Asgari ücrete yapılacak zam her sene sonu ekonomi gündemine gelir ama son birkaç senedir mesele farklı bir boyuta taşındı. Ücret pazarlığının doğası gereği işçi yüksek, işveren düşük oranda zam isterken; son sözü söyleyen hükümet enflasyonla mücadele gerekçesiyle tercihini gerçekleşen enflasyondan daha düşük bir artıştan yana kullandı. Pazarlıktaki tarafların dışında, finans piyasalarındaki aktörler de meseleyle yakından ilgilendi. Ben makroekonomik açıdan asgari ücrete gereğinden fazla önem atfedildiğini düşünüyorum.
Öncelikle, TCMB'nin çalışmaları dahi asgari ücretin enflasyona büyük bir etkisinin olduğunu desteklemiyor. 2023-3. Çeyrek Enflasyon Raporu'nda yer alan 2.6 numaralı kutu çalışması (link), asgari ücretteki her 1 yüzde puanlık artışın enflasyona etkisini ortalama 0.1 puan olarak tahmin etmiş. Yani merkez bankasının varsaydığından 10 puan daha fazla asgari ücret zammı yapılsa, bu tahminlerden (ceteris paribus) 1 puan sapma yaratacak. Elbette etki ekonomik koşullara göre artıp azalabilir. Ayrıca her tahminde bir hata payı da olur. Ancak ne olursa olsun, böyle bir etki döviz kuru, petrol, sebze meyve fiyatı, kamu zamları gibi Türkiye'deki olağan enflasyonist unsurlardaki dalgalanmaların yanında muhtemelen devede kulak kalacaktır.
Enflasyonla ilgili öne sürülen bir tez, asgari ücret zammının piyasadaki ücretler ve nihai ürün fiyatlamaları için de bir referans olacağı, dolayısıyla düşük bir zammın enflasyon beklentilerini aşağı çekebileceğidir. TCMB anketlerine göre Aralık 2025 itibarıyla enflasyonun 12 ay sonra (yani 2026 sonunda) yaklaşık olarak, piyasa katılımcılarınca yüzde 23, reel sektörce yüzde 35, hanehalkınca yüzde 51 oranında olması bekleniyor (kaynak). TCMB'nin 2026 sonu için enflasyon hedefi ise yüzde 16. TCMB 2024-3. Çeyrek Enflasyon Raporu'nda yer alan 3.1 numaralı kutu çalışmasına göre (link), Türkiye'de beklentiler büyük ölçüde geçmiş enflasyon gerçekleşmelerine endeksli oluşuyor. Tüketicilerde gıda, enerji fiyatları ve döviz kurları gibi temel tüketim ihtiyaçlarıyla ilgili unsurlar da etkili oluyor. Yani beklentilerle hedefler arasındaki büyük farkın oluşmasında asgari ücretin doğrudan bir etkisi yok ama azaltılmasında ondan fayda umuluyor.
Merkez bankası, geçmiş makroekonomik değişkenlere olan hassasiyetin azalmasını ve fiyatlamalarda ileriye dönük bir yaklaşımın benimsenmesini arzu ediyor. Asgari ücret, kamu zamları (elektrik, doğalgaz, otoyol ücreti vb.), ÖTV ayarlamaları (sigara, alkol, akaryakıt, iletişim, otomobil vb.), fiyat kontrolleri (eğitim, sağlık vb.) gibi düzenlemelerin enflasyon hedefi doğrultusunda yapılması bu yaklaşımın bir parçası. Bunun piyasadaki fiyatlamalara da yol göstereceği ve beklentileri hedefe yaklaştıracağı ümit ediliyor. Benim görüşüm ne? Bu blogda geçmiş yıllarda, merkez bankalarının beklentileri yönetmek için neden bağımsız ve enflasyon odaklı olmaları gerektiğini (link) ve gelirler politikası adı verilen düzenlemelerin etkin para politikası olmadan neden faydadan çok zarar getireceğini (link) uzun uzun yazmıştım. Bugün de iktisadi aktörler merkez bankasının hedeflerini ciddiye almıyorsa, bunun kamu zoruyla sağlanabileceğini düşünmüyorum.
Son olarak, ülkemizde asgari ücretli çalışanların oranı yüksek olsa da ücretlerin esasen piyasada belirlendiğine dikkat çekmek isterim. Ekonomide genişlemeci para ve maliye politikalarıyla büyüme desteklendiğinde, firmalar arasında nitelikli işgücünü çekmek için rekabet kızışır ve piyasada ücretler de yükselir. Bu durumda asgari ücret düşük oranda artsa bile genel ücret düzeyi ekonomik koşullarla uyumlu daha yüksek bir artış gösterir. Tersine, ekonomide büyüme zayıf olduğunda işgücü talebi de azalacağından, asgari ücret zammı yüksek dahi olsa genel ücret artışı bunun altında kalacaktır. Aşağıdaki tablodaki veriler, Türkiye'de tam da bunun olduğunu gösteriyor. Tabloda ilk sütun, TÜİK'in işgücü girdi endekslerinde yer alan ve sanayi, inşaat, ticaret ve hizmet sektörlerini kapsayan brüt ücret-maaş endeksinin yıllık değişim oranlarını gösteriyor (kaynak). İkinci sütunda ise sene sonu itibarıyla, asgari ücretin bir önceki sene sonuna göre artış oranları bulunuyor (kaynak). Buna göre son beş senedir, ortalama ücret asgari ücretin çok üzerinde artmış. Ortalama ücrete, asgari ücret alanlar da dahil olduğundan piyasa koşullarındaki ücret artışı daha da yüksek aslında. Yani, asgari ücret gelirin çalışanlar ve firmalar arasındaki bölüşümünü etkiler, ama genel ücret düzeyi konusunda sonunda piyasanın dediği olur. O yüzden, ücret artışları ve enflasyon hedefi arasında bir uyumsuzluk varsa, kaynağını makroekonomik koşullarda aramak ve ona uygun para ve maliye politikalarını uygulamak gerekir.
Vakti zamanında Ekşi Sözlük'te yazdığım iktisatla ilgili yazıları toplayarak başlattığım bu blogun yayınına, 2007'den bu yana yeni yazılarla devam ediyorum.
26 Aralık 2025 Cuma
Asgari ücretin hükmü var mı?
15 Aralık 2024 Pazar
EYT'nin maliyetini kim ödüyor?
SGK verilerine göre, EYT düzenlemesinin yasalaştığı 2023 yılında yaşlılık aylığı alan kişi sayısı 2 milyon kişi (yüzde 21) artarak 11.5 milyon olmuş. Önceki yıllarda bu sayı 200 bine (yüzde 2) yakın artıyormuş. Aradaki fark EYT'liler.
