yenilik ve fikri mülkiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yenilik ve fikri mülkiyet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2021 Pazar

Yapay zeka, otomasyon ve çalışma

Dünyada iktisadi dönüşüm konusunda yapay zeka, otomasyon, robot gibi teknolojik unsurların etkisi son yıllarda ilgi görüyor. "İşlerimizi mi alacaklar?" sorusu artık robotlar için soruluyor. Eskiden daha çok küreselleşme bağlamında Çinliler'den korkulurdu. Daha da eskiden, sanayileşme sürecinde traktöre bakan köylü ve yeni makinelere bakan işçi de benzer korkular yaşamıştır. Öne çıkan unsurlar değişse de meselenin özü aynı. Serbest ticaret ve teknolojik yeniliklerle beraber sektörler yükselir veya geriler, yeni iş alanları ortaya çıkar, sermaye ve emek yer değiştirir. Bir yandan genel bir üretkenlik ve refah artışı yaşanırken, diğer yandan değişime uyum sağlayamayanlar ve onun nimetlerinden az pay alanlar olur. Eşitsizlikler ve toplumsal rahatsızlıklar ortaya çıkar. Sorunlara çözüm olacak politikalara ihtiyaç duyuldukça o konudaki akademik çalışmalar da artar.    

Yapay zeka ve otomasyon konusunda çalışan önemli iktisatçılardan biri Daron Acemoğlu. Teknolojik değişimin işgücü talebine etkisi ve ortaya çıkan fayda ve zorluklar konusunda, kendisinin Pascual Restrepo ile birlikte yazdığı güzel bir makale var. Konuyu ana hatlarıyla açıklayan akademik bir eser arayanlar faydalanabilir. "The Economics of Artificial Intelligence: An Agenda" adlı kitapta bir bölüm olarak yayımlanan makale "Artificial Intelligence, Automation, and Work" adını taşıyor. Linki şurada.

Makalede özetle, yapay zekanın daha önce gerçekleştirdikleri görevlerde insanların yerini alırken, telafi edici etkiler de yarattığına dikkat çekiliyor. Sermaye birikiminin çoğalması, çalışanlar için işgücü verimliliğinin artması ve yeni iş alanlarının yaratılması emeğe olan talebi ve ücretleri artıran gelişmeler olarak sayılıyor. Makineleşmenin işgücünü tarımdan sanayiye ve sanayiden hizmetlere kaydırması gibi, yapay zeka ve otomasyonun yaygınlaşmasıyla insan gücünün değerlendirileceği yeni alanların ortaya çıkacağı belirtiliyor. Elbette insanların yeni teknolojiler ve iş alanlarına yönelik beceriler kazanması ve piyasaların etkin işlemesini sağlayan bir kurumsal yapının olması dönüşümün sancılarını azaltmak açısından önemli. Bu da eğitim, sanayi ve işgücü politikalarında adımlar atmayı gerektiriyor.

9 Mayıs 2021 Pazar

Zaman tutarsızlığı her yerde

Zaman tutarsızlığı veya dinamik tutarsızlık, davranış bilimi ve oyun teorisi çerçevesinde incelenen bir problemdir. Bir karar alıcının tercihlerinin zaman içinde değişmesiyle ortaya çıkar ve optimal olmayan sonuçlara yol açar. Mikrodan makroya birçok iktisadi uygulaması vardır. Örneğin, bireysel olarak tasarruf edememek, sağlıklı bir yaşam sürememek gibi kimi davranışsal sorunların altında birey tercihlerindeki zaman tutarsızlığı yatar. Makroiktisatta, ekonomik ve siyasi koşullara göre değişen kamu tercihleri ekonomi politikalarını etkileyen dinamik tutarsızlıklara yol açar. Para politikasında, merkez bankalarının fiyat istikrarına odaklı bağımsız kurumlar olması bu sorunu aşmak amacıyla çıkmış bir kurumsal düzenlemedir. Bunun dışında, mülkiyet haklarının korunmasıyla ilgili kamu tercihlerinde de dinamik tutarsızlıklar görülebilir. Kısaca açıklayalım.

Tasarruflar

Hayatımızda kimi zaman uzun vadede zararlı çıkacağımız ve pişman olacağımız kararlar alırız. Kendisine hakim olamayarak sağlıksız alışkanlıklar edinmek böyle bir şeydir. İktisatçıları daha yakından ilgilendiren konu ise tasarruf davranışlarıdır. Normalde insanların gelirlerinin yüksek olduğu dönemlerde ve gençlik yıllarında zor zamanlar ve yaşlılık için para biriktirmeleri beklenir. Fakat birçok insan bunu yapmakta zorlanır. Elbette herkes için tek bir ideal davranış kalıbı olduğunu iddia edemeyiz. Fakat kişinin geçici dürtülere uyarak fazla harcama yapması ve kendisi için ideal birikimi sağlayamaması bir sorundur. (Zaman tutarsızlığını davranışsal iktisat bağlamında ele alan bir makale için bkz.)

Dürtülere karşı kişinin kendisini nasıl kontrol edebileceği psikolojinin konusudur. İktisatçılar, bu dürtüler karşısında, hangi araçların kişileri doğru tasarruf davranışına yönlendirebileceği ve kamu politikalarının bu konuda ne rol oynayabileceği ile ilgilenir. Birçok insanın yaptığı en basit şey ev almaktır. Niye? Çünkü bir defa, gayrimenkul birikimin değerini koruyan ama likit olmayan bir varlıktır. Onu satmak yastık altındaki altını bozdurmak kadar kolay değildir. Bu da insanları daha yavaş ve planlı hareket etmeye zorlar. İkincisi, konutun krediyle satın alındığı durumlarda, kişi krediyi geri ödemek zorunda olduğundan mecburen tüketimini kısar. Böylece kişi krediyle ev alarak gelecekteki kendisini bağlamış olur.

Gayrimenkul yatırımı dışında, günümüzde sigorta ve bireysel emeklilik sistemleri gibi risklerden korunmayı ve birikim yapmayı kolaylaştıran araçlar var. Bunlar gönüllülük esasına dayanan piyasa temelli araçlar oldukları için, insanların ihtiyaçlarına göre en iyi seçimi yapmalarına imkan verir. Bunun dışında, devletin sosyal güvenlik sistemi toplumdan sağlanan kaynakla emeklilik, sağlık ve işsizlik sigortası gibi hizmetleri yürütür. Bu bir bakıma tasarrufu zorla dayatan bir sistem olduğu için, bireysel kararlardaki zaman tutarsızlığı sorununu doğrudan aşar. Fakat kamu otoritesi tarafından yönetildiği ve bireylere tercih hakkı verilmediği için başka sorunlar ortaya çıkar. (Örneğin, sosyal güvenlik sistemlerinin tasarruf eksikliğini gidermedeki etkinliğini sorgulayan bir makale için bkz.)  

