25 Mart 2007 Pazar

İçerdekiler Dışardakiler Teorisi (Insider Outsider Theory)

turkceye iceridekiler-disaridakiler teoremi olarak cevirebilecegimiz, isgucu piyasasinda iceridekilerin ve disaridakilarin birbirlerinden farkli, catisan cikarlarinin oldugunu vurgulayan iktisadi teoridir. burada iceridekiler bir isyerinde hali hazirda calismakta olan iscilerken, disaridakiler ise issizler ve kotu kosullarda ya da kayitdisi calisan isciler olabilir. isveren icin isci cikarmanin bir miktar maliyeti vardir, ve bu durum kayitli bir iste calisanlara is guvencesi saglar. icerdeki isciler is guvencesi saglayan maliyetleri ya da varsa kanuni duzenlemeleri kullanip bundan avantaj saglamak isterler. isci cikarmanin zorlugundan kaynaklanan pazarlik guclerini kullanip ucretleri ve calisma kosullarini iyilestirmeye calisirlar. fakat bu durum disardakilerin aleyhine isler. zira isci maliyetlerinin artmasi ve isci cikarmanin zorlugu isvereni isci alirken iki defa dusunmeye iter. sonucta isci cikarmanin zor ve maliyetli oldugu durumlarda calisanlar daha iyi durumda olsa da, issizlik daha yuksektir.

kisaca bu sekilde ozetleyebilecegimiz teori isgucu ekonomisi ve makroekonominin "issizligin sebepleri nelerdir?", "isgucu piyasasi neden iyi ve kotu isler olarak bolunmektedir? ", "isgucu piyasasinda ucretlerin belirlenmesinde firmalarin ya da sektorlerin ic kosullari neden etkilidir? ", "bazi sektorlerde ucretler neden digerlerine gore daha yuksektir?" gibi temel sorularina yanit vermeye calisir.

cani detayli malumat cekenler icin asagidaki linkte bu alanda yapilmis kapsamli bir literatur taramasi var:
ftp://repec.iza.org/repec/discussionpaper/dp534.pdf

Çalışma Hakkı

iscilerin orgutlenmelerini kisitlayan ve sendikalarin faaliyetlerine sinirlamalar koyan sermaye yanlisi politikalara savunuculari tarafindan verilen isim. calisma hakki denince oncelikle amerika'nin goreceli olarak geri kalmis guney eyaletlerinde uygulanan ve buralara sermaye cekmeyi amaclayan yasalar akla gelir. burada dogan kavram daha sonra dunya capinda muhafazakar-sag politikalarin onemli bir unsuru haline gelmistir. calisma hakki yasalari calisanlarin orgutlenme gucunu zayiflatarak ucret ve calisma sartlarini kotulestirse de, istihdamin artmasina ve yeni is imkanlari yaratilmasina yardimci olacagi icin duzenli gelir getiren bir ise sahip olmayanlarin yararinadir. istihdamin artmasina yonelik olduklari icin de savunuculari tarafindan calisma hakki yasalari olarak anilirlar.

bu alanda amerika'da yapilan ampirik calismalar, calisma hakki yasalarini uygulayan eyaletlerin buyume oranlarinin daha yuksek, issizlik oranlarinin da daha dusuk oldugunu ortaya koymaktadir. ozellikle farkli politikalar uygulayan komsu eyaletlerin sinirlarindaki bolgelerde yapilan calismalar, sinirlarin calisma hakkini benimseyen eyaletlerin tarafinda kalan bolumlerinde uretim seviyesi ve buyume oranlarinin belirgin bicimde daha yuksek oldugunu ortaya koymaktadir.

son olarak, duzenli bir ise sahip olanlar ve olmayanlar arasindaki cikar catismasi konusunda detayli bilgi icin: (bkz: insider outsider theory)

Doğal Kaynakların Laneti

ingilizcede "resource curse" olarak anilan ve dogal kaynaklar bakimindan zengin gelismekte olan ulkelerde, bu zenginligin ulkenin yararina degil zararina isledigini one suren siyasi iktisat teorisi. dogal zenginlikler yonetimlerinde seffafligin ve hesap verme mecburiyetinin olmadigi ulkelerde rant kollama faaliyetlerine yol acabilir. bu kaynaklar, yonetimleri ekonomik olarak guclu kildigindan reform baskilarina direnebilen guclu otoriter rejimler ortaya cikar. kalkinma, insani gelisme ve demokratiklesme acisindan atilmasi gereken pek cok adim da bu yuzden atilamaz. rusvet, yolsuzluk ve adam kayirma alir basini yurur. pislige batmis yonetimler hesap vermek durumunda kalmamak icin isteseler de reform yapamazlar; hatta giderek daha otoriter bir hale gelirler ve bu kisir dongu surer gider.

ayrica ekonomileri petrol, dogal gaz gibi dogal kaynaklarin ihraciyla ayakta kalan ulkeler buyuk dis ticaret fazlasi verebilirler. bu durum ulkenin para biriminin asiri degerlenesine yol acar (dutch disease). bu degerlenme diger sektorleri, ozellikle de imalat sektorunde faaliyet gosteren yerli firmalari olumsuz etkiler. ulusal paranin degerlenmesi ihracatci firmalarin dis piyasalardaki rekabet gucunu azaltacagi gibi, ic piyasada da ureticiyi ithal mallar karsisinda gucsuz birakir. sonuc olarak, diger sektorler gelisemedigi icin ulke ekonomisinin dogal kaynaklara olan bagimliligi artar. dogal kaynaklarin tukenebilir oldugu ve ozellikle yuksek katma deger ureten sektorlerde kaybedilen rekabet gucunun geri gelmeyecegi dusunuldugunde dogal zenginlikler ulke kalkinmasina uzun vadede yarardan cok zarar getirebilir. (bkz: dinamik karsilastirmali ustunluk)

iste bu sebeplerden ne zaman ki birileri turkiyeyi kurtaracak acik/gizli bor, toryum, petrol vs. yataklarindan bahsetse aklima dogal kaynaklarin laneti gelir. kisaca, kaynaklara sahip olan ulkeler degil; bunlari isleyebilen, endustrilerinde kullanabilen ya da bunlardan elde ettikleri kaynaklari baska alanlarda yatirima donusturebilen ulkeler gercek anlamda gelisebilmektedir. bu acidan mesela turkiyenin sanssizligi elinde petrol ya da dogalgaz kaynaklari olmamasi degil, sahip oldugu dogal kaynaklari isleyip yuksek katmadeger yaratabilecek bilgi ve teknolojiye sahip olmamasidir.

bunlara ek olarak dogal kaynaklar bakimindan zengin ulkelere uluslararasi siyasi ve ekonomik guclerin mudahalelerini de hesaba katmak lazim. amerika ortadogu ve ortaasyaya buralarin halklarini cok sevdigi icin karismiyor. bagdatta patlayan bombalari da bu lanetin bir isareti olarak degerlendirebilirsiniz.

ek: su yaziyi (tiklayin) okuyunca, uzun zaman once yazdigim bu yazi aklima geldi. linki tiklarsaniz dogal kaynaklarin sadece devletleri degil o kaynaklari isleten sirketleri de daha az seffaf ve hesap verebilir yaptigini ogreneceksiniz.

