Satranç hobi olarak oynadığım bir oyun. Bu oyunla iktisatta öğrendiğim matematiksel bir modelleme aracı olan oyun teorisinin ne kadar ilgili olduğu üzerine düşüncelerimi yazmak istedim.
Satrançta kazanmak veya kaybetmemek için oyuncuların öğrendiği bazı oyun planları var ki, satranç jargonunda bunlara "teori" deniyor. Örneğin, bir oyunun sonunda tahtada iki tarafın şahlarından başka sadece bir tarafın -beyaz olsun- bir piyonu var diyelim. Normal bir şekilde oynandığında bu oyun iki şekilde sonlanabilir. Birincisi, beyaz piyonunu son sıraya kadar götürüp vezir yapar ve şah ile vezir rakibin şahını mat eder. İkincisi, rakip şahıyla beyaz piyonu yer veya beyazı oyunu berabere yapacak bir pozisyona zorlar. Bu oyunun beyaz veya siyah olarak nasıl oynanması gerektiğini; iki taraf da "doğru" oynadığında oyunun hangi sonuçla biteceğini akıllı biri kesin olarak çözebilir. İnsanın zorlanacağı daha karmaşık oyun sonlarında da bilgisayar programları kesin çözümü bulur. Oyunun başında ve ortalarında, tahtada çok sayıda taşın bulunduğu durumlarda kesin çözüm elde edilemez; ama programlar her durum için +/- sayısal değerler hesaplayıp hangi tarafın (+ ise beyaz, - ise siyah) "doğru" oynandığında ne kadar avantajlı olacağını tahmin edebilir. Usta satranç oyuncuları sık karşılaşılan oyun kalıplarını önceden öğrenip bir maçta bunlarla karşılaştıklarında öğrendikleri çözümü uygularlar.
Satranç, yapısı itibarıyla oyun teorisindeki iki oyunculu sıralı oyun modellerine uyar. Matematiksel olarak tanımlanan böyle oyunlarda, oyuncuların karşılıklı kararlarıyla erişilebilecek tüm olası sonuçlar bir ağacın dalları gibi uzanır. Oyunun çözümü de genellikle sondan başa doğru gidilen bir yöntemle (backward induction) yapılır ki, satranç programları da anladığım kadarıyla benzer bir hesap yöntemi kullanıyor. Satrancın benim bildiğim oyun teorisine benzerliği bundan ibaret.
Satranç, oyun teorisi modelleriyle kıyaslanamayacak daha karmaşıktır. Örneğini verdiğimiz en basit oyun parçasını bile formel olarak modellemeye çalışsak, çok sayıda karar noktası ve hamle seçeneğinden oluşan dallı budaklı bir oyun ağacı ortaya çıkar. Oyunun kendisi ise, en azından biz fanilerin çözemeyeceği yapıdadır. Böyle olması da normal, çünkü gerçek bir oyunun insanları daha çok oynamaya özendirecek zengin bir içeriğinin olması gerekir. Oyun olarak adlandırılan modeller ise araştırmacıların stratejik etkileşim içeren durumları analiz etmekte kullandıkları araçlardır. Örneğin iktisatta, az sayıda katılımcının olduğu (oligopolistik) piyasalarda firmaların piyasaya girme kararları, fiyat ve üretim rekabetleri ve bunların ekonomik sonuçları oyun teorisi modelleriyle incelenmektedir. Böyle modellerin sade olup incelenen temel mekanizmayı ortaya koyması beklenir. Bunlara oyun denmesi sadece benzetmedir.
Peki satranç bilmek başka konularda analiz kabiliyetini geliştirir mi? Ya da oyun teorisini iyi bilenler iyi satranç oynayabilir mi? İkisi arasında pek bir ilişki olduğunu sanmıyorum. Satranç gibi oyunlardan ilham alıp oyun teorisine merak saran belki vardır. Ancak onun dışında, tahta üzerinde taşlarla oynanan bir oyunda ustalaşmak ile dünyada gördüğümüz stratejik düşünme, çatışma ve işbirliği içeren durumları analiz etmek farklı bilgi ve beceriler gerektiriyor.
Vakti zamanında Ekşi Sözlük'te yazdığım iktisatla ilgili yazıları toplayarak başlattığım bu blogun yayınına, 2007'den bu yana yeni yazılarla devam ediyorum.
17 Nisan 2025 Perşembe
İktisatçı gözüyle satranç
9 Mayıs 2021 Pazar
Zaman tutarsızlığı her yerde
Zaman tutarsızlığı veya dinamik tutarsızlık, davranış bilimi ve oyun teorisi çerçevesinde incelenen bir problemdir. Bir karar alıcının tercihlerinin zaman içinde değişmesiyle ortaya çıkar ve optimal olmayan sonuçlara yol açar. Mikrodan makroya birçok iktisadi uygulaması vardır. Örneğin, bireysel olarak tasarruf edememek, sağlıklı bir yaşam sürememek gibi kimi davranışsal sorunların altında birey tercihlerindeki zaman tutarsızlığı yatar. Makroiktisatta, ekonomik ve siyasi koşullara göre değişen kamu tercihleri ekonomi politikalarını etkileyen dinamik tutarsızlıklara yol açar. Para politikasında, merkez bankalarının fiyat istikrarına odaklı bağımsız kurumlar olması bu sorunu aşmak amacıyla çıkmış bir kurumsal düzenlemedir. Bunun dışında, mülkiyet haklarının korunmasıyla ilgili kamu tercihlerinde de dinamik tutarsızlıklar görülebilir. Kısaca açıklayalım.
Tasarruflar
Hayatımızda kimi zaman uzun vadede zararlı çıkacağımız ve pişman olacağımız kararlar alırız. Kendisine hakim olamayarak sağlıksız alışkanlıklar edinmek böyle bir şeydir. İktisatçıları daha yakından ilgilendiren konu ise tasarruf davranışlarıdır. Normalde insanların gelirlerinin yüksek olduğu dönemlerde ve gençlik yıllarında zor zamanlar ve yaşlılık için para biriktirmeleri beklenir. Fakat birçok insan bunu yapmakta zorlanır. Elbette herkes için tek bir ideal davranış kalıbı olduğunu iddia edemeyiz. Fakat kişinin geçici dürtülere uyarak fazla harcama yapması ve kendisi için ideal birikimi sağlayamaması bir sorundur. (Zaman tutarsızlığını davranışsal iktisat bağlamında ele alan bir makale için bkz.)
Dürtülere karşı kişinin kendisini nasıl kontrol edebileceği psikolojinin konusudur. İktisatçılar, bu dürtüler karşısında, hangi araçların kişileri doğru tasarruf davranışına yönlendirebileceği ve kamu politikalarının bu konuda ne rol oynayabileceği ile ilgilenir. Birçok insanın yaptığı en basit şey ev almaktır. Niye? Çünkü bir defa, gayrimenkul birikimin değerini koruyan ama likit olmayan bir varlıktır. Onu satmak yastık altındaki altını bozdurmak kadar kolay değildir. Bu da insanları daha yavaş ve planlı hareket etmeye zorlar. İkincisi, konutun krediyle satın alındığı durumlarda, kişi krediyi geri ödemek zorunda olduğundan mecburen tüketimini kısar. Böylece kişi krediyle ev alarak gelecekteki kendisini bağlamış olur.
Gayrimenkul yatırımı dışında, günümüzde sigorta ve bireysel emeklilik sistemleri gibi risklerden korunmayı ve birikim yapmayı kolaylaştıran araçlar var. Bunlar gönüllülük esasına dayanan piyasa temelli araçlar oldukları için, insanların ihtiyaçlarına göre en iyi seçimi yapmalarına imkan verir. Bunun dışında, devletin sosyal güvenlik sistemi toplumdan sağlanan kaynakla emeklilik, sağlık ve işsizlik sigortası gibi hizmetleri yürütür. Bu bir bakıma tasarrufu zorla dayatan bir sistem olduğu için, bireysel kararlardaki zaman tutarsızlığı sorununu doğrudan aşar. Fakat kamu otoritesi tarafından yönetildiği ve bireylere tercih hakkı verilmediği için başka sorunlar ortaya çıkar. (Örneğin, sosyal güvenlik sistemlerinin tasarruf eksikliğini gidermedeki etkinliğini sorgulayan bir makale için bkz.)
Makroekonomik politikalar
Zaman tutarsızlığını makroekonomik politikalar bağlamında çalışan Finn Kydland ve Edward Prescott, bu sayede 2004 yılında Nobel ödülü kazanmıştı (bkz.). Bu çalışmaların en önemli yansıması para politikasında oldu. Para politikasının reel ekonomiye bir etkisi, enflasyonun reel ücretleri eritmesi yoluyladır. İşçi ve işveren arasındaki sözleşmeler belli periyotlarla yenilendiğinden, bir sonraki sözleşmeye kadar nominal ücret sabit kalır. Fakat bu arada mal fiyatları arttığından, işverenin ödediği reel ücret düşer. Dolayısıyla, gevşek para politikası ve yüksek enflasyon kısa vadede istihdam talebini ve üretimi teşvik eder. Bunun ülkeyi yöneten siyasiler için, halk desteğine ihtiyaç duydukları zamanlarda ne kadar çekici olabileceği açık. Böyle zamanlarda para politikasını gevşetip enflasyonun yükselmesine izin vermek, büyümeyi hızlandırıp işsizliği azaltarak iktidarın siyasi pozisyonunu güçlendirebilir. Sorun bu etkinin geçici olmasıdır. Ertesi sene ücret pazarlığı geldiğinde işçiler daha yüksek zam isteyince, zor bir ikilem ortaya çıkar. Eğer sıkı para politikası uygulanıp enflasyon düşürülmeye çalışılırsa, ücretler bu sefer enflasyondan fazla artacağından (yani reel ücret yükseleceğinden) büyüme yavaşlayıp işsizlik artacaktır. Bu yapılmazsa yüksek enflasyon kalıcı olur ve her yukarı yönlü sürprizde biraz da artar. (Burada reel ücretlerden bahsettik ama enflasyon aslında her türlü sözleşme ve borç ilişkisine tesir eder. Bu da üretim, bölüşüm ve refah üzerinde bozucu etkilere yol açar.)
Optimal para politikası, konjonktürel dalgalanmaları yumuşatarak ekonomik istikrarı sağlayacak şekilde yürütülür. Tersine, büyüme dalgasını daha da güçlendirmeyi amaçlayan ihtiyari politikalar, yol açtıkları enflasyon, cari açık gibi yan etkiler sebebiyle uzun vadede zararlıdır. Böyle sorunların önüne geçilmesi için, merkez bankalarının bağımsız olması ve kanun tarafından belirlenen çerçevede uzmanlar tarafından yönetilmesi ilkesi kabul görmüştür. Fakat genellikle bu da yetmez. Atanan uzman ekonomideki aktörleri, aldığı kararların hedeflerle uyumlu olduğuna ikna etmek zorundadır. Bunun için açık ve şeffaf olmak ve güven tesis etmek önemlidir.
Maliye politikasında aynı sorun yok mu? Olmaz mı, fazlası var. 1990'larda Türkiye siyasetinde enkaz devralmak diye bir tabir vardı. Hükümetlerin sık değiştiği bir ortamda, seçimden önce kamu kaynaklarını arzu ettiği şekilde kullanan iktidar, vergi artışı ve zam gibi kararları gelecek hükümete bırakırdı. 2000'lerde iktidar partisinin seçimlere rahat girdiği yıllarda bu sorun hafiflemişti, fakat son yıllarda bozulan siyasi istikrarla beraber kamu maliyesinde de kötüleşme oldu. Dünyada da siyasi süreçlere bağlı olarak kamusal tercihlerin değişmesi ve bu yüzden aşırı kamu harcaması, bütçe açığı ve borç gibi ekonomik sonuçların ortaya çıkması politik iktisat alanında incelenen başlıca meselelerdendir. (Örnek için bkz.)