Makroekonomik politikalar

Zaman tutarsızlığını makroekonomik politikalar bağlamında çalışan Finn Kydland ve Edward Prescott, bu sayede 2004 yılında Nobel ödülü kazanmıştı (bkz.). Bu çalışmaların en önemli yansıması para politikasında oldu. Para politikasının reel ekonomiye bir etkisi, enflasyonun reel ücretleri eritmesi yoluyladır. İşçi ve işveren arasındaki sözleşmeler belli periyotlarla yenilendiğinden, bir sonraki sözleşmeye kadar nominal ücret sabit kalır. Fakat bu arada mal fiyatları arttığından, işverenin ödediği reel ücret düşer. Dolayısıyla, gevşek para politikası ve yüksek enflasyon kısa vadede istihdam talebini ve üretimi teşvik eder. Bunun ülkeyi yöneten siyasiler için, halk desteğine ihtiyaç duydukları zamanlarda ne kadar çekici olabileceği açık. Böyle zamanlarda para politikasını gevşetip enflasyonun yükselmesine izin vermek, büyümeyi hızlandırıp işsizliği azaltarak iktidarın siyasi pozisyonunu güçlendirebilir. Sorun bu etkinin geçici olmasıdır. Ertesi sene ücret pazarlığı geldiğinde işçiler daha yüksek zam isteyince, zor bir ikilem ortaya çıkar. Eğer sıkı para politikası uygulanıp enflasyon düşürülmeye çalışılırsa, ücretler bu sefer enflasyondan fazla artacağından (yani reel ücret yükseleceğinden) büyüme yavaşlayıp işsizlik artacaktır. Bu yapılmazsa yüksek enflasyon kalıcı olur ve her yukarı yönlü sürprizde biraz da artar. (Burada reel ücretlerden bahsettik ama enflasyon aslında her türlü sözleşme ve borç ilişkisine tesir eder. Bu da üretim, bölüşüm ve refah üzerinde bozucu etkilere yol açar.)

Optimal para politikası, konjonktürel dalgalanmaları yumuşatarak ekonomik istikrarı sağlayacak şekilde yürütülür. Tersine, büyüme dalgasını daha da güçlendirmeyi amaçlayan ihtiyari politikalar, yol açtıkları enflasyon, cari açık gibi yan etkiler sebebiyle uzun vadede zararlıdır. Böyle sorunların önüne geçilmesi için, merkez bankalarının bağımsız olması ve kanun tarafından belirlenen çerçevede uzmanlar tarafından yönetilmesi ilkesi kabul görmüştür. Fakat genellikle bu da yetmez. Atanan uzman ekonomideki aktörleri, aldığı kararların hedeflerle uyumlu olduğuna ikna etmek zorundadır. Bunun için açık ve şeffaf olmak ve güven tesis etmek önemlidir.

Maliye politikasında aynı sorun yok mu? Olmaz mı, fazlası var. 1990'larda Türkiye siyasetinde enkaz devralmak diye bir tabir vardı. Hükümetlerin sık değiştiği bir ortamda, seçimden önce kamu kaynaklarını arzu ettiği şekilde kullanan iktidar, vergi artışı ve zam gibi kararları gelecek hükümete bırakırdı. 2000'lerde iktidar partisinin seçimlere rahat girdiği yıllarda bu sorun hafiflemişti, fakat son yıllarda bozulan siyasi istikrarla beraber kamu maliyesinde de kötüleşme oldu. Dünyada da siyasi süreçlere bağlı olarak kamusal tercihlerin değişmesi ve bu yüzden aşırı kamu harcaması, bütçe açığı ve borç gibi ekonomik sonuçların ortaya çıkması politik iktisat alanında incelenen başlıca meselelerdendir. (Örnek için bkz.)

Demokratik bir toplumda maliye politikası bağımsız bir kuruma havale edilemez. Kimden ne kadar vergi alınacak, nereye harcanacak, ne kadar yatırım yapılacak ve gelecek kuşaklara ne kadar borç bırakılacak gibi ülke kaynaklarının kullanımıyla ilgili kararları vatandaşların seçtiği temsilciler almak durumunda. O zaman ne yapılabilir? Liberal bir bakışla, devleti küçültecek reformlar yapmak (örneğin kamu bankalarını özelleştirmek) otomatik olarak zaman tutarsızlığı sorununu hafifletir. Bunun haricinde, AB'nin Euro'ya üye ülkelere uyguladığı Maastricht kriterleri ve IMF programlarındaki performans kriterleri gibi, zorlayıcı yaptırımları olan düzenlemeler aşırılıkları engelleyebilir. Denetimi ve yaptırımı olmayan kurallarsa bağlayıcı olmaz. Kamu politikalarının şeffaf bir şekilde yürütülmesi de seçmene sandıkta denetim yapma imkanı verir. Fakat seçmen davranışını birçok şey belirlediğinden bunun tek başına mali disiplini sağlaması zor.

Mülkiyet hakları

Kişi bir yatırım yapıyorsa, satın aldığı varlığı dilediği gibi kullanmak, onun getirisinden faydalanmak ve dilediği zaman onu satmak ister. Bu gayrimenkul alan için de böyledir, bir şirkete ortak olan için de, borç veren için de, fikir ve sanat eseri üretenler için de... Bunu garanti altına alan yasal düzenlemeye mülkiyet hakkı denir. Mülkiyet haklarının belirlenmesi ve korunması arzu edilen yatırımların gerçekleşmesi için gereklidir. Elbette mülkiyet hakkı sınırsız olamaz. Örneğin, kişi sahip olduğu araziye istediği gibi bina dikemez. Savaş gibi olağanüstü durumlarda, her türlü hak ve özgürlüğü sınırlayan devlet bu konuda da tedbirler alır. Normal zamanlarda da kamu yararı varsa (mesela yol yapmak için) devlet özel mülkleri sahibine değerini ödeyerek kamulaştırabilir. Burada önemli olan şey kısıtlamaların makul ve yasal olmasıdır. Bunun ötesinde mülkiyet haklarının beklenmedik şekilde çiğnenmesi veya geri alınması tehlikesi varsa, zaman tutarsızlığı ortaya çıkar.