Dinamik Karşılaştırmalı Üstünlük

karsilastirmali ustunluklerin zaman icerisinde degiskenlik gosterebilecegini, kazanilip kaybedilebilecegini ifade eden modern ticaret teorisinin bir kavramidir. david ricardo'nun ondokuzuncu yuzyilda ortaya attigi sekliyle karsilastirmali ustunlukler statik bir kavramdir. hangi ulkenin hangi sektorde karsilastirmali ustunlugu oldugu, yani hangi sektorde uzmanlasmasi gerektigi bellidir. ulkelerin rolleri dogal sartlar, sermaye birikimi gibi pekcok faktor tarafindan belirlenir.

bilim ve teknoloji alanindaki gelismeler dinamik karsilastirmali ustunluk kavraminin dogmasina yol acmistir. ornegin, gerekli teknolojisi, sermayesi ve egitimli insani olan her ulkede ucak uretilebilir. lakin sermaye olsa dahi teknolojiyi gelistirecek bilgi birikimi ve egitimli insan gucu bir gunde ortaya cikmaz. kaliteli egitim kurumlari olan, arge calismalari ekonomi geneline yayilmis, dissalliklardan avantaj saglayabilen, kisaca bilgi uretebilme kapasitesi olan ulkeler ucak endustrisi gibi yuksek teknoloji kullanan oligopolistik yapidaki sektorlerde rekabet avantaji elde edebilirler.

ozetle ulkenin karsilastirmali ustunlugu ulkedeki bilgi birikiminden, bilginin niteliginden ve kullanabilme kapasitesinden etkilenir. ekonominin bir yerinde uretilen bilgi yakindan uzaga tum sektorlere yayilacagi ve bu da bilgi uretimine ivme kazandiracagi icin; ya da tam tersine bilgi ureten bir sektorun yok olmasi baska sektorleri de etkileyecegi icin, bilgi miktari, yapisi ve kalitesi surekli degisim gosterir. tum bunlarla berabar ticaretle birlikte olusan bilgi aktarimlarini da hesaba katarsak, degisen bilgi miktari ve yapisi ile birlikte karsilastirmali ustunlukler de zaman icinde degisir. dolayisiyla gunumuzde ticaret ve kalkinma ile ilgili arastirmalarda dinamik bir karsilastirmali ustunlukler onem kazanmaktadir.

Sosyal damping

İki çeşidi var bunun. Ama biz kızıl olanından çok yeşil olanından bahsetmişiz...


bunun bir cesidi de yesil dampingdir. yesil damping, gelismekte olan ulkelerde maliyetleri dusurup ihracata yonelik uretim yapan firmalarin rekabet gucunu arttirmak ve yabanci sermaye cekmek icin uygulanan cevre standartlarini dusuk tutma politikasidir. hangi formda olursa olsun asgari sosyal standartlardan odun vermek suretiyle uygulanan kalkinma politikalari sonucta herkese zarar verir. diger ihracat odakli buyume stratejisi izleyen ulkeler de rekabet sonucu sosyal standartlarini dusuk tutmak zorunda kalir.

eger ithalatci ulkelerin ekonomileri bu politikalardan zarar gorurse, anti-damping uygulamasina gidilebilir. bununla birlikte, sosyal damping gelismis ulkelerin ic politika dinamiklerinden kaynaklanan korumaci hareketler tarafindan sik kullanilan bir tezdir. bu yuzden sosyal standartlar konusundaki tartismalara dikkatli yaklasmak gerekir. gelismekte olan ulkelerde kotu calisma sartlarindan bahseden biri batilinin, oradaki insanlari zerre kadar dusunmeyen muhafazakar bir politikaci ya da sendika baskani olma ihtimali gayet yuksektir. acikcasi taylanddaki bir iscinin fransaki bir isciyle ayni haftalik calisma saatlerine sahip olmasini beklemek gunumuzun iktisadi gerceklerine ters duser. ama obur yandan insani standartlarin altinda calismasi ise cok olumsuz sonuclar dogurur*. bu yuzden kalkinma ekonomisinin zor konularindan biridir.

Adil Ticaret (Fair Trade)

gelismekte olan ulke insanin yasam standardini yukseltmek isteyen cevrelerin iyi niyetli cabalarinin yaninda, bunu zerre kadar umursamayan korumaci lobiler tarafindan da savunulan tez. bu yuzden biri adil ticaret diye bir kavramdan bahsettigi zaman, once biraz dinleyip adamin niyetini anlamakta fayda var.(bkz: sosyal damping)

Serbest Ticaret

emek ve sermaye dahil tum mal, hizmet ve uretim faktorlerinin ulkeler arasinda serbest dolasimini ifade eden ve gunumuzde kalkinma ekonomisinin temel sorunlarindan biri olan kavram. david ricardo'nun karsilastirmali ustunluk kurami serbest ticaretin belli kosullar altinda tum taraflarin menfaatine oldugunu acik ve secik olarak gostermistir. lakin, dikkat edilmesi gereken nokta klasik bir iktisatci olan ricardonun kuraminin diger klasik iktisadi kuramlar gibi uzun vadede gecerli olmasidir. bu kuram ticaretin serbestlestirilmesini bir ilke olarak onumuze koyar. ancak politika uygulamalarinda belli sartlar altinda ticaretin serbestlestirilmesi tezi gecerliligini yitirebilir.

ornegin yerli ureticisi rekabet edecek duzeye gelmeden, ic piyasalari olusup gelismeden ekonomisini disa acan ulkelerin bundan zarar gorecekleri aciktir. ayrica oligopolistik piyasalar, nakliye maliyetleri, dissalliklar, olcege gore artan getiri hali gibi etkenler kisa vadede korumaciligi gerekli kilabilir.

ozellikle dissalliklar ve olcek ekonomileriyle ilgili tartismalar bugun ekonomik kalkinma acisindan en kayda deger olan tartismalardir. ornegin iletisim, genetik, kimya, ucak endustrisi gibi yuksek teknolojiye ve bilgiye dayali sektorler yuksek ar-ge harcamalarina gereksinim duyarlar. bunlar uretilen miktardan bagimsiz ama uretim yapmak icin gerekli sabit maliyetlerdir. bu tip maliyetlere sahip firmalarin kar edip ayakta kalabilmeleri icin belli bir pazar payina sahip olabilmeleri gerekir. zira firmanin daha cok mal satabilmesi, uretilen birim basina sabit maliyeti dusurecegi icin karliligi arttirir. dolayisiyla pazar payi buyuk olan firma daha dusuk maliyetle uretim yapabilme imkanina sahiptir. bu sartlar altinda kucuk firmalarin yasamasi da imkansiz oldugu icin piyasa oligopolistiktir. pazar payini kaybeden firmalar yok olmaya mahkumdur. bu gibi durumlarda kisa sureli sikinti yasayan ya da rakip firmanin bulundugu ulke tarafindan alinan korumaci tedbirler yuzunden dezavantajli duruma dusen yerli bir firmayi desteklemek, ekonomik acidan anlamli ve hatta gereklidir. bu konuda verilegelen standart bir ornek boeing ve airbus arasindaki rekabete amerikan hukumeti ve avrupa birliginin uyguladigi politikalarin etkisidir.

peki sozkonusu sektorleri korumak nicin gereklidir? herseyden once bunlar yuksek katma degeri olan sektorlerdir. ayrica bunlarin cevresinde soz konusu firmalara ara mal ya da yedek parca ureten, ya da bunlarin urettigi urunleri kullanan yine katma degeri yuksek sektorler gelisir. dahasi arastirma gelistirme faaliyeti sirasinda ortaya cikan bilgi yakindan uzaga dogru diger sektorlere dogru yayilir. bir ekonomide yuksek katmadegerli urun uretecek bilgi birikiminin yaratilmasi hayatidir. zira bilgi birikiminiz yoksa paraniz dahi olsa uretime gecemezsiniz. bu yuzden bilgiyi kullanan, ureten ve gelistiren firmalar desteklenmelidir. treni bir defa kaciranin yakalamasi zordur.

ote yandan tren kacmissa yakalamakta israr etmenin de bir anlami yoktur. korumacilik bu durumda ulkeye yarar degil zarar verir. ornegin su dakikadan sonra turkiyenin boeinge rakip olacak bir firma kurmaya calismasi ekonomik acidan anlamsizdir. (bu konuyla ilgili bir tartisma gunumuzde bor, toryum vs gibi madenler konusunda yapiliyor. turkiye dunyadaki bor rezervlerinin yuzde altmistan fazlasina sahipken boru isleyecek teknolojisi olmadigi icin bor ihracatindan elde ettigi gelir cok dusuk kaliyor. bu teknolojiyi elde etmek mumkun mudur, gerekli tesisleri kurmak ekonomik acidan akilci midir, bunun tartismasi halen suruyor.)

