Vakti zamanında Ekşi Sözlük'te yazdığım iktisatla ilgili yazıları toplayarak başlattığım bu blogun yayınına, 2007'den bu yana yeni yazılarla devam ediyorum.
30 Temmuz 2026 Perşembe
Dededen zenginleşme rehberi
30 Ocak 2026 Cuma
Ex Ante, Ex Post
Ex ante (Latincede olaydan önce) ve ex post (olaydan sonra) terimleri, belirsizlik içeren iktisadi problemlerde karar anında var olan ve sonuçta gerçekleşen durumları ayırt ederken kullanılır. İktisadi aktörler kararlarını ex ante bilgilere göre verir, sonuçlarını ex post koşullara göre alır. Bu ayrım, özellikle tasarruf ve yatırım konularında önemlidir.
Geleceği için tasarruf eden birini düşünelim. Bu kişi hesap yaparken bugünkü geliri ve tüketim isteğinin yanı sıra, gelecekteki gelir ve ihtiyaçları ile tasarruf araçlarının beklenen reel getiri ve risklerini hesaba katmalıdır. Ancak karar anında gelecekteki durum belirsizdir. Günü geldiğinde yatırımlarından belki çok kazanır belki kazanamaz. Beklenmedik bir politika değişikliği, enflasyon dalgası, teknolojik atılım, doğal afet, savaş gibi olaylar kazançlarını azaltıp artırabilir. Üstelik kişinin kazandıklarını harcayacak kadar uzun yaşayacağının garantisi olmadığı gibi, çok uzun yaşayarak veya hesap etmediği harcamalar yaparak servetini tüketmesi de mümkündür.
Sağlıklı tasarruf ve yatırım kararları almak, kişinin refahı için önemlidir. Ancak belirsizliklerle dolu bir dünyada son sözü şans faktörü söyler. Aynı miktarda birikim yapan iki kişi düşünelim. Biri bununla gayrimenkul yatırımı yapsın, diğeri altın alıp kenara koysun. İkisi de o andaki bilgisine ve değerlendirmesine göre, kendince en iyi seçimi yapmaktadır. Zaman geçince, aralarında nispeten çok kazanan doğru, az kazanan yanlış tercih yaptığını düşünebilir. Ancak bunun bir anlamı yok. Çünkü kimsenin ex post daha kazançlı çıkan yatırım kararını ex ante bilmesi mümkün değil.
Şans faktörü bazen ex ante kötü kararların ex post kazançlı çıkmasını da sağlayabilir. Örneğin, kişinin kendisi için önemli bir miktar birikimi, kazanma ihtimali düşük ama gerçekleşirse getirisi yüksek olacak şeylere yatırması pek akılcı değildir. Gelgelelim kimisine piyango vurur. Bilmediği şeylere yatırım yapıp kazançlı çıkmış birileri hep vardır. Tesadüfi başarıları görüp yanlışlardan ders almayanlar, şans döndüğünde ektiklerini biçerler.
13 Ekim 2025 Pazartesi
Altın fiyatına bir de böyle bakın
1970: 38 USD
1980: 586 USD
1990: 393 USD
2000: 272 USD
2010: 1420 USD
2020: 1897 USD
2025 Ekim: 4000+ USD
Altın, fiyatı oynak, dolayısıyla getirisi belirsiz olarak bilinen bir varlıktır. Ancak burada görüyoruz ki bu yalnızca kısa vade ile sınırlı bir özellik değil. On yıllar uzunluğunda bir dönemde bile altın fiyatı büyük değişkenlik göstermiş. 1970'lerdeki küresel enflasyon dalgasında olağanüstü artmış, 1980 sonrası yüksek faiz ve dezenflasyon döneminde düşmüş. 2000 sonrası hızlı küreselleşme ve parasal genişleme dönemlerinde tekrar yükselmiş.
Yalnız burada nominal fiyattan bahsediyoruz. Enflasyon sebebiyle doların alım gücü zaman içerisinde erir. Altının alım gücünün artması için dolar cinsi fiyatının enflasyondan fazla artması gerekir. Ayrıca, altın faiz, kira, temettü gibi gelir yaratan veya gelirini sermayesine katıp büyüyen bir varlık değildir. Bu yüzden hisse senedi, tahvil, gayrimenkul gibi varlıklara yatırım yapmak yerine altın tutmak, bunların sağladığı gelirlerden feragat etmek anlamına gelir. İktisatta, feragat edilen böyle gelirlere fırsat maliyeti denir. İktisadi kar zarar hesabı yaparken fırsat maliyeti de hesaba katılır. Buna göre, altın tutmanın karlı olması için sadece fiyatının enflasyondan fazla artması yetmez, alternatiflerinden daha yüksek getiri sağlaması da gerekir.
Altının değerini kıyaslamak için iki ölçü kullandım. Birincisi ABD'nin 10 yıllık devlet tahvillerinin getirisi. ABD tahvilleri enflasyonun biraz üzerinde risksiz getiri sağlamak isteyen yatırımcılar için başlıca alternatiftir. Bunların uzun yıllar geriye giden verileri de mevcut. Bu verileri referans alarak, her sene faiz gelirini sermayeye katarak büyüyen bir yatırımın değerinin nasıl değişeceğini hesapladım. Sonra da altın fiyatını buna bölerek, altının göreceli getirisi için bir gösterge elde ettim. İkinci kullandığım ölçü ise dünya ekonomisinin (GSYH) büyüklüğü. İktisadi büyüme ve yatırımların getirisi arasında pozitif bir ilişki vardır. Hızlı büyüyen veya büyüme potansiyeli olan ekonomilerde yatırımların getirisi de yüksek olur. Dolayısıyla küresel ölçekte çeşitlendirilmiş bir yatırım portföyünün getirisi için dünya GSYH'si bir ölçü olabilir. Bu düşünceyle, altın fiyatını dünya GSYH'sine bölerek bir diğer göreceli getiri göstergesi oluşturdum.
Altının göreceli değerine ilişkin elde ettiğim iki gösterge aşağıdaki grafikte görülüyor. Buna göre, altın fiyatının tahvillere göre seviyesi ve değişkenliği, incelenen dönem boyunca dünya GSYH'sine göre olduğundan çok daha yüksek. Bunun dışında, hareketler nitelik olarak birbirine benziyor. İki gösterge de 1970'li yıllarda çok büyük bir değerlenme olduğunu, fakat 1980-2000 arasında bunun tamamen geri alındığını gösteriyor. 2000'li yılların başından yakın zamana kadar daha ılımlı bir değerlenme gözlenirken, son yıllarda ise bu hareket hız kazanmış. Ancak son değerlenme henüz 1970'lerin sonunundaki kadar büyük değil. O dönemdeki zirve noktasına ulaşması için nominal fiyatın 6000 dolar civarına gelmesi gerekiyor.
Peki buradan ne çıkarabiliriz? Bir defa, para kazanma niyetindeyseniz baştan söyleyeyim, altın fiyatı daha artar mı yoksa yakında döner mi bilemeyiz. Bu geçmişin resmi, geleceğe dair net bir şey söylemiyor. Ancak fiyatın değişkenliği altının değer koruma aracı olarak dikkatli kullanılması gerektiğine işaret ediyor. Ülkemizde hem bireyler hem kurumlar hem de devlet büyük miktarda altın tutuyor. TCMB Başkanı Fatih Karahan ülkemizdeki altın stokunun değerinin son dönemde 500 milyar dolar civarına ulaştığını söyledi. Yıllarca cari açığı genişleten bir risk unsuru olarak görülen altının değerlenmesi, verdiğimiz açıktan kâr ettiğimiz anlamına geliyor. Yani altın tutanlara piyango vurdu. Ancak gelecekte durum pekâlâ değişebilir. Yaptığımız hesap 1970'lerin sonunda tepeden altın alanların zararlarını çıkartamadıklarını gösteriyor. Şimdilerde, altın sayesinde zenginleşen vatandaşların tüketim talebi ve bunun enflasyonist etkisi konuşuluyor. Altın fiyatı düşerse bu sefer fakirleşme ve daralma konuşulacak.
15 Aralık 2024 Pazar
EYT'nin maliyetini kim ödüyor?
SGK verilerine göre, EYT düzenlemesinin yasalaştığı 2023 yılında yaşlılık aylığı alan kişi sayısı 2 milyon kişi (yüzde 21) artarak 11.5 milyon olmuş. Önceki yıllarda bu sayı 200 bine (yüzde 2) yakın artıyormuş. Aradaki fark EYT'liler.
Aynı yıl enflasyonla beraber SGK'nın prim gelirleri yüzde 107 artmış. Emeklilere 2023 yılında yapılan maaş ve sağlık ödemelerinin toplamı da buna yakın, yüzde 106 oranında artırılmış. Eskiden de prim gelirleri harcamalarının yaklaşık yüzde 76'sını karşılıyordu. EYT'den sonra da bunu korumuşlar. Nasıl olmuş? Emekli maaşlarına 2023'te bir önceki seneye göre yüzde 62.5 zam yaparak. Bu resmi TÜFE enflasyonu olan yüzde 64.8'in bile altında. Aynı dönemde Türk-İş'in araştırması bir ailenin asgari gıda harcamalarındaki artışı yüzde 77.5 olarak hesaplamıştı.
Sonuç? Devlet yeni emekli olanların maaşlarını eski emeklilerin maaşını enflasyona eriterek çıkartmış; SGK'nın gelir gider dengesini korumuş. Denge korunmasaydı da maliyet devlet bütçesinden karşılanarak vergi yoluyla toplum geneline veya borç yoluyla sonraki kuşaklara aktarılacaktı. Ancak yükün toplumun ekonomik açıdan en savunmasız kesimine yıkılması ayrıca önemli bir mesele. Hatırlanacağı gibi EYT düzenlemesi 2023 yılındaki seçimlerden önce yapılmıştı. 2 milyon kişiye maaş bağlayıp 9.5 milyon kişiyi fakirleştiren bir uygulamanın iktidara seçim kazandırabiliyor olması ibretlik.
14 Aralık 2023 Perşembe
Kiralar neden çok arttı?
Son üç senede ev kiraları diğer her şeyden katbekat fazla arttı. Neden? Birçok sebep sayılabilir ve bölgesel olarak farklı etmenler de vardır. Ama bana göre bu genel olarak, uzun dönemli enflasyon beklentisindeki bozulma ve yasal düzenlemelerden kaynaklanıyor.
Konut kiralama, barınma ihtiyacının karşılanması için sağlanan bir hizmet. Fakat çoğu alışverişten farklı olarak, bu uzun vadeli bir ilişki. Tipik bir kira kontratı yaptığınızda, fiyatı (kirayı) bir sene sabitler, sonraki senelerde belirlenen bir oran üzerinden artırmakta anlaşırsınız. Bununla birlikte, kira artırımı için devlet bir sınır belirler ve kontratta ne derse desin, artış yasal olarak bunu aşamaz. Eskiden bunu TÜFE, ÜFE gibi resmi fiyat endekslerine göre yapıyorlardı. Son iki senedir yüzde 25'lik sabit bir oran uyguluyorlar. Enflasyonun çok altında olan bu oran, sadece o senenin kirasını etkilemiyor. Sonraki senelerin artışları onun üzerine yapılacağından, kiracının kaldığı süre boyunca kirayı piyasadan aşağıda tutuyor. Üstelik yüksek enflasyon ve düşük kira tavanının süresi uzadıkça, kira reel olarak erimeye devam ediyor. Kiracı fedakarlık yapmazsa, ev sahibi yasal olarak kontratın başlangıcından itibaren en az beş sene buna katlanmak durumunda. Beş sene sonunda kiranın yeniden belirlenmesini talep edebilir ve kiracı razı gelmezse dava açabilir. Fakat dava da uzun bir süreç. Dolayısıyla, durumu iyi ve anlayışlı bir kiracıya denk gelmezse, ev sahibi açısından büyük bir maddi kayıp söz konusu.
Beklenmedik şekilde artan enflasyon ve uygulanan tavan fiyat kiracısı olan ev sahiplerini vururken, gelecekteki enflasyona dair beklentilerin bozulması ve belirsizlik ise ev arayan kiracıları vuruyor. Çünkü kiralık evi olan bir kişi zarar etmek istemiyorsa, kirayı ileride serbestçe artıramayacağını hesaba katmak zorunda. Bu durumda rasyonel bir insanın yapacağı şey, piyasada kiraların gelecekte nereye gidebileceğini öngörüp peşinen ona yakın bir kira istemek olacaktır. Bu da kira enflasyonunun öne çekilmesi anlamına geliyor. Kiralar normalde üç beş sene sonra gelmesi gereken yere şimdiden geliyor. Ayrıca, bu öngörüler büyük bir belirsizlik içeriyor. Üç yıl sonra enflasyon yüzde 15 mi, 115 mi olur. Kim öngörebilir? Haliyle, belirsizlik arttıkça risk de artar ve fiyat yükselir. Bu sebeplerden, her şeyin fiyatı ikiye üçe katlanırken, ilanlardaki kira fiyatlarının sekize ona katlanması bence şaşırtıcı değil.