Fikri mülkiyet alanında, dünyada son zamanlarda koronavirüsle ilgili aşı ve ilaçlar için patent haklarının askıya alınması tartışılıyor. Buna karşı çıkanların (örneğin bkz.) bir tezi zaman tutarsızlığına dayanıyor. Nasıl? Dünyada tıbbi araştırmalar yapan irili ufaklı çok sayıda firma var. Pandemi ortaya çıktığında, bunların içinde aşı geliştirebilecek bilgi ve tecrübesi olan yüzlercesi, büyük ilaç şirketleri ve devletlerle işbirliği yaparak çalışmaya koyuldu. Bunlardan birkaç tanesi de işe yarayan aşılar geliştirip yaygın kullanıma sokabildi. Çoğunun boşa gideceğini bile bile harcanan onca emek ve para sayesinde, süreç başta öngörülenden de hızlı ilerledi. Bu gelişmelerin arkasında geçmişten bugüne sistemi işleten, fikri mülkiyet haklarına güvenerek risk alan ve yatırım yapan büyük bir finansal sermaye var. Bu güven sarsılırsa, gelecekte yenilik üreten çalışmalara finansman azalabilir. Diğer taraftan,  patentlerin askıya alınmasından yana olanlar (örneğin bkz.), mevcut durumun olağanüstü olduğuna dikkat çekerek, ilaç şirketlerinin karlarından feragat etmesi ve aşı üretiminin yaygınlaştırılması çağrısı yapıyorlar. Tabii ki, güncel tartışmalar zaman tutarsızlığının ötesinde birçok karmaşık meseleyi içeriyor. İdeal olmayan koşullarda, herhangi bir tezin mutlak doğru olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Sonuçta taraflar arasındaki pazarlıklarda, güç dengesine göre bir orta yol üzerinde uzlaşılacaktır diye düşünüyorum.

17 Nisan 2021 Cumartesi

Kripto paralar ve para politikası

Kripto paralar, merkezi bir otoriteye gerek duymadan, şifrelenerek bir bilgisayar ağı üzerinde kayıtları tutulan dijital varlıklardır. Bunların yaygınlaşmasının yerleşik para ve bankacılık sistemlerine ne etkisi olabilir? Politika yapıcı ve düzenleyici kurumlar buna nasıl cevap verebilir? Merkez bankaları kendi dijital paralarını çıkarınca ne olabilir? Bunlara kısaca değineceğiz.

Kripto varlıklar, para olarak düşünülmüş olmakla beraber, henüz paranın fonksiyonlarını yeterince yerine getirmiyorlar. Nedir paranın fonksiyonları? Hesap birimi (unit of account), değişim aracı (medium of exchange) ve değer saklama aracı (store of value) olmaktır. Birincisi, fiyatların belirlenmesi ve işlemlerin muhasebeleşmesinde kripto paraların hesap birimi olarak kullanılması henüz gerçekleşmedi. Yani, bir ödeme yapıldığında tutar dolar, euro gibi yasal para birimleri üzerinden belirlenip ilgili kripto para birimine çevriliyor. İkincisi, mal ve hizmet alım satımında, ücret ödemesi ve kar dağıtımında, borçlanma ve borç ödemede, vergi ödemede ve benzeri ekonomik işlemlerde kullanımları, dünya genelinde yaygınlaşmakla birlikte hala sınırlı. Üçüncüsü, insanlar kripto paraları çoğunlukla spekülatif davranarak, yani değerinin gelecekte artacağı beklentisiyle alıyorlar. Bu açıdan bir değer saklama aracı olarak kullanıldıkları söylenebilir. Fakat diğer özellikleri sağlamayan, ekonomik değeri olan başka bir varlığa dayanmayan, istikrarını koruyacak bir merkez bankasının da olmadığı, bu yüzden fiyatı çok sert dalgalanan bir varlık, uzun vadede makbul bir değer saklama aracı olabilir mi, şüphe götürür. Dolayısıyla, kripto paraların geleceği spekülasyondan ziyade değişim aracı olarak rağbet görmelerine bağlı olacak diye düşünüyorum.

Değişim aracı olmak neden önemli? Çünkü ekonomik işlemleri gerçekleştirmek için bir miktar para tutmak zorunludur. Likit olmayan (kolayca paraya çevrilemeyecek) servet ödeme ihtiyaçlarını karşılamaz. Bu yüzden insanlar cüzdanlarında kağıt para, bankada mevduat hesabı bulundururlar (mevduat da resmi paraya dayanarak bankaların yarattığı bir paradır). Bunlar kişisel tercihlere ve ihtiyaçlara göre yerli veya yabancı para cinsinden olabilir. Yarın öbür gün kripto paralar değişim aracı olarak yaygınlaşırsa, insanlar bu amaçla onları da talep edip sanal cüzdanlarında tutacaktır. Böylece onların da kağıt para ve mevduat gibi bir kullanım değeri oluşacaktır.

Kripto varlıklar değişim aracı olarak yaygınlaşabilir mi? Kısa vadede bunun önünde ciddi engeller var. En başta, fiyatları düzenleyen bir merkez bankası olmadığı için, bugün bu varlıklarda spekülasyon ve fiyat oynaklığı çok büyük. Bu da ticarette kullanımınlarını caydıran riskler yaratıyor. Buna rağmen kripto paralar tercih edilecekse, kullanıcıları için alternatiflerine göre büyük avantajları olmalı. Meşru bir faktör, banka gibi aracıları ortadan kaldırarak işlem maliyetlerini azaltmaları ve yeni finasman yöntemlerinin oluşmasını kolaylaştırmaları olabilir. Gayrimeşru bir faktör ise, kayıtdışı ve hatta yasadışı işlemlerin bu yoldan rahat yapılabilemesi olabilir. Ancak gayrimeşru kullanım alanları yasal kurumların önlem almasını gerektireceği için, (ne kadar etkili olacak bilinmez ama) buna yönelik düzenlemelerin gelmesi kaçınılmaz.

