23 Kasım 2019 Cumartesi

Evrimsel Biyoloji ve İktisat

İktisatla biyolojinin ne alakası olabilir? Birisi sosyal bilim, diğeri doğa bilimi. Lakin evrimsel biyoloji konusunda öğrendiğim bir çok şey bana fazlasıyla tanıdık gelmiştir. Örneğin evrim teorisinin kilit parçalarından biri olan doğal seleksiyon kavramının, klasik iktisatçılardan Thomas Malthus'un insan nüfusu ve büyümeye dair görüşlerinden etkilendiği anlaşılıyor. Zaten Charles Darwin, Türlerin Kökeni (On the Origin of the Species) adlı kitabında Malthus'a doğrudan atıf da yapmıştır. Richard Dawkins'in gen odaklı evrim teorisini anlattığı Gen Bencildir (The Selfish Gene) adlı kitabını ise neredeyse bir iktisat kitabı gibi okumuşumdur. Evrimin mekanizmasını genlerin yönettiği stratejik rekabet ve işbirliği üzerinden üzerinden açıklayan kitap, baştan sona fayda maliyet analizi ve oyun teorisi uygulamaları içeriyor.

Malthus, tarımsal üretiminin doğrusal, nüfusun geometrik hızla artmasından hareketle, bir noktada gıda üretiminin daha fazla insanı besleyemeyecek duruma geleceğini savunmuştur. Bu durumda nüfus artışı ve büyüme nihayetinde duracak, durağan bir ekonomik düzen oluşacaktır. Aslında modern zamanlardaki hızlı büyüme ve nüfus patlamasına kadar insan topluluklarında aşağı yukarı bu olmuştur. İnsanlar başta dünyaya yayılıp yeni kaynaklar arayarak çoğalmışlar, bulamadıkları noktada birbirleriyle savaşmışlardır. Sonunda kıtlık, savaş, çocuk ölümleri ve salgın hastalıklar insan nüfusunu sınırlamıştır. Darwin, Malthus'un nüfus prensibinin tüm canlılarda geçerli olduğunu söyler. Besin, ışık, barınak gibi doğal kaynaklar için rekabet eden canlılar nüfus baskısı yaşadıklarında, küçük farklılıklar sebebiyle ortama daha iyi uyum gösterenler üstün gelecek, kaynaklardan mahrum kalanlar yok olup gidecektir. Buna doğal seçilim (natural selection) denir. Milyonlarca yıldır, dünya üzerindeki her bir noktada, en küçüğünden en büyüğüne tüm canlılarda, sürekli yaşanan küçük değişikliklerle işleyen bu mekanizmanın, canlılardaki çeşitliliğin belirleyicisi olduğu savunulmuştur.

Dawkins ise, doğal seçilimdeki kritik birimin, bireyin kendisi veya bireyler topluluğu değil, canlıların genetik yapıtaşını oluşturan genler olduğunu savunur. Buna göre, var oldukları canlıları, kendi kopyalarının soydan soya aktarılmasını sağlayacak şekilde programlayan genler evrimsel açıdan başarılıdır. Örneğin, aile bireyleri birbirlerine fedakarlık gösterdiğinde (veya duruma göre göstermediğinde) ya da bir canlı başkasına karşılıklılık ilkesiyle iyilik yaptığında, genin amacına hizmet etmiş olur. Dawkins teoriyle işbirliği, fedakarlık gibi davranışların canlılarda evrimsel olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışır.

Bencil gen teorisinde, her davranışın genin bekası açısından bir getisi ve götürüsü vardır. Örneğin, eşeyli üreyen canlılarda bir yavrunun genlerinin yarısı anneden, yarısı babadan gelir. Aynı anne-babadan gelen her bir kardeşin genleri yüzde 50, kuzenlerin genleri yüzde 25 oranında aynıdır. Akrabalar uzaklaştıkça paylaşılan gen oranı da azalır. Kendisini akrabaları için (mesela bir avcı hayvan karşısında) feda eden bir canlı, eğer yeterince çok sayıda yakın akrabasını kurtarmışsa istatistiksel olarak genin devam etme ihtimalini güçlendirmiştir. Bu, akraba seçilimi (kin selection) denen fedakarlık davranışını açıklar. Öte yandan, akraba seçilimi doğrultusunda hareket eden bir canlı, genin bekasına yaramayacak durumlarda (mesela yabancılar için) tek taraflı fedakarlık yapmayacaktır. Ancak yabancılarla karşılıklı fedakarlık (reciprocal altruism) esasına dayanan işbirlikleri geliştirmek mümkündür. 