Peki bundan sonra ne olacak? Bu seneki seçimlerden sonra ekonomimizin başına geçenler enflasyonu kademeli olarak düşürmeyi vaat ediyor. Bunda inandırıcı olurlar ve ev sahiplerinin enflasyon beklentileri iyileşirse, kiralar da bundan olumlu etkilenir. Nominal bir düşüş beklemek iyimserlik olur belki ama, en azından kira artışları genel enflasyonun oldukça altında kalabilir. Tabii bu yeni kiralanacak evler için geçerli. Eskiden kiralanmış evlerin piyasaya göre düşük kalmış kiraları, kiracılar değiştikçe veya hukuki süreçler tamamlandıkça yüksek oranlarda güncellenmeye devam edecektir. Bu da geçmiş dönemin enflasyonist politikalarının kiracılara kalan faturası olacak.
27 Haziran 2023 Salı
Gelirler artıyorsa enflasyon hala sorun mudur?
Türkiye'de ücretli çalışanların önemli bir kısmının geliri doğrudan ya da dolaylı olarak asgari ücrete bağlıdır. Temmuz itibarıyla asgari ücret yüzde 34 oranında artırıldı. Sene başında da zam yapıldığı için, bir önceki yıla göre artış oranı yüzde 107 oldu. Enflasyon 2021'in ikinci yarısından itibaren çığrından çıktığından, iki senelik kümülatif artışa bakmak daha anlamlı; o oran yüzde 304 (net asgari ücret 2826 liradan 11402 liraya çıktı). Devletin resmi tüketici fiyat endeksine bakarsak, Mayıs itibarıyla son 12 ayda yaklaşık yüzde 40, 24 ayda yüzde 142 artış var. Resmi endeksi halk içinde güvenilir bulan zaten yok; devleti yönetenler de muhtemelen seçim dönemi olduğundan kaale almamışlar. Döviz kurlarına bakarsak, daha nereye gider bilinmez ama, bugün itibarıyla son iki senedeki dolar kuru artışı yaklaşık yüzde 200. Yani dolar bazında da asgari ücrette artış var. Elbette zam tarihleri arasındaki sürede reel gelirler eriyor ama sonuçta zam vaktinde düzeltme geliyor.
Böyle gidecekse enflasyon sorun olmak olmaktan çıkar mı? Hayır. Birincisi, toplumda herkesin geliri aynı oranda artmıyor, geliri enflasyondan az artanlar var ve onların alım gücü erimeye devam ediyor. İkincisi, herkesin gelirinin enflasyonu telafi edecek kadar arttığı bir mekanizma olsa bile, bunun yüksek enflasyonu kalıcı hale getirmek gibi nahoş bir sonucu olur. Çünkü, arz tarafında, ücretler arttığında üretim maliyetleri de artar; talep tarafında, gelirlerle beraber harcamalar da yüksek oranda artmaya devam eder. (Örneğin, tüketicilerin et tüketimi en fazla piyasadaki et miktarı kadar artabilir; onun ötesinde, harcamalardaki artış doğrudan fiyatlara yansıyacaktır.) Üçüncüsü, harcamaların artmasıyla gelen talep yönlü enflasyon başta tatlıdır; tüketimle beraber üretim ve istihdam da artar. Fakat enflasyonu düşürme zamanı geldiğinde, bu sefer talebin kısılması ve üretim ve istihdamdan feragat edilmesi gerekir. Enflasyon yüksek seviyelerde katılık kazandığında, bunun ekonomik ve toplumsal maliyetleri büyür.
Peki enflasyonu illa düşürmek zorunda mıyız? Enflasyonun zararlarından daha önce (şurada) bahsetmiştik. Günümüz özelinde şunu ekleyebiliriz. Türkiye'de son iki senede sadece yüksek enflasyon yaşanmadı, aynı zaman devlet faizleri enflasyonun çok altında baskıladı. Ucuz kredi dönemi, krediye erişip ihtiyaçlarını giderenlere ve spekülatif yatırımlarla kar kovalayanlara baldan tatlı gelmiş olabilir. Lakin bunun yarattığı sayısız çarpıklık var. Başlı başına bir makale olabilecek bu konuya burada girmeyeceğiz. Ancak şurası açık ki, yüksek enflasyon ve finansal baskılamayla sağlıklı bir ekonomi yaratmak mümkün değil.
1 Nisan 2023 Cumartesi
Şirketler enflasyonun sorumlusu mu?
Ülkemizde enflasyonunun sorumlusu olarak fırsatçılık yapan şirketlerin, özellikle de zincir marketlerin suçlandığını sıklıkla görüyoruz. Bu aslında bize özgü bir durum değil. Bugün dünya genelinde (bizdeki boyutta olmasa da) enflasyon normalin üzerinde. Özellikle ihtiyaç maddelerinin pahalılaşması her yerde toplumsal bir sorun. Bunun sorumlusu olarak en çok suçlanan kesim de büyük şirketler. Şirketlerin fırsatçılık yapıp maliyetlerinin çok ötesinde zamlar yaptığı ve bunun enflasyonun başlıca sebeplerinden olduğuna dair yaygın bir kanı var. Bu ne kadar doğru olabilir? Temel iktisat prensiplerine dayanarak irdeleyelim.
Bir defa, güncel tartışmalarda münferit yüksek fiyat artışları, enflasyon, genel hayat pahalılığı, gelir dağılımı ve yoksulluk sorunları birbirine karıştırılıyor. Bunları ayırmak önemli, çünkü her sorunun çözümü farklı politikalar gerektirir. Tüketici enflasyonu, toplumun genel tüketim kalıplarına göre ağırlıklandırılmış bir fiyat endeksinin, (ay, yıl gibi) bir dönemdeki değişim oranını ifade eder. İdeal koşullarda bu oranın düşük bir değerde sabitlenmesi, yani genel fiyat seviyesinin makul ve istikrarlı bir hızla artması arzu edilir. Ücret, kira, kar gibi gelir kaynakları da buna paralel arttığında, toplam üretim, tüketim, tasarruf gibi makroekonomik büyüklüklerin reel karşılığında ve gelir dağılımında bir değişiklik olmaz. Enflasyonun yükselmesi, yani genel fiyat artışının hızlanması, reel ekonomide ve gelir dağılımında bozulmalara yol açtığından (daha önce şurada yazmıştık) arzu edilmez. Bununla birlikte, tüketici fiyatları ve gelirlerle ilgili sorunlar enflasyonun yükselmesinden ibaret değildir.
Konumuzla ilgili olarak, bir piyasada rekabet eksikliği varsa, fahiş fiyat ve kar gibi sorunlar ortaya çıkar. Bu, enflasyon olmasa da, hatta ülke ABD mertebesinde zengin veya AB gibi sosyal adaletçi olsa da böyledir. Bir şirket rekabetçi piyasada 100 liraya satabileceği bir malı 150 liraya satıyorsa, rekabet eksikliğinden 50 lira rant sağlıyor demektir. Ülke makroekonomik açıdan çok istikrarlı olsa, malın satış fiyatı sabit kalsa bile, ürün satıldıkça tüketiciden şirket sahiplerine sürekli bir gelir transferi olur. Ayrıca, yüksek fiyat ürünün üretim ve tüketiminin etkin seviyesinden düşük olmasına yol açar. Elbette makroekonomik koşulların enflasyonist veya dezenflasyonist olmasına göre, kar marjları ve verimsizliklerin toplumsal maliyeti artıp azalabilir. Ama sorun konjoktürel dalgalanmalar değil. Rekabet koşullarını ülkede enflasyon olsa da olmasa da iyileştirmeye çalışmak gerekir.
Peki şirketlerin kar marjlarındaki değişimler enflasyona katkı yapar mı? Her şeyin fiyatının çılgınca arttığı zamanlarda çevremde en çok duyduğum şikayetlerden biri, "artık neyin pahalı neyin ucuz olduğunu anlayamıyorum" şeklindeydi. Böyle zamanlarda bir malın fiyatını yüksek gördüğümüzde, maliyeti yüksek olduğu için mi, diğer mallardan daha üstün olduğu için mi, diğerlerinden erken zamlandığı için mi, yoksa satıcı karambolde fiyatı şişirdiği için mi böyle bilemeyiz. Satıcı fiyatı şişirmese bile, fiyatların alıcı için oluşturduğu sinyallerin bozulması enflasyonunun yarattığı önemli sorunlardandır. Bunun üzerine bir de fırsattan istifade etmek isteyenlerin olması enflasyonu hızlandırabilir gerçekten. Ama bunun sürekli olması ve kalıcı bir enflasyon yaratması mümkün değil. Çünkü bir şirket tekel bile olsa, bir noktadan sonra satışları fazla düşeceğin fiyatlarını onun üzerine çıkarmak istemez. Dolayısıyla, fiyatlar sürekli yüksek hızda artıyorsa, hiperenflasyon dahi olsa, bunu yaratan sebep fahiş fiyatlama olamaz.
Son olarak, şirketleri suçlama kolaycılığına karşı da dikkatli olmak gerek. Her insanın bir sebepten bazı şirketlere veya genel olarak ekonomik düzene karşı tepkileri vardır. Bunu kullanıp suçu onlara yıkmaya çalışmak, her ülkede yöneticilerin sıkıştıklarında başvurduğu bir yöntem. Siyasi popülizme karşı uyanık olmak, sorunlara nesnel yaklaşıp sebeplerini anlamak bize düşüyor.
22 Ekim 2022 Cumartesi
Zoraki spekülatör
İdeal ekonomik koşullarda sıradan insana ailede öğrendiği ev ekonomisi kuralları yeter. Büyüklerinin öğütlediği gibi, eline geçen parayı artırır; tez zamanda başını sokacak bir ev alır; kötü zamanlara, yaşlılığa, çocuklarının geleceğine yönelik birikim yapar. Bugün ideal koşullarda değiliz. Tasarruflarımızı doğru değerlendirmezsek enflasyon karşısında hızla erir. Enflasyondan korunmak için konut, altın, döviz, hisse senedi gibi değeri oynak varlıklar satın alsak, tercihlerinize, zamanlamamıza ve şans faktörüne göre çok büyük kar da edebiliriz zarar da. Bu durum birikim yapmak isteyen herkesi adeta bahis oynamaya zorlar.
Dayanıklı bir malı veya finansal bir varlığı değerinin artacağını öngörerek satın almaya spekülasyon denir. Spekülasyon, alıcı ve satıcıdan birinin kazancının diğer tarafın kaybı olduğu işlemdir. Örneğin, fiyatı daha da yükselecek diye konut alan bir kişi bu gerçekleşmezse zarar ederken, satan kişi konutu ederinden pahalıya sattığı için kazançlı çıkar. Kar etmek için bilerek spekülatif işler yapanlar kendileri bilir. Risk almaktan hazzetmeyenler için ise, birkaç temel finans prensibini hatırlatmakta fayda var.
Kısa vadede değer koruma
Birikim yaparken ihtiyaçların vadesine göre araç seçmeli. Örneğin, yakın gelecekte evlilik, eğitim, sağlık, taşınma gibi bir sebeple nakite ihtiyacı olacak biri (döviz, altın, hisse, kripto para gibi) fiyatı dalgalı veya (ev, arsa gibi) elden çıkarması zor varlıklara yatırım yaparsa harcama zamanı geldiğinde sıkışıp zarar edebilir. Eskiden bu gibi durumlarda sabit faiz ödeyen vadeli banka mevduatları idealdi. Bunlar enflasyona karşı koruyacak kadar getiri sağlardı. Şimdilerde TL mevduatın faizi devlet politikası olarak baskılandığından bu araç hiç cazip değil. Bunun en yakın alternatifleri altın, döviz ve devletin desteklediği kur korumalı mevduat. Sonuncusu kur artışı faizin üzerinde kaldığında, devlet katkısıyla beraber kura paralel bir getiriyi garanti ediyor. Dolayısıyla kur artışı yüksek olursa tasarrufun getirisi de yüksek oluyor. Fakat kur ve enflasyon her zaman paralel olmadığı için, enflasyon daha yüksek olduğunda bu araç da kısa dönemli birikim yapanları korumuyor. Bu durumda onlar için yüksek enflasyon dönemlerinde en iyi alternatif, harcamalarını mümkünse öne çekmek ve ihtiyaç duyacağı dayanıklı malları stoklamak gibi duruyor.
Döviz riskleri
Vadenin dışında, dövize bağlı harcaması olacakların (faizlerin konjonktürel seviyesinden bağımsız olarak) birikimlerini de ona göre yapmalarında fayda var. Tek başına döviz cinsi varlığa veya yükümlülüğe sahip olmak, kurların değişken olması sebebiyle risk yaratır. Döviz varlıkları ve yükümlülükleri dengelendiğinde kur riski ortadan kalkar. Buna riskten korunma manasında "hedging" denir. Dövizle borçlanmış olanlar, ithal ürün (makine, elektronik eşya, taşıt aracı vs.) satın almayı planlayanlar, (eğitim, sağlık, seyahat gibi) bir sebepten yurtdışına çıkacak olanlar, birikimlerini dövizle veya dövize endeksli araçlarla yaparak kendilerini güvenceye alabilir.
Tabii şunu da söylemek gerek. Bankada döviz veya altın cinsi mevduat yapmanız, bir kriz anında bunu istediğiniz gibi çekebileceğinizin veya yurtdışına transfer edip kullanabileceğinizin garantisini vermiyor. O yüzden böyle olağanüstü risklere hassas birçok kişi ve şirket bu tür varlıkları ya başka ülkelerde ya da finansal sistemin dışında tutmayı tercih ediyor.
