleri gerektiğinde satın alarak mali genişlemeye destek oluyor.
- Bankalar finansmanı çoğunlukla yurtdışındaki Lübnanlılardan topladığı dolar cinsi mevduatla sağlıyor. Dolayısıyla, cari açığı finanse eden sermaye girişi de mevduat yoluyla oluyor. Bankacılık sektöründe dolar mevduatların toplama oranı %70’lerde.
- Kamu borçlanma ihtiyacı sebebiyle dolar faizi yüksek, merkez bankası yerel para faizini de yüksek tutuyor. Buna rağmen mevduat girişlerinde yavaşlama daha 2018’de başladı. Ardından kredilerde yavaşlama ve bankaların tahsili gecikmiş alacaklarında artış yaşandı.
- Büyüme hızı; düşük verimlilik, iç karışıklıklar, diplomatik sorunlar, Suriye savaşı ve mülteci akını gibi olumsuz etmenler yüzünden uzun yıllar yavaş kaldı. GSYH 2010-18 arası ortalama %2 büyüdü.
- Daha kriz öncesinde IMF, kamu borcunun sürdürülebilir olması için GSYH’nin %4.5’i oranında bir faiz dışı fazla gerektiğini söylüyordu. Bir dizi yapısal reform önerisinin yanında, IMF yolsuzluğun yaygınlığından ve acil önlem alınması gerektiğinden bahsediyordu.
- Lübnan 2018 yılında aralarında ABD, AB ülkeleri ve Suudi Arabistan gibi çeşitli taraflardan oluşturan bir konsorsiyumdan, kalkınma projelerinde kullanılmak üzere 11 milyar dolarlık kredi sözü aldı. Lakin bu kaynak gerekli reform şartları sağlanmadığından daha gelmedi.
- 2019 sonundan itibaren mevduat girişinin azalmasıyla ülkenin finansman sıkıntısı arttı ve koronavirüs salgınından sonra iyice ağırlaştı.
- Kamu borç senetleri, merkez bankası parası ve döviz rezervleriyle daha çok satın alınmaya başlandı.
- Mart ayında Lübnan dış borç ödemesini yapamayarak, tarihinde ilk defa temerrüde düştü.
- Döviz sıkışıklığından bankalar mevduat sahiplerine dövizle ödeme yapamaz hale geldi. Yerel para ile ödeme yapılsa da resmi döviz kuru düşük olduğundan, bu durum mevduat sahibinin kayıp yaşamasına yol açtı.
- Hükümet kamu borcunun bir kısmını silerek yeniden yapılandırmayı planlıyor. Yerel bankaların varlıklarının %70’i devlet tahvili olduğundan bu durum bankacılık sistemini zora sokacak; banka hissedarları, mevduat sahipleri ve diğer borç verenler külfeti paylaşacaktır.
- Hükümet 10 milyar dolarlık bir mali destek paketi için IMF’ye başvurdu. Ayrıca 2018’de söz verilen kalkınma desteğini almak için de hala ümitliler.
- IMF, 2020 yılında Lübnan için GSYH’de %12 daralma, %17.5 oranında enflasyon, GSYH’nin %15.3’ü kadar bütçe açığı ve %12.6’sı kadar cari açık tahmin ediyor.