"Sen benim sırtımı kaşı, ben de senin" anlayışıyla gelişen dayanışmalar, oyun teorisi çerçevesine açıklanabilmektedir. İlginçtir, kitapta bu sırt kaşıma işinin hayvanlar için gerçek manada önemli olduğu anlatılıyor. Bazı hayvanlar başlarının arkasında yer eden (bit, pire gibi) asalakları başkalarının yardımı olmadan ayıklayamıyor. Dolayısıyla birbirlerine yardım etmeleri herkesin menfaatine. Ancak arada başkalarının yardımından faydalanan ama kimseye yardım etmeyen fırsatçılar çıkarsa, doğal seçilim mantığı içerisinde onlar avantaj sağlar ve çoğalırlar; sonunda da dayanışma çöker. Oyun teorisindeki tutuklular ikilemine (prisoner's dilemma) benzeyen bu durumun, tekrarlı oyunlarda çaresinin olduğunu biliyoruz. Nitekim kitapta da hayvanların birbirlerini hatırladığı durumlarda, sadece geçmişte kendilerine yardım etmiş bireylere yardım edip diğerlerini dışlayarak dayanışmayı sağlayabildiği anlatılmış.

Bunları okurken, "bir de iktisatçıları gerçekçi varsayım yapmıyor diye eleştirirler" diye düşünmüştüm. Anlatımda genler kişileştirilip canlıları stratejik davranmaya programlayan aktörler olarak sunuluyor. Oysa gen elbette bilinçli bir varlık değil, cansız moleküllerden oluşan bir DNA parçası. Ama evrimin mekanizması, şartlara en iyi uyum sağlayan genin çoğalıp gelecek kuşaklara aktarılmasına imkan verdiğinden, sanki bir bilinci var da bu yönde çaba gösteriyor gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Bu da bana iktisat teorisindeki aktörlerin davranışlarını andırıyor. İş dünyasının pratiğini bilen insanlar dönüp iktisat kitaplarındaki basit firma teorisine baktıklarında, "Ama firmalar gerçekte böyle çalışmaz ki!" derler. Anlamadıkları şey, iktisat teorisinin firmaların pratikteki yönetimiyle ilgili olmadığı, piyasaların işleyiş mekanizmasını ortaya koyup bunun ekonomik sonuçlarını tahmin ettiğidir. Yani "rasyonel firma" bizim "bencil gen"imizdir. Firmanın pratikteki kültürü nasıl olursa olsun, rekabet ortamında var olabiliyorsa bir şeyleri doğru yapıyor demektir. Doğruyu verimli bir kurumsal yapı oluşturarak mı, başkalarını taklit ederek mi, atadan dededen gelen yöntemlerle ya da yöneticilerin içgüdüleriyle mi buldukları bizi genellikle ilgilendirmez. Ayrıca rekabet edemeyip piyasadan elenenlerle de işimiz olmaz. İktisat teorilerine böyle bakmak lazım.

Sonuç olarak, iktisat kendisine çok uzak görünen alanlarla bazı noktalarda epey benzeşebiliyor. Bakalım daha nelerle karşılaşacağız.

22 Kasım 2019 Cuma

Alanında iş bulamayanlar

Youtube'da +90 kanalında, "Alanında İş Bulamayanlar" adlı bir röportaj dizisi yayınlanıyor. Burada gençler eğitimini aldıkları alanda, arzu ettikleri işi bulmada yaşadıkları zorlukları anlatıyor. İlgi duyanlara tavsiye ederim (linki burada). Videolarda genel olarak öne çıkan birkaç noktayı burada değerlendirmek istiyorum.

İş bulamayanların bir kısmının sıkıntısı yapısal değil, konjonktürel. Yani bu kişiler aldıkları eğitim kötü olduğu veya yanlış yönlendirildikleri için değil, kriz döneminde iş olanakları az olduğu için iş bulamıyor. Bu  her ülkede zaman zaman yaşanır ve sadece yeni mezunların değil, herkesin sorunudur. Bizde özellikle inşaat sektörü çok etkilendiği için, ilgili mesleklerde (inşaat, çevre ve benzeri mühendislikler, mimarlık vs.) iş arayanlar daha da zor durumda. Bu durum karşısında gençlerin alternatif işler aradığı, imkanı olanın yurtdışında eğitim fırsatları kolladığı görülüyor. Mantıklı olan da bu, fakat sonuç almak zor. Maddi açıdan sıkıntıda olanlarınsa, geçici bir işte şartların iyileşmesini beklemekten başka seçeneği yok. Ümit edelim de ekonomide büyüme çabuk gelsin ve istikrarlı olsun. İşgücüne talep arttığında bu sorunlar hafifleyecektir.