peki korumacilik nereye kadar rasyoneldir? bir sirket ya da sektor ekonomiye uzun vadede katki saglamayacaksa onu hayatta tutmaya calismak yarardan cok zarar getirir. dogrudan maliyetlerin yaninda, korumaciligin ticaretle birlikte bilgi alisverisini de sinirlamasi nedeniyle, dolayli maliyetler de soz konusudur. bu yuzden ornegin, teknolojiye sahip olma yarisinda geri kalmis toplumlarin kaynaklarini baska alanlara yoneltmeleri daha akillica olabilir. dubai emirliginin petrolden kazandigi parayi turizme yatirmasi bu yonden anlamli bir stratejidir. sonucta asil olan uretilen urunlerin katma degerini yukseltmektir. teknolojide geri kalmis toplumlar icin servis sektoru bu acidan iyi bir hedeftir.

tum bu sebeplerden oturu bugun dunyada ticaretin serbestlesmesi konusunda uluslar arasinda genel bir mutabakat varken, bu serbestlestirme turlu pazarliklar sonucu adim adim gerceklesmektedir.

su asamada serbest ticaretin politik ekonomisine de deginmeden edemeyecegim. uluslararasi platformda, ulkeler arasindaki siyasi ve ekonomik guc dengeleri elbette ki ticari muzakerelerde de etkilidir. bu guc dengeleri cogu zaman ulkelerin kendi kalkinma politikalarini ozgurce uygulayabilmelerine engel olur; hatta ulkeye zarar verir. ulusal olcekte ise ureticiler, calisanlar ve hukumet arasinda ticaret politikalarini etkileyecek iliskiler dikkate degerdir. ornegin, ekonomik bir rasyoneli olmasa da oy kaygisindan ya da ortaya cikacak issizligin sosyal boyutunu hesaba kattiklari icin, hukumetler korumaci tedbirler alabilirler. toplumsal acidan ideal olan, calisanlarin ekonomik acidan verimsiz sektordeki islerinden verimli olabilecekleri islere aktarilmalarini saglamaktir. lakin bu gecis acisiz olmayacagi icin uygulamada isler zorlasir. ayni sekilde, is cevrelerinin lobi faaliyetleri de hukumet politikalarini etkiler.

uzerine kitap yazilabilecek bu konular hakkinda daha fazla detaya girmeyecegim. burada deginmedigim sermaye hareketlerinin serbestlestirilmesi, temelde mal ve hizmet ticaretinin serbestlestirilmesiyle ayni mantiga dayansa da, sermaye piyasalarinin kendine ozgu dogasi ve ekonominin geneline yonelik etkileri nedeniyle ozel bir ilgiyi hak eder. ayrica insan gocunun beraberinde getirecegi sosyal sorunlar nedeniyle emek hareketlerine yonelik sinirlamalar da onemli bir konudur. (dani rodrik en buyuk engellerin emek piyasasinda oldugundan hareketle, bu engellerin azaltilmasinin wto'nun gundemindeki tum serbestlestirme adimlarinin getirecegi faydadan daha buyuk bir ekonomik fayda yaratacagini savunmaktadir.)

sonucta ilke olarak serbest ticaret iyi bir seydir. zaten aksi olsaydi, izmirle istanbul arasindaki ticarete gumruk koymak akillica olurdu. ama surasi da acik ki is politika uygulamalarina gelince ideolojik davranmamak, koru korune serbest ticareti savunmamak lazim.

Mikro Finans

banglades'li iktisatci muhammed yunus tarafindan gelistirilen fakirin fakirine yonelik finans sistemi. cok kucuk bir krediyle cok fakir insanlarin hayatlarinda bir fark yaratilabilecegi dusuncesine dayanir. ayrica kar amaciyla kurulmasalar da mikrofinans kuruluslari sonucta birer hayir kurumu olmadiklari icin, fakirlere saglanan kaynaklar da kredi niteligindedir. bu sayede yoksul insanlarin kimseye muhtac duruma dusmeden kendi ayaklari uzerinde durmasini saglayacak kendi yagiyla kavrulan kurumsal yapilar ortaya cikar.

sunu da vurgulamak gerekir ki mikrofinans fakirligi ortadan kaldirmaya ya da buyuk olcude azaltmaya yaramaz. bu acidan buyumeye ve kalkinmaya yonelik makro olcekli politikalarin yerini tutmaz. ancak daha genis olcekli politikalarin yaninda uygulandiginda anlamli olabilecek faydali bir sosyal projedir.

IMF

ne sagcisi, ne solcusu, ne de liberali, kimse tarafindan sevilmeyen, iktisatcilar arasinda hic de populer olmayan kurum. imf, kuresel kapitalist sistemin varliginin ve devamliliginin en onemli unsurlarindan biri oldugu icin, kuresellesme karsitlari basta olmak uzere sol kesim tarafindan sevilmez. stiglitz, krugman ve benzeri liberal iktisatcilar tarafindan ise orthodoks politikalara bagnazca bagli oldugu gerekcesiyle elestirilir. bu ikinci gruptakiler, ilk grubun aksine, kuresel kapitalizmin uluslarin refah ve gelisimini arttirabilecegine inanan insanlardir. bunlara gore imf ve benzeri belli basli kuresel aktorlerin dayattiklari kotu politikalar kuresellesmenin nimetlerinden herkesin faydalanmasina ve kalkinmayla ilgili sorunlarin cozumune engel olmaktadir.

obur taraftan muhafazakar kesime gore, imf gelismekte olan ulkelere para verip kisa vadede sorunlarin uzerini orten, uzun vadede ise onlari para almaya alistirip tembellestirdigi icin sorunlari daha da derinlestiren bir kurumdur. muhafazakar kesim imf'yi amerikan halkinin vergilerinden toplanan paralari arjantin, turkiye gibi ulkelerde batirmakla suclar. buna gore her baslari sikistiginda imf'nin gelip kredi acacagini bilen hukumetler iyice borc batagina dusene kadar mali disiplini falan sallayip imf'nin uzerinden amerikan halkinin parasini catir catir yemektedirler. turkiye'de 2001 krizi ciktiginda imf icinden ve disindan pek cok iktisatcinin bu sefer birakalim batsinlar gorusunu savundugu biliniyor. ama yasayacagi krizler dunyada onemli siyasi ve ekonomik sonuclar dogurabilecek gelismekte olan ulkeleri kendi haline birakmak kolay kolay goze alinabilecek bir sey degil. bu yuzden amerikan hukumetinin siyasi hesaplarinin da etkisiyle imf 2001'de de gelip turkiye'yi kurtarmisti. lakin bir dahaki sefere ne olur bilinmez.

Tobin Vergisi

ulkelerin uretkenliligine hemen hic katkisi olmayan, ama belirsizliklerin yogun oldugu durumlarda riskleri ve kirilganliklari arttirip yeri geldiginde ekonomileri krize surukleyen son darbeyi vuran, cok kisa vadeli sermaye hareketlerini azaltmak icin onerilmis bir vergidir.

burada onemli bir husus, verginin kisa vadeli sermaye hareketlerini tumden ortadan kaldirmaya yonelik olmamasi, sadece ufak bir maliyet ortaya cikartarak cok kisa sureli ve ani hareketlerin onune gecmesidir. verginin ana fikri "carklarin arasina bir miktar kum atarak surtunmeyi arttirmak"tir. boylece sermayenin oynakligi azalir.

bir baska onemli husus da verginin ise yarayabilmesi icin kuresel olarak uygulanmasinin gerekmesidir. aksi takdirde pek cok ulke tarafindan gecmiste uygulanmis ve halen uygulanmakta olan sermaye kontrollerinden bir farki kalmaz. sermaye kontrolleri yatirimcilarinin soz konusu ulkede yatirim yapma isteklerini azaltip onlari sermaye giris cikislarinin serbest oldugu ulkelere yoneltir. bu durum (faizler dahil) fiyatlari ve sermayenin dagilimini degistireceginden kacinilmaz olarak verimsizlik yaratir. oysa tobin vergisinin mantigi vergi tum ulkelerde uygulandiginda yatirimci davranislarini etkilememesi, dolayisiyla verimsizlik yaratmamasidir. lakin ulkeler arasinda bu konuda baglayici bir isbirligine gitmek pek mumkun olmadigi icin uygulamada isler hic de kolay degildir.