Uzun vadeli yatırım
Ev, arsa, işyeri gibi gayrimenkuller, hisse senedi ve tahvil portföyleri, üretime dönük doğrudan yatırımlar gibi araçlar uzun vadede kullanışlıdır. Bunlar çoğunlukla likit değildir. Yani, kayıp yaşamadan hızlıca nakite dönüştürülmeleri zordur. Değerleri yıllar içinde değişkenlik gösterir, fakat buna takılmamak ve sabırlı olmak gerekir. Yatırım bir ekonomik değer yaratıyorsa ve alış fiyatı temelsiz şekilde yüksek değilse, onun uzun vadede değerlenmesi beklenir. Böyle olmadığında zarar etme riskini en aza indirmek için de yatırımları bir yerde toplamamak, farklı araçlara dağıtmak önemlidir. Dolayısıyla, alım satımlarda planlı davranmak, yatırım araçlarını çeşitlendirmek, bir varlığın fiyatı hedeflendiği gibi yükseldiğinde veya ihtiyaç zamanı yaklaştığında fırsat kollayıp yatırımdan çıkmak gerekir.
Konut yatırımı
Uzun vadeli yatırımlar arasında konutun özel bir yeri olduğundan, onu ayrı ele almakta fayda var. Finansal açıdan ev almak, o evin sağlaması beklenen kira gelirini satıcıya bir miktar iskontoyla peşinen ödemektir. Enflasyon ve faizlere dair bir belirsizlik olmazsa, evin fiyatını sağladığı barınma hizmetinin değeri belirler. Elbette pratikte az çok bir belirsizlik vardır. Hele bugünkü gibi enflasyon beklentileri artarken faizlerin gerilediği, herkesin kendine göre bir beklentisinin olduğu bir ortamda belirsizlik çok yüksek. Bugün kiraların gelecekte ne hızda artacağının, faizlerin nereye gideceğinin, dolayısıyla konut fiyatlarının ne olacağının bir ölçüsü yok. Piyasada oluşan çılgın fiyat hareketleri de bundan. Genel kanaat gelecekte faizin değil enflasyonun yüksek olacağı yönünde olsa gerek ki, fiyatlar son bir senede birkaç katına çıktı. Bu kanaat sürerse daha da çıkar ama vaziyet değişirse fiyat tepetaklak aşağı da gelebilir. Bu koşullarda konut, barınma ihtiyacına yönelik reel değer üreten bir yatırımdan çok, Türkiye'nin geleceği üzerine bir bahis aracına benziyor.
Kısa vadeli kar kovalayarak konut alım satımı yapanlara söyleyecek bir şeyim yok. Uzun vadede servetlerini korumak ve büyütmek için uygun yatırımlar arayanlar için yukarıdaki genel prensipler geçerli. Kısa dönemli dalgalanmalara takılmadan, yatırımları çeşitlendirip riski dağıtma prensibiyle hareket ederek, fiyatı uygun görünen fırsatlar kollayabilirler. Derdi barınma ihtiyacını huzur içinde gidermek olanlar içinse zorlu bir ikilem söz konusu. Hiç evi olmayıp kirada oturanlar kiraların gelirlerinden fazla yükselmesi durumunda zorda kalabilirler. Kiradan kurtulmak için kendi evini alanlar ise tersi durumda eve ederinden fazlasını ödemiş olabilirler. Bu bilinmezlik karşısında nasıl hareket edeceği kişinin tercihine kalmış. Bir gün kiraların çok geleceğinden korkanlar şartları zorlayıp kendi evini almaya çalışabilir. Elinde avucunda ne varsa verip üstüne borçlandıktan sonra, fahiş fiyat ödediğini anlamaktan korkanlar ise kirada kalabilir. Sonucu yaşamadan bilemeyiz.
3 Ekim 2022 Pazartesi
Baz etkisi nedir?
Çoğu kurum ve ekonomist Türkiye'de enflasyonun bu yılın sonundan itibaren baz etkisiyle düşeceğini söylüyor. Bu ne anlama geliyor?
Birçok makroekonomik zaman serisinde, bir önceki yılın aynı dönemine göre değişim oranı önemlidir. Bunun güçlü tarafı, basit bir şekilde hesaplanması ve mevsimsel olarak dalgalanmamasıdır. Zayıf tarafı ise gelen etkileri bir sene boyunca taşımasıdır. Nasıl? Basit bir örnekle gösterelim. 100 değerinde her ay sabit giden bir göstergenin bir ay 110'a çıktığını ve sonra 110'da sabit gitmeye devam ettiğini varsayalım. Burada yıllık değişim oranı başlangıçta sıfır. Göstergenin seviyesi yükseldiğinde, oran o ay yüzde 10'a yükselir. Sonra seviye aydan aya değişmemesine rağmen, bir önceki senenin seviyesi ("baz" aldığımız değer) düşük olduğundan, yıllık değişim oranı 12 ay boyunca yüzde 10 olarak kalır. Bu sürenin sonunda, baz seviyesi 110'a geldiğinde yıllık oran yine sıfıra düşer. Bunun gibi, bir göstergenin değeri ve baz seviyesi arasında oluşan geçici farka "baz etkisi" denir. Zaman serisinde geçmişte yaşanan sıçramalar, zikzaklar, aylık değişim oranlarında zamanla oluşan hızlanma ve yavaşlamalar baz etkileri yaratır. Bu hareketler büyükse, yıllık değişim oranı serinin yakın dönemlerdeki eğilimi açısından iyi bir gösterge olmaz.
Türkiye'deki enflasyonu ele alırsak, son bir senedeki yükseliş düzenli bir şekilde gerçekleşmedi. TÜFE geçen Aralık ve Ocak aylarında yüzde 10'un üzerinde aylık oranlarla arttı. Sonrasında artışlar kademeli olarak yavaşladı. Eğer TÜFE bundan sonra daha normal bir hızda artacaksa, geçmişteki olağanüstü büyük artışların etkisi çıktıkça yıllık enflasyonun azalması gerekir. Nasıl? Aşağıdaki grafikteki gibi. Burada üç senaryoda yıllık enflasyonun nasıl değişeceği görülüyor. Birincide (turuncu) TÜFE'nin bundan sonra aylık yüzde 3 ile sabit bir oranda artacağını varsayıyoruz. TÜFE'ye göre daha az oynak olan çekirdek enflasyon endeksleri son aylarda buna yakın bir ortalama ile artıyor. Bu durumda yıllık enflasyon 2023'ün ilk yarısı boyunca düşüyor. Yüzde 40 civarına geldikten sonra bunun biraz üzerinde sabit kalıyor. İkinci senaryoda (gri) aylık enflasyonun Ekim'de yüzde 2.5 ile başlayıp her ay 0.1 puan yavaşladığını varsayıyoruz. Bu durumda yıllık enflasyon 2023 boyunca düzenli olarak düşüyor ve yüzde 20'ye yaklaşıyor. Son senaryoda ise (sarı) bu sefer aylık yüzde 3.5 ile başlayıp aynı oranda hızlanıyoruz. Bu durumda da enflasyon yüzde 50'ye kadar iniyor ama sonra tekrar çıkıyor.
Burada iki önemli mesele var. Birincisi, yukarıdaki farazi örneği basitleştirmek için tek seferlik etkiyi sürekli eğilimden bağımsız varsaydık, ama bu enflasyonda böyle değildir. Fiyat istikrarına bağlı bir merkez bankası olmadığında, yüksek gerçekleşmelerle birlikte ileriye dönük enflasyon beklentileri de bozulur. En basitinden, ücretler ve kiralar hedeflenen değil gerçekleşen enflasyona göre güncellenir. Böylece geçmiş şoklar geleceği de etkilemiş olur. O yüzden şartlar veya uygulanan politikalar değişmedikçe, enflasyonun sürekli yavaşladığı bir senaryo bana pek gerçekçi görünmüyor. İkincisi, senaryolarda TÜFE'nin düzenli şekilde hareket ettiğini varsaydık, fakat bu muhtemelen böyle olmayacak. Bugünkü koşullarda (ödemeler dengesinde sorunlar yaşarken, faizler dünyada artırılıp bizde düşürülürken, Ukrayna'da savaş sürerken, bizde seçimler gelirken vs.) enflasyonu etkileyecek başka şoklar gelmeyeceğinin garantisi olamaz.
Demem o ki, bugünkü olağanüstü yıllık enflasyon değerleri kısmen geride kalmış olayların bize mirası. Bunlar yakında çıkacak. Fakat yüksek enflasyon sorunu bununla bitmeyecek.
1 Temmuz 2022 Cuma
Enflasyon yükseldiğinde faiz artırmak gerekli mi? Yeterli mi?
Günümüz iktisadında yüksek enflasyona karşı standart politika, merkez bankasının kısa vadeli faizi artırarak parasal sıkılaştırma yapmasıdır. Bu bir defa, finansman maliyetlerini yükseltip yatırım ve tüketim talebini azaltır. Toplam talebin azalması genel fiyat düzeyindeki artışı aşağı çeker. İkincisi, faizin yükselmesi ulusal parayla yapılan tasarrufun getirisini artırarak onu döviz, altın gibi uluslararası varlıklar karşısında cazip kılar. Bu yolla paranın değerlenmesi dış ticarete konu olan tüketim mallarının ve üretimde kullanılan hammaddelerin iç piyasadaki fiyatını düşürür. Üçüncüsü, merkez bankasının sıkı para politikasını kararlılıkla uygulayacağına ve ilk iki kanaldan enflasyonun düşeceğine ekonomideki aktörler inandığında, enflasyon beklentileri düşer. O zaman, üretici satış fiyatını, ev sahibi kira değerini, çalışan ücret talebini belirlerken daha düşük artışlara razı gelir. Beklentiler ne kadar hızlı iyileşirse, uygulanması gereken sıkılaşma o kadar az olur. İlk iki kanaldan hangisinin daha önemli olduğu ekonominin koşullarına göre değişir. Fakat beklentileri yönetmek her durumda en önemlisidir.
Enflasyon yükseldiğinde faiz artırmak gerekir mi?
Günümüzün yaygın iktisat anlayışı çerçevesinde, ekonomilerin hızlı büyüdüğü dönemlerde buna evet demek kolay. Genel fiyat artışlarına arz şokları sebep olduğunda ise sorun daha çetrefilli. Arz şokları küresel ekonomide 1970'lerde hammadde ve petrol fiyatlarındaki dalgalanmalarla yaşanmıştı. Pandemi sonrası uluslararası tedarik zincirlerindeki aksaklıklarla tekrar kendini gösterdi. Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra bazı hammaddelerin arzının kısılmasıyla şiddetlendi. Denebilir ki, merkez bankaları buna ne yapsın? Faiz artırımı kıt olan ürünleri bollaştırıp ucuzlatmaz. Onun yerine, talebi kısıp maliyet artışının nihai ürün fiyatlarına yansımasını bir nebze engeller. Bu da ekonominin daha fazla daralmasına yol açar ve işsizlik, yoksulluk gibi sosyal problemler doğurur. Bundan kimse hoşlanmadığından, dünya merkez bankaları yakın dönemde kontrolden çıkmaya başlayana dek enflasyona tepki vermekten kaçındılar.
Merkez bankalarının arz şoklarına tepki vermede acele etmemesinde haklılık payı var. Fakat şu noktaya dikkat etmek lazım. Günümüz enflasyonu dünyada da Türkiye'de de sadece arz şoklarının sonucu değil. Pandemi başlangıcında en büyük tehdit olarak ekonomik daralma görüldüğü için büyük parasal ve mali genişleme politikaları uygulandı. ABD'de bu yetmezmiş gibi, Biden başkan seçilince devlet bütçesinden ulufe dağıtırcasına büyük harcama programları açıkladı. Bunlar ABD'de işsizliği doğal sınırına kadar düşürürken, ücret enflasyon sarmalı yarattı ve varlık fiyatlarını şişirdi. Ülkemizde ise, geçtiğimiz seneden beri önce zamansız faiz indirimileriyle panik yaratıldı ve döviz kurunun sıçramasına yol açıldı. Sonra enflasyonun altında tutulan faizlerle Türk lirasıyla tasarruf edenler cezalandırıldı, harcayanlar ödüllendirildi. Kredi pompalanarak, her türlü mal ve hizmetin ve enflasyona karşı korunaklı (döviz, gayrimenkul vb.) varlığın fiyatı patlatıldı. Bunların hiçbirinin arz şoklarıyla alakası yok.