Demokratik bir toplumda maliye politikası bağımsız bir kuruma havale edilemez. Kimden ne kadar vergi alınacak, nereye harcanacak, ne kadar yatırım yapılacak ve gelecek kuşaklara ne kadar borç bırakılacak gibi ülke kaynaklarının kullanımıyla ilgili kararları vatandaşların seçtiği temsilciler almak durumunda. O zaman ne yapılabilir? Liberal bir bakışla, devleti küçültecek reformlar yapmak (örneğin kamu bankalarını özelleştirmek) otomatik olarak zaman tutarsızlığı sorununu hafifletir. Bunun haricinde, AB'nin Euro'ya üye ülkelere uyguladığı Maastricht kriterleri ve IMF programlarındaki performans kriterleri gibi, zorlayıcı yaptırımları olan düzenlemeler aşırılıkları engelleyebilir. Denetimi ve yaptırımı olmayan kurallarsa bağlayıcı olmaz. Kamu politikalarının şeffaf bir şekilde yürütülmesi de seçmene sandıkta denetim yapma imkanı verir. Fakat seçmen davranışını birçok şey belirlediğinden bunun tek başına mali disiplini sağlaması zor.
Mülkiyet hakları
Kişi bir yatırım yapıyorsa, satın aldığı varlığı dilediği gibi kullanmak, onun getirisinden faydalanmak ve dilediği zaman onu satmak ister. Bu gayrimenkul alan için de böyledir, bir şirkete ortak olan için de, borç veren için de, fikir ve sanat eseri üretenler için de... Bunu garanti altına alan yasal düzenlemeye mülkiyet hakkı denir. Mülkiyet haklarının belirlenmesi ve korunması arzu edilen yatırımların gerçekleşmesi için gereklidir. Elbette mülkiyet hakkı sınırsız olamaz. Örneğin, kişi sahip olduğu araziye istediği gibi bina dikemez. Savaş gibi olağanüstü durumlarda, her türlü hak ve özgürlüğü sınırlayan devlet bu konuda da tedbirler alır. Normal zamanlarda da kamu yararı varsa (mesela yol yapmak için) devlet özel mülkleri sahibine değerini ödeyerek kamulaştırabilir. Burada önemli olan şey kısıtlamaların makul ve yasal olmasıdır. Bunun ötesinde mülkiyet haklarının beklenmedik şekilde çiğnenmesi veya geri alınması tehlikesi varsa, zaman tutarsızlığı ortaya çıkar.
Fikri mülkiyet alanında, dünyada son zamanlarda koronavirüsle ilgili aşı ve ilaçlar için patent haklarının askıya alınması tartışılıyor. Buna karşı çıkanların (örneğin bkz.) bir tezi zaman tutarsızlığına dayanıyor. Nasıl? Dünyada tıbbi araştırmalar yapan irili ufaklı çok sayıda firma var. Pandemi ortaya çıktığında, bunların içinde aşı geliştirebilecek bilgi ve tecrübesi olan yüzlercesi, büyük ilaç şirketleri ve devletlerle işbirliği yaparak çalışmaya koyuldu. Bunlardan birkaç tanesi de işe yarayan aşılar geliştirip yaygın kullanıma sokabildi. Çoğunun boşa gideceğini bile bile harcanan onca emek ve para sayesinde, süreç başta öngörülenden de hızlı ilerledi. Bu gelişmelerin arkasında geçmişten bugüne sistemi işleten, fikri mülkiyet haklarına güvenerek risk alan ve yatırım yapan büyük bir finansal sermaye var. Bu güven sarsılırsa, gelecekte yenilik üreten çalışmalara finansman azalabilir. Diğer taraftan, patentlerin askıya alınmasından yana olanlar (örneğin bkz.), mevcut durumun olağanüstü olduğuna dikkat çekerek, ilaç şirketlerinin karlarından feragat etmesi ve aşı üretiminin yaygınlaştırılması çağrısı yapıyorlar. Tabii ki, güncel tartışmalar zaman tutarsızlığının ötesinde birçok karmaşık meseleyi içeriyor. İdeal olmayan koşullarda, herhangi bir tezin mutlak doğru olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Sonuçta taraflar arasındaki pazarlıklarda, güç dengesine göre bir orta yol üzerinde uzlaşılacaktır diye düşünüyorum.
15 Şubat 2020 Cumartesi
Kurala veya takdire bağlı politikalar
Para politikasını ele alalım. Merkez bankaları enflasyon, büyüme, işsizlik, döviz kuru gibi temel makroekonomik göstergeleri hedeflenen seviyelerde tutmak için istikrar politikaları uygular. Bu politika bir grup karar alıcının takdirine göre serbest bir şekilde belirlenebileceği gibi, kural ve hedefler çerçevesinde de belirlenebilir. İlkinin avantajı sürprizler yaratıp kısa vadede etkili olabilmesidir. Kimsenin beklemediği anda para politikasını gevşeten bir merkez bankası, bir yandan tüketim ve yatırım harcamalarını teşvik ederken, diğer yandan yarattığı enflasyonla reel ücretlerin düşmesini sağlayıp üretim ve istihdamı artırabilir. Enflasyondaki yükseliş öngörülebilir olsa, işçiler ücret zamlarını ona göre isteyeceklerinden, parasal genişlemenin etkinliği azalır. O yüzden sürpriz politika kısa vadede daha etkilidir. Buradaki dezavantaj, sürekli uygulandığında bir süre sonra insanlar ne döndüğünü anlar. O zaman genişlemeci politikanın faydası geçer; geride yüksek enflasyon, yüksek faiz, yabancı paraya kaçış (dolarizasyon) gibi olumsuzluklar kalır.
Kısa vadeli düşünüp para basmanın rahatlığına alışınca yüksek enflasyona bağımlı olunduğundan, para politikasını serbestçe belirlemek genelde makbul değildir. Bu yüzden günümüzde, merkez bankaları (enflasyon, döviz kuru gibi) hedefler belirler ve elindeki araçları buna göre kullanacağına herkesi inandırmaya çalışır. Ayrıca, başlıca meselesi iktidarda kalmak olan politikacıları uzun vadeli istikrarın önemine ikna etmek zor olduğundan, merkez bankalarının siyasetten bağımsız ve enflasyon konusunda ihtiyatlı uzmanlarca yönetilmesi ilkesi dünyada kabul görmüştür.
Kurallı para politikası anlayışını ileri götürüp başta faiz olmak üzere politika araçlarını (enflasyon, büyüme gibi) makroekonomik değişkenlere bağlamak da mümkün. Bu öngörülebilir olmak açısından iyi bir şey, fakat esnekliği de çok fazla kaybetmek lazım. Örneğin yüksek enflasyon faizin yükseltilmesini gerektirirken, sert bir faiz artırımı çok sayıda borçlu şirketin batmasına da sebep olabilir. Eğer kurala bağlı kalmak, bankacılık sektörünü tehdit edecek kadar çok batığa yol açacaksa merkez bankası ne yapacak? Para politikası araçlarının tasarımı burada halledebileceğimiz bir mesele değil. Uzmanların üzerinde çalışılarak karar vereceği teknik bir mevzu. Ama önce para politikasının uzmanların eline bırakılması lazım.
Piyasaları düzenleyen regülasyonlar için de kısa ve uzun vadeli hedefler arasında çelişki vardır. Ülkemizde döviz bazında belirlenen AVM kiralarının Türk lirasına döndürülmesini ele alalım. İlk bakışta mantıklı görünüyor. Türkiye'deki bir mağaza kirasını neden dolarla versin ki? Lakin kira kontratının öncesinde, AVM inşaatının döviz cinsi kredilerle finanse edilmesi vardır. Yani başlangıçta borcu dövizle olan mal sahibi, kirayı da buna göre belirleyip kur riskini ortadan kaldırmıştır. Kira kontratını dövizle yapan dükkan sahibi ise, riski gönüllü olarak üstlenmiştir. Düzenlemenin yaptığı, iki kişi arasındaki kontratı değiştirip riski bir taraftan öbür tarafa aktarmaktır.
Devletin yaptığı tercih o koşullarda çok yerinde olabilir. Ancak o durumda bile, yapılan maç oynanırken kuralların değiştirilmesidir. Bu münferit bir olay olsa önemsemeyebilirdik ama böyle uygulamaları her alanda görüyoruz. Halihazırda yatırımını yapanların zarar etmeden kaçacak yeri yok. Zaten devletin düzenleme yapmadaki rahatlığı buradan geliyor. Ancak potansiyel yatırımcılar çantada keklik değil. Yerli ya da yabancı, Türkiye'de iş yapacak herkes bugünkü kuralların yarın değişebileceğini hesaba katmak zorunda. Bu durum yatırımları engelleyebileceği gibi, risk yarattığından maliyetleri de artıracaktır.
Devletin çıkardığı aflar da kurallardan sapmanın başka bir örneği. Mesela, devlet vergi borçlarının bir kısmını silip yapılandırdığında, bir yandan borçlulara kolaylık sağlarken, diğer yandan alacağını rahat toplayıp gelir elde eder. Fakat bu sürekli yapıldığında, insanlar affa uğrar beklentisiyle vergisini zamanında ödememeye başlar. Aynı durum imar konusunda da geçerli. Uzun yıllar kanunlar uygulanmadı ve kaçak yapılaşmaya göz yumuldu. Sonrasında o kadar çoğaldılar ki, devlet önleyemedik bari para kazanalım dedi ve imar affı çıkardı. Kanunların uygulanmadığı algısı değişmezse, bu aflar da son olmaz.
Daha çok örnek verilebilir ama lafı uzatmayalım. Özetle, uzun vadeli hedefler doğrultusunda, zamana ve konjonktüre göre değişmeyen kurallara ve bunları uygulayacak mekanizmalara ihtiyacımız var. Ne yazık ki bugün aksi yönde gidiyoruz.
23 Kasım 2019 Cumartesi
Evrimsel Biyoloji ve İktisat
Malthus, tarımsal üretiminin doğrusal, nüfusun geometrik hızla artmasından hareketle, bir noktada gıda üretiminin daha fazla insanı besleyemeyecek duruma geleceğini savunmuştur. Bu durumda nüfus artışı ve büyüme nihayetinde duracak, durağan bir ekonomik düzen oluşacaktır. Aslında modern zamanlardaki hızlı büyüme ve nüfus patlamasına kadar insan topluluklarında aşağı yukarı bu olmuştur. İnsanlar başta dünyaya yayılıp yeni kaynaklar arayarak çoğalmışlar, bulamadıkları noktada birbirleriyle savaşmışlardır. Sonunda kıtlık, savaş, çocuk ölümleri ve salgın hastalıklar insan nüfusunu sınırlamıştır. Darwin, Malthus'un nüfus prensibinin tüm canlılarda geçerli olduğunu söyler. Besin, ışık, barınak gibi doğal kaynaklar için rekabet eden canlılar nüfus baskısı yaşadıklarında, küçük farklılıklar sebebiyle ortama daha iyi uyum gösterenler üstün gelecek, kaynaklardan mahrum kalanlar yok olup gidecektir. Buna doğal seçilim (natural selection) denir. Milyonlarca yıldır, dünya üzerindeki her bir noktada, en küçüğünden en büyüğüne tüm canlılarda, sürekli yaşanan küçük değişikliklerle işleyen bu mekanizmanın, canlılardaki çeşitliliğin belirleyicisi olduğu savunulmuştur.