Altın deli gömleği

kuresellesmenin ulkelerin ulusal politikalari uzerindeki etkisini vurgulamak uzere kullanilan bir deyimdir. ayni zamanda thomas friedman'in lexus ve zeytin agaci kitabindaki bir bolumdur. kisaca, kuresellesmenin nimetlerinden faydalanmak uzere ekonomik ve siyasal acidan dunyaya entegre oldukca, ulkelerin bagimsiz politika uygulayabilme guclerini kaybettiklerini ifade eder.

dani rodrik'e gore kuresellesme, ulus-devlet ve demokrasi kavramlarinin ucu bir arada yasayamaz. kuresellesme ve demokrasinin birlikte oldugu duzen, en ideal duzen olan uluslarustu kuresel demokratik bir sistemdir; lakin bu gunumuz siyasi gercekleriyle bagdasmayan bir utopyadan ibarettir. altin deli gomlegi, kuresellesme ve ulus-devletin beraber yasadigi buyuk olcude gunumuzdeki kuresellesmeyi ifade eden bir kavramdir. bu surecte devletler yuzlerini kendi halklarindan ziyade piyasalara dogru cevirmek durumunda kalmaktadirlar. zira piyasalarin huzurunu kaciracak bir gelisme tamamen disa acik, devletin ekonomi uzerindeki kontrolunun zayiflamis oldugu ekonomilerde yikici etkiler doguracaktir. lakin halkin istek ve ihtiyaclariyla celisen bu sistem sosyal ve politik acidan surdurulebilir degildir. bu yuzden rodrik, ulus-devlet ve demokrasi kavramlarinin bir arada bulundugu, kuresellesmeden bir miktar odun vererek uluslara kendi politikalarini uygulayabilme imkani veren bretton-woods tarzi ekonomik ve siyasal bir duzeni savunur.

Globalization and Its Discontents (Küreselleşme Büyük Hayal Kırıklığı)

orijinal basligi globalization and its discontents'tir. stiglitz'in imf ile ilgili elestirilerinin kuresellesmeyle ilgili diger onemli meselelere nazaran kitapta kapladigi orantisiz yer goz onune alindiginda the economist'in onerdigi imf and its discontests zannimca cok daha iyi bir baslik olurdu. zira stiglitz kitabinin buyuk bolumunde imf tarafindan gelismekte olan ulkelere dayatilan ekonomi politikalarini elestiriyor. oysa, kuresellesme denince ilk akla gelen fakirlik ve fakirligi onlemeye yonelik politikalar, serbest ticaret, surdurulebilir kalkinma gibi konulara sadece yuzeysel olarak, birkac paragrafta deginiyor. stiglitz'in kuresellesmeyi yoneten ve yonlendiren kurumlara yonelik elestileri de son derece orantisiz. imf'i bastan sona kiya siya elestirirken daha once calistigi dunya bankasina adeta kiyak gecip elestiri dozununu dusuk tutuyor. wto hakkindaysa ettigi kelam ise birkac paragrafi asmiyor. fakat kitabin asil zayif yani stiglitz'in kuresellesmenin en buyuk aktoru olan abd hukumetini elestirmekten kacinmasi. zaman zaman abd hazine bakanligini elestiriyor, zengin ulkelerin uluslararasi iliskilerdeki iki yuzlululugunden bahsediyor ama asla amerikan hukumetini ve politikalarini dogrudan hedef almiyor. kitabi okurken sanki amerika'da hazine bakanligi diye hukumetin ekonomik ve siyasi dis politikasindan bagimsiz, kendi ozel ic cikarlari dogrultusunda hareket eden bir kurum var ve olumsuzluklardan sadece bu kurum sorumlu izlenimine kapiliyorsunuz. acikcasi stiglitz kolay lokma imf'ye vur abaliya misali yuklenirken, imf'nin arkasindaki guc soz konusu oldugunda amerikan hukumetinin icindeki burokratik bir organ olan hazine bakanligindan derine inemiyor. stiglitz'in hem teorinin hem pratigin ustasi bir iktisatci olarak kalitesi dusunuldugunde kitap bu haliyle dag fare dogurdu dedirtiyor.

Yozma

israil'in bilim ve teknoloji politikasinin bir parcasi olarak 1992 yilinda uygulamaya koydugu, arge faaliyetleri ve teknolojik yatirimlarinin finansmanini saglayacak bir risk sermayesi piyasasi kurulmasina yonelik programdir. piyasa temelli ve basarili bir program olarak bu alanda ornek gosterilmektedir. programin baslangicinda cogunlugu hukumete, kalan kismi ise yerli ve yabanci yatirimcilara ait risk sermayesi fonlari kurulmustur. yatirimcilari cekmek icin, katilanlara bes yil icerisinde hukumetin elindeki hisseleri onceden belirlenen fiyattan alabilme opsiyonu getirilmistir. 1997'e gelindiginde hukumetin elindeki tum fonlarin ozellestirilmesi gerceklesmis ve risk sermayesi piyasasi ortaya cikmistir. sermayenin yani sira yabanci cokuluslu sirketlerden teknik destek de saglanmis olmasi programin basarisi olarak gosterilmektedir.

Risk Sermayesi

risk sermayesi,ozellikle bilim ve teknoloji alanindaki arastirma ve gelistirme faaliyetlerinin finansmani icin piyasa temelli onemli bir aractir. bununla birlikte ozellikle sermaye piyasalarinin gelismedigi ulkelerde, saglikli ve kendini idame ettirebilen bir risk sermayesi piyasasinin kendiliginden olusmasi zordur. bu yuzden piyasa basarisizliklari*nin goruldugu benzer durumlarda oldugu gibi, risk sermayesi piyasasinin olusumunda devlet politikalarinin etkin olarak uyulanmasi onemlidir. bu konuda israilde uygulanmis bir program icin (bkz: yozma).

Magnet

israil hukumetinin uyguladigi, akademi-endustri iliskilerinin gelistirilmesi konusunda ornek gosterilen bir projedir. ticari degeri ilk asamada belirsiz olan bilimsel calismalarin desteklenmesi amaciyla kurulan program, akademik kurumlarca gerceklestirilen arastirma ve gelistirme faaliyetleriyle endustrinin ihtiyaclari arasindaki senkronizasyonu saglamaya yoneliktir.

programin onemli bir ozelligi, akademik kurumlarla firmalar arasindaki iliskinin sektorel bazda olusudur. yani firmalar universitelerle teker teker iliskiye girmez; isbirligi universite ile ilgili sektordeki firmalardan olusan mumkun oldugunca genis bir konsorsiyum arasinda kurulur. boylece akademik arastirmacilar endustriyle isbirliginden faydalanirken, belli bir firmaya da baglanmadan ozgurce calismalarini surdurebilirler.

hukumet program cercevesinde yurutulen bilimsel calismalara ilk asamada mali destek de vermektedir. daha sonra ise arastirmalarin finansmani tumuyle konsorsiyuma birakilir. ayrica anti-trust yasalari, konsorsiyumdaki firmalarin patent haklari yoluyla bu destekle uretilen teknoloji uzerinde tekel hakki elde etmesinin onune gecmektedir.