Yüksek enflasyonun zararlarını daha önce (şurada) anlatmıştık. Para politikası hedeflerinin inandırıcılığını kaybetmesi ise enflasyonun yüksek seviyelerde süreklilik kazanmasına ve istikrarsız olmasına yol açar. Zorda kaldığında kenara çekilen ve koyduğu hedefi unutan bir merkez bankasının sözüne artık kim neden güvensin? Enflasyon dış dünyadaki iyi kötü gelişmelere göre savrulacaksa, iktisadi aktörler nasıl fiyatlama yapsın? İşçi sendikası ücretine, mal sahibi kirasına, üretici ürününe yüksek zam istediğinde, onu enflasyonun düşeceğine kim nasıl ikna etsin? Sonra enflasyon katılık kazanınca nasıl düşürülsün? Bu zorlukları birçok merkez bankası gördüğü için para politikalarını sıkılaştırıyorlar. ABD ve İngiltere merkez bankaları faiz artırmaya başladı. Avrupa Merkez Bankası yakında başlayacak. Türkiye'de ise merkez bankası daha radikal bir çizgide. Para politikası metinlerinde (mesela şurada) belirtildiği üzere, enflasyonun bir yere kadar çıkıp küresel barışın sağlanmasıyla düşmesini bekliyorlar. Düştüğü kadar, düşmeyen kader gibi.
Faiz artırmak enflasyonu düşürmeye yeter mi?
Arz şokları özelinde parasal sıkılaşmanın dışsal maliyet artışlarını ortadan kaldırmadığını söyledik. Bunun dışında, enflasyonda kalıcı düşüşün önemli bir şartı, para politikasının diğer iktisadi politikalarla desteklenerek uzun vadede tutarlı bir şekilde uygulanmasıdır. Bu konuda klasik bir örnek, yüksek bütçe açığı ve kamu borcu olan ülkelerde, uzun vadede borcun parasallaşması sorunudur. Böyle bir ülkede para politikası sıkılaştığında, devletin borçlanma maliyeti de artar. Bütçe açıklarını kapatamayan ülkelerde borçlanma ihtiyacını artıran bu durum, politika yapıcıları gelecekte gevşek para politikasına dönüp kamu borcunu reel olarak eritmek zorunda bırakır. Uygulanan sıkı para politikasının geçici olduğu ve sürdürülemeyeceğine dair bir görünüm varsa, beklentilerde iyileşme ve enflasyonda kalıcı bir düşüş sağlanamaz. Bugün dünyada kamu borcu yüksek birçok ülke bu riski taşıyor. Fiyat istikrarına öncelik veren, güçlü ve bağımsız merkez bankalarına sahip ülkelerde risk daha düşükken, diğerlerinde daha fazla.
Ülkemizde bugün için kamu maliyesinden kaynaklanan bir enflasyon sorunu yok, fakat başka meseleler var. Büyümeyi besleyen üretkenlik artışı yetersiz olduğundan (bkz. bir, iki), üretim ve istihdamı artırmanın yolu olarak işgücü ve finansman maliyetleri düşürmek görülüyor. Düşük faiz ve değersiz Türk lirası tam da bu amaca hizmet ediyor. Fakat yükselen enflasyonun gösterdiği gibi bu yol sonunda tıkanmaya mahkum. Yüksek faiz ve değerli Türk lirası olduğunda ise enflasyon kısa vadede düşse bile, bu sefer ya büyüme duracak ya da kısa vadeli dış borçlanmaya dayanan kırılgan bir ekonomi ortaya çıkacak. Sürekli ve hızlı bir kalkınma yaratamayan bir ekonomide de enflasyonist politikalara dönüş riski hep olacaktır. Bu sorunu aşmanın yolunu bulana kadar fiyat istikrarına kavuşmamız kolay olmayacak.
27 Mayıs 2022 Cuma
Yüksek enflasyonun malum zararları
Enflasyon dünya genelinde yükselirken, bizde uzaya doğru ilerliyor. Bu vesileyle güncel mevzularla da ilişkilendirerek, yüksek enflasyonun zararlarına dair makroiktisat bilgilerini hatırlayalım istedim.
Yüksek enflasyonun en açık sonucu, istenmeyen gelir aktarımlarına yol açmasıdır. Bu, enflasyon öngörülmeyen bir şekilde arttığında ve piyasalardaki başka aksaklıklarla birleştiğinde ortaya çıkar. Birçoğumuz bugün bunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Çalışanların, emeklilerin, sosyal yardım alan kişilerin gelirleri sabit. Senede bir iki defa artış alabilseler bile, alım güçleri bir sonraki artışa kadar düzenli olarak azalıyor. Tasarruf sahiplerinin de birçoğu enflasyon karşısında korumasız. Faizler baskılanıp enflasyon yükseldiğinden, tasarrufunu bankada Türk lirası mevduatında değerlendirenlerin birikimi eriyor. Birikimini korumak isteyenler döviz, altın, kripto para, konut gibi spekülatif varlıklara yöneliyorlar ama bu sefer de buradaki fiyat dalgalanmalarının riskini alıyorlar. Aralık 2021'deki döviz kuru hareketinde gördüğümüz gibi, spekülatif varlıkları yüksek fiyattan alanlar çarpılabiliyor.
Kaybedenlerin örnekleri çoğaltılabilir ama bir de enflasyondan kazananlar var. İşgücü piyasasında, satış fiyatı artarken ücretlerin sabit kalması işgücü maliyetinin reel olarak erimesine yol açar. Kısa vadede üretimi destekleyen bu durum, sermaye sahiplerinin gelirine katkı sağlar. Finansal piyasalarda, faiz sabitken enflasyonun yükselmesi, kredi kullanan kişilerin reel borçlanma maliyetini azaltır. Spekülatif hareketlerde malını ucuza alıp yüksek fiyattan elden çıkaranlar da benzer şekilde kazanır. Geliri enflasyondan hızlı artan, varlıklarını çeşitlendirebilen, servetine göre nakit tutma ihtiyacı az olan kişiler kazanan tarafta olur. Sabit gelirliler, az bir birikimi olup bunu çeşitlendiremeyenler ve ihtiyaçları için nakit tutması gerekenler kaybeden taraftadır. Genel olarak kazananlar varlıklı, kaybedenler yoksul kesimdendir.
Bölüşümdeki adaletsizliklerin yanında, enflasyon yarattığı belirsizlik sebebiyle tasarruf, yatırım, üretim gibi iktisadi kararları bozar. Birikimlerinin eridiğini gören insanlar, ulusal parayla uzun vadeli tasarruf yapmaktan kaçınırlar. Bu yüzden, bugün ülkemizde banka mevduatlarının büyük bölümü ya döviz cinsi ya da (kur korumalı mevduat adıyla) dövize endeksli olarak tutuluyor. Bunların ortalama vadesi de 3 aydan az. Böyle bir durumda bankaların yatırımlara ulusal para üstünden düşük ve sabit bir reel faiz oranıyla finansman sağlaması zordur. Bu neden önemli? Krediler döviz cinsi veya değişen faizli verildiğinde, döviz kuru ve faiz dalgalanmaları firmalar için risk yaratır. Ödeme vakti geldiğinde maliyetler beklenmedik şekilde artarsa borçlular zora düşer. Geri ödenmeyen kredilerden bankalar da zarar eder. Ulusal para ile sabit faizle kredi verildiğinde, kredi kullananlar ne ödeyeceklerini bilirler. Risk, mevduat gibi kısa vadeli araçlarla kredileri finanse eden bankaların üzerindedir. Bankalar da enflasyon beklentisi, vade ve risk primlerini dikkate alarak kredi faizlerini belirler. Bu yüzden, merkez bankasının enflasyonu düşük ve istikrarlı tutacağına güvenilen ülkelerde uzun vadeli faizler düşük olur. Enflasyon hedefine güven zayıfladığında ise uzun vadeli faizler yükselir. Bu da yatırımları caydırır.
Yatırımcılar için yüksek enflasyon ortamında sadece finansman değil, gelir akımları da belirsizdir. Enflasyonu öngöremeyen bir firma, uzun vadede elde edeceği gelirleri tahmin edip nasıl yatırım yapabilir? Bu olmadığından ülkemizde yatırım ve finansman planları dolar, euro gibi istikrarlı para birimleri üzerinden yapılıyor. Örneğin, yol, köprü, hastane, havaalanı gibi son yıllarda yapılan büyük yatırımların hepsinde, sözleşmeler yatırımcılara dövize endeksli gelir garantisi sunuyor. Böylelikle yatırımlar gerçekleşebiliyor ama kur riski hizmet alanların üzerine kalıyor. Yani, kur arttıkça hem bireysel olarak hizmetlere daha fazla ödüyoruz hem de sözleşmelerdeki devlet garantileri sebebiyle kamunun maliyeti artıyor. Peki konut yatırımlarında bireyler nasıl Türk lirası ile uzun vadeli borçlanabiliyor? Orada da devlet kamu bankalarıyla devreye giriyor ve olası zararı göze olarak özel bankalardan daha düşük faizlerle kredi sağlıyor. Özel bankaların bugünkü ortamda konut kredilerini nasıl fiyatladığını ise bilmiyorum.
Özetle, yüksek enflasyon adaletsiz gelir aktarımlarına yol açıyor, yatırım ortamını bozuyor ve finansal riskleri büyütüyor. Uzatmalayım; üretim, tüketim, kamu maliyesi gibi daha birçok konuda çarpıklıklar sayılabilir. Bunların dışında bir de enflasyon yükseldikten sonra onu düşürmenin zorlukları var. Enflasyon hedefi inandırıcı olmadığında ücret, kira gibi faktör fiyatları geçmiş enflasyona endeksli olarak güncellenir. O yüzden enflasyonun yüksek geldiği bir senenin ertesinde maliyetler de yüksek oranda artar. O sene ürün fiyatları ücretlerden az artarsa, bu reel işgücü maliyetini artırıp üretim hacmini daraltır.
O zaman ne yapmak lazım? Bir defa, enflasyon düşükken yükselmesine baştan izin vermemek lazım. Oldu da yükseldi, beklentilerin bozulmasına izin vermemek lazım. O da olduysa, o zaman merkez bankasının enflasyon hedefine ulaşacağına inanç zayıflamış demektir. Onu düzeltmek lazım. Bunun da yolu, merkez bankasının bu yönde etkili olacak para politikası araçlarını kararlılıkla kullanacağına herkesi ikna etmesi ve bunu uygulamasıdır. Türkiye 2000'li yılların başında enflasyonu düşürdüğünde, merkez bankası bağımsızlığı, fiyat istikrarı ana hedefi ve genel kabul görmüş makroiktisat politikalarına dayanan bir çerçevede bunu başarmıştı. Günümüzde ise siyasi iktidara bağlı bir merkez bankası, ne olduğu anlaşılmayan hedefler ve mikroekonomik düzenlemelere dayanan kontrol hastası bir politika anlayışı ile ters yönde koşuyor.
24 Ocak 2022 Pazartesi
Döviz kuru krizleri
Döviz kuru krizi kavramı, makroiktisada 1970'lerde girdi. Öncesinde, 1944'ten itibaren Bretton Woods sistemiyle dünya para birimleri ABD dolarına bağlanmış, doların karşılığı ise altın olarak belirlenmişti. Daha da öncesinde altın standardı vardı ki, paralar doğrudan altın karşılığı piyasaya sürülürdü. O dönemlerde ticaret, yatırım veya seyahat gibi bir ihtiyaç için gerekmiyorsa, yabancı bir ülke parasını tutmak veya değişim aracı olarak kullanmak yasaktı. Uluslararası finansal hareketler de kısıtlanmış olduğundan, ödemeler dengesinde dış ticaret akımları ve yurtdışındaki işçilerin gelirleri gibi cari işlemler hesabı kalemleri belirleyici olurdu. Ülkeler döviz rezervlerini buradaki hareketlere göre yöneterek döviz kurunu sabit tutmaya çalışırdı. Dış ticaret hadlerinin ülke aleyhine değişmesi (ithal malların pahalılaşıp ihraç malların ucuzlaması) gibi bir sebepten, ödemeler dengesinde sorun yaşayan ülkeler gerektiğinde devalüasyon yaparlar, yani paralarının değerini düşürürlerdi. 1970'lerde Bretton Woods sistemi sona erdi ve küresel finans piyasaları serbestleşip bütünleşmeye başladı. Bu durum iktisadi aktörler için, olası döviz kuru değişimlerinden kar veya zarar etme ihtimalini ve buna göre pozisyon alma ihtiyacını doğurdu. Söz konusu spekülatif faaliyetler de ani ve büyük hareketlere yol açarak, döviz kuru krizi denen olgunun ortaya çıkmasına yol açtı.
Kur çıpalarının yıkılması
Klasik döviz kuru krizi modelleri, sabit kur benzeri rejimleri inceler. Bunlarda büyük bir spekülatif talebi karşılayacak düzeyde rezervi olmayan merkez bankası kur çıpasını değiştirmek (devalüasyon yapmak) veya terk etmek (kuru dalgalanmaya bırakmak) zorunda kalır. Birinci nesil olarak adlandırılan modellerde krize ekonomik gerçeklerle tutarsız makroekonomik politikalar sebep olur. Örneğin, para politikasının genişlemeci olduğu bir ülkede, serbest piyasada döviz kurunun yükselmesi gerekir. Sabit kurda ise merkez bankası çıpayı korumak için rezervlerinden döviz satar. Fakat bu geçici bir çözümdür. Döviz talebi sürekli olursa, finansal yatırımcılar bir noktada rezervlerin tükenmesinin kaçınılmaz olduğunu fark eder ve o an gelmeden dövize hücum edip bekledikleri kur yükselişinden kar etmeye çalışırlar. Buna "spekülatif atak" denir. Sonunda merkez bankası ya gevşek politikadan vazgeçer ya da pes eder ve kurun ekonomik gerçeklerle uyumlu bir yere gelmesine izin verir. Türkiye'de 2001 yılında yaşanan kur krizi buna benzer şekilde gerçekleşti. O dönem uygulanan "sürünen kur çıpası" (crawling peg), enflasyonun düşürülememesi ve gerçekleşen enflasyonun belirlenen kur artışının çok üzerinde kalmasıyla dengesizlikler oluşması yüzünden sürdürülemedi.