Dawkins ise, doğal seçilimdeki kritik birimin, bireyin kendisi veya bireyler topluluğu değil, canlıların genetik yapıtaşını oluşturan genler olduğunu savunur. Buna göre, var oldukları canlıları, kendi kopyalarının soydan soya aktarılmasını sağlayacak şekilde programlayan genler evrimsel açıdan başarılıdır. Örneğin, aile bireyleri birbirlerine fedakarlık gösterdiğinde (veya duruma göre göstermediğinde) ya da bir canlı başkasına karşılıklılık ilkesiyle iyilik yaptığında, genin amacına hizmet etmiş olur. Dawkins teoriyle işbirliği, fedakarlık gibi davranışların canlılarda evrimsel olarak nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışır.
Bencil gen teorisinde, her davranışın genin bekası açısından bir getisi ve götürüsü vardır. Örneğin, eşeyli üreyen canlılarda bir yavrunun genlerinin yarısı anneden, yarısı babadan gelir. Aynı anne-babadan gelen her bir kardeşin genleri yüzde 50, kuzenlerin genleri yüzde 25 oranında aynıdır. Akrabalar uzaklaştıkça paylaşılan gen oranı da azalır. Kendisini akrabaları için (mesela bir avcı hayvan karşısında) feda eden bir canlı, eğer yeterince çok sayıda yakın akrabasını kurtarmışsa istatistiksel olarak genin devam etme ihtimalini güçlendirmiştir. Bu, akraba seçilimi (kin selection) denen fedakarlık davranışını açıklar. Öte yandan, akraba seçilimi doğrultusunda hareket eden bir canlı, genin bekasına yaramayacak durumlarda (mesela yabancılar için) tek taraflı fedakarlık yapmayacaktır. Ancak yabancılarla karşılıklı fedakarlık (reciprocal altruism) esasına dayanan işbirlikleri geliştirmek mümkündür.
Bunları okurken, "bir de iktisatçıları gerçekçi varsayım yapmıyor diye eleştirirler" diye düşünmüştüm. Anlatımda genler kişileştirilip canlıları stratejik davranmaya programlayan aktörler olarak sunuluyor. Oysa gen elbette bilinçli bir varlık değil, cansız moleküllerden oluşan bir DNA parçası. Ama evrimin mekanizması, şartlara en iyi uyum sağlayan genin çoğalıp gelecek kuşaklara aktarılmasına imkan verdiğinden, sanki bir bilinci var da bu yönde çaba gösteriyor gibi bir görüntü ortaya çıkıyor. Bu da bana iktisat teorisindeki aktörlerin davranışlarını andırıyor. İş dünyasının pratiğini bilen insanlar dönüp iktisat kitaplarındaki basit firma teorisine baktıklarında, "Ama firmalar gerçekte böyle çalışmaz ki!" derler. Anlamadıkları şey, iktisat teorisinin firmaların pratikteki yönetimiyle ilgili olmadığı, piyasaların işleyiş mekanizmasını ortaya koyup bunun ekonomik sonuçlarını tahmin ettiğidir. Yani "rasyonel firma" bizim "bencil gen"imizdir. Firmanın pratikteki kültürü nasıl olursa olsun, rekabet ortamında var olabiliyorsa bir şeyleri doğru yapıyor demektir. Doğruyu verimli bir kurumsal yapı oluşturarak mı, başkalarını taklit ederek mi, atadan dededen gelen yöntemlerle ya da yöneticilerin içgüdüleriyle mi buldukları bizi genellikle ilgilendirmez. Ayrıca rekabet edemeyip piyasadan elenenlerle de işimiz olmaz. İktisat teorilerine böyle bakmak lazım.
Sonuç olarak, iktisat kendisine çok uzak görünen alanlarla bazı noktalarda epey benzeşebiliyor. Bakalım daha nelerle karşılaşacağız.
12 Ocak 2017 Perşembe
Kendini gerçekleyen kehanetler ve dolarizasyon
Standart döviz kuru teorilerinin başlıcası satın alma gücü paritesine (purchasing power parity) dayanır ve döviz kurunun zaman içinde iki ülkenin enflasyonu arasındaki fark kadar değişeceğini söyler. Buna göre enflasyonu yüksek ülkenin parası aradaki enflasyon farkı kadar değer yitirir. Bundan sapmalar olsa bile oluşacak reel değerlenmeler veya değer kayıpları zamanla dengelenecektir. Bu uzun vadelerde kayda değer bir teori. Ancak liradaki aşırı değer kayıpları bunun kısa vadede çok belirleyici olmadığını gösteriyor.
Kısa dönemde daha iyi sonuç vermesi beklenen ikinci temel döviz kuru teorisi, korunaksız faiz paritesine (uncovered interest parity) dayanır ve iki ülkenin faiz farkının döviz kurunun belirleyicisi olacağını söyler. Yani ülkede faizler bir puan artsa, döviz kurunun da yüzde bir aşağı geleceğini tahmin eder. Bu mantıkla birkaç puan faiz artışı gerekiyorken yapmamak, yerel paranın belirgin oranda değer kaybetmesine yol açar. Fakat son zamanlarda bir gün içinde bile birkaç yüzde puan değişebilen kurlarda yaşanan bunun çok ötesinde.
Döviz kurundaki yüksek oynaklığı bir nebze açıklamak üzere iki alternatif teori aklıma geliyor. Birincisi "güneş lekeleri" (sunspots) ve kendini gerçekleyen kehanetlerle ilgili. Buna göre bir takım rastlantısal etmenler ("güneş lekesi") iktisadi aktörlerin beklentilerini etkileyerek, sırf beklentiler öyle oluştuğu için bir denge ortaya çıkabilir. Bunun meşhur bir örneği, sabit döviz kuru rejimindeki krizleri ele alan "ikinci nesil" modeller. Bu modellerde iktisadi aktörler, başka aktörlerin dövize spekülatif atak yapacağı ve o durumda merkez bankasının kur çıpasını tutamayacağı beklentisiyle herkesten önce kura atak yapmak ister. Herkes saldırınca da kuru savunmak için faiz artırmak istemeyen veya yeterli döviz rezervi olmayan merkez bankası mecburen kuru serbest bırakır. (Merkez bankası kuru savunabilecek durumdaysa, zaten atak olmaz.)
Tabii, sabit kurdaki spekülatif atak modeli, dalgalı kurdaki hareketi açıklamaz. Çünkü sabit kurda paranın değer kaybı, kur çıpasının terk edilmesi ve neticede kurun dengelenmesiyle bir defada olur. Dalgalı kurda ise her etki anında kura yansıdığından öyle bir dengesizlik oluşmaması lazım. Buna karşın iktisadi aktörleri çok ileri görüşlü ve rasyonel varsaymazsak, değer kaybının bir süre devam etmesi ihtimalinin geçici bir spekülatif döviz talebi yaratabileceğini düşünebiliriz. Bilhassa döviz satmaktan kaçınan aktörler yüzünden piyasada likidite azalırsa, ufak alımlarla sert fiyat hareketleri oluşabilir. Fakat bu tür temelsiz hareketlerin merkez bankası müdahaleleriyle, hatta bir noktada kendiliğinden düzelmesi gerekir.
İkinci alternatif teori, döviz kurunun belirlenemezliği (exchange rate indeterminacy) sonucununu ortaya koyuyor. Bu dolarizasyon da denen para ikamesinin en uç hali. Bir ülkede sermaye hareketlerinin tamamen serbest olduğunu, bütün ekonomik işlemlerin (alışveriş, tasarruf, kontratlar vs.) istense dövizle yapılabileceğini, yani dövizin yerli parayı tam olarak ikame edebildiğini düşünelim. Bu durumda iki paranın işlev açısından bir farkı olmayacağından, aradaki döviz kurunun ekonomik temellerle bağı olmaz. Kur para politikasıyla kontrol de edilemez. Elbette şu an Türkiye tam dolarizasyon durumunda değil. En basitinden vatandaş maaşını lira olarak alıyor, alışverişini lirayla yapıyor, vergisini lirayla ödüyor. Ancak ekonomininin bir kesimi dövize tamamen açık. Tasarruf ve kredi başta olmak üzere, birçok ticari ve finansal işlem hem dövizle, hem lirayla yapılabiliyor. Bu durumda getiriler değişmese bile, güven duygusunun sübjektif olarak bozulması bile dövize geçişe yol açarak oynaklık yaratabilir. Hatta ileride, bir zamanlar yaşadığımız gibi, maaşlar, kiralar ve diğer fiyatlar da dövize dönebilir.
Güvenin zayıflamasına nihai çözüm siyasi ve ekonomik istikrarı tesis etmek. Onun dışında, kısa vadede bir panik söz konusu olursa, sermaye kontrolleri uygulayıp insanları zorla ulusal parada tutmaktan başka çare kalmayabilir. Umalım ki o kadarına gerek olmasın.
15 Aralık 2011 Perşembe
İnandırıcı Olmayan Tehditler ve Şike Meselesi
son aylarda gündemde olan şike meselesinde, yürürlükteki kanunların gerektirdiği cezaların, her durumda uygulanabilir olmadığını gördük. şikeyle suçlananlara verilmesi söz konusu olan hapis cezaları, katillerin, tecavüzcülerin aldığı cezaları geçti. böyle olunca, meclis bunun düzeltilmesi için yasada değişiklik yapmak durumunda kaldı. belli ki, caydırıcı olsun diye ağır yapılan cezaların uygulamada nerelere varacağı, kanun çıkartılırken hesap edilememişti.
şikeyle suçlanan kulüplerinin cezalandırılması söz konusu olduğunda da, yine önceden hesap edilemeyen bir durum ortaya çıktı. süper ligin çok sayıda önemli kulübü şikeyle suçlanmaktaydı. suçlananların başında da fenerbahçe geliyordu. federasyonun kara kaplı kitabının şike suçuna öngördüğü ceza küme düşürmeydi. lakin bunun uygulanması, süper lig denen organizasyonu çok büyük bir krize sokacak; bundan futbolun içindeki herkes etkilenecekti. bunun üzerine, federasyon ve kulüpler hep beraber bir çıkış yolu aramaya koyuldular.
resim bu. peki biz bundan ne çıkarabiliriz? bir defa, caydırıcı olsun diye cezaları abartmanın bir işe yaramadığını görüyoruz. aşırıya kaçan cezaların uygulanması, insanların adalet duygusunu zedeleyebiliyor; hatta topluma maddi zarar verebiliyor. bu da kanunların yeniden tartışılması, elden geçirilmesi ihtiyacını doğuruyor ki, bunu yapmanın zorlukları da ortada. ikincisi, uygulanabilir olmayan cezaların caydırıcılığı da yok. eğer suç işleyecek kişi, yasaların öngördüğü cezanın ileride azaltılacağını beklerse, o ceza inandırıcı bir tehdit olmaktan çıkar. yasa, ancak kişinin beklediği ceza oranında caydırıcıdır. dolayısıyla, en baştan makul, uygulanabilir cezalar koymakta fayda var.
kanunları sertleştirip cezaları arttırmak, adil ve verimli bir toplum düzeni kurmada bir yere kadar etkili olabiliyor. bu yüzden, başka seçenekler de ihmal edilmemeli. cezaya yüklenmek yerine, kanunların çiğnenmesini baştan güçleştirecek tedbirler öne çıkarılmalı diye düşünüyorum. mesela futbolda, kulüplerin faalliyetlerinin şeffaflaştırılması, menajerlerin kayıt altına alınması, federasyondan bağımsız bir denetleyici ve düzenleyici kurum kurulması gibi tedbirler düşünülebilir.
konuya şikeden girdik ama, rüşvet, yolsuzluk, vergi kaçakçılığı, kaçak yapılaşma gibi, toplum içinde yaygın olan pek çok sorun şikeye benziyor. inşallah, burada yaşananlar gelecekte başka meselelerde de bize ders olur.