Lübnan hakkında daha fazla bilgi için, yazıda faydalandığım aşağıdaki kaynaklara bakabilirsiniz:
19 Nisan 2020 Pazar
Mükemmel fırtına
Türkiye genelinde dükkanlar kapandı, birçok fabrika üretime ara verdi, şehirlerarası ulaşım durdu, kısmi ve geçici sokağa çıkma yasakları bile uygulandı. Ekonomik faaliyetlerdeki azalma gözle görülür olmaktan da öte, can acıtıcı düzeyde ve bu durum bir süre daha böyle gidecek. Ekonomistler üretim girdilerinden elektrik tüketimine bakıp yaklaşık yüzde 15 düşüş tespit ediyorlar (bkz.). Bunun nasıl devam edeceğini ve sonuçta katma değere tam ne kadar yansıyacağını bilmiyorum, fakat bu yılın ikinci çeyreğinde (Nisan-Haziran döneminde) ekonominin çok sert bir küçülme yaşayacağı kesin. Yılın dörtte biri böyle olduktan sonra, yılın tamamında yüzde 5 küçülmek demek, bundan sonra toparlanma olacak demek aynı zamanda. Üstelik IMF seneye de Türkiye için yüzde 5 oranında fena olmayan bir büyüme bekliyor. Çok coşkulu değil ama kötümser de değil, ümit verici öngörüler bunlar. Acaba bu ümit gerçekçi mi?
İnsanlar ise gidemediği, alışveriş yapıp talep yaratamadığı için oluşan ekonomik kayıp, engellerin azalmasıyla telafi edilmeye başlanacak. IMF tahmininin altında, salgının dünyada birkaç ay içinde gerilemeye başlayacağı varsayılıyor. Böyle olmazsa ne olur? IMF'nin alternatif senaryo tahminleri de var ama yazıyı sayılara boğmayalım. Özeti, salgın sürdükçe ekonomik daralmanın da derinleşeceği, hatta gelecek yıla da sarkabileceği söyleniyor. Yani, ihtiyatlı olacaksak hem sağlık açısından hem de iktisadi açıdan baz senaryodan daha kötüsüne de hazır olmalıyız.
Bu hastalık toplum bağışıklık kazanana kadar hayatımızdan çıkmayacak. Bu da ya aşı bulunup yaygın şekilde uygulanana ya da herkes hasta olana kadar devam edecek. Başta önlem alınamadığından salgın hızlı yayıldı. Şimdi uygulanan katı önlemlerle, hastalık geriletilmeye ve kontrol edilebilir düzeye indirilmeye çalışılıyor. Benim anladığım, makul bir noktaya gelince (seyahat, sokağa çıkma yasağı gibi) makro ölçekli tedbirler yavaş yavaş kaldırılacak, mikro tedbirlerle mücadele edilmeye çalışılacak. Daha çok test yapıp belirti gösteren ya da göstermeyen tüm hastaları çabuk tespit etmek, salgını köşe bucak takip etmek ve tespit edildiği yerde izole etmek gibi hummalı bir çabaya girişilecek. Bu arada yeni hastane, ekipman ve tıbbi malzeme için yatırım da yapılıyor. Bir yandan bilim adamları tedavide faydalı olacak yöntem ve ilaçlar üzerinde çalışıyor. Sonuçta, sağlık sisteminin kapasitesi ve etkinliği artıp daha çok insanı tedavi eder duruma geldiğimizde, hastalıktan da eskisi kadar korkmayacağız. Belki bir zaman sonra onunla yaşamaya da alışacağız. O zaman katı kısıtlamalara da gereksinim duymayacağız.
İşin uzmanı olmadığım için sağlık krizinin kolaylıkla aşılıp aşılmayacağını bilmiyorum. Bildiğim, bunun başarılmasının ekonomik sıkıntıları gidermek için de gerekli olduğu. Fakat maalesef bunun yeterli olduğunu söyleyemeyiz. Salgın yüzünden işletmelerin zor duruma düşmesi, çalışanların işsiz kalması, fakirin daha da fakirleşmesi büyük ekonomik ve sosyal sorunlar yaratıyor. Devlet bu sorunları hafifletmek için tedbir almak durumunda ve alıyor da. Bunun maliyeti ise doğrudan veya dolaylı olarak herkese çıkacak. Buna önceki yazımda değinmiştim (bkz.). O günden beri geçen sürede ekonomi yönetiminin politika tercihleri de belirmeye başladı.