Kamu otoritesi açısından kripto paraların yarattığı tek sorun vergi kaçağı ve kara para değil. Bunların yaygınlaşması dolarizasyon etkisi yapıp para politikasının etkinliğini de azaltabilir. Uluslararası bir şirket ya da yerel bir holding gibi, itibarlı bir özel kurumun kendi kripto parasını başarıyla dolaşıma soktuğunu varsayalım. İnsanların bunu kullanarak kredi aldığını, alışveriş yaptığını, ödemelerini gerçekleştirdiğini, bunu diğer para birimleriyle serbestçe değiştirebildiğini düşünelim. Bu para sadece şirket ve müşteriler tarafından değil, üçüncü kişilerce de kullanılabilir. Şirket bastığı parayla merkez bankasına rakip olup senyoraj geliri elde eder. Bu da merkez bankası için hem gelir kaybına, hem de kontrolü dışında işleyen ve kendi politika araçlarıyla ekonomiyi yönetme kabiliyetini sınırlayan bir parasal sistem oluşmasına yol açar.

Dahası, söz konusu şirketin para yaratarak üretken yatırımları finanse ettiğini düşünelim. Bu durumda parayı reel bir ekonomik faaliyete dayandırmış olur. Bu yatırımın getirisi üzerinden para tutanlara faiz ödemek suretiyle parasının istikrarını artırabilir ve ona talebi artırabilir. Bu yolla ticari bankaları aradan çıkararak, küçük yatırımcının tasarruflarına doğrudan ulaşan bir yatırım bankasına dönüşür. O zaman bankacılık sistemi de değişir. Mevcut sistemde yaratılan ve dayandığı merkez bankası parasının kat kat üzerinde olan banka mevduatları (inside money) daralır. Bu hayırlı da olabilir. Çünkü aşırı büyük para ve kredi genişlemelerinin yol açtığı istikrarsızlıkların giderilmesi daha sağlıklı bir finansal sistem yaratabilir.

Bunlar bugünden yarına olacak şeyler değil. Ekonomi bir uzun vadeli denge noktasından (steady state) diğerine bir anda sıçramaz. Geçiş süreci türlü bilinmezliklerle ve (belki de aşılamayacak) engellerle dolu olacaktır. En başta, kripto varlıkların spekülasyon aracı olmaktan çıkıp anlamlı bir ekonomik değer yaratmaya başlamaları gerek. Serbest piyasa dinamiklerinin yanında yasal düzenlemelerin nasıl ilerleyeceği de bunda belirleyici olacak. Politika yapıcı ve düzenleyici kurumlar ekonominin kontrolünün ellerinden çıkmasına kolayca rıza göstermeyeceklerdir. Ticari bankalar gibi iş modelleri değişecek çıkar grupları da yasal düzenlemelere etki etmek için lobi yapacaklardır. Sonunda su akıp yolunu bulacak mı göreceğiz.

Buraya kadar serbest piyasada ortaya çıkan ve merkezi olmayan kripto paralardan bahsettik. Ancak benzer işlevler görecek resmi dijital paraların çıkmasının önünde engel yok. Hatta bizim merkez bankamız da dahil olmak üzere, dünyadaki politika yapıcılar bu konuda çalışıyorlar. Merkez bankası kendi dijital parasını çıkarırsa ne olur? Öncelikle bunun bir fark yaratması için, yukarıda bahsettiğimiz şekilde alternatif dijital paraların kendisine rakip çıkmasını engellemesi lazım. Bu durumda örneğin, kira, maaş, fatura, borç gibi ödemeleri elektronik olarak yapmak veya ödeme almak için banka hesabı kullanmaya gerek kalmaz. Doğrudan merkez bankası parası kullanılabilir. Bu durumda para tabanı genişler ve daha çok senyoraj geliri sağlanabilir. Ayrıca, bankaların merkez bankasındaki hesaplarına halihazırda uygulandığı gibi, dijital paraya da bir politika aracı olarak faiz uygulanabilir. Buna paralel kağıt ve madeni para kullanımı kaldırılır (veya en azından ciddi şekilde kısıtlanırsa) bu faiz gerektiğinde eksi yapılabilir. Böylece Avrupa, Amerika ve Japonya gibi çok düşük enflasyonlu ülkelerde para politikası uygulamayı zorlaştıran bir engel kaldırılabilir. Ticari bankalar içinse, bu sefer merkez bankası kendilerine rakip çıkacağından, yine bir dönüşüm olmak zorunda. En azından vadesiz mevduatlardan bedava faydalanmak, hatta ücret alıp gelir sağlamak herhalde ortadan kalkar.

Finansal teknolojilerin nasıl gelişeceğini, serbest piyasa dinamiklerinin ve yasal düzenlemelerin nasıl şekilleneceğini zaman gösterecek. Ben doğduğumda bırakın interneti, ülkemizde özel televizyon bile yoktu. Sıradan insanın ilgi duyduğu yazılı, sesli, görüntülü içeriğe anında ulaşması, hatta içerik üreterek sesini dünyaya duyurması hayal dahi edilmezdi. Bugün doğan nesiller de belki sonraki kuşaklara şöyle anlatacaklar: "Bir zamanlar kağıt para diye bir şey vardı. Para evin yakınında banka şubesi denen yerlere veya ATM denen cihazlara yatırılır, ihtiyaç olunca çekilirdi. Kredi kullanacaklar da bankalara gider, orada birikmiş tasarrufları kullanırdı."

Son olarak, daha fazla bilgi arayanlar, AB'nin bir araştırma kurumu tarafından hazırlanmış ve bu yazıyı yazarken faydalandığım şu rapora bakabilir: link

11 Aralık 2017 Pazartesi

Bitcoin hakkında bildiğim, pek bir şey bilmediğim

Bitcoin bir para. Yani, hesap birimi olabilir (ünit of account); alımsatımda vasıta olarak kullanılabilir (medium of exchange); tasarruf aracı olabilir (store of value). Bir mal, hizmet ya da başka bir finansal varlık karşılığında bitcoin kabul eden biri, elinden çıkarmak istediğinde başkalarının da onu kabul edeceğini varsayar. Değeri bundan kaynaklanır. Ne kadar yaygın kabul görür ve kullanılırsa, o kadar değerlenir.

Bu sene başında ederi bin doların altında olan bitcoin bu yazıyı yazdığım an itibariyle 15-16 bin dolara kadar değerlenmişti. Siz okurken kim bilir nerede olacak. Bu kadar büyük bir artış anormal değil mi? Ekonomik olarak temelsiz, çökmeye mahkum bir fiyat oluşumu (varlık balonu) mu var? 