Aynı yıl enflasyonla beraber SGK'nın prim gelirleri yüzde 107 artmış. Emeklilere 2023 yılında yapılan maaş ve sağlık ödemelerinin toplamı da buna yakın, yüzde 106 oranında artırılmış. Eskiden de prim gelirleri harcamalarının yaklaşık yüzde 76'sını karşılıyordu. EYT'den sonra da bunu korumuşlar. Nasıl olmuş? Emekli maaşlarına 2023'te bir önceki seneye göre yüzde 62.5 zam yaparak. Bu resmi TÜFE enflasyonu olan yüzde 64.8'in bile altında. Aynı dönemde Türk-İş'in araştırması bir ailenin asgari gıda harcamalarındaki artışı yüzde 77.5 olarak hesaplamıştı.
Sonuç? Devlet yeni emekli olanların maaşlarını eski emeklilerin maaşını enflasyona eriterek çıkartmış; SGK'nın gelir gider dengesini korumuş. Denge korunmasaydı da maliyet devlet bütçesinden karşılanarak vergi yoluyla toplum geneline veya borç yoluyla sonraki kuşaklara aktarılacaktı. Ancak yükün toplumun ekonomik açıdan en savunmasız kesimine yıkılması ayrıca önemli bir mesele. Hatırlanacağı gibi EYT düzenlemesi 2023 yılındaki seçimlerden önce yapılmıştı. 2 milyon kişiye maaş bağlayıp 9.5 milyon kişiyi fakirleştiren bir uygulamanın iktidara seçim kazandırabiliyor olması ibretlik.
29 Ekim 2021 Cuma
İstenmeyen sonuçlar
İktisat eğitimi almamış kişilerin en büyük kaybı, müşevviklerin (incentives) ve kaynak kısıtlarının önemini ve fiyat mekanizmasının işleyişini öğrenememeleridir. Bu onların iktisat politikalarının yol açtığı istenmeyen/amaçlanmayan sonuçları (unintended consequences) anlayamamalarına yol açar. Ücretlerin yüksek, mal ve hizmetlerin bol ve ucuz olmasını; tasarruf sahipleri yüksek getiri elde ederken, yatırım ve ihtiyaç için finansman arayanların düşük faizle borçlanabilmesini; vergilerin olabildiğince düşük, sosyal refahın olabildiğince yüksek olmasını herkes ister. Fakat böyle amaçların hepsine aynı anda ulaşmak mümkün olmadığı gibi, bazılarına ulaşmak için yapılan eylemlerin istenmeyen sonuçları da ortaya çıkar. İktisat bileni bilmeyenden ayıran bunları öngörebilmesidir.
Konut kiralarını ele alalım. Türkiye'de son dönemde kiralarda büyük artışlar oldu. Ne demek bu? Çok büyük bir talep var ama arz aynı oranda artmıyor. Talebin artmasının, pandemi kısıtlamalarının kalkmasıyla öğrencilerin okula dönmesi, evlenmeyi bekleyenlerin evlenmesi, yurtdışından göçmen gelmesi gibi sebepleri olabilir. Arzın kısıtlı olması da muhtemelen inşaat yapım ve finansman maliyetlerinin yüksek olmasıyla ve belki konut piyasasına yönelik yasal düzenlemelerle ilgilidir. Sonuçta birçok sebebi olan bir miktar problemi var. Az sayıda konutu talep eden çok sayıda kişiden, daha yüksek kira verenler evleri tutabiliyor. Peki kiralar yükselmesin diye devlet müdahale etse ne olur? Ev sahipleri kirayı yükseltemiyorsa başka şekilde kiracı seçer. Miktar problemi ortadan kalkmadığı için yine birileri açıkta kalır. Onlar da muhtemelen öğrenci, bekar gibi makbul görülmeyen kiracı gruplarındaki kişiler olur. Hatta eve giren kiracıyı sonra çıkarmak sorun olduğundan, bir sürü insan ev bulamazken bazı ev sahiplerinin evini boş tuttuğu çarpık bir durum da oluşabilir.
Ücretlerde de benzer bir durum var. Normalde ücretler çalışanın ve işin niteliği, ihtiyaç duyulan ve çalışmak isteyen kişi sayısı, ekonominin ve ilgili sektörün koşulları gibi bir dizi faktöre bağlı olarak piyasada belirlenir. İdeal olan ekonominin hızlı büyümesi, iş sayısının ve niteliğinin artması, çalışanların eğitim seviyesi ve becerilerinin yükselmesidir. Bunlar piyasada ücret seviyelerini arttırır. Peki bu yeterli gelmiyorsa, asgari ücrete yüksek oranlarda zam yapılıp çalışanların refahı artırılabilir mi? Bir noktaya kadar evet. Bizde de senelerdir yapılan bu sayılır. Türkiye'de zaman içerisinde kayıtlı çalışanların neredeyse yarısı asgari ücret ve civarında kazanır hale geldi (bkz.). Oysa gelişmiş ülkelerde asgari ücretin işlevi, nispeten düşük gelirli kesimleri destekleyip toplumsal eşitsizlikleri azaltmaktır. Orada ücretlerin genel seviyesinde asgari ücretin bizdeki kadar ağırlığı yoktur. Ücretleri piyasa koşullarından bağımsız belirlemenin muhakkak istenmeyen sonuçları olacaktır. Nedir mesela? Çalışma koşullarının ağırlaşması, çok genç veya yaşı çok ileri kimselerin ve vasıfsız kişilerin iş bulmasının zorlaşması, işverenlerin kayıtsız işçi ve göçmen istihdam etmeyi tercih etmesi ya da üretim faaliyetlerinin azalması olabilir.
Para ve maliye politikaları, tüketici fiyatları, finansal düzenlemeler, sanayi ve ticaret politikaları gibi daha birçok alandan örnekler verebiliriz. İstenmeyen sonuçlar, iktisat politikalarına yönelik eleştirilerin temelini oluşturur. Fakat şu da var ki, istenmeyen sonuçlarının olması bir politikayı illa yanlış yapmaz. Çünkü, birincisi, elde edilen faydanın büyüklüğü veya belirlenen toplumsal öncelikler bazen olumsuz sonuçlara katlanmayı haklı çıkarabilir. Daha önce (şurada) "ikinci en iyi" kavramıyla açıklamıştık; ideal politikaların uygulanamadığı durumlarda, alternatifler politikalar handikaplarına rağmen tercih edilebilir. İkincisi, bazen de teorik olarak ortaya çıkabilecek etkiler pratikte önemli olmaz. Örneğin asgari ücret üzerine ABD'de yapılmış birçok çalışma, incelenen koşullardaki ücret artışlarının istihdam üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığını tespit etmiştir. Bunların öncülerinden olan David Card ve Alan Krueger'in yaklaşık 30 sene önce yaptığı (şuradaki) çalışma, Card'ın bu sene Nobel ödülüne layık görülmesinde önemli rol oynamıştır. Bunlar kamu politikalarının etkilerini inceleyen akademik araştırmaların yapılmasının ve bunlara dayanan tartışmaların politika yapıcılarca dikkate alınmasının önemini ortaya koyuyor. Ortada sağlam bilimsel bilgiler yoksa veya politika yapıcılar bunlara kulak tıkıyorsa vay o toplumun haline.