Ekonomide otomatik dengeleyici görevi yapan mekanizmalar vardır. Örneğin, gelir ve tüketim düştüğünde haliyle bunlar üzerinden insanların ödediği vergi de azalır. Çalışanlar işsiz kaldığında ya da dara düştüğünde, işsizlik sigortası ve çeşitli sosyal destek mekanizmaları devreye girer. Bunlar yeterli gelmediğinde devlet aktif olarak destekleyici politikalar da uygular. Nitekim bizde de böyle oldu ve 100 milyar TL (milli gelirin yaklaşık yüzde 2-2.5'i) büyüklüğünde bir ek mali paket açıklandı. Bununla özel sektörün vergi borçları ötelendi, kredi imkanları arttırıldı, çeşitli sosyal destekler genişletildi. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında bizdeki mali paket çok büyük değil (bkz.). Ayrıca içerik olarak da hibeden çok borç sağladığı için, faydalananlara geçici ve sınırlı bir destek veriyor. Bu da kamunun finansman sağlamada yaşadığı zorlukların mali genişleme konusunda kısıtlayıcı olduğunu gösteriyor.
Kamunun finansmanında merkez bankası kaynakları daha çok kullanılmaya başlandı. Merkez bankası piyasadan hazine menkul kıymetlerini satın alırken (bkz.), para tabanı da hızla genişliyor (bkz.). Tabii mesele kamunun finansmanıyla bitmiyor. Bir yandan kredilerin de genişlemesi, böylece bankaların özel sektörü bol ve ucuz krediyle desteklemesi isteniyor. Bu da para arzında daha hızlı bir büyüme demek. Merkez bankası, BDDK ve kamu bankaları eşgüdüm içinde kredileri genişletmeye çalışıyor. Özel bankalarsa batık kredilerin artacağı böyle bir ortamda kredi vermeye istekli olmayacaklardır. Fakat regülasyonu devlet yaptığından (bkz.), özel bankalar da ileride daha çok risk almak durumunda kalabilirler. Bu gelişmelerin döviz kuru üzerindeki yansımalarını hemen gözlemleyebiliyoruz. Büyüme, enflasyon, finansal istikrar gibi konulardaki sonuçlarını ise zamanla göreceğiz.
Uluslararası iktisattan biliyoruz ki, açık ekonomilerde parasal genişleme döviz kurunda yükselişe sebep olur. Ülkenin döviz rezervleri varsa, piyasaya döviz satılarak kur artışı bir süre engellenebilir. Fakat rezervler yetersizse, sonunda ya döviz kuru serbest bırakılır ya da dışa açıklıktan feragat edilir (bkz.). Bizde arada bir şeyler yapılıyor. Bir yandan döviz piyasasına müdahale ediliyor, bir yandan bankaların para takası (swap) gibi araçlarla yurtdışıyla yaptıkları vadeli işlemler kısıtlanıyor, bir yandan da döviz kurunun yavaş yavaş yükselmesine izin veriliyor. Serbest bıraksak kur gidecek ama yapamıyoruz, çünkü hem enflasyon patlar hem dövizle borçlu olan birçok firma batar. Ama kuru durduramıyoruz da çünkü parasal genişleme uyguluyoruz ve döviz rezervimiz de yeterli değil.
O zaman bu durumdan nasıl çıkacağız? Başta dedik, önce sağlık krizini çözüp ekonomiyi tekrar açmanın yolunu arayacağız. Üretmeden refah artmaz. Sonra, ümit edildiği gibi hastalık yılın ikinci yarısı geriler ve küresel büyüme toparlarsa, işler bizim için de kolaylaşır. Büyük ekonomilerde çok büyük parasal ve mali teşvikler verildi. Beklentiler iyileşince, kötüleşirken olduğu gibi, yine ilk tepkiyi finans piyasaları verecektir. Dolayısıyla o safhaya, reel ekonomi çok zarar görmeden ve makroekonomik dengeleri çok bozmadan girersek, dış finansmanın bollaşıp ucuzlamasıyla bu krizden çıkabiliriz. O zaman uygulanan parasal genişlemeyi geri almak imkanı da doğabilir. Sanırım, ekonomimizi yönetenlerin planı ve ümidi de buna benzer bir şey.