Kabul, balon oluşumuna çok müsait bir ortam var, ama sırf fiyat çok arttı diye de balon var denmez. Dağ başındaki arazinizin yanından otoyol geçse değeri katlanır mesela. Kaça katlanırsa katlansın bu arazinin ekonomik değerinin artmasından kaynaklanan bir harekettir.  Benzer şekilde, başlangıçta teknoloji kurdu küçük bir zümrenin kullandığı ve arzı sınırlı bir para, gerçek bir ihtiyaca cevap verip küresel ölçekte benimseniyorsa ve kullanımı kalıcı olacaksa, değeri pek ala defalarca katlanabilir. Lakin bu şartlar sağlanıyor mu tartışılır. 

Bugün için bitcoin talebi, işlemden ziyade spekülatif sebeplere dayanıyor. Normal, yasal bir alışverişi (gömlek satın almayı mesela) bitcoinle yapmak manasız. Alışverişte lira, dolar gibi alışılagelmiş paraları kullanmak her açıdan daha avantajlı. Finansal yatırım aracı olarak ise, bitcoin temel makroekonomik ve finansal göstergelerle bağı muğlak, fiyatının nereye gideceği belli olmayan bir ürün. Teknolojik girişimler yatırımlarını finanse etmek için kripto paraları kullanıyorlar ama bu yatırımların getirisinin ne olacağı belirsiz. Ayrıyeten bitcoinin kıymetli madenler (altın, gümüş vs.) gibi kullanım değeri; klasik itibarı paralar gibi, değerini iyi kötü koruyan bir merkez bankası yok. Bu şartlarda güvenilir bir tasarruf aracı değil.  

Yasadışı ve kayıtdışı faaliyetlerse ayrı bir mesele. Bunlar işlem talebi yaratıp bitcoine nispeten istikrar kazandırabilir. Lakin bu tür faaliyetleri engellemek için kendi kağıt paralarını bile sınırlamaya çalışan devletler, herhalde kripto paraların böyle işlerde kullanılmasına kayıtsız kalmazlar. Ne kadar engel olabilirler ya da düzenleyebilirler, göreceğiz.

Bir de teknolojik yenilik ve rekabet konusu önemli. Kripto paraların kolay taklit edilen, gelişime açık bir teknolojisi; serbest katılım ve rekabet prensipleriyle işleyen bir piyasası var. Bitcoin ilk olmanın ve bu sayede yaygın kullanılmanın avantajıyla piyasada hakim konumda. Lakin daha yeni ve iyi bir teknoloji gelecekte pek ala yerini alabilir; çöküşü de çıkışı gibi vahşi olabilir.

Geriye dönüp olanı açıklamak kolay, ileri dönük tahmin yapmak zor. Kim bilebildi bitcoin fiyatı buraya gelecek? Kim bilebilir seneye nereye gidecek? Fiyatın değerini geçtim, değişim yönünü bilmek için bile devletler ne yapacak, teknoloji nereye gidecek, piyasa dinamikleri nasıl işleyecek gibi birçok şeyi kestirebilmek gerek. Bu da beni aşıyor. İzleyelim, görelim ne olacak.

30 Eylül 2009 Çarşamba

Kişiye Özgü (Idiosyncratic) Risk ve Girişimcilik

kendimi bildim bileli genclere, girisimci olmanin, yenilik yaratmanin, basari icin risk almanin onemi vaaz edilir. sonra o gencler giderler, acilan ilk memuriyet kadrosuna baliklama atlarlar. milyonlarcasi da sirada bekler. kimisi de ozel sektorde babasinin isinin basina gecip sektorde kim neyde basarili olmussa onu taklit etmeyi secer. bu yazida, buna kafa yorup insanlarin risk almaktan kacinmalarinin sebeplerini anlamaya ve girisimci guduleri harekete gecirip refahi arttirabilecek yollar ortaya koymaya calisacagim.

basit bir soyut ornek uzerinden gidelim. cok sayida uretken insandan olusan bir ekonomide meslekler iki gruba ayrilsin: memurluk ve girisimcilik. her insan bu iki gruptan birini secsin. memuriyeti secenler, risksiz bir uretim teknolojisi kullasinlar, ve 3 birim urun uretsinler. girisimciligi secenler ise, basari oraninin %50 oldugu riskli bir uretim teknolojisi kullasinlar. uretim basarili olursa 10 birim, basarisiz olursa 0 (sifir) birim uretsinler. bir insanin sectigi meslek sadece kendi uretimini etkilesin; bunun baskasi uzerinde olumlu ya da olumsuz bir etkisi (dissalligi) olmasin. en sonunda, herkes urettigini yesin. (ekonomimizde risksiz uretim yapan herkese memur diyoruz. yani, mesela yenilik uretmekten kacan, atadan dededen gordugu sekilde calisan bir isadami da burada memur sinifinda temsil ediliyor.)

goruldugu gibi bu ekonomide girisimciligi secenlerin ortalama kazanci 5 ve bu memuriyetten kazanilacak garanti paradan buyuk. ama girisimcilerin hicbiri aslinda 5 kazanmiyor. yarisi 10 alip zengin olurken, digerleri ac kaliyor. boyle bir durumda, akilci davranan bir insanin hangi meslegi sececegi, kisisel tercihlerine, yani, riske ne kadar toleransi olduguna bagli. sonucta, riskten daha cok hazzetmeyen insanlar memuriyeti, digerleri ise girisimciligi secer. boylece, bu ekonomideki ortalama gelir de 3 ile 5 arasinda olur.

peki daha iyi bir sonuc nasil elde edilebilir? nasil elde edilemez? ikincisinden baslayalim. diyelim ki, risksiz uretim teknolojisini tumden yasaklamak ve insanlari zorla girisimci yapmak mumkun. herkes mecburen girisimci olursa, insanlarin ortalama geliri de 5'e yukselir. gordugumuz gibi bu durumda ortalama gelir artiyor. lakin onceki durumda memuriyet sececek insanlarin uzerine, fazladan istemedikleri bir risk bindirmis oluruz. bu da yangin sigortasi yaptirmak isteyen insani, paran cebinde kalsin deyip geri gondermek gibi bir sey. bu zoraki risk yuzundendir ki, ortalama gelir artsa bile, toplumsal refahin azaldigini soyleyebiliriz.