25 Kasım 2011 Cuma
Askere Alınamayacak Kadar Çoklar Mı?
insanların bir bölümü, bir sebeple askere gitmeyi erteler. yaşları otuzu geçtiğinde; işleri gelişmiş, kariyerleri ilerlemiş, çocukları büyümüştür. artık askere gitmeleri daha zordur, ama devlet normalde bununla ilgilenmez. yasal ertelemenin sonuna gelindiğinde, adamı hemen askere alır. bu durumdaki insanların sayısı zaman içinde birikip büyük sayılara ulaştığında ise işler değişir. o zaman bu insanlar örgütlenip kamuoyunda seslerini duyururlar. meclis içinde ve dışında lobi yapmaya başlarlar. sonra hükümet, belki onca insanı hayatlarından koparıp aylarca asker yapmanın zorluğunu görür. belki oy verenlerin taleplerini dikkate alır. belki de yaşı ilerlemiş onbinlerce insanı askere almanın ülkeye yarar getirmeyeceğine ikna olur. neticede, büyük bir kitlenin isteğine kayıtsız kalamaz ve bedelli askerlik çıkarır. türkiye'de çeşitli vesilelerle birkaç defa oldu bu.
burada anahtar nokta, büyük olmak. bedelli isteyen büyük bir kitle olduğu sürece gelecekte de bu uygulamayı görebiliriz. ayrıca, bugün bedelliden faydalanamayan bazı insanların, bunu tahmin ederek askerliklerini ertelemelerini de bekleyebiliriz ki, bu da büyük kitle oluşmasına yardım eder. peki büyük bir kitlenin yeniden birikmesi ne kadar zaman alır? bu bir defa, bugünkü uygulamadan kaç kişinin faydalanacağına bağlı. bedelliden çok kişi faydalanırsa, kitlenin yeniden birikmesi çok zaman alacağından, bir sonraki bedelli daha geç gelir. lakin, hükümetin bedelli için yaş sınırını 30, ödenecek miktarı da 30 bin lira olarak belirlemesini dikkate alınca, bedelli taleplerinin yeniden dillendirileceği günler yakındır gibi geliyor bana. elbette önümüzdeki dönemde hükümetin askerlikte başka bazı değişiklikler yapıp yapmayacağı da önemli. örneğin, ordunun profesyonelleşmesiyle beraber askerlik süreleri kısalır, şartlar iyileşirse, belki de askerliğini erteleyenlerin sayısı seneden seneye azalır. öyle olur da, yeterince büyük bir kitle birikmezse, belki bir daha hiç bedelli görmeyiz.
bu konuda devletin en büyük avantajı, insanların yeterince iyi organize olup kararlarında eşgüdüm sağlayamaması. devlet buna kanunlar yoluyla engel olabiliyor. dolayısıyla, insanların askerliklerini işbirliği içinde erteleterek, askerlik yapmayan kitleyi bilinçli bir şekilde büyütme gibi bir imkanları yok. öyle olsa devlet bedelliyle falan başa çıkamaz, profesyonel orduya geçmek zorunda kalırdı herhalde.
22 Ocak 2011 Cumartesi
Evrimsel Biyolojide Oyun Teorisi
oyun teorisinin sosyal bilimler disindaki onemli kullanim alanlarindan biri evrimsel biyoloji. asagida bununla ilgili, gecenlerde youtube’da rastladigim bir videoyu paylasiyorum. bu video, nice guys finish first adli belgeselden bir kesit. bu, ayni zamanda, ingiliz biyolog richard dawkins’in kitabi the selfish gene’nin (turkce’de, gen bencildir) bir bolumunun adi. zaten, belgeseli de dawkins sunuyor ve kitapta anlatilan seyleri ekrana yansitiyor.
belgeselde, karsilikli fedakarligin (ingilizce, reciprocal altruizm) bencillik temelli bir davranis olarak evrim yoluyla ortaya cikisi anlatiliyor. bunun icin, oyun teorisindeki mahkumlar ikilemi (prisoners’ dilemma) oyunu ve bu oyunun belirsiz sayida tekrarlanmasindan faydalaniliyor. yalniz, uyarayim; videoyu anlamak icin, bunlara asina olmak gerekebilir. asina olmayan okurlarimiza, sayet konuyla ilgililerse, belgeselin tamamini izlemelerini ya da, daha iyisi, kitabin ilgili bolumunu okumalarini tavsiye ederim.
belgeselin tamamina google video’dan erismek mumkun. linki surada: http://video.google.com/videoplay?docid=-3494530275568693212#
kitabi merak edenlerse, the selfish gene’nin ingilizce e-book versiyonuna su siteden ulasabilirler: http://elektronik-kitap.blogspot.com/2008/05/selfish-gene-30th-anniversary-ed.html
30 Ekim 2009 Cuma
Bölüşmek ya da Bölüşmemek...
durum kisaca soyle: ortada 100.000 pound para, oyuncularin onunde de iki top var. bu toplarin birinin icinde "bolusmek", digerinde ise "calmak" secenegi var. oyuncular kisa bir sure konustuktan sonra, diger oyuncuya gostermeden toplardan birini seciyorlar; sonra da sectikleri topun icindeki yaziyi ayni anda birbirlerine gosteriyorlar. para, iki oyuncunun secimlerine gore bolusuluyor. ikisi de bolusmeyi secmisse parayi 50-50 paylasiyorlar. eger bir oyuncu, digeri bolusmeyi secerken, calmayi secerse, o tum parayi kapiyor, digeri ise avcunu yaliyor. ama eger ikisi de calmayi secerse, bu sefer ikisi de kaybediyor ve eve bos donuyorlar.
kurallar boyle. simdi oyunu izleyip yarismacilarin bu durumda ne yaptiklarini gorelim. youtube'a erisim sorununu proxy kullanarak asanlar icin adres su: http://www.youtube.com/watch?v=p3Uos2fzIJ0
sahsen ben adamdan bir pislik bekliyordum, ama goruldugu gibi kadin sag gosterip sol vurdu. adama gecmis olsun deyip sonucu inceleyelim.
oncelikle, tutuklular ikilemine benzer dedik ama bilen okuyucularimiz bunun ondan daha degisik oldugunu fark etmislerdir. burada diger oyuncu calmayi secerse siz ne yaparsaniz yapin sifir aliyorsunuz. ama diger oyuncu paylasmayi secerse, siz calmayi secerek paranin hepsini alabilirsiniz. yani, sirf parasal getirileri dikkate alirsak, calmayi secmek, sadece karsi tarafin paylasmayi sectigi durumda cazip. oyun teorisi terminolojisiyle, "calmak" guclu degil, zayif baskin bir strateji. boyle olmasi oyunu daha da pis hale getirmis.
yine sirf parasal getirileri hesaba katarsak, cikan sonuc bir nash dengesi. hicbir oyuncunun, digerinin stratejisi karsisinda tercihini degistirip kar etmesi soz konusu degil. kadin zaten tum parayi kapmis, adamsa calmayi secseydi bile yine sifir alacakti. benzer sekilde adamin calmayi, kadinin paylasmayi sectigi secenekle; ikisinin de calmayi sectikleri secenekler de nash dengeleri. bir tek, en adil ve iyi sonuc olarak gorunen 50-50 paylasma durumu nash dengesi degil.
ote yandan, bu oyunda insanlarin tek umursadiklarinin parasal sonuc oldugunu dusunmek gercekci degil. oyle olsaydi, adam kadina kanip paylasmayi sectikten sonra kafasini taslara vurmazdi. yani kazik yemenin psikolojik maliyetini de adamin hanesine eksi olarak yazmak lazim. ote taraftan, kadinin yaptigi gibi kazik atip milyonlarca insanin nefretini almanin da bir maliyeti var. bir de herkesin umit ettigi 50-50 sonucunun cikmasi durumunda alinacak alkisin pozitif bir etkisi olabilirdi. ancak sekil 1-a'da goruldugu uzere, bu tip parasal olmayan faktorlerin insanlari nasil etkileyecegini kestirmek guc. tanimadigimiz bir insanin kazik yiyen olup keriz durumuna dusmekten mi, yoksa kazik atan olup nefret edilmekten mi daha cok cekinecegi konusunda en fazla olasiliklari dikkate alan bir tahmin yapabiliriz.
son haliyle, oyunun aslinda eksik bilgiye dayanan bir oyun oldugunu ortaya cikti. bu da bize durumun gorundugunden daha karmasik oldugunu gosteriyor. oyunu ilginc yapan unsur da bu herhalde.
(son olarak bir not: nash dengesi kavraminin yetersiz kaldigi boyle oyunlarda, cozum konsepti john harsanyi'nin buldugu bayesyen (nash) dengesidir.)
13 Mart 2009 Cuma
Futbolcunun Penaltı Anındaki Stratejisi
en temel duzeyde oyun teorisi bilgisine sahip okuyucularimiz, bunun oyun teorisinde sifir toplamli oyun olarak adlandirilan bir durum oldugunu fark etmislerdir. boyle oyunlarda, biri kazanirsa digeri kaybeder. o yuzden de rasyonel oyuncular, yapacaklari tercihin diger oyuncu icin belirsiz olmasini isterler. bir ornekle aciklayalim. mesela, penalticinin favori kosesi sol olsun ve penaltilarin yarisini bu koseye atsin. (diger zamanlarda da penaltici topu diger iki noktaya esit olasilikla atsin.) eger kaleci bunu biliyorsa, yapacagi sey penalticinin favori kosesine atlamak olacaktir. boylelikle yuzde elli ihtimalle penaltiyi kurtarir. (diger koselere atlamasi ya da rastgele bir secim yapmasi durumunda ise penaltiyi kurtarma ihtimali daha dusuktur.) ote yandan bu, penaltici icin, penaltinin yuzde elli ihtimalle kacmasi anlamina gelir. oysa penaltici bundan daha iyisini elde edebilir. ornegin, herhangi bir favori kosesi olmasa ve secimini rastgele yapsa, sadece ucte bir olasilikla penaltiyi kacirir.
ele aldigimiz basit oyunda, nash dengesi denen, iki oyuncunun da karsi tarafin stratejisine verecek daha iyi bir cevabinin olmadigi denge noktasi, hem kalecinin hem futbolcunun kararlarini tamamen rastgele vermesidir. yani, teknik olarak, nash dengesi, oyuncularin her secenegi ucte bir olasilikla sececekleri bir karma strateji profilidir. diger tum durumlarda, yukarida ornekledigimiz gibi, bir oyuncu digerine avantaj saglar.
simdi bu aciklama insana (en azindan senelerdir bunlarla hasir nesir olduktan sonra bana) cok mantikli geliyor. ama acaba gercekte karma strateji nash dengesi diye bir sey var mi? insanlar hayatta boyle bir durumla karsilastiklarinda, stratejilerini karip nash dengesini mi oynuyorlar? yoksa baska bir sey mi yapiyorlar? bu sorulara cevap arayan deneysel calismalar var. kimisi teoriyi destekliyor, kimisi desteklemiyor. ama benim ilgimi, laboratuvar ortaminda yapilan kontrollu deneylerden ziyade, gercek hayattan cikan dogal deneyler daha cok cekiyor. karma strateji nash dengesinin ampirik olarak sinanmasi konusunda da, boyle bir calisma dikkatimi cekti. sozunu edecegim calisma, chiappori, levitt ve groseclose adli, ikisi chicago'dan biri stanford'dan uc iktisatci tarafindan yapilmis; ve iktisat dunyasinin saygin dergilerinden american economic review'de yayinlanmis.