13 Haziran 2021 Pazar
Yapay zeka, otomasyon ve çalışma
Dünyada iktisadi dönüşüm konusunda yapay zeka, otomasyon, robot gibi teknolojik unsurların etkisi son yıllarda ilgi görüyor. "İşlerimizi mi alacaklar?" sorusu artık robotlar için soruluyor. Eskiden daha çok küreselleşme bağlamında Çinliler'den korkulurdu. Daha da eskiden, sanayileşme sürecinde traktöre bakan köylü ve yeni makinelere bakan işçi de benzer korkular yaşamıştır. Öne çıkan unsurlar değişse de meselenin özü aynı. Serbest ticaret ve teknolojik yeniliklerle beraber sektörler yükselir veya geriler, yeni iş alanları ortaya çıkar, sermaye ve emek yer değiştirir. Bir yandan genel bir üretkenlik ve refah artışı yaşanırken, diğer yandan değişime uyum sağlayamayanlar ve onun nimetlerinden az pay alanlar olur. Eşitsizlikler ve toplumsal rahatsızlıklar ortaya çıkar. Sorunlara çözüm olacak politikalara ihtiyaç duyuldukça o konudaki akademik çalışmalar da artar.
Yapay zeka ve otomasyon konusunda çalışan önemli iktisatçılardan biri Daron Acemoğlu. Teknolojik değişimin işgücü talebine etkisi ve ortaya çıkan fayda ve zorluklar konusunda, kendisinin Pascual Restrepo ile birlikte yazdığı güzel bir makale var. Konuyu ana hatlarıyla açıklayan akademik bir eser arayanlar faydalanabilir. "The Economics of Artificial Intelligence: An Agenda" adlı kitapta bir bölüm olarak yayımlanan makale "Artificial Intelligence, Automation, and Work" adını taşıyor. Linki şurada.
Makalede özetle, yapay zekanın daha önce gerçekleştirdikleri görevlerde insanların yerini alırken, telafi edici etkiler de yarattığına dikkat çekiliyor. Sermaye birikiminin çoğalması, çalışanlar için işgücü verimliliğinin artması ve yeni iş alanlarının yaratılması emeğe olan talebi ve ücretleri artıran gelişmeler olarak sayılıyor. Makineleşmenin işgücünü tarımdan sanayiye ve sanayiden hizmetlere kaydırması gibi, yapay zeka ve otomasyonun yaygınlaşmasıyla insan gücünün değerlendirileceği yeni alanların ortaya çıkacağı belirtiliyor. Elbette insanların yeni teknolojiler ve iş alanlarına yönelik beceriler kazanması ve piyasaların etkin işlemesini sağlayan bir kurumsal yapının olması dönüşümün sancılarını azaltmak açısından önemli. Bu da eğitim, sanayi ve işgücü politikalarında adımlar atmayı gerektiriyor.
23 Ocak 2021 Cumartesi
İşsizlik nedir, ne değildir?
Öncelikle, gündelik dildeki işsiz tabiriyle, iktisattaki işsiz kavramı aynı şey değil. İktisatta çalışma çağında olup işi olmayan, aktif olarak iş arayan ve bulduğunda çalışabilecek durumda olanlara işsiz denir. TÜİK'in uluslararası standartlara göre belirlediği net tanım şöyle: "Referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan kişilerden iş aramak için son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan kurumsal olmayan çalışma çağındaki tüm kişiler işsiz nüfusa dahildir." (Bkz.)
Ne demek bu? Çalışmaya engel (hastalık, sakatlık gibi) bir durumu olan, (ev hanımlığı, emeklilik, aylaklık gibi bir sebepten) çalışmamayı tercih eden ya da çalışmak istediği halde (ümidini kaybettiği ya da çok ihtiyacı olmadığı için vs.) aramayı bırakanlar işsiz sayılmaz. Ya ne sayılır? "İşgücünün dışında" olarak sınıflandırılır. (Hastanede, hapishanede, askerde vs. olanlar ve 15 yaşının altındaki çocuklar ise çalışabilir nüfusun da dışında kabul edilir.)
İş sahibi olup olmamak da çetrefillidir. Mesela pandemi sebebiyle evde oturan ve bu yüzden gelirinin bir kısmını ya da tamamını kaybeden birini gündelik hayatta işsiz diye görebiliriz. Fakat istatistiklere böyle yansımaz. Çünkü bilfiil işbaşında olmayanlar da belli şartları sağlıyorlarsa istihdamda kabul edilir. TÜİK şöyle diyor: "Ücretli ve maaşlı çalışan ve çeşitli nedenlerle referans döneminde işlerinin başında bulunmayan fertler; ancak 3 aydan kısa süre içinde işlerinin başına geri döneceklerse veya işten uzak kaldıkları süre zarfında maaş veya ücretlerinin en az %50 ve daha fazlasını almaya devam ediyorlarsa istihdamda kabul edilmektedir..." (Bkz.)
Türkiye'de pandemi döneminde işverenlerin çalışanlarını normal şartlarda işten çıkarmaları yasaklandı. Fakat işverenin çalışanına işbaşı yaptırıp ücretini eksiksiz vermek gibi bir yükümlülüğü yok. Devlet bunu telafi etmek için, koşulları yerine getirenlere "kısa çalışma ödeneği" sağlamaya başladı. Pandemi sebebiyle çalışma süresi azaltılan veya faaliyeti durdurulan işletmelerde çalışanlara, ortalama brüt kazancının %60'ı kadar (aylık brüt asgari ücretin %150’sini geçmeyecek şekilde) ödeme yapıldı. (Bkz.) Aslen devlet tarafından yapılan bu ödemenin ücret gibi değerlendirildiğinden emin değilim. Ancak işten çıkarma yasağının istihdam verilerine büyük etkisinin olduğu açık.
Özetle, istihdam edilenler = işbaşında olanlar + işbaşında olmayan ama şartları sağlayanlar diyebiliriz.
Ayrıca, işgücünde olanlar = istihdam edilenler + işsizler olarak tanımlanır.
Ardından, işsizlik oranı = işsiz sayısı / işgücünde olanlar diye tanımlanır.
Aşağıdaki grafikte, Eurostat verilerine göre Türkiye'yle beraber bir grup ülkenin 15-64 yaş grubu için pandemi sonrasındaki istihdam değişimleri görülüyor. Türkiye özelinde, 2019 sonundaki istihdam edilen kişi sayısını 100 alırsak, 2020 yılının 2. çeyreği sonunda istihdam 93.7'ye düşmüş, 3. çeyrekte 96.5'e toparlanmış. İşten çıkarma yasağına rağmen istihdamın bu kadar düşmesi, kayıtdışı ekonominin büyüklüğünden ileri geliyor. Ayrıca GSYH büyümesinin yıllık bazda pozitife döndüğü ve %6.7 gibi yüksek bir değer aldığı bir dönemde, istihdam kaybının tam olarak telafi edilmemiş olması dikkat çekici. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında ise, Avrupa ülkelerindeki istihdam düşüşünün ve toparlanmanın bizden daha küçük, Amerika'da ise çok daha büyük olduğunu görüyoruz.