Napster

Bir not: Levine ve Boldrin artık Washington University St Louis'deler...


ucretsiz mp3 paylasimi yuzunden vakti zamaninda muzik sirketleriyle papaz olmustu. simdilerde isleyisi yasal bir cerceveye otursa da ortaya cikisi, fikri mulkiyet haklari olarak alinan bilim ve sanat eserlerinin patent ve telif haklarini duzenleyen yasalara karsi mucadele veren cevrelere destek olmustur. kalkinma iktisadi alanindaki iki onemli iktisatci, ucla'den david levine ve university of minnesota'dan michele boldrin, zamaninda "why napster is right?" basligi altinda napster'a saglam iktisadi argumanlarla destek veren bir internet sayfasi kurmuslardi. fikri mulkiyet haklari yoluyla her turlu bilimsel, sanatsal ve fikri eser uzerinde yaratilan tekellerin toplumsal faydasinin, tekelin getirdigi toplumsal maliyetlerden cok daha dusuk oldugunu savunan bu iki iktisatci, bu tez dogrultusunda napster'a da destek vermekteydi. bugun patent ve telif haklari uzerindeki yasal duzenlemeler ile ilgili tartismalar surmekte; bunlarin iktisadi rasyoneli giderek daha fazla tartisilmaktadir. boldrin ve levine'in konu uzerine yaptiklari diger calismalara da baglatilar iceren, napster ile ilgili sayfanin linki asagida:

http://levine.sscnet.ucla.edu/...llectual/napster.htm

Matthew Baulton

1775 yilinda buhar motorunun mucidi james watt ile ortaklik kurduktan sonra siyasi baglantilari sayesinde watt'in 1769 yilinda aldigi buhar morunun patentini 1800 yilina kadar uzatmistir. boylece boulton ve watt ortakligi buhar motorunun uretimi uzerinde yirmibes senelik bir tekel hakki kazanmis; bu sure icinde baska girisimciler tarafindan gelistirilen motorlarin piyasaya surulmesi engellemistir. boulton ve watt'in tekel konumu buhar makinasinin yaygin kullanimini engellemekle kalmamis; diger mucitlerin onunu tikadigi icin motorun gelisimine de engel olmustur. bugun boulton ve watt'in yaptiklari yatirimin maliyetini, patentin suresinin dolmasindan 17 sene once, 1783 yilinda cikartip kara gecmeye basladiklari tahmin ediliyor. yani patent boulton ve watt'a onemli oranda rant saglarken, buhar motorunun gelisimi ve yayilmasini onlemesi sebebiyle sanayi devriminin hiz kazanmasini engellemistir. bu olay, fikri mulkiyet haklari uzerinde yapilan rant kollama faaliyetlerinin iktisadi acidan zararli etkilerini gostermesi acisindan ilginc bir ornektir.

Fikri Mülkiyet Hakları

bilimsel, sanatsal ve fikri eser ve urunlerin sahiplerine bunlar uzerinde iktisadi anlamda tekel olusturma hakki verir. tekel, iktisadi acidan toplumsal maliyetleri yuzunden makbul bir yapi olmamasina ragmen, fikri mulkiyet haklarinin yarattigi tekeller, yenilik ureten kisi ve firmalarin desteklenmesi ve bilgi uretimin tesviki acisindan iktisatcilar tarafindan genel olarak gerekli gorulmektedir. schumpeter soyle der: "firmalarin ar-ge faaliyetlerini ustlenmesini tesvik etmek isteyen biri, tekellerin yaratilmasini 'gerekli seytan' olarak kabul etmelidir". bu gorus iktisat dunyasinda genel olarak kabul gorse ve fikri mulkiyet haklarina iliskin politikalar ve hukuki uygulamalar bu anlayis cercesinde olusturulsa da, gunumuzde bu gorusun muhalifleri de sayisi giderek artan "fikri mulkiyet haklari cok mu ileri gidiyor?" ve de "fikri mulkiyet yarardan cok zarar mi veriyor?" turu sorularla seslerini yukseltmektedirler.

en temel ekonomi bilgilerine sahip bir insan bile tekellerin toplumsal acidan zararli iktisadi yapilar olduklarini bilir. fiyatlari arttirarak karlarina yukseltebilme gucune sahip olan tekeller, bunu saglamak icin piyasada yapay olarak kitlik yaratirlar. buna ek olarak tekeller verimsiz ve maliyetli uretim tekniklerini kullanmaya egilimlidirler. ayrica devlet politikasi sonucu kanunlar yoluyla edinilen tekel haklari turlu rant kollama faaliyetleri icin uygun ortam sagladigindan siyasi ve ahlaki kirlilige de sebep olur. bunlar ve bunlara eklenebilecek baska iktisadi gerekcelerle iktisatcilar tekellere kuskuyla yaklasmaktadirlar. bu yuzden bilgi uretimini ve birikimini tesvik icin yasal duzenlemelerle fikri mulkiyet haklarini dagitmadan once, elde edilecek toplumsal faydanin buyuklugunu ve bunu elde etmenin maliyetini iyi analiz etmemiz gerekiyor.

fikri mulkiyetten kaynaklanan bir tekelin toplumsal maliyetini bir guncel bir ornekle aciklayalim. ilac endustrisinde en buyuk maliyetler arastirma ve bilimsel gelistirme calismalari icin yapilan harcamalardan olusan sabit maliyetleridir. ilac gelistirildikten sonra ise uretilen ilaclarin marjinal maliyeti cok dusuktur. ayrica uretilen miktar arttikca sabit maliyetten kaynaklanan yuksek ortalama maliyetler de giderek azalir. bu temel iktisadi prensipler, gunumuzde aids hastalarinin kullandiklari ilaclarin afrika'da pek cok hayat kurtarabilmeye olanak saglayabilecek olcude goreceli olarak dusuk maliyetlerle uretilebileceklerini ortaya koyar. ancak buyuk ilac firmalari patent haklarinin getirdigi tekel guclerini kullanarak, bati dunyasindaki gelismis ulkelerden elde edecekleri yuksek karlari hesaba katarak fiyatlari yuksek tutarlar. tekelin yarattigi yapay kitlik fakir afrika ulkelerinin ilaclara erisimini engeller.

su asamada tekellerle ilgili temel iktisat bilgilerine sahip okuyucunun aklina hemen, tekellerin farkli piyasalarda farkli fiyatlar uygulayarak karlarini arttirma egilimleri gelecektir (price discrimination). bu prensip sunu soyluyor. tekeller farkli piyasalarda farkli fiyatlandirma stratejisi uygulayarak, urunu yuksek fiyat odeyebilecek tuketiciye yuksek fiyattan, dusuk fiyat odeyebilecek tuketiciye dusuk fiyattan satmak isterler. aslinda firmanin karini arttiran bu strateji, urunu birim maliyetin uzerindeki bir fiyattan satin almaya hazir tum tuketicilere ulastirarak tekelin toplumsal maliyetini azaltir. lakin fiyat farklilastirmasi prensibi uygulamada zor ve maliyetlidir. bu yuzden urune yuksek fiyat vermeye hazir tuketiciye ulasmakta zorluk cekmeyen tekellerin, urunu dusuk fiyattan satabilecekleri tuketicilere ulasma istekleri zayiftir. ayrica dusuk fiyattan satilan urunler insanlarda bunlari baska piyasalarda yuksek fiyattan satma gudusunu doguracagi, ve bu da diger piyasalardaki yuksek fiyatlari dusurecegi icin fiyat farklilastirmasi prensibi uygulamada islemeyebilir.

kisaca aids ilaclari orneginde ilac sirketlerinin afrika ulkelerine buyuk indirimler yapmamalarinin nedeni bunun diger piyasalarda sirketin elde edecegi karlari azaltacak olmasidir. yoksa gelistirilmis bir ilacin yuksek miktarlarda uretildiginde ortalama birim maliyeti cok dusuktur. aids ilaclari ornegi, fikri mulkiyet haklari yoluyla yaratilan tekellerin yarattigi toplumsal maliyetin oldukca yuksek olabilecegini ortaya koymaktadir.fikri mulkiyet haklariyla yaratilan tekellerin olumsuz sonuclarini ortaya koyan pek cok ornek vardir.

sonuc:
1. toplumsal acidan tekel kotu, rekabetci piyasalar iyidir.
2. fikri mulkiyet haklari fikri tekeller yaratir.
3. fikri tekel sahiplerinin etrafta duydugumuz "telif hakki kutsaldir, ihlali hirsizliktir" gibi sozlerine supheyle yaklasmamizda da fayda var.