İkinci nesil döviz kuru krizi modelleri, merkez bankasının kur çıpasını savunmakta kararlı olmadığı durumları inceler. Normalde bir sebepten dövize hücum geldiğinde, merkez bankasının bunu savuşturması gerekir. Çünkü kur çıpası iktisadi aktörlere verilmiş bir taahhüttür. Döviz kuru ve ona bağlı fiyatlarla iş yapanlar buna göre hareket eder. Öte yandan, faiz artırarak kuru savunmak ekonomiye daraltıcı etki yapar; harcanan rezervleri yerine koymak maliyetlidir; ayrıca, devalüasyon yapıp dış ticarette rekabet avantajı yaratmak politika yapıcılara cazip gelebilir. Piyasadaki aktörler, fayda maliyet karşılaştırması yapan merkez bankasının çıpayını savunmamayı tercih edeceğine inanırlarsa, bu dövize hücuma yol açabilir. Bu durumda kriz beklentisi kendini gerçekleyen bir kehanet halini alır. Küçük yatırımcılar eşgüdüm sağlayıp büyük bir spekülatif atak yaratamaz belki ama büyük yatırımcılar hücum ettiğinde onların ardına takılıp hareketi büyütürler. Bu tip krizlerin klasik örneği, George Soros'a spekülatör olarak ününü kazandıran İngiltere'deki 1992 krizidir.
Dalgalanan döviz kurları
Dalgalı döviz kuru rejiminde, fiyatlar piyasa koşullarında belirlenir. İktisat politikaları ve diğer dışsal faktörler ne gerektiriyorsa bu döviz kuruna aynen yansır. Örneğin, yurtiçi faizler düştüğünde, ülke risk primi arttığında, yurtdışı faizler yükseldiğinde veya bu yönde beklentiler oluştuğunda ülkenin parası anında değer kaybeder. Tersi olduğunda değer kazanır. Merkez bankası piyasaya müdahale etmediğinden, ne birinci nesil modellerdeki gibi sürdürülemez dengesizlikler oluşur, ne de ikinci nesil modellerdeki gibi bir kur hedefinin korunup korunmayacağına dair problem ortaya çıkar. Bu rejimde, adı üzerinde, kur kısa dönemde konjonktürel faktörlere bağlı olarak dalgalı olacaktır. Uzun vadede ise yapısal faktörlere göre ülkenin parası değer kazanacak veya kaybedecektir.
Sabit kur rejimlerindeki devalüasyondan farklı olarak, dalgalı kurda yapısal etkiler bir seferde değil zamana yayılmış olarak ortaya çıkar. Bu, iktisadi aktörlere üretim, yatırım, tasarruf gibi kararlarını fiyat değişimlerine göre uyarlama imkanı verir. Örneğin, parası değerlenen bir ülkede ithal etmenin avantajlı olduğu kimi ürünlerin, para değer kaybederken üretilmesi avantajlı hale gelir. Böylece ithalat, ihracat, üretim, tüketim, yatırım kalıplarını belirleyen makroekonomik dengeler koşullara göre değişir. Sabit kur benzeri bir rejimde bu değişim kur çıpası güncellendikten sonra gerçekleşir. O ana kadar dengesizlikler birikir. Sonrasında parada büyük ve ani bir değer kaybı olduğunda, üretim kapasiteleri ile tüketim kalıpları buna hemen uyum sağlayamaz. İthal mal fiyatları ve maliyetlerdeki artışla beraber hem enflasyon yükselir hem ekonomi daralır. Elbette paranın değer kaybetmesi kur rejimi ne olursa olsun sonunda ülke insanlarının alım gücünü azaltacaktır. Ancak bunun zamana yayılması bir anda olmasından iyidir.
Oynaklık
Sabit kurdaki devalüasyon riskinin dalgalı kur rejiminde olmadığını söyledik. Fakat dalgalı kurun da oynaklık gibi zayıf bir yanı var. Bu da yüksek seviyelere çıktığında oldukça yıkıcı olabilir. Serbest piyasada, arz ve talep şoklarına bağlı olarak ulusal paranın değeri anında düşer veya yükselir. Dalgalanmalar kur riskine açık kişi ve firmaları etkiler. Örneğin, dövizle borçlanıp Türk lirası kazandıran bir işe giren bir yatırımcı TL değerlenirse kar, değer kaybederse zarar eder. İthal girdi kullanarak üretim yapanlar ve ihracatçılar da öngöremedikleri hareketlerden kar veya zarar yazabilir. İşi üretim yapmak olanların böyle finansal riskler almaları makbul değildir. Büyük bir şokun ardından çok sayıda firma zor duruma düşüp başka firmalara ve bankalara yükümlülüklerini yerine getiremezse sistemik sorunlar oluşur. Kur riskleri, finans piyasalarında sigorta işlevi gören ürünler (forward, opsiyon, swap gibi türev araçlar) yoluyla sınırlandırılabilir. Fakat gelişmiş ve derin finans piyasaları olmayan ülkelerde bu ürünler yaygınlaşmamıştır. Yaygınlaşsa bile bunların maliyetleri riske oranla artar. Dolayısıyla, gelişen ülkelerde dalgalı kur rejimi uygulansa bile, piyasaya müdahale edip kur hareketlerini yumuşatma eğilimi vardır.
Döviz kurlarının serbest piyasada nasıl belirlendiği konusuna uzun uzadıya girmeyeceğiz. Fakat oynaklıkla ilişkili olarak, uluslararası sermaye hareketleri ve para ikamesi meselelerine değinmeden olmaz. Sermaye akımları içinde, kısa sürede yüksek getiri beklentisiyle gerçekleşen finansal yatırımların oynaklığı yüksektir. Örneğin, yabancı yatırımcı bir ülkede faizlerin yüksek olduğunu görüyorsa, o ülkenin parasını satın alıp faiz getirisi elde etmek isteyebilir. Uluslararası makroiktisattaki korunaksız faiz paritesi denen ilişki, bu tip yatırımlarda kar fırsatlarının çabucak tükeneceğini söyler. Çünkü yatırımcılar bir ülkenin parasını talep ettiğinde paranın değeri artar, gelecekte değer kaybedeceği beklentisi oluşur ve bu da o parayı cazip kılan faiz gelirini görütürür. Paranın, mesela yüzde 10 değer kaybetmesi bekleniyorsa, ülkenin başkalarından 10 puan fazla faiz vermesinin kıymeti kalmaz. Buna rağmen, dünyada paranın bol ve ucuz olduğu zamanlarda, tabiri caizse biti kanlanan yatırımcılar değer kaybı riskini göz ardı edip yüksek faizli ülkelere yatırım yaparlar. Küçük bir ülkeye bütün dünyadan kontrolsüzce sermaye aktığında, ülkenin parası hızla değerlenir. Fakat güvercin ürkekliğindeki yatırımcılar, bir sebepten kur risklerinin gerçekleşeceğini düşündükleri anda kaçarlar. Bu sefer de ülkenin parası hızla değer kaybeder.
Uzun vadeli ve doğrudan yatırımlar konjonktürel gelişmelere bağlı olmadıklarından giriş çıkışları oynak değildir. Türkiye'de şirketi olan bir yabancı yatırımcı istese bile bir anda onu satıp çıkamaz. Fakat yatırımının değerinin düşeceğinden endişe edenler, döviz veya türev ürünler satın alarak kur risklerini yönetmeye çalışırlar. İstikrarsızlık zamanlarında bu talep de haliyle artar ve döviz kuru oynaklığını büyütür. Dolayısıyla, sermaye akımlarına açıklık döviz kuru oynaklığıyla yakından ilişkilidir.
Dolarizasyon da denen para ikamesine gelirsek... Bir ülkede yerli para ve yabancı para serbestçe değiştirilebiliyorsa, yabancı para ödeme ve değer saklama aracı olarak yerli paranın yerini alabilir. En uç noktada, paralar birbirini tam olarak ikame ediyorsa, ikisi arasında değişim oranının nerede oluşacağı belirlenemez ("exchange rate indeterminacy"). O durumda, ekonomik temellere bağı olmayan kur para politikasıyla kontrol edilemez. Tam para ikamesi pek görülmez. Çünkü, bir defa, kimi ülkelerde yabancı para tutmak ve kullanmak konusunda hala yasal kısıtlamalar mevcuttur. İkincisi, yasal kısıtlama olmasa bile, ulusal paranın alım gücünü koruyacağına dair endişe olmayan ülkelerde, uluslararası ticaret veya yatırım için gerekmiyorsa insanlar başka paraları kullanmayı veya saklamayı tercih etmez. Fakat, ulusal para istikrarlı olmadığında istikrarlı paralarla ikame edilir. Böyle bir alternatif oluştuğunda, güven duygusunun sübjektif olarak bozulması bile yerel paradan kaçışa ve ani değer kaybına yol açar. Para ikamesi ne kadar yaygın ve kolaysa döviz kuru hareketi o kadar hızlı ve büyük olur. (Para ikamesini şurada açıklamıştık.)
Biz ne yaşadık?
İktisat tarihimizde sermaye hesabı serbestleşmeden önce, ödemeler dengesi sorunları sebebiyle birçok defa devalüasyon yapıldı. Serbestleşme 1980'lerde başladı ve 1989'dan itibaren yabancı paraları alıp satmanın, bunlarla banka mevduatı açmanın ve kredi kullanmanın önündeki yasal engeller kalktı. Bu tarihten sonra merkez bankasının döviz kurunu kontrol ettiği dönemde biri 1994 ve diğeri 2001 yılında olmak üzere iki büyük kur krizi yaşandı. 2001 krizinden sonra döviz kuru dalgalanmaya bırakıldı ve kur piyasada belirlendi. Bu dönemde, nasıl olduğu ayrı bir mevzu, (şuradan görülebilir) TL önce reel olarak değerlendi, sonra değer kaybetti. Koşullara göre döviz kurundaki eğilimlerin değişmesi, yukarıda açıkladığımız gibi, bir seferde büyük bir devalüasyon yapma ihtiyacını ortadan kaldırıyordu. Fakat bunun sert kur hareketlerini önlemekte yeterli olmadığını son yıllarda yaşayarak gördük.
Aşağıdaki grafik, 2018-2021 yıllarında her sene 1 Ocak tarihini 100 kabul ederek, ilerleyen tarihlerde kurun buna göre ne oranda değiştiğini gösteriyor. Mavi çizgiye göre, 2018'de dolar kuru Haziran ayına kadar kademeli olarak yaklaşık yüzde 15, Ağustos ayına kadar da yaklaşık yüzde 20 yükselmiş. Ağustos'ta ABD ile bozuştuğumuzda artış oranı yüzde 45'e ulaşmış. Sonraki gerilemeyle birlikte yılın tamamındaki yükseliş yüzde 23 olmuş. 2019 diğer yıllara göre nispeten sakin geçmiş. 2020'de kur kabarmış ama patlamamış. 2021'de ise Eylül'e kadar yaklaşık yüzde 5, sonra hızlanarak Kasım ortasına kadar yüzde 15 artış olduktan sonra film kopmuş. Aralık ortasında birikimli kur artışı yüzde 40'a çıkıp bir anda 20'nin altına gerilemiş ve yılı yüzde 29'da kapatmış.
2018'deki döviz kuru şokunu zamanında (şurada) değerlendirmiştik. O dönem yaşanan sermaye çıkışı ve para ikamesine parasal sıkılaşma ve finansal regülasyonlarla karşılık verildi. ABD ile yaşanan sorun da tatlıya bağlanınca, döviz kuru istikrar kazandı ve daha büyük krizlerin ortaya çıkması engellendi. Faiz artırarak parasal sıkılaşma yapmak böyle durumlardaki alışılmış ("ortodoks") yöntemdir. Sermaye hareketlerini engelleyen regülasyonlar ise pek öyle değildir. O dönemde bankaların yurtdışı bankalarla yaptığı türev işlemlere büyük kısıtlamalar getirildi. Bu kısıtlamalar, daha sonra biraz esnetilmekle birlikte bugün de yürürlükte bulunuyor. Maliyetinin ne olduğu ayrı bir konu ama, bu yolla oynaklığı yüksek bir takım finansal işlemler oldukça azaltıldı.