Ülkeler arasındaki farklılık, ekonomilerin pandemiden çok farklı etkilenmesinden kaynaklanmıyor. Fark ülkelerin işgücü piyasasındaki yapısal özellikleri ve politika tercihlerinden ileri geliyor. Avrupa'da bizde olduğu gibi istihdamı korumaya yönelik düzenlemeler yapıldı, fakat kayıtdışı ekonomileri küçük ve devlet destekleri güçlü olduğundan istihdam düşüşü bizden az oldu. Amerika'da ise yaklaşım, işi korumaktan ziyade işsizlere destek olmak (işsizlik maaşını ve gelir desteklerini artırmak) şeklinde olduğundan çok sert bir dalgalanma yaşandı. Bu açıdan, ABD'deki istihdam verilerinin pandeminin yol açtığı ekonomik çalkantıyı daha iyi yansıttığını söyleyebiliriz. Diğer ülkelerde pandeminin etkisi tedbirler gevşetildiğinde ortaya çıkacak.
İşsizlik oranı aslında toplumdaki yapısal unsurlarla ilişkili bir göstergedir. Ülkenin demografik yapısı, kadınların iş hayatına ne kadar katıldığı, ekonomideki iş yaratma hızı, açılan pozisyonlarla işsizlerin niteliklerinin ne kadar uyumlu olduğu, (iş güvenliği, esnek çalışma, kıdem tazminatı, sendikalaşma gibi konulardaki) işgücü politikaları işsizlik oranının temel belirleyicileridir. Ayrıca, farklı sosyal meselelerde analiz yapmak için, burada değinmediğimiz farklı işsizlik tanımları ve göstergeler de kullanılır. Kısa vadede ise elbette iş çevrimlerine bağlı olarak da işsizlik artıp azalır. Fakat insanların iş bulma ümidi gibi sübjektif faktörlerden bile etkilenebildiğinden, işsizlik oranı konjonktürel dalgalanmaları takip etmek için ideal bir gösterge değildir. Normalde bu amaçla istihdam takip edilir. Fakat pandemi koşullarında bunun da çok sağlıklı çalışmadığını görüyoruz.
Daha önce enflasyon konusunda da yazmıştım (bkz.), her verinin kendine özgü sorunları var. Üstüne, pandemi sonrası değişen koşullarda makroekonomik göstergeler dünya genelinde çarpık sonuçlar verebiliyor. İktisat eğitimi almayanların iktisadi verileri anlayıp yorumlamaları zaten zor. Bunun üzerine bizde bir de, başta TÜİK, kamu kurumlarının açıkladığı verilere güvensizlik var. Şu ortamda veriye dayalı, nesnel analiz yapmaya çalışanlara Allah kolaylık versin.
13 Aralık 2020 Pazar
İkinci en iyi nedir?
İdeal koşullarda, uluslararası ticareti kısıtlayan gümrük tarifesi, kota gibi engeller fiyatları yükseltir, tüketimi azaltır, refah kayıplarına neden olur. Fakat dünyada ideal piyasa koşullarını görmeyiz. Mesela, yeni sanayileşen ülkelerdeki bebek endüstriler (infant industries) serbest ticaret ortamında ithal ürünlerle rekabet edemez. Bu durumda üretimde katma değer yeterince artmaz, büyüme yavaş kalır. Bu soruna karşı ideal politika, potansiyeli yüksek sektörlere (finansman desteği, ucuz ham madde, vergi istisnası, sübvansiyon gibi şekillerde) teşvik sağlamaktır. Bu yolla hem yerli üreticinin rekabet dezavantajı kapatılır hem de serbest ticaretten feragat edilmez. Tabii, söylemesi kolay, yapması zor. Gelişen ülkelerin devlet kapasiteleri sınırlıdır. Hangi sektörlerin ne kadar destekleneceğini tespit etmeleri, gerekli mali kaynağı yaratmaları ve çarçur etmeden dağıtmaları zordur. Etkin bir sanayi politikası uygulanamıyorsa, ikinci en iyi seçenek ithalata yönelik doğrudan (vergi ve kota) ya da dolaylı engeller (regülasyonlar) getirmek olabilir. Bu durumda pahalı, düşük kaliteli ve az tüketim nedeniyle kısa vadede refah kaybı olsa da sanayi geliştikçe uzun vadede bu kaybın telafi edileceği umulur.
Uluslararası ticaretten devam edelim. Ticaretin serbestleşmesi ülke içinde bazı sektörlerin gelişmesine yol açarken, bazı sektörler geriler. Gerileyen sektörlerde işsiz kalan nitelikli çalışanlar, başka sektörde vasıfsız işçi muamelesi görür ve gelirleri düşer. İdeal olan, ticareti serbestleştirirken bunun gibi sosyal maliyetleri telafi edecek çözümler üretmektir. Lakin bu sağlanamadığından, ABD başta olmak üzere birçok gelişmiş ülkede sosyal baskıların arttığını ve korumacılığın yükseldiğini görüyoruz. Bir olgu olarak karşımıza çıkan bu durum, ikinci en iyi kavramının mantığına da uyuyor.
İşgücü piyasasında, sendikalarının varlığı ve asgari ücret gibi uygulamalar serbest ve rekabetçi bir piyasa yapısıyla bağdaşmaz. Fakat, piyasayı bozucu başka unsurlar da olduğunda, bunlar dengeleyici işlev görebilir. Örneğin, az sayıda büyük işverenin işgücü piyasasına hakim olduğu sektörlerde istihdam ve ücretlerin serbest piyasaya göre düşük kalması olasıdır. Tam rekabeti sağlamak mümkün değilse, ikinci en iyi politikalar çözüm olabilir.