Fikri Mülkiyet

mulkiyet hakkindan ziyade tekel hakkidir. cok basit bir ornek: bir cd sahibinin mulkiyetindedir. eger biri onu calarsa sahibi cd'yi kullanamaz ya da baskasina satamaz. biri cd'yi satin alirsa, satin alan sahis ona fiziksel olarak sahip olsa da, cd'nin icindeki muzigin sahibi fikri mulkiyet kanunlari geregince eser sahibi ya da firmadir. ben cd'yi satin alip kopyalar ve baskasina satarsam, eser sahibinin eserini elinden almis olmam. o yine eserini istedigi gibi kullanabilir. ama ben kanunlara gore fikri mulkiyeti ihlal etmis olurum. daha ilginci pazardan aldigim patatesi kizartma yapip bir bufede satabilirim, ama aldigim cd'yi izinsiz dukkanimda calip musterilerime dinletirsem basim belaya girer.

goruldugu gibi kanunlar yoluyla fikir ve sanat eserlerinin sahiplerine verilen haklar bildigimiz mulkiyet haklarindan farkli. bu haklar eserin kullanimasini, cogaltilmasini ve satisini eser sahibinin iznine bagliyor. yani fikri mulkiyet kimdeyse, eserin kimler tarafindan nasil kullanilabilecegine o karar veriyor. bu dupeduz tekel hakkidir.

gunumuzde fikri mulkiyet kavramina elestirel yaklasan kesimler bu terim yerine fikri tekel terimini tercih etmektedirler.

Robert Aumann

yaptigi calismalar dunya barisini bilmem ama mikroekonomik teoriye onemli katkilarda bulunmustur. ozellikle tekrarli oyunlar konusundaki calismalari dikkat ceker. kendisi isbirliksiz oyunlarda bagimli denge (correlated equilibrium) kavramini ortaya atmistir. denilebilir ki john nash'in kendi adiyla anilan stratejik dengesi, john harsanyi'nin bayesyen dengesi ve de reinhard selten'in mukemmel dengesi gibi, aumann'in da bagimli dengesi ona nobeli getirmistir.

oyun teorisyeni olup stratejik etkilesimleri incelemeyi kendine is edinen aumann'in ilgisi iktisatla sinirli kalmamistir. oyun teorisinin onemli uygulama alanlarindan olan politikaya da ilgi duyan (ve de asiri sag bir siyasi kimlige sahip olan) aumann'in nobel konusmasi "savas ve baris" adini tasir. bu konusmada barisi korumak icin savasin dogasinin incelenmesinin onemini ve oyun teorisinin bu konudaki islevini anlatir. savasin yeri geldiginde rasyonel bir tercih oldugunun altina cizen aumann, bu gercegin kavranmasinin dunya barisinin korunmasina yardimci olacagini savunur. buna gore soguk savas yillarinda dogu ve bati arasinda sicak catismalarin cikmasini onleyen, silahlanmanin ortaya cikardigi caydiriciliktir. aumann siyasi ve askeri caydiriciligin kisa vadede savaslari engelleyip taraflari isbirligine zorlayarak, uzun vadede karsilikli guvenin olusmasina yardimci olacagini dile getirir. burada aslolan kalici bir baris yakalamaktir; aumann oyun teorisine dayanarak barisa yonelik aceleci yaklasimlarin uzun vadeli barisa engel olabilecegini iddia eder.

koyu bir musevi olan aumann'in tevrat'la ilgili calismalari da vardir. bunlardan tevrat'in icinde sifreler aradigi calismasi basarisizlikla sonuclansa da, tevrat'ta gecen bir bolusum problemine oyun teorisi yoluyla getirdigi aciklama oyun teorisinin kokenlerinin cok eskilere dayandigini ortaya koymustur.

Arthur Lewis

kalkinma ekonomisi alanindaki calismalari sebebiyle 1979 yilinda nobel odulu saint lucia'li iktisatci. nobel ekonomi odulunu alan ilk siyahi iktisatcidir.

lewis'in en bilinen calismasi gelismekte olan ulkelerin kalkinma sureclerini aciklayan ve kendi adiyla anilan iki sektorlu klasik kalkinma modelidir. buna gore gelismekte olan bir ekonomide, biri tarim ve hayvanciliga dayanan geleneksel sektor ve biri de sanayi olmak uzere iki sektor vardir. geleneksel sektorde gercek issizlik yoktur ama gizli issizlik vardir. asiri istihdamin oldugu geleneksel sektorde bir iscinin uretime marjinal katkisi sifirdir. bu yuzden geleneksel sektorde isciler bogaz tokluguna calismaktadirlar. fakat sehirde, sanayi sektorundeki isciler baslangicta uretime yaptiklari marjinal katki kadar kazanmaktadirlar. iste geleneksel sektor ve sanayi sektoru arasindaki bu ucret farki insanlari sehre goc edip sanayide calismaya iter. fakat sanayi geleneksel sektore gore kucuk oldugu icin goc eden kitleler sanayi tarafindan kolayca emilemez; sehirde issizlik olusur. neticede sinirsiz emek arzi ve beraberinde olusan issizlik, sanayideki ucretler uzerinde asagi dogru baski olusturarak ucretleri geleneksel sektor seviyesine kadar indirir. sonucta ucuz is gucu sayesinde sanayi hizli gelisse de geleneksel sektordeki gizli issiz ordusu ucretlerin artmasini engeller.

Edmund Phelps

iktisat bilimine olan en buyuk katkisi makroekonomik modellerin icine mikro temelli beklentileri yerlestirmesidir, ki bu o donemde makroekonominin cehresinin degistiren onemli adimlardan biridir.

phelps en cok "beklentilerle genisletilmis phillips egrisi"yle bilinir. phillips egrisi enflasyonla issizlik arasinda negatif bir iliski oldugunu gosteren bir egri. ekonomi politikalarinin basarisinin en onemli gostergesi issizlik oranlari olunca bu iliski de gerek iktisatcilar gerekse politikacilar nezlinde cok onemli oluyor tabii. dogal olarak akla gelen sey de bu iliskiden faydalanip genislemeci politikalar yoluyla, biraz yuksek enflasyon pahasina da olsa, issizligi dusuk tutmak. lakin bu dusunce 1970'lerde amerika'daki stagflasyon doneminde cuvalliyor; yuksek enflasyon oranlarina ragmen issizlik dusmuyor. bu sirada phillips egrisine ne oldugunu da phelps acikliyor. phelps ozetle diyor ki insanlar aptal degil, fiyatlarin arttigini goruyorlar ve buna bakip gelecek senenin fiyatlarina iliskin beklentilerini revize ediyorlar. bu da isci-isveren arasindaki sozlemelere yansiyor. ucretler de revize edildikce reel ucretler enflasyon oncesi seviyesine geldigi icin, issizlik orani da enflasyon oncesine donuyor. sonucta hem enflasyon artiyor, hem issizlik dusmuyor. yani, grafiksel olarak, phillips egrisi konum degistiriyor.

tabii burada phelps'in teorisinde uyarlayici beklentiler'i kullandiginin altini cizmeliyim. yani isciler beklentilerini adim adim revize ediyorlar. bu yuzden onlar daha uyanmadan enflasyonu daha da arttirip issizligi bir sure daha dusuk tutmak olasi. teorik olarak enflasyonu surekli arttirip issizligi surekli dusuk tutmak mumkun olsa da pratikte bu mumkun olmadigi icin genislemeci politikalarin sonu bu teoriye gore hep husranla bitiyor.

bundan hareketle phelps uzun vadede phillips egrisinin dikey oldugunu, uzun vadeli issizlik oraninin ise enflasyona gore degismedigini soyluyor. bu issizlik oranina da "enflasyonu yukseltmeyen issizlik orani" anlaminda "non-accelatating inflation rate of unemployment", yani kisaca nairu, deniyor.

rasyonel beklentiler geldikten sonra phelps'in kullandigi uyarlayici beklentiler kurami gozden dustu. dolayisiyla phelps'in teorisinin de bugun modasi gecti. yine de phelps'in makroekonominin mikro temellerinin olusumundaki katkisi onemlidir.