2019-20 döneminde döviz kuru oynaklığı nispeten az görünüyor. Özellikle, grafikteki gri çizginin 2020 Haziran-Temmuz aylarında neredeyse sabit gitmesi dikkat çekici. Fakat bu oldukça yanıltıcı. Arka planda, 2020'de pandemi sebebiyle büyük sermaye çıkışı olduğunu, turizm gelirlerinin çöktüğünü ve ekonomiye destek için büyük bir parasal genişleme yaratıldığını anımsayınca, bunun doğal olmadığı anlaşılıyor. Adeta bir kur çıpası görünümü veren bu durum, merkez bankasının döviz rezervleri satılarak sağlandı. Kamuoyunun sonradan öğrendiği bu satışı finansal piyasalardaki aktörler elbette fark ettiler. Döviz rezervleri sınırlı bir merkez bankası kur hedefiyle uyumsuz bir parasal genişlemeye gittiğinde ne olacağını birinci nesil kur krizi modelinde anlatmıştık. Buna göre sonunda ya bu uyumsuz politikadan vazgeçilecekti ya da büyük bir devalüasyon olacaktı. O dönem önce ikisinin ortası bir şey yapıldı. Para politikası örtülü bir şekilde sıkılaştırıldı ve döviz kuru yavaş yavaş serbest bırakıldı. Sonra da sorumlu bakan ve merkez bankası başkanı değiştirildi ve Kasım'dan sonra alışılmış yöntemle faiz artılarak durum kontrol altına alındı. Lakin cumhurbaşkanı bu yöntemden hazzetmemiş olacak ki, tez zamanda gelenler gönderildi ve sıkı para politikasından vazgeçildi.
2021 Eylül ayında merkez bankası politika faizini indirmeye başladığında da kur yükseldi. Buna rağmen faiz indirimlerine devam edilmesinden, Türk lirasının değer kaybının bilinçli bir tercih olduğunu anlıyoruz. Fakat Aralık ayındaki son faiz indiriminden sonra iş şirazesinden çıktı. Tasarruflarının enflasyon karşısında eriyeceğini gören vatandaşlar Türk lirasını terk etmeye başladı. Onlar döviz aldıkça kur çıktı, kur çıktıkça onlar aldı... O noktadan sonra merkez bankası açıktan döviz satarak kur artışını durdurmaya çalışsa da fayda etmedi. Devlet paniği tasarruf sahibine, TL üzerinden en az döviz kuru artışı kadar getiriyi garanti eden bir mekanizma ("kur korumalı TL mevduat") sunarak durdurabildi. Ardından bir süre yoyo gibi hareket eden kur son zamanlarda duruldu.
Peki bundan sonra döviz kurlarına istikrar gelir mi? Türkiye ekonomisinin hali bir dengeye benzemediğinden, buna olumlu bir cevap vermek güç. Su anda yurtiçi faizler enflasyonun çok altında baskılanmaya çalışılıyor. Bu politika Aralık'ta büyük bir reaksiyon yarattı. Buna karşı getirilen kur korumalı mevduat mekanizması, tasarrufunu koruma derdinde olan vatandaşın dövize hücumunu kesti. Ama mesele bununla bitmiyor. Birincisi, bu mekanizmayla kur riskleri kamunun üzerine yükleniyor. Eğer döviz kuru belirlenen TL faizin üzerinde artarsa aradaki farkı hazine veya merkez bankası ödeyecek. Bu, varlıklı kişilerin ve şirketlerin bankadaki paraları oranında devletten sübvansiyon almaları demek. Üstelik kur krizi ne kadar büyük olursa devletin yapacağı ödeme o kadar büyük olacak. Ayrıca, bankalar düşük faizle topladıkları mevduatla kredi verip kamunun sırtından kar edecekler. Nasıl bakarsanız bakın, bu çok çarpık bir durum. İkincisi, döviz kurunun faizden az arttığı durumda, enflasyon yüksek kaldığı sürece Türk lirası reel olarak hızla değerlenecek. Paramız şu anda aşırı değersiz olduğundan bu dengelenme olarak görülebilir. Ancak bunun sürekli devam etmesi mümkün değil, çünkü değerli para ve gevşek para politikası cari işlemler dengesinin giderek bozulmasına yol açar. Enflasyon çabuk düşer ve faiz ve kur artışıyla uyumlu bir yere gelirse ne ala. Ama parasal sıkılaşma yapmadan enflasyon kendiliğinden nasıl düşsün? Bana sorarsanız, tutarlı makroekonomik politikalar uygulayıp Türk lirasına güven kazandırmadan ve enflasyonu düşürmeden bize rahat yok.
8 Aralık 2021 Çarşamba
Zenginleşiyor muyuz, fakirleşiyor muyuz?
Türkiye'nin Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) verilerine bakınca iki farklı resim göze çarpar. Birincisinde Türkiye ekonomisi reel olarak büyümektedir ve büyüme oranları genellikle benzeri ülkelere göre yüksektir. Pandemi sebebiyle dünya ekonomisinin küçüldüğü 2020 senesi de dahil, 2009 küresel krizinden bu yana Türkiye'nin reel GSYH'si kesintisiz olarak artmaktadır. Öte yandan, GSYH'nin dolar cinsi değerine bakıldığında, 2013-2020 arası küçülen bir Türkiye ekonomisi görülür. Peki bu nasıl oluyor? Ülkece ürettiğimiz gelir/katma değer, elde ettiğimiz refah artıyor mu, azalıyor mu? Bunun kısa cevabı, ülkemizde üretim istikrarlı bir şekilde artıyor; fakat paramız değer kaybettiğinde, refahımız artacağı yerde azalıyor. Açıklayalım...
Yukarıdaki grafik Türkiye'nin üç farklı GSYH göstergesinin gelişimini gösteriyor. GSYH serilerini IMF'nin Ekim 2021 Dünya Ekonomi Görünüm raporundan aldım. Tüm serilerin kişi başına düşen değerini kullandım. Birim ve seviyeleri farklı olan serilerin değişimini karşılaştırmak için onları endeksledim. Yani, 2000 yılını 100 kabul edip sonraki değerleri yıldan yıla orijinal GSYH serilerindeki değişim oranlarına göre yürüterek üç endeks oluşturdum. Kırmızı çizgi, reel GSYH büyümesinin ima ettiği ekonomik gelişimi gösteriyor. Burada istikrarlı bir artış eğilimi var. Mavi çizgi, dolar cinsinden kişi başına düşen GSYH'nin değişimini gösteriyor. Bu gösterge 2000-2013 arası neredeyse üçe katlandıktan sonra, 2020'ye kadar bunun bir katını geri vermiş; 2021'de artması bekleniyor. (Mavi çizginin devamlı kırmızının üzerinde olması sizi yanıltmasın. Dolar cinsi GSYH nominal bir gösterge, dolayısıyla artışı ABD enflasyonundan da etkileniyor.)
Yeşil çizgi, satınalma gücü paritesine (SGP) göre hesaplanan GSYH'nin değişimini gösteriyor. Ne demek bu? SGP sağlandığında, Türk lirası ve Amerikan doları arasındaki kur iki ülkenin enflasyon oranları arasındaki fark kadar artar. Bu seri, dolar kuru SGP'ye göre artsaydı, reel büyümeyle beraber nominal GSYH'nin ne olacağını gösterir. Nominal GSYH'nin (yani mavinin) bundan farklı hareket etmesi, piyasada belirlenen döviz kurlarının SGP'den sapmasından ileri gelir. 2013 yılına kadar olan dönemde dünyada sermaye bolluğu vardı ve Türkiye yatırım için cazip bir ülke olarak görünürdü. Türkiye'ye sermaye girişlerinin hızlı olduğu bu dönemde, dolar kurundaki artış SGP'den düşük gerçekleşti. Türk lirasının reel olarak değerlenmesi anlamına gelen bu gelişme, GSYH'nin dolar karşılığının şişmesine yol açtı. SGP'den sapmalar, parası değerlenen ülkenin diğerinden daha büyük verimlilik artışı kaydetmesinden (yani "Balassa-Samuelson etkisi"nden) kaynaklanmıyorsa, bunların ticaret akımları yoluyla uzun vadede dengelenmesi beklenir. Nitekim öyle de oldu. Türk lirasındaki reel değerlenme yüksek cari işlemler açıklarına yol açtı. 2013 sonrasında cari açığın sermaye akımlarıyla finansmanı sürdürülemedi ve Türk lirası değer kaybetti. Bu dönemde değer kaybını şiddetlendiren bir dizi gelişme de oldu ki (hangi birini sayalım?) bu sefer GSYH'de düşüş abartılı oldu.
Ticaret yoluyla reel kur nasıl dengelenir? Türk lirasının değerlenmesi, gelirimizin dış piyasalardaki alım gücünü arttırır. Bu durumda elektronik eşya, otomobil, giyim ürünleri, ilaç gibi tüketim mallarını daha çok ithal edip tüketiriz; yurt dışına daha çok seyahat ederiz; üretimde daha çok ithal girdi kullanırız. Tüketim refahımızı artırır, fakat işgücü maliyetleri dolar bazında arttığından üreticilerin yabancı firmalarla rekabeti zorlaşır. Eğer reel değerlenme verimlilik artışı ile birlikte gerçekleşirse bu zorluk telafi edilebilir ve refah artışı sürekli olur. Aksi takdirde, dış ticaret dengesi bozulur ve açığı finanse eden sermaye girişi kesildiğinde refah düşer. Bu çerçevede, Türk lirasında 2013'ten bu yana yaşanan değersizleşme bir ölçüde dengelenme olarak görülebilir. Grafikte mavi çizginin yeşilin altına inmesi, değersizleşmenin de aşırıya gittiğini gösteriyor. Ne zaman olur bilemiyoruz ama, bu aşırılıkları yaratan unsurlar ortadan kalkınca, dengelenme mekanizması ters yönde işleyecek ve bugün yaşadığımız refah kaybını telafi edebileceğiz.
Buradan çıkartılacak ders, sermaye hareketlerindeki dönemsel dalgalanmaların refahımızda yarattığı iyileşme ve kötüleşmelerin geçici olduğudur. İdeal olan özellikle büyük sermaye girişleri yaşanırken dalgalanmaları yumuşatacak ve riskleri azaltacak önlemler almaktır. İstikrarlı ve yüksek hızda büyümenin yolu üretimde kalıcı verimlilik artışı yakalamaktan geçer.
29 Ekim 2021 Cuma
İstenmeyen sonuçlar
İktisat eğitimi almamış kişilerin en büyük kaybı, müşevviklerin (incentives) ve kaynak kısıtlarının önemini ve fiyat mekanizmasının işleyişini öğrenememeleridir. Bu onların iktisat politikalarının yol açtığı istenmeyen/amaçlanmayan sonuçları (unintended consequences) anlayamamalarına yol açar. Ücretlerin yüksek, mal ve hizmetlerin bol ve ucuz olmasını; tasarruf sahipleri yüksek getiri elde ederken, yatırım ve ihtiyaç için finansman arayanların düşük faizle borçlanabilmesini; vergilerin olabildiğince düşük, sosyal refahın olabildiğince yüksek olmasını herkes ister. Fakat böyle amaçların hepsine aynı anda ulaşmak mümkün olmadığı gibi, bazılarına ulaşmak için yapılan eylemlerin istenmeyen sonuçları da ortaya çıkar. İktisat bileni bilmeyenden ayıran bunları öngörebilmesidir.
Konut kiralarını ele alalım. Türkiye'de son dönemde kiralarda büyük artışlar oldu. Ne demek bu? Çok büyük bir talep var ama arz aynı oranda artmıyor. Talebin artmasının, pandemi kısıtlamalarının kalkmasıyla öğrencilerin okula dönmesi, evlenmeyi bekleyenlerin evlenmesi, yurtdışından göçmen gelmesi gibi sebepleri olabilir. Arzın kısıtlı olması da muhtemelen inşaat yapım ve finansman maliyetlerinin yüksek olmasıyla ve belki konut piyasasına yönelik yasal düzenlemelerle ilgilidir. Sonuçta birçok sebebi olan bir miktar problemi var. Az sayıda konutu talep eden çok sayıda kişiden, daha yüksek kira verenler evleri tutabiliyor. Peki kiralar yükselmesin diye devlet müdahale etse ne olur? Ev sahipleri kirayı yükseltemiyorsa başka şekilde kiracı seçer. Miktar problemi ortadan kalkmadığı için yine birileri açıkta kalır. Onlar da muhtemelen öğrenci, bekar gibi makbul görülmeyen kiracı gruplarındaki kişiler olur. Hatta eve giren kiracıyı sonra çıkarmak sorun olduğundan, bir sürü insan ev bulamazken bazı ev sahiplerinin evini boş tuttuğu çarpık bir durum da oluşabilir.
Ücretlerde de benzer bir durum var. Normalde ücretler çalışanın ve işin niteliği, ihtiyaç duyulan ve çalışmak isteyen kişi sayısı, ekonominin ve ilgili sektörün koşulları gibi bir dizi faktöre bağlı olarak piyasada belirlenir. İdeal olan ekonominin hızlı büyümesi, iş sayısının ve niteliğinin artması, çalışanların eğitim seviyesi ve becerilerinin yükselmesidir. Bunlar piyasada ücret seviyelerini arttırır. Peki bu yeterli gelmiyorsa, asgari ücrete yüksek oranlarda zam yapılıp çalışanların refahı artırılabilir mi? Bir noktaya kadar evet. Bizde de senelerdir yapılan bu sayılır. Türkiye'de zaman içerisinde kayıtlı çalışanların neredeyse yarısı asgari ücret ve civarında kazanır hale geldi (bkz.). Oysa gelişmiş ülkelerde asgari ücretin işlevi, nispeten düşük gelirli kesimleri destekleyip toplumsal eşitsizlikleri azaltmaktır. Orada ücretlerin genel seviyesinde asgari ücretin bizdeki kadar ağırlığı yoktur. Ücretleri piyasa koşullarından bağımsız belirlemenin muhakkak istenmeyen sonuçları olacaktır. Nedir mesela? Çalışma koşullarının ağırlaşması, çok genç veya yaşı çok ileri kimselerin ve vasıfsız kişilerin iş bulmasının zorlaşması, işverenlerin kayıtsız işçi ve göçmen istihdam etmeyi tercih etmesi ya da üretim faaliyetlerinin azalması olabilir.