Vergi ve transferler yoluyla gelirin yeniden bölüştürülmesinde de kısıtlar söz konusudur. Gelir ve tüketim gibi değişken ölçütlere göre yapılan vergilendirme piyasada bozucu etkiler yapar. Vergi oranlarını yükseltmek istihdam ve yatırım iştahını azaltır, kayıt dışılığı artırır. Bu yüzden, devlet sosyal eşitlik sağlamaya çalışırken verimliliği göz ardı edemez. En eşitlikçi siyasi iktidar bile idealini değil, ikinci en iyi politikaları uygulayabilir. (Optimal vergilendirme konulu eski bir yazıda bunu etraflıca anlatmıştım)
22 Kasım 2019 Cuma
Alanında iş bulamayanlar
İş bulamayanların bir kısmının sıkıntısı yapısal değil, konjonktürel. Yani bu kişiler aldıkları eğitim kötü olduğu veya yanlış yönlendirildikleri için değil, kriz döneminde iş olanakları az olduğu için iş bulamıyor. Bu her ülkede zaman zaman yaşanır ve sadece yeni mezunların değil, herkesin sorunudur. Bizde özellikle inşaat sektörü çok etkilendiği için, ilgili mesleklerde (inşaat, çevre ve benzeri mühendislikler, mimarlık vs.) iş arayanlar daha da zor durumda. Bu durum karşısında gençlerin alternatif işler aradığı, imkanı olanın yurtdışında eğitim fırsatları kolladığı görülüyor. Mantıklı olan da bu, fakat sonuç almak zor. Maddi açıdan sıkıntıda olanlarınsa, geçici bir işte şartların iyileşmesini beklemekten başka seçeneği yok. Ümit edelim de ekonomide büyüme çabuk gelsin ve istikrarlı olsun. İşgücüne talep arttığında bu sorunlar hafifleyecektir.
Eğitimde ve işgücü piyasasında elbette yapısal sorunlar da var. Videolarda varlığından haberdar olmadığım kimi üniversitelerden veya bölümlerden mezunlar vardı mesela. Devlet bir kararla çok sayıda üniversite açıp birkaç yıl içinde binlerce ilave derece dağıtabilir. Fakat eğitimde kalitenin yükselmesi (ki bu konuda gençlerden şikayetler var) ve mezunlara uygun iş alanları açılması zaman alır.
Röportajlarda dile getilen meselelerin içeriği ve önemi farklılık gösteriyor. Üniversite okumuş bir gencin zorunluluktan seyyar satıcılık yapması trajik bir şey. Önüne çıkan imkanları uygun bulmadığından iş aramaya devam edenler de elbet sıkıntıdadır. Öte yandan psikoloji mezununun insan kaynakları uzmanı olması gibi örnekler daha farklı. Böyle kişiler belki ideallerindeki işe girememiştir, fakat sahip oldukları kimi beceriler iş hayatında değer bulmuştur. Hayalindeki mesleği yapmamak bir insan hikayesi olarak değerli olsa da, bu işsizlikle ya da eksik istihdamla eşdeğer bir sosyal sorun olamaz. (Hatta alanı dışında çalışmayı çok geniş alırsak, bankacıların hemen hepsi buna girebilir. Bu da meseleyi sulandırır.)
Röportajlarda yeni mezunlar sıkça, meslek sahibi olmamanın yarattığı eksikliği dile getiriyor. Bu bence yanlış bir algı. Mesela iktisat okuyan otomatikman iktisatçı olmaz. Üniversite eğitimi insana başka yerde öğrenilemeyecek akademik bilgi, kültür ve becerileri kazandırır. Bu bilgileri kullanarak ekonomik araştırma veya analiz yapmak ise iş üzerinde öğrenilir. Hatta iktisat özelinde kariyer yapacaklar için lisans eğitimi de muhtemelen yetmez. Nerede çalışacağına ve hedefinin ne olduğuna bağlı olarak yüksek lisans ve belki doktora yapmak gerekir. Yani okul bitirmek insanın mesleki gelişimin sadece ilk adımıdır.
Genel olarak yakınılan bir konu da, iş ilanlarında özel sektörün tecrübeli eleman araması; yetiştirmek üzere eleman arayanlarınsa az para verip (hatta kimisi onu da vermeyip) çok çalışma beklemesi. Tecrübeli eleman ilanı veren işverenin belli ki beklentisi farklıdır; gelip ilk günden çalışmaya başlayacak ve oradaki ihtiyacı karşılayacak birine bakar. Bunda işverenin günahı yok. İkinci konuda ise, gençler yakınmakta haklı, ama maalesef insan çok, iş az olunca böyle oluyor. Birçok yeni mezun tecrübe kazanmak için bu şartları kabul ediyor ki, pratikte daha iyi bir çıkış pek yok. Sonuçta buralarda somut deneyimler kazanmak, daha sonra daha iyi bir işe sıçramaya yardımcı olabilir. (Bunun dışında, başlangıç maaşı tatminkar bile olsa, yeni mezun için meslek edinmek ve kendini geliştirmek her zaman ön planda olmalıdır.)
Bunun haricinde birçok genç devleti hala umut kapısı olarak görüyor. Lakin her sene yüzbinlerce yeni insanın işgücüne katıldığı ülkede, devlet bunların en fazla ne kadarını istihdam edebilir?
Son olarak, (videolar bolca kesilip biçilmiş olsa da) gençleri genel olarak dertlerini anlatmada ve sebeplerini sorgulamada başarılı buldum. İstihdam problemi bir yana, yüksek öğretime erişimin kolaylaşmasının daha nitelikli yurttaş yetiştirme gibi bir faydası da var.
16 Aralık 2018 Pazar
Asgari ücret hakkında
Asgari ücret dünyada hep gündemde olan, iktisatçıların çokça çalıştığı bir konu. Özellikle Amerika'da yerel yönetimlerin asgari ücreti merkezden bağımsız yükseltebilmesi, zamların farklı bölge ve sektörlerdeki etkilerini tespit etmeye imkan sağlıyor. Sonuçlarsa muhtelif. Kar marjının yüksek ve makineleşmenin düşük olduğu sektörlerde, işçi maliyetlerinin artması istihdamı fazla etkilemiyor (misal). Öte yandan kar marjı düşük olan küçük işletmelerde ve makinelerin insanı ikame edebildiği sektörlerde istihdam kaybı oluyor. Asgari ücretin istihdamı pozitif etkilemesi ise, istisnai bir durum. (Kapsamlı bir literatür taraması için bkz.)
Ülkemizde ise dikkatimi çeken, merkez bankası ekonomistlerinin 2004'teki büyük asgari ücret zammının etkilerini analiz eden bir yayını var (bkz.) . Makale o dönem zammın ardından kayıtdışı istihdamda artış tespit etmiş ama toplam istihdamda değişiklik olmamış. Ayrıca asgari ücretin piyasada geçerli ücretlere referans olarak onları da etkilediği bulunmuş. Bundan seneler önceki büyümenin hızlı olduğu bir dönemi ele alan tek bir çalışma bugün ne kadar aydınlatıcıdır, tartışılır. Ancak başka pek bir şey yok. Asgari ücretin ülkemizde işsizlik, büyüme, enflasyon gibi en temel göstergeleri bile ne kadar etkilediği net değil.
Şu sıralar Türkiye'de işçi, işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşan bir komisyon gelecek senenin asgari ücreti için toplantılar yapıyor. Ekonomik koşullar yüzünden işleri zor. Bir yanda enflasyon yüksek; diğer yanda üretim daralıyor, işsizlik artıyor. Enflasyonun altında bir zam, çalışanların yaşam standardını düşürecek; yüksek bir zam ise ekonomik daralmayı hızlandırıp işsizliği yükseltebilecek. Kırk katır mı, kırk satır mı? Karar siyasi, hükümet tercihini yapacak.