Tobin'in Q Oranı

nobel odullu ingiliz iktisatci james tobin tarafindan ortaya atilan ve sirketlerin yatirim kararlarini incelemekte kullanilan bir orandir. kisaca q ile ifade edilen kavram sirketin piyasa degerinin varliklarinin degerine oranini ifade eder. eger piyasa degeri sadece sirketin varliklarinin degerini yansitiyorsa bu oran 1 olur. eger q birden buyukse o zaman yatirimcilarinin sirketin maddi varliklarindan baska olculemeyen ve sirketin karliligini etkileyen baska faktorlere deger verdikleri sonucu cikar. sirketin degerinin varliklarinin degerinin uzerinde olmasi, sirketi sermaye yatirimlarini arttirmaya tesvik eder. q eger birden kucukse, bu piyasanin sirkete varliklarin degerinden daha az bir deger verdigini gosterir ki, bu durum genellikle piyasadaki yanilsamadan kaynaklanir.

Optimum Quantity of Money

parasal iktisatin temel konularindan biri. toplumsal refahi maksimize edecek para miktarini ve bu miktarin artis oraninini ifade eder. bununla ilgili bir baska kavram da optimal enflasyon oranidir. bu alanda en bilinen ve en cok referans alinan calismalar milton friedman'a aittir. friedman 1969 tarihli calismasinda optimal enflasyon oraninin, reel faize esit oranda bir deflasyon oldugunu bulmustur (burada reel faiz sermayenin getirisidir). bu sonuc, paranin miktar teorisine gore para arzindaki buyumenin reel faizin negatifine esit olmasi gerektigini soyler. bu da nominal faizin sifir olmasi gerektigi anlamina gelir (hayir, friedman islamci falan degil. bildigim kadariyla musevi bir aileden geliyor kendisi). bu optimal para politikasi kuralina friedman rule ya da chicago rule da dendigi olmustur. parasal iktisat literaturunde bu konu ustune, farkli durumlarda farkli sonuclar ve farkli kurallar ortaya koyan calismalar yapilmistir ve yapilmaktadir.


ek: bu eksi sozluk zamanindan kalan yazilardan biri. yakin zamanda ise baska bir blogda pratikte %2 enflasyon oraninin ideal kabul edilmesinin sebepleri uzerine bir yazi yayinlandi:
http://lattakian.blogspot.com/2007/05/2lik-enflasyonun-makbul-saylmasnn.html

Nominal Çapa

merkez bankasisinin ekonomik hedeflerle tutarli bir para politikasi uygulanmasina yardimci olmasinin yaninda, uygulanan politikalarin halk (yatirimci, firma sahibi, evsahibi, kiraci vs.) tarafindan algilanabilmesini saglayan ve beklentileri sekillendiren para politikasinin bir unsurudur. kredibilitesi yuksek merkez bankalari (mesela fed) ortulu nominal capa kullanip bunu halka aciklamayabilirler. fiyat istikrarini saglamakta zorlanan merkez bankalari ise acik bir nominal capaya ihtiyac duyarlar. uygulanan politikanin istenilen hedefleri tutturmasi buyuk olcude halkin beklentilerini de tahmin etmeye bagli oldugu icin bunu saglayacak en emin yol insanlara uygulanacak politikanin hedefleyecegi nominal degiskenleri onceden aciklamaktir. nominal capa olarak kullanilan uc degisken vardir:

1) para arzi,
2) doviz kuru,
3) enflasyon.

para arzindaki buyume fiyat artisiyla iliskili oldugu icin nominal capa olarak para arzi secilebilir. ancak bu iliski her zaman cok guclu olmadigindan ve halk tarafindan gelecekteki fiyat artisiyla iliskilendirilmesi zor olacagindan, para arzini nominal capa olarak secmek cok makbul degildir. ayrica paranin hangi taniminin secilmesi gerektigi konusunda da bir netlik yoktur.

kur capasi rejiminde nominal doviz kuru hedeflenerek sozkonusu dovizdeki fiyat istikrarinin ulusal paraya da yansimasi hedeflenir. bu rejimin basarili olabilmesi iki ulke arasindaki enflasyon farkinin dusuk olmasina, merkez bankasinda yeterince doviz rezervi bulunmasina, merkez bankasinin kredibilitesini korumasina ve ulkenin rekabetci gucunu koruyabilmesine baglidir. bu rejim 1999da baslayan ve 2001 kriziyle tarihe karisan istikrar programinin en onemli unsuruydu. o donemde enflasyonun yeterince hizli dusurulememesi turk lirasinin asiri degerlenmesine yol acmisti. sonucta ihracatcinin rekabet gucu dusmus, ithalat anormal derecede artmis, cari islemler acigi buyumustu. bununla beraber var olan yapisal sorunlara siyasi sorunlar da eklenince programin kredibilitesi yok olmus, ve neticede kur capasini surdurmenin spekulatif ataklarla doviz rezervlerinin erimesine deymeyecegi anlasilinca bu rejim terkedilmisti.

nominal capa olarak enflasyonun secilmesi ise enflasyon beklentilerinin dogrudan sekillendirilmesine yoneliktir. bu konudaki gerekli bilgi icin (bkz: enflasyon hedeflemesi).

uzun vadede capa olarak zaman zaman nomimal gsyih'nin adi da gecer. lakin para politikasinin gsyih uzerindeki etkisinin ortaya cikmasi aylar alacagindan ve gsyih uzerinde etkili olan pek cok etken var oldugundan, bu ideal bir secim degildir.

Median Voter Theorem

harold hotelling tarafindan gelistirilen, firmalar arasindaki yer (konum) secimi yoluyla gerceklesen rekabeti inceleyen ekonomik modelin siyasete uygulanmis seklidir. en basit sekliyle, secmelerin uzerinde bulunduklari siyasi yelpazenin dogrusal oldugunu dusunelim. yani tum secmeler en soldaki ve en sagdaki secmenlerin arasinda bir noktada yer alsinlar. ayrica secmenlerin konumlari sabit olsun ve herkes kendisine en yakin partiye oy versin. son olarak varsayalim ki sadece iki parti var (x ve y) ve bunlar politik konumlarini en fazla oyu alacak sekilde secmek istiyorlar. simdi soru su: bu durumda partiler siyasi yelpazenin hangi noktasina konuslanirlar?

Sonnenschein Debreu Mantel Teoremi

genel denge ekonomisinin en onemli teoremlerinden biridir. 1970'lerde ilk olarak hugo sonnenschein tarafindan ortaya atilmis, daha sonra gerard debreu ve rudolf mantel basta olmak uzere pek cok onemli iktisatcinin calismalari sonucu teorem halini almistir. "anything goes theorem" olarak da bilinir.

sdm teoremi, bir ekonomideki bireylerin teker teker fayda maksimizasyonundan cikan talep fazlasi fonksiyonlarinin toplanmasiyla ortaya cikan "toplam talep fazlasi fonksiyonu"nun, bu toplam sirasinda arzu edilen pek cok ozelligini koruyamadini ortaya koyar. bu durumda fonksiyon ekonomide tek bir denge noktasi olmasina yol acacak ozelliklere sahip olmayabilir. yani denge birden fazla olabilir. teorik olarak coklu da olsa dengenin var oldugu ve her bir dengenin pareto optimal oldugu gosterilse de bu dengelerin her biri dagilim acisindan farkli sonuclar dogurur. yine de, fazla kisitlayici olmayan belli sartlar altinda, denge sonlu sayida ve yerel olarak tek oldugu icin comparative statics yapilabilir.

bazi iktisatcilar bu teoremden yola cikarak genel denge teorisinin gercek dunyaya uygulanamayacagini; ekonomik teoriyi mikro temellere oturtan ve matematiksel mukemmellige ulasmaya calisan iktisat anlayisinin bu teoremle birlikte coktugunu iddia etmislerdir. yalniz burada ilginc olan nokta, teoremi ortaya cikaran ve ona katki yapan iktisatcilarin ayni zamanda genel dengenin babalari olmalaridir. yani teorem aslinda genel dengeyi cokertmek icin degil, onun bir eksigini ortaya koymak icin ortaya atilmistir.

gunumuzde bu konudaki calismalar devam etmekte ve genel denge teorisindeki eksiklere cozum uretilmeye calisilmaktadir. sdm teoreminin sonuclarina ragmen genel denge teorisi bugun modern iktisadin en onemli konularindandir.