Para ve maliye politikaları, tüketici fiyatları, finansal düzenlemeler, sanayi ve ticaret politikaları gibi daha birçok alandan örnekler verebiliriz. İstenmeyen sonuçlar, iktisat politikalarına yönelik eleştirilerin temelini oluşturur. Fakat şu da var ki, istenmeyen sonuçlarının olması bir politikayı illa yanlış yapmaz. Çünkü, birincisi, elde edilen faydanın büyüklüğü veya belirlenen toplumsal öncelikler bazen olumsuz sonuçlara katlanmayı haklı çıkarabilir. Daha önce (şurada) "ikinci en iyi" kavramıyla açıklamıştık; ideal politikaların uygulanamadığı durumlarda, alternatifler politikalar handikaplarına rağmen tercih edilebilir. İkincisi, bazen de teorik olarak ortaya çıkabilecek etkiler pratikte önemli olmaz. Örneğin asgari ücret üzerine ABD'de yapılmış birçok çalışma, incelenen koşullardaki ücret artışlarının istihdam üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığını tespit etmiştir. Bunların öncülerinden olan David Card ve Alan Krueger'in yaklaşık 30 sene önce yaptığı (şuradaki) çalışma, Card'ın bu sene Nobel ödülüne layık görülmesinde önemli rol oynamıştır. Bunlar kamu politikalarının etkilerini inceleyen akademik araştırmaların yapılmasının ve bunlara dayanan tartışmaların politika yapıcılarca dikkate alınmasının önemini ortaya koyuyor. Ortada sağlam bilimsel bilgiler yoksa veya politika yapıcılar bunlara kulak tıkıyorsa vay o toplumun haline.
17 Nisan 2021 Cumartesi
Kripto paralar ve para politikası
Kripto paralar, merkezi bir otoriteye gerek duymadan, şifrelenerek bir bilgisayar ağı üzerinde kayıtları tutulan dijital varlıklardır. Bunların yaygınlaşmasının yerleşik para ve bankacılık sistemlerine ne etkisi olabilir? Politika yapıcı ve düzenleyici kurumlar buna nasıl cevap verebilir? Merkez bankaları kendi dijital paralarını çıkarınca ne olabilir? Bunlara kısaca değineceğiz.
Kripto varlıklar, para olarak düşünülmüş olmakla beraber, henüz paranın fonksiyonlarını yeterince yerine getirmiyorlar. Nedir paranın fonksiyonları? Hesap birimi (unit of account), değişim aracı (medium of exchange) ve değer saklama aracı (store of value) olmaktır. Birincisi, fiyatların belirlenmesi ve işlemlerin muhasebeleşmesinde kripto paraların hesap birimi olarak kullanılması henüz gerçekleşmedi. Yani, bir ödeme yapıldığında tutar dolar, euro gibi yasal para birimleri üzerinden belirlenip ilgili kripto para birimine çevriliyor. İkincisi, mal ve hizmet alım satımında, ücret ödemesi ve kar dağıtımında, borçlanma ve borç ödemede, vergi ödemede ve benzeri ekonomik işlemlerde kullanımları, dünya genelinde yaygınlaşmakla birlikte hala sınırlı. Üçüncüsü, insanlar kripto paraları çoğunlukla spekülatif davranarak, yani değerinin gelecekte artacağı beklentisiyle alıyorlar. Bu açıdan bir değer saklama aracı olarak kullanıldıkları söylenebilir. Fakat diğer özellikleri sağlamayan, ekonomik değeri olan başka bir varlığa dayanmayan, istikrarını koruyacak bir merkez bankasının da olmadığı, bu yüzden fiyatı çok sert dalgalanan bir varlık, uzun vadede makbul bir değer saklama aracı olabilir mi, şüphe götürür. Dolayısıyla, kripto paraların geleceği spekülasyondan ziyade değişim aracı olarak rağbet görmelerine bağlı olacak diye düşünüyorum.
Değişim aracı olmak neden önemli? Çünkü ekonomik işlemleri gerçekleştirmek için bir miktar para tutmak zorunludur. Likit olmayan (kolayca paraya çevrilemeyecek) servet ödeme ihtiyaçlarını karşılamaz. Bu yüzden insanlar cüzdanlarında kağıt para, bankada mevduat hesabı bulundururlar (mevduat da resmi paraya dayanarak bankaların yarattığı bir paradır). Bunlar kişisel tercihlere ve ihtiyaçlara göre yerli veya yabancı para cinsinden olabilir. Yarın öbür gün kripto paralar değişim aracı olarak yaygınlaşırsa, insanlar bu amaçla onları da talep edip sanal cüzdanlarında tutacaktır. Böylece onların da kağıt para ve mevduat gibi bir kullanım değeri oluşacaktır.
Kripto varlıklar değişim aracı olarak yaygınlaşabilir mi? Kısa vadede bunun önünde ciddi engeller var. En başta, fiyatları düzenleyen bir merkez bankası olmadığı için, bugün bu varlıklarda spekülasyon ve fiyat oynaklığı çok büyük. Bu da ticarette kullanımınlarını caydıran riskler yaratıyor. Buna rağmen kripto paralar tercih edilecekse, kullanıcıları için alternatiflerine göre büyük avantajları olmalı. Meşru bir faktör, banka gibi aracıları ortadan kaldırarak işlem maliyetlerini azaltmaları ve yeni finasman yöntemlerinin oluşmasını kolaylaştırmaları olabilir. Gayrimeşru bir faktör ise, kayıtdışı ve hatta yasadışı işlemlerin bu yoldan rahat yapılabilemesi olabilir. Ancak gayrimeşru kullanım alanları yasal kurumların önlem almasını gerektireceği için, (ne kadar etkili olacak bilinmez ama) buna yönelik düzenlemelerin gelmesi kaçınılmaz.
Kamu otoritesi açısından kripto paraların yarattığı tek sorun vergi kaçağı ve kara para değil. Bunların yaygınlaşması dolarizasyon etkisi yapıp para politikasının etkinliğini de azaltabilir. Uluslararası bir şirket ya da yerel bir holding gibi, itibarlı bir özel kurumun kendi kripto parasını başarıyla dolaşıma soktuğunu varsayalım. İnsanların bunu kullanarak kredi aldığını, alışveriş yaptığını, ödemelerini gerçekleştirdiğini, bunu diğer para birimleriyle serbestçe değiştirebildiğini düşünelim. Bu para sadece şirket ve müşteriler tarafından değil, üçüncü kişilerce de kullanılabilir. Şirket bastığı parayla merkez bankasına rakip olup senyoraj geliri elde eder. Bu da merkez bankası için hem gelir kaybına, hem de kontrolü dışında işleyen ve kendi politika araçlarıyla ekonomiyi yönetme kabiliyetini sınırlayan bir parasal sistem oluşmasına yol açar.
Dahası, söz konusu şirketin para yaratarak üretken yatırımları finanse ettiğini düşünelim. Bu durumda parayı reel bir ekonomik faaliyete dayandırmış olur. Bu yatırımın getirisi üzerinden para tutanlara faiz ödemek suretiyle parasının istikrarını artırabilir ve ona talebi artırabilir. Bu yolla ticari bankaları aradan çıkararak, küçük yatırımcının tasarruflarına doğrudan ulaşan bir yatırım bankasına dönüşür. O zaman bankacılık sistemi de değişir. Mevcut sistemde yaratılan ve dayandığı merkez bankası parasının kat kat üzerinde olan banka mevduatları (inside money) daralır. Bu hayırlı da olabilir. Çünkü aşırı büyük para ve kredi genişlemelerinin yol açtığı istikrarsızlıkların giderilmesi daha sağlıklı bir finansal sistem yaratabilir.
Bunlar bugünden yarına olacak şeyler değil. Ekonomi bir uzun vadeli denge noktasından (steady state) diğerine bir anda sıçramaz. Geçiş süreci türlü bilinmezliklerle ve (belki de aşılamayacak) engellerle dolu olacaktır. En başta, kripto varlıkların spekülasyon aracı olmaktan çıkıp anlamlı bir ekonomik değer yaratmaya başlamaları gerek. Serbest piyasa dinamiklerinin yanında yasal düzenlemelerin nasıl ilerleyeceği de bunda belirleyici olacak. Politika yapıcı ve düzenleyici kurumlar ekonominin kontrolünün ellerinden çıkmasına kolayca rıza göstermeyeceklerdir. Ticari bankalar gibi iş modelleri değişecek çıkar grupları da yasal düzenlemelere etki etmek için lobi yapacaklardır. Sonunda su akıp yolunu bulacak mı göreceğiz.
Buraya kadar serbest piyasada ortaya çıkan ve merkezi olmayan kripto paralardan bahsettik. Ancak benzer işlevler görecek resmi dijital paraların çıkmasının önünde engel yok. Hatta bizim merkez bankamız da dahil olmak üzere, dünyadaki politika yapıcılar bu konuda çalışıyorlar. Merkez bankası kendi dijital parasını çıkarırsa ne olur? Öncelikle bunun bir fark yaratması için, yukarıda bahsettiğimiz şekilde alternatif dijital paraların kendisine rakip çıkmasını engellemesi lazım. Bu durumda örneğin, kira, maaş, fatura, borç gibi ödemeleri elektronik olarak yapmak veya ödeme almak için banka hesabı kullanmaya gerek kalmaz. Doğrudan merkez bankası parası kullanılabilir. Bu durumda para tabanı genişler ve daha çok senyoraj geliri sağlanabilir. Ayrıca, bankaların merkez bankasındaki hesaplarına halihazırda uygulandığı gibi, dijital paraya da bir politika aracı olarak faiz uygulanabilir. Buna paralel kağıt ve madeni para kullanımı kaldırılır (veya en azından ciddi şekilde kısıtlanırsa) bu faiz gerektiğinde eksi yapılabilir. Böylece Avrupa, Amerika ve Japonya gibi çok düşük enflasyonlu ülkelerde para politikası uygulamayı zorlaştıran bir engel kaldırılabilir. Ticari bankalar içinse, bu sefer merkez bankası kendilerine rakip çıkacağından, yine bir dönüşüm olmak zorunda. En azından vadesiz mevduatlardan bedava faydalanmak, hatta ücret alıp gelir sağlamak herhalde ortadan kalkar.
Finansal teknolojilerin nasıl gelişeceğini, serbest piyasa dinamiklerinin ve yasal düzenlemelerin nasıl şekilleneceğini zaman gösterecek. Ben doğduğumda bırakın interneti, ülkemizde özel televizyon bile yoktu. Sıradan insanın ilgi duyduğu yazılı, sesli, görüntülü içeriğe anında ulaşması, hatta içerik üreterek sesini dünyaya duyurması hayal dahi edilmezdi. Bugün doğan nesiller de belki sonraki kuşaklara şöyle anlatacaklar: "Bir zamanlar kağıt para diye bir şey vardı. Para evin yakınında banka şubesi denen yerlere veya ATM denen cihazlara yatırılır, ihtiyaç olunca çekilirdi. Kredi kullanacaklar da bankalara gider, orada birikmiş tasarrufları kullanırdı."
Son olarak, daha fazla bilgi arayanlar, AB'nin bir araştırma kurumu tarafından hazırlanmış ve bu yazıyı yazarken faydalandığım şu rapora bakabilir: link
4 Nisan 2021 Pazar
ABD kamu borcu ve optimal borç yönetimi
Amerikan ekonomisinde mali harcama paketleri art arda geliyor. Amerikan devletinin borç yükü uzun süredir artıyordu. Pandemi döneminde vatandaşa ve iş dünyasına verilen mali destekler büyük bütçe açıklarına ve kamu borcunda sıçramaya sebep oldu. Üzerine bu sene Joe Biden başkan oldu ve seçim vaatlerini yerini getirmek için kesenin ağzını daha da açtı. Amerikan devleti nasıl oluyor da bu kadar genişlemeci bir maliye politikası izleyebiliyor? Yüksek ve artan kamu borcunun sonuçları ne olabilir? Bu politika sürdürülebilir mi? Optimal borç yönetimi nasıl olmalı? Amerikan ekonomisinde yaşananlar bize, maliye politikalarının işleyişini ve sonuçlarını anlamakta faydalı olacak bir vaka sunuyor.