ne yapmis bu insanlar? italya ve fransa liglerinde uc sezon boyunca atilan 459 penalti atisini veri olarak alip penaltici ve kalecinin tercihlerinde karma strateji nash dengesinin var olup olmadigini arastirmislar. penalti atislarini ciddi ciddi incelemisler yani. peki neden penalti atisini secmisler? cunku, penalti atisi cok basit bir durum ve "matching pennies" denen standart sifir toplamli oyun sablonuna cuk diye oturuyor. ayrica futbol istatistiklerini elde etmek cok kolay. yani, veri sorunu yok. bir de, liglerde yer alan takimlar rakiplerini yakindan takip ettiklerinden, oyuncularin birbirlerini iyi taniyacaklari dusunulmus. bu durumda, yukarida ornegini verdigim turden, optimal davranislarin ortaya cikip cikmayacagi daha kolay test edilebilir.
calismanin teorik kismi, bizim ornegin biraz daha gercekci bir versiyonu. arastirmacilar, futbolda otorite kabul edilen insanlara danisip teorilerini zenginlestirmisler. ornegin, kaleci dogru yone atlasa bile penalti gol olabilir; ya da tersine, kaleci yanlis yere atlar ama gol olmaz. bunlarin olasiliklarinin, orta nokta ve koselere gore farklilik gosterdigini; bu olasiliklarin penaltiyi atanin hangi ayagini kullandigina gore degistigini falan hesaba katmislar. bunlari dikkate alinca, yapilan tercihler sonrasinda ortaya cikacak getiriler (burada gol olasiligi) daha gercekci olarak kurulmus. o yuzden oyun temelde ayni olsa da, nash dengesi, bizim basitlestirilmis oyunumuzun dengesinden daha farkli. mesela bu oyunda, ortaya atilan topun kaleci koseye atladiginda gol olma ihtimali yeterince dusukse, nash dengesinde oyuncular ortayi secmiyorlar. stratejilerini sol ve sag koseler arasinda kararak kuruyorlar.
teorik modelin tahminleri, daha sonra bir ekonometrik lineer olasilik modeli kullanilarak sinanmis. teknik ayrintilari gecersek, ortaya konan bazi temel bulgular soyle: her seyden once, penalti atilirken, kaleci ve penalticinin o andaki tercihlerinin birbirine bagli olduguna iliskin bir delile rastlanmamis. yani, tercihlerin es zamanli yapildigi varsayimi gecerli. ancak kalecinin atlayacagi kose, penalticinin daha onceki maclarda penalti attigi koseyle istatistiksel olarak iliskili cikmis. yani, tahmin ettigimiz gibi, kaleciler penalticinin hangi noktalara topu vurdugunu takip ediyorlar. ote yandan, futbolcularin, kalecilerin nereye atlayacagini takip ettiklerine iliskin bir delil bulunamamis. asil onemlisi, sonuclar, penaltici topu nereye atarsa atsin ve kaleci hangi koseye atlarsa atlasin gol olma ihtimalinin sonucta ayni oldugunu destekliyor. bu da oyuncularin karma strateji nash dengelerini kullandiklari yonunde bir kanit. (bunun anlami, nash dengesinin gerektirdigi gibi, oyuncular baska stratejiler secip kazanc saglayamiyorlar.)
makalede teknik bazi zorluklar nedeniyle bazi sonuclarin cok guclu olmadigi uyarisi yapilmis. ama genel olarak bulgular, penalti atislari sirasinda futbolcu davranislarinin oyun teorisinin temel prensipleriyle uyumlu oldugunu soyluyor. bu da teorik calismalarda standart kabul edilen bir varsayimin gercek dunyadan bir ornekle desteklenmesi acisindan onemli.
calismayi merak edenler ve detayli olarak incelemek isteyenler icin, makalenin kunyesi su:
chiappori, p.-a., s. levitt, and t. groseclose. 2002. “testing mixed-strategy equilibria when players are heterogeneous: the case of penalty kicks in soccer.” american economic review 92 (september): 1138-1151.
notlar: 1. bu yazida sifir toplamli oyunlardan bahsettik ve boyle bir oyun ele aldik. ancak, aslinda karma stratejilerin, sadece sifir toplamli oyunlarda degil, oyun teorisinin genelinde cok onemli yeri var.
2. bir de, levitt, freakonomics adli cok satan populer iktisat kitabinin yazarlarindan bir olan steven levitt. ben okumadim, ama methini duyuyorum o kitabin da.
20 Aralık 2008 Cumartesi
Stratejik Düşünme ve Düşünmeme
yalniz bir seye dikkat etmeli. oyun teorisinin asil islevi, oyuncu dedigimiz (bu, insan, firma, ulke ya da biyolojide canlilar olabilir) aktorler arasindaki stratejik etkilesimleri incelemek. onlara bir sey ogretmek ya da bir davranis tarzini onlara dayatmak degil. hatta cogu zaman, biri bir sey ogreniyorsa, bu oyuncu degil, oyunu analiz eden teorisyendir. kitapta bununla ilgili eglenceli bir anekdota rastladim. yazarlardan nalebuff, basindan gecen bir olaydan ders cikartiyor. hikaye soyle:
iki amerikali iktisatci (biri nalebuff) bir konferans icin israil'e giderler. havaalanindan otele gitmek icin bindikleri taksinin soforu, yabanci olduklarini anlayinca bunlari kandirmak ister. "ben amerikalilari cok severim" ayagina yatar. taksimetreyi acmaz, indirimli ucret isteyecegini soyler. yolcular bu numarayi yemezler. ama bu onlarin da islerine gelir. iktisatcilar ya, kafalarini calistiriyorlar. nasil olsa gittigimiz yerde pazarlik yapariz diye dusunuyorlar. hesaplarina gore, bir defa otele ulastiktan sonra pazarlik gucu onlarda olacagi icin, sofor istediklerine yakin bir ucreti kabul edecek.
sonra otele varirlar. pazarlik baslar. bizimkiler pazarlik guclerine guvenip soforun istedigi parayi vermezler. sonra ne mi olur? soforun tepesi atar. kapilari kilitleyip gaza basar. kirmizida bile durmadan, dogru havaalanina geri... bizimkiler, daha sonra baska bir taksiyle, bu sefer taksimetre actirarak, tam da istedikleri fiyata otele donerler. tabii, uc kurus icin onca zaman kaybetmis ve kacirilma heyecani yasamis olarak...
kissadan hisse, gundelik hayatta insanlar (en azindan boyle kitaplar okumayanlar) standart oyun teorisi mantigiyla dusunmuyorlar. gurur, irrasyonel davranis ihtimali gibi faktorleri de goz onunde bulundurmak lazim. ayrica, sunu da bir kez daha goruyoruz ki, bir seyin teorisini iyi bilmek, pratiginde de iyi olmanin ne gerek ne de yeter sarti.
not: dixit ve nalebuff, kitapta bu olaydan ikinci bir sonuc daha cikartiyorlar aslinda. yolcular pazarligi taksiden indikten sonra yapsalar, pazarlik gucleri daha da kuvvetli olur, hem de bu olay yasanmazdi diyorlar. ben de nalebuff, yasadiklarindan ders almamis diyorum:)
ilgilenenler icin kitabin kunyesi su:
"thinking strategically: the competitive edge in business, politics, and everyday life" by avinash k. dixit, barry j. nalebuff, w. w. norton & company (1993).
turkcesi:
"stratejik dusunme: is, politika ve gunluk yasamin rekabetci yani", avinash k. dixit, barry j. nalebuff, sabanci univ. yayinlari, ceviren: nermin arik (2002)
6 Eylül 2008 Cumartesi
Ceza fiyat mıdır?
davranissal iktisat alaninda calisan arastirmacilar ne yaparlar? deneyler yoluyla, insanlarin iktisadi kararlarini anlamamiza yardimci olacak bulgular elde etmeye calisirlar. mikro modellerin varsayimlarini sorgular, daha isabetli kestirimlerde bulunacak modeller kurmamiza yardimci olacak bulgular sunarlar. yani, bir bakima mikro teorinin ince isciligini yaparlar. ayrica, elde ettikleri bulgularla tutarli teoriler uretmeye calisirlar. bu amacla, ozellikle oyun teorisinden sikca faydalanirlar.
bu kisa giristen sonra, bahsedecegim makaleye geceyim. once makalede ele alinan sorularla baslayalim: ceza uygulamak her zaman caydirici olur mu? ceza davranisin gerceklesmesini her zaman engeller ya da azaltir mi?
uri gneezy ve aldo rustichini'nin buna verdikleri cevap: hayir. bu iki arastirmaci, israil'deki kreslerde, cocuklarini krese birakan ebeveynler uzerinde bir deney yapmislar. deneyde, para cezasi uygulamanin ebeveynleri, cocuklarini kresten zamaninda almaya tesvik edip etmedigini bulmaya calismislar. (ebeveynler gec kalirlarsa, kresteki bakicilar cocuklarin baslarinda beklemek zorunda kalirlar ve evlerine gec giderler.)
arastirmanin sonuclarina gore, para cezasi uygulanmaya baslandiktan sonra, gec gelen ebeveynlerin sayisinda belirgin bir artis gorulmus. daha sonra para cezasi uygulamasi kaldirilmis, ancak gec kalmalar eski seviyesine donmemis. deneyin sonuclari bunlar.
deneyde para cezasi dusuk tutulmus. cok yuksek bir ceza konsa sonuc boyle cikmazdi. ama burada ilginc olan yuksek cezanin caydirici olmasi degil zaten. dusuk cezanin adeta gec kalmalari tesvik edici olmasi ve ceza kalktiktan sonra gec kalmalarin eski seviyesine donmemesi.
peki bu sonuclarin sebebi ne? makalede deney sonuclariyla tutarli iki teori sunulmus. birincisi, insanlarin hesapli ve bencil davrandiklari varsayimina dayaniyor. yontem oyun kuramsal. buna gore, ortada para cezasi yokken, kresle ebeveynler arasinda, "eksik kontrat" denilen, mueyyideleri tam olarak belirlenmemis bir anlasma oldugu dusunulebilir. mesela, kresteki bakici mulayim bir insan olabilecegi gibi sert biri de olabilir. her iki durumda da, ebeveynler, istisnai ve kisa sureli gec kalmalarin hos gorulebilecegini tahmin edebilirler. ancak asiriya kacildiginda, sert bakici yeter artik deyip cocugu kresten atabilir. boyle bir durumda, para cezasi vermek bakicinin yumusakligini aciga cikartabilir.
nasil mi? bakicilarin aslinda aksam evlerine zamaninda gidip kendi aileleriyle ilgilenmek istediklerini, yani daha fazla parada gozlerinin olmadigini varsayalim. o zaman sert bakici surekli ve uzun sure gec kalan insanlarin cocuklarina bakmak istemeyecektir. ceza verip cocuklara bakmaya devam etmek, ebeveynlerde bakicinin yumusak oldugu izlenimini uyandirip gec kalmalari arttirabilir. o yuzden en iyisi cocugu kresten atmaktir. ancak diger bakici, yumusak olmasi sebebiyle, cocugu atamaz. o yuzden ebeveynler bakicinin yumusak oldugunu anladiklari anda, bu bakicinin yapacagi en iyi sey, hic olmazsa cocuga fazladan baktigi zamanin karsiliginda para kazanmaktir. sonucta ceza sadece mulayim bakici tarafindan uygulanacagi icin, para cezasi uygulanmasi, bakicinin mulayim oldugu gosterecektir.