Buradaki şartlar sağlanmaz ve işler daha kötüye giderse ne olur? O zaman bir noktada IMF'den destek isteyebiliriz. IMF salgın sebebiyle bir miktar krediyi (bize 7-8 milyar dolar düşüyor) sorgusuz sualsiz vermeye hazır. Daha büyük bir kredi içinse, tarafların üzerinde anlaşacağı bir program uygulamak gerekir. Bu ekonomiyi yönetirken hükümetin elini bağlayacağından şu ana kadar tercih edilmedi. Ayrıca IMF'den destek istemek utanç verici bir şey gibi algılanıyor. Yine de şartlarda anlaşılırsa ya da ekonomik zorluklar mecbur bırakırsa, bu yola girilebilir.
Sorun şu ki, IMF kredisi dış finansman ihtiyacımızın tamamını karşılayacak kadar büyük olmayacak. Devletin ve özel sektörün vadesi gelen dış borcunu çevirmek ve ekonominin büyümesini sağlayacak kadar cari açık yaratabilmek için hala küresel piyasalardan sermaye çekebilmemiz gerekecek. Küresel ekonominin iyileştiği bir ortamda, IMF'nin varlığı yabancı yatırımcılara güven verip bunu kolaylaştırabilir. Ancak dünya ekonomisinin düzelmediği bir ortamda, yanımızda IMF de olsa bunu başarmamız zor.
Dünya ekonomisindeki daralma uzun sürerse, o durumda finansman zorluğunun yanında, ihracat ve turizm gelirlerimizde azalma da bizi olumsuz etkiler. Ödemeler dengesi krizine yol açabilecek öyle bir ortamada, sermaye kontrolü uygulamak (yabancı sermayenin çıkmasını engellemek) gibi alışılmadık önlemler almamız gerekebilir. Alışılmadık dedim ama, bugün Türkiye'de bankaların yabancılarla vadeli döviz işlemleri kısıtlanarak, sınırlı bir alanda sermaye hareketi engelleniyor. Dünyada da gelişen ülkelerin sermaye giriş çıkışlarına kapsamlı sınırlamalar getirmesi, son dönemde uluslararası platformlarda daha güçlü dillendirilen bir konu (örneğin bkz.). Bu konuda tutucu bir kurum olan IMF bile, kriz riski varsa bu tip politikalara geçici olarak onay verme noktasına geldi (bkz.). Elbette her şeyin olduğu gibi sermaye kontrolünün de maliyetleri var. Fakat zorda kalınırsa IMF programı kapsamında bile böyle kısıtlamalar görebiliriz. (Hatta illa uygulanacaksa, bunun bir program kapsamında yapılması daha faydalı olur. Çünkü bir defa, IMF kredisi zor durumda biraz nefes aldırır. İkincisi, IMF'nin küresel ekonomideki itibarı yüksek olduğundan süreci yönetmek ve sonrasında normale dönmek daha kolay olabilir.)
Sonuç olarak, bir doğal afet yaşadık ve bu bir süre hem sağlığımızı hem de ekonomik refahımızı olumsuz etkileyecek. Bu dönemde kamu politikalarının önceliği, sağlık krizini çözüp duran ekonomik faaliyetleri başlatmak ve ihtiyaç sahiplerine sosyal destek vermek olmalı. Bundan kaynaklanan mali yükün de borçlanarak, mümkünse de IMF'nin de desteğiyle dışarıdan karşılanması en ideal seçenek gibi görünüyor. Sabırlı olmak ve rasyonel politikalar uygulamak bugün her zamankinden daha önemli.