ote yandan, insanlarin riskleri paylasmalarinin bir yolu varsa, hem uzerlerindeki riskleri alip hem de ortalama geliri 5 seviyesine cikarmak mumkun. ornekle gosterelim. diyelim ki, ornek ekonomimizde insanlar once mesleklerini secsinler. sonra girisimciligi secmis olanlar, uretim yapilmadan, yani kimin basarili, kimin basarisiz oldugu ortaya cikmadan, bir araya gelsinler. bir havuz kurup herkesin kazancini havuza koymasini ve havuzdaki kazancin daha sonra tum girisimciler arasinda esit olarak bolunmesini kararlastirsinlar; ve bunu kontrata baglasinlar. (pratikte, sozunu ettigimiz havuz, yatirimcilardan hisse satin alan bir banka, risk sermayesi fonu ya da benzeri bir finans kurumu olabilir.) sonucta, girisimci sayisi yeterince buyukse, girisimcilerin yarisi basarili ve yarisi basarisiz olacagindan, girisimci olan herkes sonuclar belli olup kontratin sartlari yerine getirildikten sonra garanti 5 alacaktir. eger girisimciligin getirisi garanti 5 olacaksa, kimsenin getirisi garanti 3 olan memuriyeti secmesi icin bir sebep kalmaz. boylece herkesin girisimciligi sectigi bir dengeye ulasiriz. (iktisat teorisine vakif okuyucalarimiz, burada baska dengeler de olacabilecegini ve bir koordinasyon sorunu olusabilecegini gormuslerdir. lakin bir blog yazisinda detaya girmeyi gereksiz buluyorum. ayrica, ornegi acik ve basit tutmak icin, kontratin baglayici oldugunu, insanlarin hareketlerinin kontratin denetiminde oldugunu, dolayisiyla aylaklik etme, havuzdan mal kacirma gibi sorunlarin olmadigini varsaydim. istenirse problem elbette daha da dallandirilabilir.)

ornek ekonomimizde ele aldigimiz riskler, sistematik olmayan, ekonominin geneline gore kucuk boyuttaki aktorler uzerindeki kisiye ozgu (idiosyncratic) riskler. yani, bir girisimci, yapacagi yatirimin sonucunda basarisiz olabilir; ama bu ekonominin baska yerlerinde, bagimsiz olarak riskli kararlar alan cok sayida yatirimciyi etkilemez. toplamda bu girisimcilerin belli bir orani basarili, belli bir orani basarisiz olacaklardir. aktorlerden kimin basarili ya da basarisiz olacagini bilemesek de, genel basari oranini bilebiliriz. o yuzden, boyle kisiye ozgu riskler, ekonominin geneli icin bir belirsizlik yaratmaz. dolayisiyla, mesela eger ekonomide yeterince zengin finansal araclarin bulundugu gelismis finans piyasalari varsa, bu riskler tamamen ortadan kaldirilabilir. boylelikle, insanlarin ortalama getirisi yuksek, ama sonucu belirsiz yatirimlardan kacmalari icin bir sebep kalmaz. (elbette, ekonominin geneline gore buyuk olcekteki iktisadi aktorlerin aldiklari kararlar, sistemik risk yaratabilir. o baska bir mevzu.)

ozetle, diyorum ki, mesele insanlari gonul rizasiyla girisimcilige yoneltmekse, onlara sadece nasihat etmenin, gaz vermenin ise yaramadigi ortada. ekonomik sistemin kurumlarinin ve kurallarinin da, riskleri uygun bicimde dagitilacak, girisimci guduleri harekete gecirecek sekilde duzenlenmesi gerek. somut bir ornek vermek gerekirse, aklima ilk olarak, arge faaliyetleri ve teknoloji yatirimlarinin finansmanini saglayacak bir risk sermayesi piyasasi kurulmasi geliyor. seneleeer once, bir vesileyle, israil'de uygulanan yozma adli devlet destekli bir programdan haberdar olmustum. bildigime gore, bu programla devletin ortakligiyla bir risk sermayesi fonu kuruluyor, birkac sene sonra da devletin elindeki fonlar ozellestirilince bir piyasa ortaya cikiyordu. (google'da aratinca businessweek turkiye'de gecen sene cikmis, israil orneginden dersler cikaran su yaziyla karsilastim: tiklayin.) muhataplari bizi okumazlar ama, sizin de akliniza bununla ilgili bir politika onerisi geliyorsa, yorum bolumunde paylasabilirsiniz.

2 Ağustos 2008 Cumartesi

Rekabetçi Adalet

asagidaki yaziyi aylar once deneme 1,2,3'e yazmisim. niye buraya yazmamisim bilmiyorum. ama bir vesileyle yaziyi fark ettim. hosuma gidince buraya almaya karar verdim.

haber ny times'tan. konu amerikan yargi sisteminin orijinalliklerinden biri. daha once bu ulkedeki hukuk anlayisinin farkli bir yonunu gosteren bir haberi bu bloga tasimistim. bu seferki haber ise amerikadaki kefalet sistemi uzerinden kar eden firmalarla ilgili. bu firmalar guvenilir bulduklari saniklarin kefaletlerini, kefalet bedelinin yuzde onu gibi bir bedel karsiliginda mahkemeye oduyorlarmis. yani diyelim, mahkemeye dustunuz ve tutuksuz yargilanmak icin kefalet yatirmaniz lazim, ama paraniz yok. gidiyorsunuz bu adamlara, onlar ucret karsiligi size kefil oluyorlar. tabii, kefalet ciddi bir is. durusmalara katilmazsaniz, mahkeme parayi sirketten catir catir alir. o yuzden sirket saniklarin her daim ensesinde. onlarin mahkemelere katilmalari icin elinden geleni yapiyor. arada sivismaya calisanlari da ensesinden tutup mahkemeye getiriyor.

aslinda bu sirketler, sigorta sirketi mantigiyla calisiyorlar. riskleri iyi degerlendirmek isin puf noktasi. tabii, burada ahlaki tehlike (moral hazard) sorunu daha ciddi oldugu icin, bu sirketler bir yandan dedektiflik de yapmak zorundalar.

sistem devlete ek bir yuk getirmeden, insanlarin mahkemelere duzenli katilimini sagladigi icin oldukca etkinmis. habere gore, her seye ragmen ortadan kaybolmayi basaran insanlarin orani yuzde birin altindaymis. tabii, bir yandan da tahmin edebileceginiz gibi cokca elestiriliyormus. en ciddi elestiri, her sanik bundan yararlanamadigi icin sistemin esitsizlik yaratmasi.

dunyanin baska ulkelerinde suc olan bu faaliyetler, amerika'da uretken ve karli bir sektor yaratmis. bu da amerikan toplumunun kendi ihtiyaclari neticesinde ortaya cikmis orijinal bir kurumsal yapi iste.