tabii, bir ebeveynin bakicinin sert mi yumusak mi oldugunu anlamasi icin, gecikmelerinin belirli bir sabir sinirini gecmesi lazim. ancak cocugun kresten atilmasi onu zor duruma sokacagi icin, ebeveyn en bastan bakicinin sabrini test etmek istemeyecektir. ancak kazara ya da baska bir sekilde o sinir asilir ve bakici para cezasi uygularsa, o zaman bakicinin yumusak oldugu anlasilir. yumusak bakicinin bu ozelligi aciga cikinca, bakici ceza uygulasa da uygulamasa da artik gec gelmelerin onune gecemez. (tabii, mazallah kazara bakicinin sert oldugunu anlamak da mumkun.)
ozetle, ilk teoriye gore, ceza uygulamasindan ebeveynler, bakicinin sabir sinirinin asildigini ama onun cocugu kresten atacak kadar guclu olmadigini cikartiyorlar. ondan sonra da gec kalmamak icin eskisi kadar ozen gostermiyorlar. daha sonra ceza kalksa dahi, bakicinin tipi aciga ciktigi icin, ebeveynlerin davranislari degismiyor.
ikinci aciklama, sosyal normlarla ilgili. o da kisaca soyle. baslangicta insanlar gec kaldiklarinda, "bakiciya ayip oluyor, evde ailesi bekler" diye dusunuyor olabilirler. ama ceza konunca, artik bakicinin cocuga fazladan bakmasini onun iyiligine baglamayabilirler. yani, gec kaliriz, parasi neyse veririz havasina girebilirler. bu teoriye gore, soz konusu olan, daha onceden piyasada alinip satilan bir meta olmayan bir seyin, bir meta haline gelmesi. boyle olunca ceza da fazladan alinan bakicilik hizmetinin fiyati gibi oluyor.
sosyal normlar, gunumuz iktisadinda bazi heterodoks ekoller disinda iktisadi analizin disinda tutuluyor. dolayisiyla bunlarin iktisadi analizi cok gelismis degil. ama bu teoriyi, farkli yontemlerle, sosyolojik acidan tartismak mumkun. makalede bu da yapilmis.
ilgilenenler icin makale su:
"A Fine is a Price", Uri Gneezy, Aldo Rustichini, The Journal of Legal Studies, vol. 29 (January 2000).
1 Ağustos 2008 Cuma
Leonid Hurwicz ve Mekanizma Dizayninin Temelleri
hurwicz, iktisat teorisine onemli katkilar yapti. ona nobel'i getiren katkisi ise mekanizma dizayni teorisini yaratmasiydi. maskin, mekanizma dizaynindan, iktisadin "tersine muhendislik" tarafi olarak bahsetmis. normalde iktisatcilar serbest piyasanin, cesitli devlet politikalarinin, reformlarin ve sairenin etkilerini incelerler. yani mesela, her sey ayni kalirken, gumruk vergilerini azaltiyoruz diyelim. bu durumda, ic piyasalarda fiyatlar, uretim ve tuketim ne olur; tuketiciler bundan ne fayda saglar; ureticiler arasinda kimlerin geliri ne kadar azalir, kimlerinki ne kadar artar; gelir dagilimi ne olur gibi sorulara yanit ararlar. kimileri de bunlardan normatif cikarimlarda bulunurlar. mekanizma dizayni teorisyenleri ise, ise tersten baslarlar. dikkate aldiklari refah kriterine gore ulasilmasi arzu edilen sonuclara, ekonomik ve politik kurumlarin uygun sekilde tasarlanmasi yoluyla, ulasilabilinir mi, bulmaya calisirlar.
maskin'in verdigi ev hayatina dair basit bir ornek, mekanizma dizayninin mantigini anlamamiza yardimci olacaktir. ufak degisiklikler yaparak ve biraz renklendirerek ele alalim: bir anne ve iki cocugunu dusunelim. anne bir kek yapiyor ve bunu iki cocugu arasinda paylastirmak istiyor. cocuklarin ikisi de ayni olcude kek seviyor ve yiyebildigi kadar yemek istiyor. anne icin onemli olan ise, cocuklarin birbirleri kiskanmamalari olsun. yani burada dikkate alinan refah kriteri, iki cocugun da diger kardesin aldigi parcayi kendi parcasina tercih etmemesi. kek geometrik bir sekle sahip ve homojen yapida ise, annenin probleminin cozumun basit. tek yapacagi keki ortadan ikiye bolmek, her cocuga bir parca vermek.
problem, ne yazik ki, her zaman bu kadar basit degil. diyelim ki, annenin kullandigi kek kalibinin sekli, bir kaza eseri bozulmus olsun. o yuzden kekin sekli bicimsiz ve keki esit olarak bolmek guc. (kekin malzemesi, mesela icindeki kuru uzumler, orantisiz dagilmis da olabilir.) bu durumda, anne keki bolmek istediginde, cocuklar kendi dilimlerini diger kardesinkinden kucuk gorup mizmizlanabilirler. dahasi, cocuga sorsan, dilimi buyuk de olsa, bana kucuk dilim dustu der. boylelikle hem elindeki keki korur, hem de biraz daha kek kopartma imkani olabilir. bu yuzden anne, cocuklarinin sozlerinden, onlarin dilimleri gercekten kucuk gorup gormediklerini anlayamaz. cocuklarini dinlemese, keki kafasina gore kesse, bu sefer belki bir cocuk gercekten kendine kucuk dilim dustugunu dusunur, gonlu olmaz. isin icinden nasil cikmali?
soyle bir yol, annenin derdine derman olabilir: anne cocuklardan birinin eline bicagi verir ve keki kestirir. iki dilim arasindan birini secme hakkini ise diger cocuga verir. bu durumda, keki kesen cocuk icin, keki esit kesmekten baska care yoktur. bir parca digerinden daha buyuk olursa, o parcayi kardesi alir ve kendisine kucuk parca kalir. bu yuzden cocuk keki esit keser, iki parcadan hangisi ona kalirsa kalsin onun icin farketmez. diger kardes de iki parcadan istedigini alir. kardesinin payinda gozu kalmaz. herkesin gonlu olur.
bu basit problemde ne goruyoruz? mekanizma tasarimcisi (burada anne) hedefine (cocuklarin birbirini kiskanmamasina) ulasmak icin gerekli onemli bir bilgiyi (cocuklarin kek dilimlerini nasil gordugunu) bilmiyor. oyuncular (burada cocuklar), islerine gelmedigi icin bu bilgiyi durustce aciklamiyorlar. buna karsi, tasarimci bir yol (mekanizma) buluyor ve bu yol amacina ulasmasi icin gerekli bilgiyi aciga cikartiyor. kendi cikarlari dogrultusunda hareket eden oyuncularin, sonucta tasarimcinin istedigi yere tipis tipis gelmelerine ingilizce'de incentive compatibility, turkce'de tesvik uyumluluk, deniyor.
iste bu mantigi olusturan ve temel kavramlari ortaya koyan insan leonid hurwicz. hurwicz bu teoriyi, zamaninda von hayek'in, merkezi planlama yoluyla kaynaklarin verimli dagilimina ulasilabilecegini one suren lange'ye yonelttigi elestirileri dikkate alarak yaratmis.
yazi uzadi. mekanizma dizayninin iktisadi uygulamalari uzerine yazmayi bir baska yaziya birakiyorum. hurwicz'in mesleki kariyeri uzerine bilgilenmek isteyenleri de maskin'in yazisina havale ediyorum.
14 Temmuz 2008 Pazartesi
Kurtlar Vadisinde Bir Koyun
soru bir masalla basliyor: bir vadide bir koyun ve N tane kurt yasarmis (N>1). kurtlar kurt gibi acmis ve her biri bir koyunu yutabilirmis. yani koyunun vaziyeti vahimmis. ama bir umut da varmis. masal bu ya, bu vadide koyun yiyen bir kurt lanetlenir, kendisi de koyuna donusurmus. hicbir kurdun koyun olmaktan gocundugu falan yokmus. ama koyun olduktan sonra, diger kurtlarin insafina kalirmis ya kaderleri, ondan hoslanmazlarmis. kisacasi, her bir kurdun gozu koyunu yutmaktaymis. ancak sonucta av olacaklarsa da ac kalmayi tercih ederlermis. soru da su: bu vadide koyunun akibeti ne olur?
cozume gecmeden once, kurtlari n=1,2,...,N diye siralayip sirayla koyunu yemek isteyip istemediklerini sordugumuzu varsayalim. siradaki kurt koyunu yemek istemezse, sira bir sonrakine gecsin. kurt koyunu yerse, kendi koyuna donussun; siradaki kurt 1 numara olacak sekilde diger tum kurtlar yeniden siralansin ve oyun devam etsin. oyun, vadide tek bir kurt kalana kadar devam etsin. bir de unutmadan, standart oyun teorisi varsayimlari burada da gecerli. oyuncularimiz olan kurtlar acayip akilli ve bencil hayvanlar. bunu herkes biliyor. falan filan iste... (bu varsayimlari daha once bir korsan sorusu uzerinde tartismistik: tiklayin.)
cozume sondan baslayalim. diyelim ki, N=2. yani iki kurt bir koyun var vadide. bu durumda, hicbir kurt koyunu yemek istemez. cunku, o zaman kendi koyuna donusur ve diger kurt onu afiyetle yer. bu durumda koyun kurtulur.
N=3 ise durum degisir. zira, kurtlardan biri koyunu yeyip kendi koyuna donusse bile, kalan 2 kurt birbirlerinin korkusundan ona dokunamazlar. dolayisiyla, bu durumda uc kurttan siradaki, koyunu yer.
N=4 iken, tahmin etmissinizdir, kimse koyunu yemek istemez; cunku o durumda, bir sonraki kurt onun yemek icin hazir bekliyor olacaktir.
bu, N=5,6, 7... icin boyle devam eder. dolayisiyla vadideki kurt sayisi cift ise koyun mutlu mesut yasar gider; tek ise de hakkin rahmetine kavusur. evet, cevabimiz bu. bu oyunun varyasyonlarini dusunmeyi ve alternatif cozumler uretmeyi de siz okurlara birakiyorum.