Eğitimde ve işgücü piyasasında elbette yapısal sorunlar da var. Videolarda varlığından haberdar olmadığım kimi üniversitelerden veya bölümlerden mezunlar vardı mesela. Devlet bir kararla çok sayıda üniversite açıp birkaç yıl içinde binlerce ilave derece dağıtabilir. Fakat eğitimde kalitenin yükselmesi (ki bu konuda gençlerden şikayetler var) ve mezunlara uygun iş alanları açılması zaman alır.

Röportajlarda dile getilen meselelerin içeriği ve önemi farklılık gösteriyor. Üniversite okumuş bir gencin zorunluluktan seyyar satıcılık yapması trajik bir şey. Önüne çıkan imkanları uygun bulmadığından iş aramaya devam edenler de elbet sıkıntıdadır. Öte yandan psikoloji mezununun insan kaynakları uzmanı olması gibi örnekler daha farklı. Böyle kişiler belki ideallerindeki işe girememiştir, fakat sahip oldukları kimi beceriler iş hayatında değer bulmuştur. Hayalindeki mesleği yapmamak bir insan hikayesi olarak değerli olsa da, bu işsizlikle ya da eksik istihdamla eşdeğer bir sosyal sorun olamaz. (Hatta alanı dışında çalışmayı çok geniş alırsak, bankacıların hemen hepsi buna girebilir. Bu da meseleyi sulandırır.)

Röportajlarda  yeni mezunlar sıkça, meslek sahibi olmamanın yarattığı eksikliği dile getiriyor. Bu bence yanlış bir algı. Mesela iktisat okuyan otomatikman iktisatçı olmaz. Üniversite eğitimi insana başka yerde öğrenilemeyecek akademik bilgi, kültür ve becerileri kazandırır. Bu bilgileri kullanarak ekonomik araştırma veya analiz yapmak ise iş üzerinde öğrenilir. Hatta iktisat özelinde kariyer yapacaklar için lisans eğitimi de muhtemelen yetmez. Nerede çalışacağına ve hedefinin ne olduğuna bağlı olarak yüksek lisans ve belki doktora yapmak gerekir. Yani okul bitirmek insanın mesleki gelişimin sadece ilk adımıdır.

Genel olarak yakınılan bir konu da, iş ilanlarında özel sektörün tecrübeli eleman araması; yetiştirmek üzere eleman arayanlarınsa az para verip (hatta kimisi onu da vermeyip) çok çalışma beklemesi. Tecrübeli eleman ilanı veren işverenin belli ki beklentisi farklıdır; gelip ilk günden çalışmaya başlayacak ve oradaki ihtiyacı karşılayacak birine bakar. Bunda işverenin günahı yok. İkinci konuda ise, gençler yakınmakta haklı, ama maalesef insan çok, iş az olunca böyle oluyor. Birçok yeni mezun tecrübe kazanmak için bu şartları kabul ediyor ki, pratikte daha iyi bir çıkış pek yok. Sonuçta buralarda somut deneyimler kazanmak, daha sonra daha iyi bir işe sıçramaya yardımcı olabilir. (Bunun dışında, başlangıç maaşı tatminkar bile olsa, yeni mezun için meslek edinmek ve kendini geliştirmek her zaman ön planda olmalıdır.)

Bunun haricinde birçok genç devleti hala umut kapısı olarak görüyor. Lakin her sene yüzbinlerce yeni insanın işgücüne katıldığı ülkede, devlet bunların en fazla ne kadarını istihdam edebilir?

Son olarak, (videolar bolca kesilip biçilmiş olsa da) gençleri genel olarak dertlerini anlatmada ve sebeplerini sorgulamada başarılı buldum. İstihdam problemi bir yana, yüksek öğretime erişimin kolaylaşmasının daha nitelikli yurttaş yetiştirme gibi bir faydası da var.