Doğaldır, milyonlarca insan şu an gelecek ay ne kazanacağının ya da ne maaş ödeyeceğinin derdinde, ötesini düşünmüyor. Fakat biz iktisatçılar düşünmek zorundayız. Çünkü insanımızın on yıl sonraki refah seviyesini asgari ücret politikası belirlemeyecek; kurumsal yapının güçlenmesi, yatırım ortamının iyileşmesi, bilim ve teknolojinin gelişmesi, çalışanların bilgi ve becerilerinin artması gibi şeyler belirleyecek. Dolayısıyla ilgimizi bu noktalara yoğunlaştırmakta fayda var.
16 Kasım 2018 Cuma
İstihdam teşvikleri yetmediğinde...
12 Mayıs 2018 Cumartesi
Yapısal reform ne ola ki?
İşşizliği ele alalım. İşsizlik oranının yüksek ya da düşük olmasının çeşitli sebepleri vardır. Bunların bir kısmı konjonktüreldir. Mesela Rusya'yla aramız bozuldu diye Rus turistler gelmediğinde Antalya'da otel çalışanları işsiz kalır, fakat ilişkiler düzelince tekrar iş bulurlar. Bunun gibi ülke ekonomisinin bir kısmını ya da tamamını etkileyen, iyi ya da kötü gelişmeler, işsizlik oranında geçici iyileşme veya kötüleşmeler yaratır. Bir de bundan ayrı, konjonktüre göre değişmeyen sebepler vardır ki bunlar yapısaldır. Örneğin okul veya aile hayatı öyle gerektirdiği için part-time çalışabilecek insanlar, yeterince böyle iş olmadığı için çalışamıyorlarsa, bu yapısal bir sorundur.
Konjonktürel ve yapısal sorunlar birbirinden farklı politikalar gerektirir. İçerde talep zayıfladığı için ekonomik büyüme yavaşlamış ve işsizlik yükselmişse, Keynesyen istikrar politikaları konjonktürel çözüm olabilir. Örneğin 2016'da ülkemizde büyüme yavaşlayıp işsizlik artarken bu çerçevede uygulamaya sokulan teşvik politikaları işsizliği düşürmede başarılı olmuştur. Ancak bunlar yapısal sorunları çözemez. Bir yanda istihdam artarken, öte yanda firmalar nitelikli çalışan bulmakta zorlanıyorsa, çözülmesi gereken sorun çalışanları talebi karşılayacak becerilerle donatmak olmalıdır. Yoksa ekonomik durum kötüleştiğinde ya da teşvikler kesildiğinde işsizlik tekrar yükselir.
İşgücü piyasası, yapısal reform denince en çok gündeme gelen ve aynı zamanda en zor ilerleme kaydedilen alanlardan biri. Senelerdir bir kıdem tazminatı reformundan bahsedilir mesela. Hükümet gerçekleştirmek için çok çaba sarf etti ama hem işverenlerin, hem de sendikaların uzlaşacağı ortak bir zemin bulunamadı. Böyle konular geniş kesimleri ilgilendirdiği ve herkesin menfaati farklı olduğu için ilerlemek zor oluyor. Araya referandum, seçim falan da girince mesele şimdilik rafa kalktı.
İş ikliminin iyileştirilmesi diye, uluslararası kurumların raporlarında çok üstünde durulan bir reform başlığı da var ki, farklı bir zorluk içeriyor. Bu başlıkta kastedilen şey, hem yerli hem yabancı yatırımcı için Türkiye'de iş yapmayı cazip hale getirmek. Bürokrasiyi azaltmak, piyasaların etkin işlemesini sağlayacak kuralları ve kurumları oluşturmak ve ekonomi politikalarının öngörülebilirliğini artırmak üzere yapılan her şey bu başlığa dahil. Bu konuda kanun geçirmek nispeten kolay. Zor olan kağıt üstünde yazanı uygulamaya geçirmek. Merkez bankamız kanun gereği bağımsız ve birinci amacı fiyat istikrarı sağlamak mesela. Ancak uygulamada kimse resmi enflasyon hedefine inanmadığı gibi, gelecekte enflasyonun nerede olacağını makul bir hata payı dahilinde bilemiyor. Böyle bir ekonomide yatırımınız için 25 senelik fayda-maliyet analizi yapacağınızı düşünün. Nasıl bir enflasyon projeksiyonu kullanırsınız? Bırakın 25 seneyi biz iki sene sonrasını kestiremiyoruz.
Sonra, ekonominin her köşesinde devletin müdahaleci ve korumacı uygulamaları var ki, birçoğu faydasından büyük çarpıklık yaratıyor. Bu blogdaki yazılarımda ve twitter paylaşımlarımda birçok örneği var. Mesela eskiden beri Türkiye'de dış rekabetten en çok korunan ve aynı zamanda en verimsiz sektör tarımdır. Tarımsal verimlilik konusunda çözüm bulamayıp gümrük duvarı çekmekle sorunu senelerce geçiştirmek bizi bugünlere getirdi. Korumacılık dışında da, devlet bankalarının faaliyetlerinden, (sigorta primi, kiralar, ilaç ve en son akaryakıt fiyatı gibi) fiyatlara yapılan müdahalelere kadar çok sayıda örnek verebiliriz. Kredi faizi, sigorta primi ya da ilaç fiyatı fark etmez; piyasa koşullarında yükselen fiyata yapılan doğrudan devlet müdahaleleri istenmeyen kıtlıklar yaratır. Bunları olabildiğince terk etmek gerekir. Öte yandan fiyat artışı (rekabet eksikliği gibi) yapısal bir sorundan kaynaklanıyorsa, ona uygun bir düzenlemeyle kalıcı çözüm aramak gerekir.
Peki yapısal reform gerekiyor da hiç yapılmıyor mu? Elbette yapılıyor. Örneğin benim çok önemsediğim, şirketlerin dövizle borçlanmasını düzenlemek için merkez bankamız öncülüğünde yapılan çalışmalar var. Geçmişte dünyada faizlerin düşmesine kanıp yüklü miktarda dövizle borçlanan firmalar, son yıllarda döviz kurlarının yükselmesinden zarar görüyor. Sadece birkaç firma olsa bireysel bir sorun, risk almasalarmış derdik. Ama sayıları çok olunca risk sistemik hale gelip hepimizi ilgilendiriyor. İşte bu sistemik riski azaltmak için birkaç senedir çalışma yürütülmekte. Önce firma bazında kapsamlı bir veri tabanı oluşturuldu; sonra bu verilerin analizine dayanarak uygulamaya geçildi. Küçük firmaların kullanabileceği döviz kredi miktarı döviz gelirlerine göre sınırlandı. Böylece ihracatçı ya da turizmci olmayanlar için dövizle kredi kullanma imkanı kalmadı. Kredilerin çoğunu kullanan büyük firmalar içinse, finansal araçlarla döviz kuru riskini azaltmalarını ("hedging") sağlayacak düzenleme yapılacak. Ancak bu aşamaya geçmeden vadeli işlem piyasasının derinleşmesi gerektiğinden, merkez bankası önce piyasaya vadeli döviz satımına başladı. Detaylar tartışılabilir, fakat ciddi bir ihtiyaca cevap veren, veriye dayanarak dizayn edilmiş ve piyasaya dayalı olarak yapılan bu düzenleme bence çok önemli.