20 Mayıs 2008 Salı
Merhametten Maraz...
ornek soyle: sehirden uzak, birbirine komsu iki mustakil ev dusunun. birini ozel bir guvenlik sirketi koruyor. digerinin ise korumasi yok. (adamin parasi var, ama koruma tutmaya gerek gormemis diye varsayalim.) sonra, diyelim ki korumasi olmayan eve biri girdi, evdekilere saldirdi, onlar da bagirarak yardim istedi. polis veya jandarmanin hemen yetismesine imkan yok. guvenlikciler kendi istekleriyle mudahale etmek istediler. ancak onlar da guvenlik hizmeti satin alan adama kontratla bagli. bu durumda, olur da komsu guvenlikcilerinin yandaki eve gitmesine izin vermezse, ne olur?
hukuk bilgim kittir. kanunlar bu durumda ne der bilmem. o yuzden bildigim seyi yapip kanunlarin, guvenlikcisi olan adami komsusunun guvenliginden sorumlu tutup tutmamasinin dogurabilecegi, bazi olasi sonuclarin iktisadi bir analizini yapmakla yetinecegim.
kanunlar komsuyu sorumlu tutarsa, komsunun eli mahkum guvenlikcilerini gonderecek. komsunun kendi evini korumak icin kiraladigi insanlar, onun elinden zorla alinmis gibi olacak. ancak zorla da olsa, sonucta iyi bir is yapilacak. belki bir hayat kurtulacak falan... kanunlar komsuyu sorumlu tutmazsa, izin vermek komsunun insafina kalmis. adam guvenlikcilerini gondermezse, yan evdekilerin hayati, belki tehlikeye girecek. tum bunlar dikkate alindiginda, birinci yol daha iyi gorunuyor.
tabii, analizi burada birakmiyoruz. zira, iyi bir sey yapmanin hic maliyetinin olmamasi bizi rahatsiz etmeli. iktisadin meshur kurali der ki: bedava yemek olmaz.
peki komsuyu muhadaleye zorunlu kilmanin maliyeti ne? bunu gormek icin biraz gerilere, komsulardan birinin guvenlik hizmeti almaya karar verdigi zamana gidelim. diger komsu, o guvenlikcilerin kendi ihtiyaci oldugunda yardimina kosacaklarini bilse, ne yapar? komsusuna gidip guvenlik hizmetinin ona sagladigi faydaya karsilik, bir katki yapmayi mi teklif eder? yoksa daha guvenli bir sekilde yasamayi bedavaya getirmeye mi calisir? (konuyu dagitmamak, yaziyi da uzatmamak icin, komsunun boyle bir teklife acik oldugunu varsayalim.)
ahlaki bir davranis bicimi olmasa da, belescilik bazen insana tatli gelir. oysa, ikinci komsu da guvenlik hizmetine katkida bulunsa, hem birincisinin uzerindeki yuk hafiflerdi, hem de belki iki komsu bir araya gelince daha iyi bir hizmet satin alabilirlerdi. boylece iki komsu da daha guvenli yasarlardi.
sozunu ettigimiz sorun, meshur kamu mallari (public goods) ve dissalliklar (externalities) sorunu. birinin kendi faydasina oldugu icin aldigi bir karar, bir baskasini da etkiliyor. bu ornekte fayda sagliyor. baslangic seviyesinde mikroiktisat bilgisine sahip herkesin malumu oldugu uzere, faydali dissallik yaratan mal ve hizmetler, piyasada ideal seviyesinden daha az miktarda ve daha pahali olarak saglanirlar. buna sebep olanlar da, farkinda olarak ya da olmayarak belescilik yapanlar. burada da komsu belescilik yaptiginda, diger komsunun guvenligini azaltip cebinden cikan parayi arttiriyor.
peki kanunlar bir komsuyu gerektiginde guvenlikcilerini digerine gondermeye zorlamasaydi, belescilik problemi ortadan kalkar miydi? o durumda, insanin icinde bir acaba olusabileceginden, komsu eskisi kadar rahat olamazdi. ancak muhtemelen problem de devam ederdi. cunku bir defa guvenlik hizmeti satin alindiktan sonra, guvenlikcileri gerektiginde komsuya gondermenin ekstra bir maliyeti yok. bu durumda insaniyet sahibi biri, lanet olsun deyip yardim edecektir. o yuzden, eger belesci, komsunun merhametine guveniyorsa, guvenligi bedava getirmeye calisacaktir. (oyun teorisi terminolojisiyle konusacak olursak, insaniyet sahibi bir adamin tehdidinin inandiriciligi yok.)
peki ya komsu insaniyetten nasibini almamissa? o zaman diger komsu belescilik yapamaz. kimse belescilik yapmadigindan, ikisi de daha iyi korunur. korumanin maliyeti de daha az olur. ironik degil mi? merhametten maraz doguyor adeta.
not: yasalari hazirlayanlar, bir komsunun musterek hareket etmek istememesi, komsulardan birinin cok fakir olmasi gibi turlu durumlari da hesaba katmak zorundalar. ancak benim buradaki amacim, sadece iyi niyetle konulmus bazi kurallarin, pek bariz olmayan olumsuz sonuclarinin olabilecegine dikkat cekmek. o yuzden, her olasi durumu teker teker ele alip tartismaya gerek gormedim.
7 Mart 2008 Cuma
Oyun-Kurgu
uc gun sonra dunyaya bir goktasinin carpacagini ve hayatin sona erecegini ogrensek ne olurdu? bu gibi durumlarda bilim-kurgu filmlerinde bir kargasa, kaos ortami olusur. dukkanlar yagma edilir; can, mal, irz, namus guvenligi ortadan kalkar falan. neden?
soyle bir dusunce bunu aciklayabilir: dunyanin sonuna uc gun kalmis. polisi, askeri, savcisi, hakimi herkes kendi derdinde; bir de suclularla mi ugrasacaklar? ise gelmeyen polise disiplin sorusturmasi mi acilacak mesela? bunu bilen insanlar, sokaklarda guvenlik zaafiyeti olusmasini bekleyip buna gore hareket edeceklerdir. yani suclular sokakta kendilerini durduracak kadar polis ya da asker olmadigini gorup sokaklara akarlar. onlari durduramayacak kanun adamlari da, silahlarini alip kendi ailelerini korumanin derdiyle evlerine kosarlar. al sana bir bayesyen nash dengesi.
isin ilginci bu akil yurutmeye dayanilarak uretilen bilimkurgu eserlerinin kendileri de bir meteor dunyaya carptiginda neler olacagini insanlara ogretiyor olabilirler. yani bu eserler, insanlar arasinda bir onceki yazida bahsettigimiz turden bir iletisim sagliyor olabilirler. eger oyleyse, daha once hic dunyanin sonunu gormemis insanlar, diger insanlarin bilim-kurgu eserlerinde anlatildigi gibi davranacaklarini bekleyebilirler. o zaman isareti alan suclular sokaklara akar; kanun adamlari kendi dertlerine dusup evde kalirlar. al sana karsilikli bagimli denge (correlated equilibrium).
tabii oyle bir durumda, kanun adamlari ya da eline silah alip kendini ve cevresindekileri korumaya calisacak insanlar, suclulara karsi siddet kullanmaktan sakinmayacaklardir. tipki gozlerini karartan suclularin bundan cekinmeyecekleri gibi. yani ortama orman kanunu hakim olacaktir. aslinda boyle bir durumda en dogal cozum bu olabilir. yani herkes belinde silahla dolassa ve bir baskasina saldiran saldirdigi insanin kendini koruyacagini bilse, belki bir nebze asayis saglanir.
neyse, kanun duzeni uzerine gereginden cok konustuk. bir de yazili olmayan, kanuni yaptirimi bulunmayan toplumsal kurallar var tabii. toplum duzeninin onemli bolumunu de aslinda bunlar sagliyorlar. bazen soz senetten degerlidir, degil mi? baska bir yazida bu duzenin nasil ayakta durdugundan bahsedecegiz. bunu yaparken tekrarli oyunlarla toplumsal duzen arasinda baglanti kurmaya calisacagiz. yakinda...
5 Mart 2008 Çarşamba
Toplum Düzeni ve Oyun Teorisi
toplumsal duzende coklu denge olgusundan bahsedebiliriz. normal zamanlarda insanlar tek baslarina bir suc islediklerinde polis suclularin tepesine rahatlikla biner. bu yuzden insanlarda suc isleme potansiyeli olsa bile, yakalanma ihtimali yeterince yuksekse insanlar suc islememeyi secerler. bu toplumsal duzenin korundugu bir dengedir ve bu dengede duzenin korunmasi icin insanlarin durust, namuslu, ahlakli falan olmasi gerekmez. insanlarin suc islemek icin aralarinda koordinasyon saglayamamalari yeterlidir. bir de suca yatkin herkesin bir anda sokaklara dokuldugunu dusunun, o durumda sayilari cok fazlaysa polis onlari durduramaz. toplumsal acidan digerine gore daha kotu olmakla birlikte, bu da bir dengedir. oyun teorisinin terminolojisiyle konusacak olursak, bu iki durum da birer nash dengesidir.
yalniz burada nash dengesi iki tane olasi sonucu ortaya koyuyor, ama oyuncularin iki tane olasi denge varken neden bir tanesini oynadiklarini soylemiyor. sadece her oyuncunun digerlerinin secimine karsi, kendince en iyi karari verdigini soyluyor. ayrica nash dengesinde, insanlarin ayni anda hamle yaptigi durumlarda, baskalarinin hamlelerini nasil bilip onlara en iyi cevabi verdikleri de acik degil. yani inceledigimiz durumda toplumun zivanadan cikmasiyla kanun duzeninin nasil ortadan kalkabilecegini bize gosteriyor, ama insanlarin aniden nasil esgudumlu bir sekilde hareket edebildigi konusunda bir sey soylemiyor.
oyun teorisinde nash dengesinin yetersiz kaldigi ya da makul, mantikli sonuclar ortaya koymadigi durumlar icin turlu yeni cozum konseptleri, iyilestirmeler onerilmistir. bugunku sorumuza cevap aramak icin kullanacagim cozum konsepti, robert aumann'in karsilikli bagimli dengesi (correlated equilibrium) olacak.
karsilikli bagimli denge, oyuncularin herkesce gozlemlenebilen ve anlami bilinen bir sinyale gore kendilerince en iyi stratejiyi belirledikleri bir denge. ortak sinyal oyuncularin kararlarini birbirlerinden bagimsiz almamalarini sagliyor. trafik isiklari gibi yani. bir kavsaga geldiginizde o anda isik kime yesil yaniyorsa yol hakki onundur. kirmizi bir sinyal goren insan, diger yoldaki insana yesil gorundugunu ve bu durumda onun gececegini bilir. o yuzden kirmiziyi gorunce durur, gecmez. aslinda kavsakta bir yoldaki aracin dururken digerinin gecmesi nash dengesidir, ama bu bilgi hangisinin durup hangisinin gececegini soylemez. bunun disinda kimin durup kimin gececegi belli olmadigi ve suruculerin karma strateji oynadiklari bir denge de vardir, ki bu da kazaya davetiye cikarir. bunlara karsi, trafik isigi gibi herkesce gorulebilen bir sinyal, suruculerin hareketlerini koordine ederek kazalari onler.
trafik isiklarinin suruculer arasindaki esgudumu saglamasi gibi, kisilerin suc islemek icin sokaklara aktiklari durumlarda da boyle bir sinyal mekanizmasi islemekte olabilir. ne olabilir bu sinyal? mesela bir saldiri, teror eylemi, toplumsal kargasa ya da belki bir dogal afet. tabii, trafik isiklarinda oldugu gibi sinyalin herkes tarafindan ayni sekilde yorumlanmasi gerek. bunun icin de kisiler onceden, gelen sinyalin herkesi sokaga dokecegini bilmeli. eger boyle olursa, sinyal geldiginde ona tepki veren potansiyel suclular hep birlikte sokaga cikarlar. boylece asayis yok olur.
aslinda karsilikli bagimli denge kavrami, trafik orneginde oldugu gibi, genelde insanlarin onceden uzerinde anlastigi, artik gelenek haline gelmis isaretlerin toplumda duzeni saglamasini aciklamak uzere kullanilir. burada ise ayni kavrami, potansiyel suclular arasi esgudumu saglayan ve toplum duzenini tehdit eden kotu bir normun olusumunu aciklamakta kullandik.
not: karsilikli bagimli denge kavramini ortaya atan robert aumann, oyun teorisine bu katkisiyla nobel ekonomi odulunu almisti. onunla ilgili daha once yazdigim yazi icin tiklayin.