ABD'nin hızla artan kamu borcu
Aşağıdaki grafik (kaynak) Amerika'da kamu borcunun GSYH'ye oranla uzun dönemli seyrini gösteriyor. 2020 yılına kadar gerçekleşmeler, sonrasında ise 30 senelik bir projeksiyon sunulmuş. Projeksiyonu hazırlayan, partiler üstü bir kurum olan Kongre Bütçe Ofisi (Congressional Budget Office, CBO). Çalışma Mart ayı başında hazırlandığı için, sadece o tarihe kadar yasalaşmış vergi ve harcama politikalarını dikkate almış. O tarihten sonra büyük bir mali harcama paketi yasalaştı. Bunun da borca etkisi olacak. Ama acele etmeye gerek yok. Daha sırada bir kamu yatırımı paketi ve bir de vergi reformu var. Dolayısıyla, bu projeksiyonlar daha çok değişecek. Biz genel resme bakalım. (Not: CBO kamu borcunu, kamu kurumlarının tuttuğu borç senetlerinin tutarını brüt borç stoğundan düşerek takip ediyor. IMF, Dünya Bankası gibi kaynaklardan, bizim alışık olduğumuz brüt borç stoğuna baksak daha yüksek oranlar görürüz. Öyle ya da böyle meselenin özü değişmiyor.)
Amerika'nın kamu borcu 2008 finansal krizinden çıkışta hızla arttı. Sonrasında geçen sene pandemi gelince kamunun kaynakları salgının etkileriyle mücadelede kullanıldı. Bu gelişmeler kamu borcunun GSYH'ye oranını tıpkı Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı zamanlarındaki gibi yükseltti. Grafiğin 30 yıllık projeksiyon bölümü, bundan sonra hiçbir şey
yapılmazsa ne olacağı konusunda fikir veriyor. Bunu bir tahmin olarak
düşünmemek, raporu hazırlayanların uyarısı olarak görmek lazım. Zira
borcun sonsuza kadar sürekli artması mümkün değil. Böyle
"sürdürülebilir" olmayan bir politikada uzun süre ısrar edilirse, bir
noktada borç krizi çıkar ve bunun zamanlamasını da kimse kestiremez. O
yüzden yeni bir olağanüstü durum olmazsa ve Amerikan ekonomisini
yönetenler akılcı davranırsa, tedbir alınmasını ve kamu borcunun uzun
vadede sürdürülebilir bir şekilde yönetilmesini bekleyebiliriz.
İkinci Dünya Savaşı sonrası uzun süre kamu borcunun oranı azalmıştı. Bunda maliye politikası yönetiminin yanı sıra, o dönemde Amerikan ekonomisinin hızlı gelişmesinin ve 1970'li yıllarda enflasyonun (bkz.) bir miktar yükselmesinin de katkısı var. (Borç nominal bir değer olduğundan karşılaştırma nominal GSYH ile yapılır. Amerika gibi kendi parası cinsinden borçlanan ülkelerde, reel büyümeyle beraber enflasyon da kamu borcu/GSYH oranını aşağı çeker.) Elbette 1950 sonrasındaki gibi kamu borcunun oranında büyük bir azalma olacağını kesin olarak söyleyemeyiz. Çünkü bir defa, maliye politikası kararları siyasi süreçlerle alınır ve bu düzen gelişmiş ülkelerde bile rasyonel şekilde işlemeyebilir. İkincisi, o dönemdeki ("baby boom" denen) nüfus patlaması bugün yok, tersine yavaşlayan bir artış hızı (bkz.) ve yaşlanan bir nüfus var. Teknolojik ilerlemeye rağmen Amerika'da uzun vadede üretkenlik artışı ve iktisadi gelişme hızlarının korunup korunamayacağı da tartışmalı. O yüzden politika yapıcıların işi eskisi kadar kolay değil.
Kamu borcunun sürdürülebilirliği
Peki borcun sürdürülebilir olması ne demek? Temel olarak, devletin borçlanmasının ecnebilerin Ponzi şeması dediği, bizim Çiftlik Bank olarak bildiğimiz modele dönüşmemesi lazım. Nedir o? Uyanık bir şahıs bir grup insandan faiz vaadiyle para toplar. Ortada faizi ödeyecek kadar gelir yaratan bir yatırım yoktur. Sisteme katılım oldukça, yeni giren parayla daha önce katılan insanların faizi ödenir. Hatta uyanık cebine de para attığı için, gelen para faiz ödemesinden de fazla olmalıdır. Böyle olduğu sürece sistem büyür, fakat bir noktada girişler yavaşlayınca tıkanır ve vaat edilen ödemeleri yapamaz hale gelir. Dolandırıcılar genelde parayı vurup kaçmak niyetinde olduklarından fahiş oranlarda getiri vaat ederler ve bu yüzden sistemleri çabuk çöker. Ama bazen Bernie Madoff (bkz.) örneğinde olduğu gibi meşru bir yatırıma benzeyen ve daha makul oranlarda ödeme yapan bir sistem çok uzun süre yaşayabilir.
ABD'de borcun bugüne kadar artması böyle bir Ponzi şemasıyla alakalı değil. Bunu görmek için borçlanmaya yol açan bütçe açıklarına bakacağız. Aşağıda CBO'nun aynı raporundan alınmış grafik, ABD bütçe açıklarının GSYH'ye oranla son 15 senedeki durumunu ve tedbir alınmazsa bundan sonra ne olacağını gösteriyor. Faiz harcamaları son yıllardaki bütçe açıklarının küçük bir kısmından sorumlu. 2008 krizinden sonra ekonomi yavaşladığından vergi gelirleri düştü ve kamu harcamaları arttı. Sonuçta faiz dışı açık (primary deficit, grafikte mor) verilmeye başlandı ve bu yakın zamana kadar sürdü. 2020 yılında hem vergi kaybı hem pandemi sebebiyle yapılan harcamalar yüzünden faiz dışı açıkta büyük artış oldu. 2021'de Biden'in harcama paketi sonradan geldiği için açık grafiktekinden de fazla olacak. Fakat pandemi geçip normale dönüldüğünde harcamalar ve faiz dışı açık azalacak. Uzun vadede nüfusun yaşlanmasına bağlı gelişmeler (çalışanların azalıp emeklilerin artması, sağlık harcamalarının artması vb.), önlem alınmazsa faiz dışı açığın yapısal olarak yavaş yavaş büyümesine yol açacak.
Daha büyük problem faiz harcamalarındaki (grafikte mavi) yükselişten kaynaklanabilir. Küresel krizden sonra dünya ekonomisinde büyüme güçlü olmadığı için, o dönem düşen faiz oranları fazla değişmedi. Hele Amerika en sağlam ekonomilerden biri olarak görüldüğü için, parasını güvenceye almak isteyen yatırımcılar düşük getirilerine rağmen Amerikan devlet tahvillerini satın aldı. Faiz oranları gelecekte bir süre daha düşük kalabilir, fakat oranlar bir noktada illa ki artacak. Hem ekonomiye güven de kayıtsız şartsız değildir. Mali yapı bozulursa risk primi de artar. Sonrasında, Ponzi şemasındaki gibi faiz ödemelerini yapmak için daha fazla borçlanmak, borçlandıkça daha fazla faiz ödemek, ödedikçe daha da borçlanmak gibi bir sarmala girilir. Bunun sonu da borç krizi olur. Böyle bir sarmalı gösteren aşağıdaki projeksiyonlar, buraya gelmeden önlem alınması gerektiğini gösteriyor.
Yüksek kamu borcu için ne yapılabilir?
Kamu borcunun GSYH'ye oranını azaltmak için seçenekler şunlar: Vergileri yükseltmek, harcamaları kısmak, enflasyonu yükseltip borcu reel olarak eritmek, bir şey yapmayıp çözümü ertelemek. Sondan başlarsak, hem kısa vadede riskleri artıracağı, hem de uzun vadede borç yükünü gelecek kuşaklara yansıtacağı için çözümü ertelemek sorumlu bir tercih olmaz. Tabii politikacıların ne yapacağı da belli olmaz.
Olağanüstü bir durum yokken, sürpriz enflasyon yaratıp istikrarsızlık çıkarmak çok saçma bir şey olur. Amerikan faizlerini düşük tutan güven de biter. Amerika'nın avantajı merkez bankasının (Federal Reserve, Fed) bağımsız olması. Enflasyon hedeflerden saparsa Fed'in buna müdahale edeceğinden kimsenin şüphesi yok. Amerikan hazinesi ciddi bir risk primi ödemeden trilyonlarca dolar borçlanabiliyorsa, bunda Fed'in bağımsızlığının ve itibarının payı büyük.
Makul bir politika alternatifi olarak geriye kamu harcamaları ve vergileri ayarlamak kalıyor. Harcama tarafında kesintiye gitmek şöyle dursun, şu an artış var. Biden fırsatını bulmuşken (partisi yasama organı olan Kongre'ye hakim) seçim vaatlerini yerine getiriyor. Mart ayında vatandaşlara vergi iadesi, ilave işsizlik yardımı, sağlık harcamalarına destek gibi kalemler içeren 1.9 trilyon dolarlık, GSYH'nin yaklaşık %9'u büyüklüğünde bir mali yardım paketini yasalaştırmıştı. Şimdi de 2.3 trilyon dolar olarak tasarlanan (bkz.) bir yatırım paketini gündeme aldı. Bunlar miktarları büyük olsa da tek seferlik harcamalar. Ayrıca ulaştırma altyapısının yenilenmesi gibi projeler gelecekte üretkenlik artışına katkı da yapabilir. Asıl büyük zorluk, nüfusun yaşlanmasıyla ortaya çıkacak kalıcı maliyetlere yönelik uzun vadeli çözümler üretmek olacak.
Vergi politikaları, Biden'in gündeminde sırasını bekliyor. Yüksek gelir grupları için marjinal vergi oranının ve kurumlar vergisinin yükseltilmesi seçim vaatleri arasında yer alan tedbirlerdi. Asıl radikal adım servet vergisi gündeme gelirse olur. Amerikan siyasetinin sol kanadı uzun zamandır, hem servet eşitsizliğini azaltmak hem de kamu harcamalarına kaynak sağlamak için bunu istiyor. Fakat bu konuda yasama sürecinde direnç büyük olabilir.
Şoklara karşı optimal borç yönetimi
Savaş, doğal afet gibi olağanüstü durumlarda devletin borçlanma imkanının yüksek olması büyük nimet. Zira borç yönetimi ekonomi için şok emici işlevi görür. Borçlanabilen devletler, vergi gelirlerinin azaldığı durumlarda bile gerekli kamu harcamalarını yapabilir. Optimal maliye politikası, geçici bir zorluk yaşandığında devletin bütçe açığı verip borcu artırarak bunu atlatması, normale dönülünce de borcu azaltması şeklindedir. İkinci kısım, yani normal zamanda borcu düşük tutup kötü zamanlarda kullanılabilecek bir alan açmak çok önemli. Ayrıca böyle zamanlarda enflasyonu ve risk primini düşürüp makroekonomik istikrarı güçlendirecek tedbirler almak, gerektiğinde daha düşük maliyetle daha bol borçlanabilme imkanı sağlar.
İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında ABD kamu borcunun yönetimi güzel bir örnek. Pandemi döneminde de ABD yönetimi ekonomiye destek sağlamak için aynı yolu seçti. Eğer önümüzdeki yıllarda borçluluğu azaltabilirlerse, optimal politikayı başarıyla uygulamış olacaklar. Bu kadar geniş bir borçlanma imkanı bizde olmadığı için, pandemi döneminde zorluk yaşadık. 2020'de ABD GSYH'nin %15'i kadar bütçe açığı verirken, Türkiye %3.5 oranında açık kaydederek insanına daha az doğrudan destek sağlayabildi. Bu farkı kader gibi görmemek lazım. Bu en başta kurumlarına güvenilen ve istikrarlı bir ekonomi olmakla alakalı.
ABD'nin dünyanın en büyük ekonomisi olarak, diğer tüm ülkelerden farklı bir konumu var elbette. Ancak kendi grubumuzdaki ülkelerle de karşılaştırınca, bizde bir şeylerin ters gittiği anlaşılıyor. IMF'nin yayımladığı aşağıdaki grafik (kaynak) orta gelirli ülkelerde pandemi döneminde sağlanan mali destekleri gösteriyor. Koyu renkli sütunlar ilave harcama, vergi iadesi gibi ihtiyari tedbirlerin GSYH'ye oranını bildiriyor. Bu ölçüye göre en gerilerdeyiz. Bu eksiği açık renkli gösterilen kredi politikalarıyla kapatmaya çalışmışız. Yani diğer ülkelerde devlet zengininden borçlanıp ihtiyaç sahibine hibe verirken (aralarında IMF'den destek alan da olabilir), bizde devlet vatandaşın borçlanmasına yardım etmiş. Tabii bu da bir şey. Sağlanan krediler birçok ihtiyaç sahibine dar anında nefes aldırmıştır. Fakat ülkemizde son bir senede konut, otomobil, beyaz eşya satışlarının; döviz ve altın talebinin patlamasına bakınca, kredilerin daha çok ihtiyaç sahibine mi yoksa lüks tüketim ve finansal spekülasyona mı gittiğini insan sorguluyor. Üstelik kredi genişlemesinin cari açığı patlatması, Türk lirasını zayıflatıp döviz rezervlerini eritmesi, enflasyonu yükseltmesi gibi yan etkileri çıktı. Geri dönmeyecek kredilerin bankacılık sistemine ne maliyeti olacak, onu da sonra göreceğiz. Artık olan oldu, bir sonraki krize hazırlıklı girsek iyi ederiz.