25 Mart 2007 Pazar

Yozma

israil'in bilim ve teknoloji politikasinin bir parcasi olarak 1992 yilinda uygulamaya koydugu, arge faaliyetleri ve teknolojik yatirimlarinin finansmanini saglayacak bir risk sermayesi piyasasi kurulmasina yonelik programdir. piyasa temelli ve basarili bir program olarak bu alanda ornek gosterilmektedir. programin baslangicinda cogunlugu hukumete, kalan kismi ise yerli ve yabanci yatirimcilara ait risk sermayesi fonlari kurulmustur. yatirimcilari cekmek icin, katilanlara bes yil icerisinde hukumetin elindeki hisseleri onceden belirlenen fiyattan alabilme opsiyonu getirilmistir. 1997'e gelindiginde hukumetin elindeki tum fonlarin ozellestirilmesi gerceklesmis ve risk sermayesi piyasasi ortaya cikmistir. sermayenin yani sira yabanci cokuluslu sirketlerden teknik destek de saglanmis olmasi programin basarisi olarak gosterilmektedir.

Risk Sermayesi

risk sermayesi,ozellikle bilim ve teknoloji alanindaki arastirma ve gelistirme faaliyetlerinin finansmani icin piyasa temelli onemli bir aractir. bununla birlikte ozellikle sermaye piyasalarinin gelismedigi ulkelerde, saglikli ve kendini idame ettirebilen bir risk sermayesi piyasasinin kendiliginden olusmasi zordur. bu yuzden piyasa basarisizliklari*nin goruldugu benzer durumlarda oldugu gibi, risk sermayesi piyasasinin olusumunda devlet politikalarinin etkin olarak uyulanmasi onemlidir. bu konuda israilde uygulanmis bir program icin (bkz: yozma).

Magnet

israil hukumetinin uyguladigi, akademi-endustri iliskilerinin gelistirilmesi konusunda ornek gosterilen bir projedir. ticari degeri ilk asamada belirsiz olan bilimsel calismalarin desteklenmesi amaciyla kurulan program, akademik kurumlarca gerceklestirilen arastirma ve gelistirme faaliyetleriyle endustrinin ihtiyaclari arasindaki senkronizasyonu saglamaya yoneliktir.

programin onemli bir ozelligi, akademik kurumlarla firmalar arasindaki iliskinin sektorel bazda olusudur. yani firmalar universitelerle teker teker iliskiye girmez; isbirligi universite ile ilgili sektordeki firmalardan olusan mumkun oldugunca genis bir konsorsiyum arasinda kurulur. boylece akademik arastirmacilar endustriyle isbirliginden faydalanirken, belli bir firmaya da baglanmadan ozgurce calismalarini surdurebilirler.

hukumet program cercevesinde yurutulen bilimsel calismalara ilk asamada mali destek de vermektedir. daha sonra ise arastirmalarin finansmani tumuyle konsorsiyuma birakilir. ayrica anti-trust yasalari, konsorsiyumdaki firmalarin patent haklari yoluyla bu destekle uretilen teknoloji uzerinde tekel hakki elde etmesinin onune gecmektedir.

Napster

Bir not: Levine ve Boldrin artık Washington University St Louis'deler...


ucretsiz mp3 paylasimi yuzunden vakti zamaninda muzik sirketleriyle papaz olmustu. simdilerde isleyisi yasal bir cerceveye otursa da ortaya cikisi, fikri mulkiyet haklari olarak alinan bilim ve sanat eserlerinin patent ve telif haklarini duzenleyen yasalara karsi mucadele veren cevrelere destek olmustur. kalkinma iktisadi alanindaki iki onemli iktisatci, ucla'den david levine ve university of minnesota'dan michele boldrin, zamaninda "why napster is right?" basligi altinda napster'a saglam iktisadi argumanlarla destek veren bir internet sayfasi kurmuslardi. fikri mulkiyet haklari yoluyla her turlu bilimsel, sanatsal ve fikri eser uzerinde yaratilan tekellerin toplumsal faydasinin, tekelin getirdigi toplumsal maliyetlerden cok daha dusuk oldugunu savunan bu iki iktisatci, bu tez dogrultusunda napster'a da destek vermekteydi. bugun patent ve telif haklari uzerindeki yasal duzenlemeler ile ilgili tartismalar surmekte; bunlarin iktisadi rasyoneli giderek daha fazla tartisilmaktadir. boldrin ve levine'in konu uzerine yaptiklari diger calismalara da baglatilar iceren, napster ile ilgili sayfanin linki asagida:

http://levine.sscnet.ucla.edu/...llectual/napster.htm

Matthew Baulton

1775 yilinda buhar motorunun mucidi james watt ile ortaklik kurduktan sonra siyasi baglantilari sayesinde watt'in 1769 yilinda aldigi buhar morunun patentini 1800 yilina kadar uzatmistir. boylece boulton ve watt ortakligi buhar motorunun uretimi uzerinde yirmibes senelik bir tekel hakki kazanmis; bu sure icinde baska girisimciler tarafindan gelistirilen motorlarin piyasaya surulmesi engellemistir. boulton ve watt'in tekel konumu buhar makinasinin yaygin kullanimini engellemekle kalmamis; diger mucitlerin onunu tikadigi icin motorun gelisimine de engel olmustur. bugun boulton ve watt'in yaptiklari yatirimin maliyetini, patentin suresinin dolmasindan 17 sene once, 1783 yilinda cikartip kara gecmeye basladiklari tahmin ediliyor. yani patent boulton ve watt'a onemli oranda rant saglarken, buhar motorunun gelisimi ve yayilmasini onlemesi sebebiyle sanayi devriminin hiz kazanmasini engellemistir. bu olay, fikri mulkiyet haklari uzerinde yapilan rant kollama faaliyetlerinin iktisadi acidan zararli etkilerini gostermesi acisindan ilginc bir ornektir.