6 Temmuz 2007 Cuma
Ters Seçim Problemi ve Ayırt Etme (Screening)
diyelim ki guzel ve akilli bir genc kizimiz iki damat adayi arasinda bir secim yapacak olsun. bu iki gencten birisi aslan gibi delikanli; durust, mert, iyi niyetli, caliskan, tasi siksa suyunu cikarir. digeri ise sorumsuz serserinin teki. lakin genc kizimiz bu iki gencin nasil birer insan olduklarini bilmiyor. ama gerek kendi edindigi hayat tecrubesinden, gerekse annesinden ve cevresinden ogrendiklerinden cevredeki erkeklerin yarisinin iyi, yarisinin kotu koca adayi oldugunu biliyor. (kotu adaylara biz bundan sonra limon diyecegiz.)
derken gencler ailelerini kizin evine gorucu gonderiyorlar. aileler kizi ve ailesini evlilige ikna etmek icin caba sarf ediyorlar. peki, hangi aile ikna icin daha cok caba sarf eder? muhtemelen limonun ailesi. diger delikanlinin ailesi, kiz tarafi cok sey isterse "aslan gibi oglumuz var, ona kiz mi yok" deyip bir noktadan sonra vazgececektir. ama oglumuz bir an once evlensin de hayatini bir duzene soksun diye dusunen limonun ailesi, daha buyuk maddi ve manevi fedakarliklar yapacaktir. iste evlilige ihtiyaci olan kotu adayin one cikmasi "ters secim problemi"dir.
tabii, genc kiz ve ailesi de aptal degil. onlar, kotu adayin goz boyamaya calisacaginin, iyi adayin da daha tok olacaginin farkindalar. bu yuzden limonun cazip gorunen evlilik teklifini kibarca reddedecekler. tamam da bu kiz evde mi kalacak? ters secim probleminin ustesinden nasil gelinecek?
ters secim probleminin ustesinden gelen bir cozum olan "sinyal verme" (signalling) uzerinde daha onceki bir yazida durmustuk: tiklayin. orada iyi genc, kiza kotu gencin veremeyecegi bir sinyal gondererek kizi ikna etmeyi basariyordu. bugun ele alacagimiz "ayirt etme" (screening) teorisinde ise, bu sefer kiz ona evlilik teklif eden erkekten ancak iyi bir koca adayinin kabul edecegi seyler isteyecek.
mesela disardan munasip gorunen bir adaya kizin babasi, kizinin okulu bitmeden evlilige izin vermeyecegini soyleyecek. bu arada gencler soz kesecekler ve kizin ailesinin gozetiminde birlikte olup birbirlerini taniyacaklar. eger sozluluk ve nisanlilik donemi yeterince uzunsa, kotu aday bu sure icerisinde limonlugunun isaretlerini verecektir. eger genc limonsa, gencin ailesi kiz tarafi uyanmadan nikahi yapmak isteyeceginden, evliligin bir an once olmasi icin bastiracaktir. bu yuzden kiz tarafi uyanik olmali ve evlilik oncesi yeterince uzun bir sozluluk ya da nisanlilik doneminde israr etmeli. kiz tarafi yeterince kararli olursa, bir ihtimal nikahtan once foyalarinin ortaya cikacagini anlayan limon tarafi zaman kaybetmemek icin evlilikten cayabilir.
tabii bir erkegin sozlenmeyi kabul etmesi onun limon olmadigini garanti etmeyebilir. bu yuzden sozluluk ve nisanlilik donemlerinde, genc kizimiz turlu kizsal yontemlerle erkegin ilgisini, sevgisini, sabrini test eder. bu arada kizin ailesi de bos durmaz, kiz anasi ve kiz babasi tripleriyle erkegin iyi damat olma potansiyelini test ederler. iste bu gibi yollarla iyi koca adayini biktirmadan, limonlari eleme sanati "screening", yani "ayirt etme"dir. eger kiz tarafi bu sanati layigiyla icra ediyorsa, limon evin kapisindan geldigi gibi geri donecektir.
burada evlilik ornegi uzerinden inceledigimiz ters secim ve ayirt etme problemleri, isgucu piyasasi, bankacilik, sigortacilik gibi ekonominin pek cok alaninda kendilerini gostermektedirler.
4 Temmuz 2007 Çarşamba
Susuz Yaz
once kollektif bir bilincle su tasarrufu yapanlari ele alalim. gecen gun hurriyet'te okudum. izmir'de vatandas iki milyon metre kup su tasarrufu yapmis. bakin bu cok olaganustu bir sey. zira her birimiz bilmem kac milyonluk sehirde tek bir insaniz. yani etkisiz elemaniz. sulari butun gun acik da tutsak, vanayi sonuna kadar da kapatsak, tek basimiza barajdaki su seviyesini milim oynatamayiz. yani baskalari tasarruf yapmiyorsa, bizim tasarruf yapmamiz bizi susuzluktan kurtarmaz; obur taraftan cok su kullanmamiz da bizi susuz birakmaz. bu yuzden bencil bir insan icin baskin strateji tasarruf yapmamaktir. izmirli vatandas ise bunu umursamamis, zahmet cekip tasarruf yapmis.
caba gostermeden, baskasinin cabasindan faydalanan insanlara ingilizce'de "free rider" deniyor. biz belesci diyebiliriz. su meselesinde belesciligin yaygin olmasi, tasarruf yapmayi anlamsiz kilabilir. bu durumda kimse tasarruf yapmaz ve su kaynaklari tukenir. bu tip ortak kullanilan kaynaklarin asiri kullanimiyla olusan "kamu mali" sorunlarina "tragedy of commons" deniyor. oyun teorisindeki tutuklular ikilemi oyununu bilenler, sorunun tutuklular ikilemindeki nash dengesine tekabul ettigini farkedeceklerdir.izmir ornegi gosteriyor ki, acik ya da gizli bir takim toplumsal normlar ya da kurallar yoluyla, toplum zaman zaman kendiliginden bu tip sorunlarin ustesinden gelebiliyor.
ote yandan, bu tasarruf cagrilarinin ters teptigine de sahit oldum. bir arkadasim var; basinda ne zaman su tasarrufu haberleri ciksa inadina daha cok su harciyor. belediyenin susuzluga bastan onlem almak yerine, sonradan insanlari tasarrufa cagirmasina kiziyor. boylelikle kusurlarin ortulmeye, vatandasin yavas yavas hizmet yerine yokluga alistirilmaya calisildigini iddia ediyor. ona gore, bilincli olmak suyu idareli kullanmak degil, susuzluga care bulamayanlardan hesap sormak. bu hesabin sorulabilmesi icin susuz kalmak gerekiyorsa, buna da razi. goruluyor ki, arkadasim uzerine duseni yapmadigini dusundugu belediyeyi siyasi sorumlulugundan kurtarmak icin zahmet cekmek istemiyor. demek ki, insanlari toplumsal bir sorunun cozumu icin kollektif bir harekete cekmek icin, onlari herkesin uzerine duseni yaptigina ikna etmek gerekiyormus.
bu arada, dogal kaynak, kamu mali falan diyorum ama cogumuz bu suyu evimizin bahcesindeki kuyudan cekip cikarmiyoruz. evlerde kullandigimiz suyun basinda belediye var. isterse suyun fiyatini artirarak, isterse su kesintisi gibi yontemlerle su kullanimini dogrudan duzenleyerek su sorunuyla bas edebilir. yani gercekte ortada bir kamu mali sorununun olmasi icin bir sebep yok. ama muhtemelen bunlar siyaseten pek gecerli yontemler olmadiklarindan, belediye baskanlari televizyona cikip halki tasarruf yapmaya cagirmayi tercih ediyorlar. aslinda sivil toplum kuruluslarinin ve medyanin da destegiyle insanlarin tuketim tercihlerini etkilemek uzere propaganda yapilmasi bana gercekten cok ilginc geliyor. bu konuda ne kadar basarili olundugunu muhtemelen 22 temmuz'dan sonra gorecegiz.
1 Haziran 2007 Cuma
Popülizm ve Ahlaki Tehlike
Haydi simdi basit bir asil-vekil (principal-agent) modeli kuralim ve buradaki ahlaki tehlike (moral hazard) problemini analiz edelim. (Ahlaki tehlike ne mi? Tiklayin.)
Asil halk, vekil hukumet, hukumetin secimden once halka verdigi vaatler ve parti programi ise halk ve hukumet arasindaki kontrat olsun. Halkin tek derdi hizmet almak, vekilini de bu amacla seciyor. Ama secilen vekilin bir derdi daha var: bir defa daha secilmek. Diyelim ki vekilin onunde iki tip politika secenegi var: iyi politika ve populist politika. Iyi politika dedigimiz Ercan Kumcu'nun istedigi turden disiplinli politika. Populist politika ise secim oncesinde hukumet vatandasa hizmet veriyormus izlenimi veren kotu politika. Populist politika, Ercan Kumcu'nun belirttigi uzere gelecekte ulkenin makroekonomik dengelerini bozacagi icin aslinda halkin zararina. Dolayisiyla halkin cikari sandikta populist politika uretene ya da onerene degil, iyi politika uygulayacak olana oy vermekte. Ama iyi politika olarak adlandirdigimiz politikalarin olumlu sonuclari genellikle uzun vadede ortaya cikiyor. Dolayisiyla secim oncesi uyguladigi politikalarin iyi sonuclarini gorecek kadar zamani olmayan hukumetin, iyi politika yerine populist politika uygulamaya egilimi oluyor. Ustelik secilme olasiligi azaldikca, populizm egilimi de artiyor. Secilirse de 4 sene daha Allah kerim zaten.
Peki burada mesele ne? Mesele vatandasin iyi politika ile populist politikayi birbirinden ayirt edememesi. Vatandas hukumet populist politika uyguladiginda bunun sip diye farkina varsa hic sorun kalmaz. Populist politika cikarina olmadigi icin hukumetteki partiye bir daha oy vermez. Hukumet de bunu bilecegi icin populizm yapmaz. Ama sorun su ki ortalama bir vatandas hukumetin ne yaptigini duzenli olarak takip etmez ya da yapilanlarin iyi mi kotu mu oldugunu saglikli bir sekilde tahlil edemez. Bu yuzden cogunlukla mevcut ekonomik duruma gore kararini verir. Bu da populist politikanin yolunu acar. Iste vatandasin hukumeti geregince denetleyememesi neticesinde, hukumetin kotu politika uygulama riskinin olusmasi iktisat literaturunde ahlaki tehlike (moral hazard) denen soruna denk dusuyor.
Peki buna karsi ne yapilabilir? Literaturde bu tur problemlerin ustesinden gelmek uzere yapilan calismalari iceren alana kontrat teorisi deniyor. Pek cok asimetrik bilgi probleminde ortaya cikan verimsizlik, asil ile vekil arasinda yapilan karmasik kontratlarla azaltilabiliyor. Ancak politika soz konusu oldugunda, vatandasin sandiga gidip oy vermekten baska fazla bir gucu olmadigi icin bu imkan sinirli. Yapilabilecek en iyi sey, onceden hukumetin secim zamani populizm yapma imkanlarini kisitlanmaya calismaktir. Mesela merkez bankasi bagimsizligi populizme karsi bir onlemdir. Eger basbakanin faizler inmeli telkinine ragmen merkez bankasi baskani direnebiliyorsa, para politikasindan yana icimiz rahat olabilir. Maliye politikasinda ise isler daha zor. (Devletin ve iktidarin ekonomik gucunun sinirlandirilmasi konusu derin bir mevzu. Devletin bu konulari duzenleyen bir ekonomik anayasasi olmasini savunanlar bile var. Ama simdi oralara girip konuyu dagitmayalim.)
Secim zamani geldiginde ise yapilabilecek tek sey, ekonomide populist politikalarin isaretlerinin izini surmek ve populist politika ureten hukumeti sandikta cezalandirmak. Ama ekonomideki gostergeler tek bir faktore bagli olmadigi icin, onlara bakip bir sonuca varmak zor. Yine de oy kararini vermeden en basitinden secimden once enflasyonun seyrine bir goz atmak faydali olabilir.
Ozetle, secim zamani gelir de iktidarin elinde populizm yapma sansi olursa, tek oyumuzla onu cezalandirmaya calismaktan ve baskalarinin da aynisini yaptigini ummaktan baska yapabilecegimiz pek bir sey yok. O yuzden gerekli kurumsal reformlari hukumetlere onceden yaptirmak gerekiyor.