4 Eylül 2017 Pazartesi
Futbola yabancı sınırı değil vergi adaleti lazım
Tartışılan uygulamanın iktisattaki karşılığı kota. Yerli piyasa aktörlerini dış rekabetten korumak maksadıyla kullanılır. Futbol örneğinde, ücretler dış dünyada iç piyasaya göre düşükse, kısıtlama olmadığında kulüpler yabancılara yönelir, takımlardaki yerli oyuncuların sayısı azalır ve ücretler düşer. Konulacak kota buna karşı yerli futbolcuların işlerini ve kazançlarını korur. Aslında sadece yerlilerin değil, rekabeti sınırladığı için halihazırda burada oynayan yabancı futbolcuların da menfaatinedir. Öte yandan maliyeti artacak kulüplerin ve dolaylı olarak taraftarların aleyhine olacaktır.
Çıkar çatışmasını bir tarafa bıraksak, ben konuya iki açıdan yaklaşıyorum. Birincisi, korumacılık futbolcularımızın becerisini artırmayacak, onları daha rekabetçi yapmayacak. En fazla daha çok üst düzey maç oynayıp formda kalmalarını sağlayabilir. Ancak rekabetinden korundukları yabancı futbolcularla milli maçta karşılaştıklarında bu yeterli olur mu? Pek aklıma yatmıyor. Daha yapısal bir problem var gibi ama orasını futbol otoriteleri tartışsın.
İkincisi, Türkiye'yi yabancı sporcular için bu kadar cazip kılan sebeplerden başlıcası vergi kanunlarımız. Avrupa'da futbolcular (ya da onların namına kulüpler) brüt gelirlerinden yüzde 50'leri aşan oranlarda gelir vergisi öderken, bizdekiler asgari ücretli gibi yüzde 15 vergi ödüyor (kaynak: Türkiye Gazetesi). Yani mesela İspanya'da 2 milyon euroluk sözleşme karşılığı futbolcunun eline yaklaşık 1 milyon euro geçerken, bizde 1.7 milyon geçiyor. Burada devletin futbola sağladığı bariz bir sübvansiyon var ve kulüpler bu sayede yabancı futbolcuları rahatlıkla alabiliyor.
Demem o ki, bir şey mi yapmak isteniyor? Futboldaki vergi oranları yükseltilsin, sübvansiyon kaldırılsın. Tabii vergilerin kulüplerden çatır çatır toplanması da şart. Bunlar yapılırsa doğal olarak yabancı sayısı da azalır. Evet, vergi artışı kulüplere ek yük getirir ama zaten kota da getirecekti. Üstelik kotada artan ücretler sebebiyle rant futbolculara (ve menajerlere vs.) gidecekken, burada devlete gelir olarak yazılacak. Yani futbolcu değilseniz, vergi kotadan daha iyi bir uygulama.
Öte yandan verginin futbola faydası olur mu derseniz, sanmam. Lakin daha adil vergilendirmeye katkısı olur.
27 Temmuz 2016 Çarşamba
Kutu kutu enflasyon raporu
Gıda fiyatları: Kutulardan biri, Türkiye'de gıda fiyatlarının uzun süredir genel tüketici fiyatlarından hızlı arttığını (yani gıdanın başka ürünlere göre nispeten pahalılaştığını) ve fiyatların dünya ölçülerine göre çok oynak olduğunu gösteriyor. Birincisi, genel enflasyonu hedefe düşürmek için daha fazla parasal sıkılaştırma gerektiren bir şey. İkincisiyse, enflasyonun tahmin edilmesini zorlaştırarak belirsizlik yaratıyor. Biliyoruz ki merkez bankamız çok güçlü parasal sıkılaştırma tercih etmiyor. Onun yerine, diğer ilgili kurumların da katılımıyla oluşturulan "gıda komitesi" yoluyla fiyat artışlarını sınırlayıcı ve oynaklığı azaltıcı önlemler alınmaya çalışılıyor. Aslında etkin olabilirse bu çok iyi bir şey. Genel enflasyonu düşürmeye yönelik faydalarının yanında, sorunların kaynağına inecek önlemler gıdanın nispi olarak ucuzlamasını sağlayıp özellikle dar gelirlilerin refahına katkı da yapabilir. Kutu bu çerçevede yapılan çalışmaları da anlatmış. Kırmızı et fiyatlarının, geçici de olsa ithalat yoluyla kontrol altına alınması bunlardan biri.
Turizm: Bir diğer kutuda bu sene turizmde görülen ciddi bozulmanın şimdiye kadarki makroekonomik etkileri incelenmiş. Ödemeler dengesindeki turizm gelirlerinin yılın ilk beş ayında yaklaşık yüzde 20 düştüğü ve şimdiye kadarki kaybın 1.7 milyar dolar olduğu yazılmış. Bunun doğrudan etkisinin ilk çeyrekte GSYH büyümesini yıllık 0.2, çeyreklik 0.1 puan azalttığı tahmin edilmiş. Ancak dolaylı etkileri de (mesela otellerle iş yapan firmaların kayıplarını) düşününce, toplam etki daha büyük olmalı. Normalde yıllık gelirlerin yüzde 40'ı Temmuz-Eylül döneminde elde ediliyormuş. O yüzden cari açık ve büyümedeki olumsuz etkiler asıl yılın 3. çeyreğinde belirgin olacak.
Asgari ücret zammı: Mikro bazlı verilere dayanan bu çalışmaya göre, sene başındaki asgari ücret zamlarının ardından kayıtlı istihdam artışı yavaşlamış, kayıtdışı istihdam artışı hızlanmış. Toplam istihdamda ise belirgin bir etki bulunamamış.
Para politikası-banka faizleri ilişkisi: Burada merkez bankasının son aylardaki faiz indirimlerinin kredi ve mevduat faizlerine neden çok yansımadığı açıklanmaya çalışılmış. Özetle denilmiş ki, banka faizlerini (kredi riskleri, iktisadi görünüm, bankacılıktaki yapısal meseleler gibi) merkez bankasının doğrudan kontrol edemediği bir çok etmen belirliyor ve bunlar para politikasındaki gevşemenin etkisini sınırlıyor. Yazı daha çok literatür anlattığından, hangi etmenlerin daha belirleyici olduğuna dair bulgular ortaya konmamış. Ancak firmaların borçluluğunun bankalar için kredi risklerini artırdığı, iç tasarrufların kıt olmasının mevduat toplamayı zorlaştırdığı, ekonomide büyüme görünümünün bozulduğu gibi tespitler ekonomistlerin hep yazıp çizdiği şeyler. Kutuda yazılanlar bunlarla uyumlu.