Fikri Mülkiyet Hakları

bilimsel, sanatsal ve fikri eser ve urunlerin sahiplerine bunlar uzerinde iktisadi anlamda tekel olusturma hakki verir. tekel, iktisadi acidan toplumsal maliyetleri yuzunden makbul bir yapi olmamasina ragmen, fikri mulkiyet haklarinin yarattigi tekeller, yenilik ureten kisi ve firmalarin desteklenmesi ve bilgi uretimin tesviki acisindan iktisatcilar tarafindan genel olarak gerekli gorulmektedir. schumpeter soyle der: "firmalarin ar-ge faaliyetlerini ustlenmesini tesvik etmek isteyen biri, tekellerin yaratilmasini 'gerekli seytan' olarak kabul etmelidir". bu gorus iktisat dunyasinda genel olarak kabul gorse ve fikri mulkiyet haklarina iliskin politikalar ve hukuki uygulamalar bu anlayis cercesinde olusturulsa da, gunumuzde bu gorusun muhalifleri de sayisi giderek artan "fikri mulkiyet haklari cok mu ileri gidiyor?" ve de "fikri mulkiyet yarardan cok zarar mi veriyor?" turu sorularla seslerini yukseltmektedirler.

en temel ekonomi bilgilerine sahip bir insan bile tekellerin toplumsal acidan zararli iktisadi yapilar olduklarini bilir. fiyatlari arttirarak karlarina yukseltebilme gucune sahip olan tekeller, bunu saglamak icin piyasada yapay olarak kitlik yaratirlar. buna ek olarak tekeller verimsiz ve maliyetli uretim tekniklerini kullanmaya egilimlidirler. ayrica devlet politikasi sonucu kanunlar yoluyla edinilen tekel haklari turlu rant kollama faaliyetleri icin uygun ortam sagladigindan siyasi ve ahlaki kirlilige de sebep olur. bunlar ve bunlara eklenebilecek baska iktisadi gerekcelerle iktisatcilar tekellere kuskuyla yaklasmaktadirlar. bu yuzden bilgi uretimini ve birikimini tesvik icin yasal duzenlemelerle fikri mulkiyet haklarini dagitmadan once, elde edilecek toplumsal faydanin buyuklugunu ve bunu elde etmenin maliyetini iyi analiz etmemiz gerekiyor.

fikri mulkiyetten kaynaklanan bir tekelin toplumsal maliyetini bir guncel bir ornekle aciklayalim. ilac endustrisinde en buyuk maliyetler arastirma ve bilimsel gelistirme calismalari icin yapilan harcamalardan olusan sabit maliyetleridir. ilac gelistirildikten sonra ise uretilen ilaclarin marjinal maliyeti cok dusuktur. ayrica uretilen miktar arttikca sabit maliyetten kaynaklanan yuksek ortalama maliyetler de giderek azalir. bu temel iktisadi prensipler, gunumuzde aids hastalarinin kullandiklari ilaclarin afrika'da pek cok hayat kurtarabilmeye olanak saglayabilecek olcude goreceli olarak dusuk maliyetlerle uretilebileceklerini ortaya koyar. ancak buyuk ilac firmalari patent haklarinin getirdigi tekel guclerini kullanarak, bati dunyasindaki gelismis ulkelerden elde edecekleri yuksek karlari hesaba katarak fiyatlari yuksek tutarlar. tekelin yarattigi yapay kitlik fakir afrika ulkelerinin ilaclara erisimini engeller.

su asamada tekellerle ilgili temel iktisat bilgilerine sahip okuyucunun aklina hemen, tekellerin farkli piyasalarda farkli fiyatlar uygulayarak karlarini arttirma egilimleri gelecektir (price discrimination). bu prensip sunu soyluyor. tekeller farkli piyasalarda farkli fiyatlandirma stratejisi uygulayarak, urunu yuksek fiyat odeyebilecek tuketiciye yuksek fiyattan, dusuk fiyat odeyebilecek tuketiciye dusuk fiyattan satmak isterler. aslinda firmanin karini arttiran bu strateji, urunu birim maliyetin uzerindeki bir fiyattan satin almaya hazir tum tuketicilere ulastirarak tekelin toplumsal maliyetini azaltir. lakin fiyat farklilastirmasi prensibi uygulamada zor ve maliyetlidir. bu yuzden urune yuksek fiyat vermeye hazir tuketiciye ulasmakta zorluk cekmeyen tekellerin, urunu dusuk fiyattan satabilecekleri tuketicilere ulasma istekleri zayiftir. ayrica dusuk fiyattan satilan urunler insanlarda bunlari baska piyasalarda yuksek fiyattan satma gudusunu doguracagi, ve bu da diger piyasalardaki yuksek fiyatlari dusurecegi icin fiyat farklilastirmasi prensibi uygulamada islemeyebilir.

kisaca aids ilaclari orneginde ilac sirketlerinin afrika ulkelerine buyuk indirimler yapmamalarinin nedeni bunun diger piyasalarda sirketin elde edecegi karlari azaltacak olmasidir. yoksa gelistirilmis bir ilacin yuksek miktarlarda uretildiginde ortalama birim maliyeti cok dusuktur. aids ilaclari ornegi, fikri mulkiyet haklari yoluyla yaratilan tekellerin yarattigi toplumsal maliyetin oldukca yuksek olabilecegini ortaya koymaktadir.fikri mulkiyet haklariyla yaratilan tekellerin olumsuz sonuclarini ortaya koyan pek cok ornek vardir.

sonuc:
1. toplumsal acidan tekel kotu, rekabetci piyasalar iyidir.
2. fikri mulkiyet haklari fikri tekeller yaratir.
3. fikri tekel sahiplerinin etrafta duydugumuz "telif hakki kutsaldir, ihlali hirsizliktir" gibi sozlerine supheyle yaklasmamizda da fayda var.

Fikri Mülkiyet

mulkiyet hakkindan ziyade tekel hakkidir. cok basit bir ornek: bir cd sahibinin mulkiyetindedir. eger biri onu calarsa sahibi cd'yi kullanamaz ya da baskasina satamaz. biri cd'yi satin alirsa, satin alan sahis ona fiziksel olarak sahip olsa da, cd'nin icindeki muzigin sahibi fikri mulkiyet kanunlari geregince eser sahibi ya da firmadir. ben cd'yi satin alip kopyalar ve baskasina satarsam, eser sahibinin eserini elinden almis olmam. o yine eserini istedigi gibi kullanabilir. ama ben kanunlara gore fikri mulkiyeti ihlal etmis olurum. daha ilginci pazardan aldigim patatesi kizartma yapip bir bufede satabilirim, ama aldigim cd'yi izinsiz dukkanimda calip musterilerime dinletirsem basim belaya girer.

goruldugu gibi kanunlar yoluyla fikir ve sanat eserlerinin sahiplerine verilen haklar bildigimiz mulkiyet haklarindan farkli. bu haklar eserin kullanimasini, cogaltilmasini ve satisini eser sahibinin iznine bagliyor. yani fikri mulkiyet kimdeyse, eserin kimler tarafindan nasil kullanilabilecegine o karar veriyor. bu dupeduz tekel hakkidir.

gunumuzde fikri mulkiyet kavramina elestirel yaklasan kesimler bu terim yerine fikri tekel terimini tercih etmektedirler.