17 Haziran 2016 Cuma
Kamu programları ve işgücü göstergeleri
Normalde bu kadarı işgücü gelişmelerine şöyle bir bakıp geçmeme yeterdi. Ama bilhassa genç işsizliğinde ciddi bir düşüş olduğunu fark edince biraz daha kurcalama ihtiyacı hissettim. Aradığımı Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) istatistiklerinde, aktif işgücü programlarında buldum. İnsanlara beceri kazandırma maksadını güden bu programlara katılım geçen seneden itibaren hızla tırmanmış. Bu yılın ilk beş ayı itibariyle bu programlara katılan 700 bin insan var ve geçmiş ayların verileriyle karşılaştırınca görülüyor ki bu sayı aydan aya büyüyor. Mart, Nisan, Mayıs aylarının her birinde 80 bine yakın yeni katılım hesapladım. Karşılaştırma yapmak için baktım, Mart ayı işgücü verilerinde (mevsim etkisi arındırılmış olarak) istihdam aylık 180 bin artmış. Buradan da anlaşılıyor ki programların boyutu hiç de önemsiz değil.
Ne var bu işgücü programlarının içinde? Birincisi, toplum yararına programlar. Bu, şu anda katılımın yaklaşık yarısını oluşturuyor ve buradaki artış asıl geçen sene olmuş. İŞKUR bunları, toplum yararına bir iş için işsizlerin geçici istihdam edildiği programlar olarak tanımlıyor. Ne tip işler yapıldığı konusundaysa bilgi bulamadım. İkinci grupta ise, mesleki beceri ve tecrübe kazandırmaya yönelik işgücü programları var. Bu sene katılımı hızla artan da bunlar. İçlerinde bilhassa iş başı eğitim programı öne çıkıyor. Peki ne oldu da bunlara katılım arttı? Olan şey, hükümetin gençlerin istihdamını teşvik etmeye karar vermesi. Geçen sene başlayan ve bu sene başında geliştirilen bir uygulamayla, program dahilindeki bir işletmede ilk defa ise başlayan bir çalışanın (asgari) ücretini bir yıl boyunca İSKUR ödüyor; devamında da işverene başka avantajlar sağlıyor. Firmalar maliyetsiz insan çalıştırma fikrini sevmiş olmalılar ki programa katılım son aylarda patlamış.
Peki bu programları nasıl değerlendirebiliriz? Toplum yararına program kamunun örtülü eleman alımı gibi görünüyor. Bu haliyle suistimale, popülizme çok açık bir şey gibi duruyor. İş başı eğitim programıysa daha farklı. Genç ve tecrübesiz insanların beceri kazanıp meslek öğrenmesini kolaylaştıracak bir faaliyet, üretken bireyler yetiştirerek hem çalışana, hem işverene, hem de topluma gerçek manada fayda sağlayabilir. Tabii, fayda ne kadar kalıcı olur söyleyemem. Ayrıca faydalı olması da yetmez, faydanın programın topluma maliyetini karşılaması da gerekir. Bu sağlanıyor mu onu da bilemem. Ama en azından, beşeri sermayeyi artırmak kamu kaynaklarının kullanımı için fena bir amaç değil.
19 Temmuz 2015 Pazar
Bir işgücü bilmecesi
grafik olarak göstermek istersek aşağıdaki gibi bir şey çıkıyor. burada tarım dışı gsyh deflatörü kullanarak hesapladığım reel saatlik işgücü maliyet endeksini görüyoruz. buna göre işgücü maliyetinde azalış şöyle dursun ciddi bir artış var. işgücü üretkenliği artmazken maliyetin artması ve buna paralel olarak istihdamın da yükselmesi kafa karıştırıcı bir durum.
maliyet endeksinin saatlik, hesapladığımız üretkenlik göstergesinin işçi başına olduğunu dikkate alırsak, acaba saatlik üretkenlikte bir artış olmuş olabilir mi diye düşünebiliriz. ancak maliyet ve üretkenlik göstergeleri arasındaki farkın büyüklüğü bununla açıklanamayacak kadar fazla gibi duruyor. yine de veri varsa kontrol etmek lazım. yanıtını aradığımız soru: işçiler zaman içinde daha az saat çalışarak mı bu üretimi yapmışlar?
şimdi grafiklere boğup yazıyı uzatmayayım. oecd'den bulduğum, çalışan başına yıllık çalışma saatleri verisi 2007-2013 arasında işçilerin yıllık çalışma saatlerinin %4 kadar azaldığını söylüyor. tuik'in yayımladığı sanayi ve ticaret-hizmet sektörleri için üretim girdi endeksleriyse çalışma saatlerinde artışa işaret ediyor. yani oecd verisini bile dikkate alsak, çalışma saatlerindeki değişim, üretkenlikle maliyet artışı arasındaki farkın ancak küçük bir bölümünü açıklayabiliyor.
özetle, tekrarlarsak, veriler işgücü üretkenliğinin son senelerde artmazken işgücü maliyetinin arttığını ve buna paralel olarak istihdamın da yükseldiğini gösteriyor. belki ilginç bir sebebi vardır, belki de kısa vadede tesadüfen ortaya çıkmış bir anomalıdır. bilemedim.
25 Mart 2007 Pazar
İçerdekiler Dışardakiler Teorisi (Insider Outsider Theory)
kisaca bu sekilde ozetleyebilecegimiz teori isgucu ekonomisi ve makroekonominin "issizligin sebepleri nelerdir?", "isgucu piyasasi neden iyi ve kotu isler olarak bolunmektedir? ", "isgucu piyasasinda ucretlerin belirlenmesinde firmalarin ya da sektorlerin ic kosullari neden etkilidir? ", "bazi sektorlerde ucretler neden digerlerine gore daha yuksektir?" gibi temel sorularina yanit vermeye calisir.
cani detayli malumat cekenler icin asagidaki linkte bu alanda yapilmis kapsamli bir literatur taramasi var:
ftp://repec.iza.org/repec/discussionpaper/dp534.pdf
Çalışma Hakkı
bu alanda amerika'da yapilan ampirik calismalar, calisma hakki yasalarini uygulayan eyaletlerin buyume oranlarinin daha yuksek, issizlik oranlarinin da daha dusuk oldugunu ortaya koymaktadir. ozellikle farkli politikalar uygulayan komsu eyaletlerin sinirlarindaki bolgelerde yapilan calismalar, sinirlarin calisma hakkini benimseyen eyaletlerin tarafinda kalan bolumlerinde uretim seviyesi ve buyume oranlarinin belirgin bicimde daha yuksek oldugunu ortaya koymaktadir.
son olarak, duzenli bir ise sahip olanlar ve olmayanlar arasindaki cikar catismasi konusunda detayli bilgi icin: (bkz: insider outsider theory)