Ceteris Paribus

iktisat kitabinin kapagini acmis hemen her iktisat ogrencisinin duydugu; ama pek azinin gercekte ne oldugunu, ne ise yaradigini, dogru kullaniminin nasil oldugunu bildigi latince terim. oncelikle sunu belirteyim: en yaygin kullanimi iktisatta olsa da iktisadi bir terim degildir. herkesin anlamasi icin basit bir ornek uzerinden izah edeyim:diyelim ki tavuk urunlerine olan talebi inceliyoruz. benim teorik ya da amprik calismam sunlari soyluyor olsun: "ceteris paribus" tavugunun fiyati azalirsa tavuga talep artar; "ceteris paribus" kirmizi etin fiyati artarsa tavuga talep artar; "ceteris paribus" kus gribi cikarsa tavuga talep (tehlikenin ciddiyetiyle orantili olarak) azalir vs. vs. burada "ceteris paribus" terimi onemlidir, zira kus gribi yokken tavuk fiyatlarindaki azalmanin tavuga talebi arttirmasi, hem kus gribi cikip hem fiyatlar azaldiginda talebin artacagi anlamina gelmez. onun icin ayri bir analiz gerekir. ozetle bu ornekte ceteris paribus varsayimi talebi etkileyecek pek cok faktoru teker teker degistirdigimizde talep nasil degisir bunu incelemekte kullanilir. peki bu bilgi yeterli midir? basit iktisadi sonuclar icin evet.

tabii sorarsaniz, geri kalan her sey gercekte sabit kalir mi? kalmak zorunda degildir. mesela kus gribi ciktiginda tavuk fiyatlari sabit kalmaz. ayrica tavuga olan talep kirmizi ete olan talebi etkileyebilecegi icin et fiyatlari da sabit kalmayabilir. bu durumda aslinda fiyatlar model icinde belirlenir. dolayisiyla genel denge analizi yapmak gerekir. boylece en nihayetinde disaridan gelen bir sokun (burada kus gribi) modelin tum degiskenlerini (fiyatlar ve talep) nasil etkiledigini inceleyebiliriz (comparative statics).

genel denge icin ilk once iktisada giris kitabini bitirip orta duzeyde mikroiktisat kitaplarina bakmaniz gerekir. o zaman da eger ilgiliyseniz oradaki standart varsayimlar sizi rahatsiz edecek. bu asamada onunuzde iki tercih olacak: birincisi, ben zaten auditci olacagim deyip bosvermek; ikincisi de neyi neden yapiyoruz biz diye sorgulamak. eger sorgulamayi secersiniz iktisat methodolojisiyle ilgili calismalari inceleyebilir, daha ileri duzeyde iktisat dersleri alabilir, ve hatta cok ilginizi cekerse bu islerin icine dalip akademik bir iktisatci olup cikabilirsiniz.iktisat methodolojisi ve felsefesine merakli bunyeler icin stanford encyclopedia of philosophy'nin ilgili bolumu on-line bir kaynak olarak faydali olabilir: http://plato.stanford.edu/entries/economics/

Easy Jet

Bu da ucuz uçuşlarıyla adını duyuran Easy Jet'in hikayesi...


sektore girerken uyguladigi strateji kitaplara vaka incelemesi ornegi olarak gecen sirket. 1997 yilinda avrupa birligi hava tasimaciliginda deregulasyona gider. yani ulusal ya da ozel havayolu sirketlerine uygulanan devlet destekleri kaldirilir ve sektor piyasa kosullarinda serbest rekabete acilir. hemen ardindan da yeni firmalar sektore akin ederler.

easy jet, ryanair gibi firmalar sektore girerken "lean and hungry look" , yani "siska ve ac gorun" diye tanimlanan bir strateji izlerler. siskalik maliyetleri en aza indirip rekabetci kalabilmekle ilgilidir. easy jet, ucaklarin ucus surelerini yuksek tutar, operasyon maliyetlerini azaltmak icin sadece iki tip ucak satin alir, bilet satisini internete kaydirir ve boylece sektorde rekabetci kalir.

maliyetleri dusuk tutmanin yaninda easy jet kisa zamanda buyumeyi hedefleyen bir stratejisi izler. aslinda burada easy jet ve benzeri firmalarin 80'lerde amerika'daki havayolu tasimaciliginin rekabete acilisinda yasananlardan ders aldigini soyleyebiliriz. o donemde buyuk ulusal havayolu sirketleriyle az sayida hatta rekabet etmek uzere kurulan kucuk sirketler, buyuk havayollarinin bu kucuk sirketlerin mantar gibi cogalacagindan korkup agresif bir rekabet politikasi izlemeleri sonucu batmislardi. ayni seyin avrupa'da da yasanabilecegini goren easy jet ve benzerleri, sektore cok sayida hatta hizli bir giris yapmayi tercih ederler. boylece buyuk havayolu sirketleri icin rekabetin maliyeti artar. ayrica gelecekte hizli bir sekilde buyumeyi hedefleyip ucak ureticilerine cok sayida ucak siparisi verirler.

yapilan bu hamleler sonucu easy jet bir anlamda gemileri yakar. zira buyuk oynayarak sektore hizli bir giris yapan easy jet'in sektorden zarar etmeden kacip kurtulma olasiligi kalmamistir. hal boyle olunca da avrupali buyuk havayolu sirketlerinde, rekabet etmekten baska caresi olmayan easy jet'le, kendilerinin de kaybedecegi agresif bir rekabet icine girme istegi olusmaz. neticede easy jet kar eden istikrarli bir sirket olarak sektorde yerini alir.

İzmir'de otobüs servisi yasağı

Bu yazıyı yasağın söz konusu olduğu 2006 başında yazmıştım. Oyun teorisi yanılmadı.



uygulanabilirligi ve anlamliligi tartisilacak bir karar. otobus sirketlerinin kendilerine gore hesaplari olabilir, ama belediye ve il trafik mudurlugu boyle bir karar alacaksa ortada kamusal bir yarar olmasi gerekir. otobus sirketleri isterlerse tek baslarina, isterlerse ortak hareket ederek sehir ici servisleri tek tarafli olarak kaldirabilirler. sonucta yolcularina servis hizmeti saglamak gibi bir yukumlulukleri yok. ancak tabii ki rekabet sartlari icinde tum sirketlerin katilimi olmadan boyle bir uygulamaya gitmek akilci olmaz. sonucta otobus isletmecileri birliginin aldigi karar tum firmalar icin baglayici olamayacagina ve rekabet icindeki firmalarin boyle bir karara uymayarak avantaj saglama egilimi olacagina gore, tum firmalar istese bile sehir ici servislerin kalkmasi ancak belediye ve il trafik mudurlugunun bu yonde karar almasiyla olabilir.

ancak belediye karar alirken tuketiciyi de dusunmek zorundadir. yasak getirecekse bile tuketicinin bundan gorecegi zarari ortadan kaldiracak ve uygulamanin kamusal acidan faydali olmasini saglayacak tedbirleri almalidir. zaten alacaktir da. zira sadece firmalarin lehine olacak bir karar almak ne kamu yoneticiligi acisindan, ne de siyasi acidan akilci bir tercih olacaktir. gecmiste sehir icindeki minibus hatlarinin kaldirilmasi sonrasi belediyenin otobuslere yaptigi yatirim gibi politikalar hatirlanirsa, belediyenin saglam bir alternatif uretmeden boyle bir karar alacagini dusunmuyorum. tabii farkli hesaplar siyasi popularite ihtiyacinin onune gecmedigi takdirde... belediyenin destegi olmazsa da bu is yatar.

Oyun teorisi

en yaygin kullanimi ekonomide olmakla birlikte, hayatin her alaninda karsimiza cikan sorunlarin analizinde bize yardimci olan bir kuramdir. ekonomist olmak gibi bir derdi olmayan bir ekonomi ogrencisinin, ekonomi bolumunden edinebilecegi hayata dair en buyuk kazanc oyun teorisi ogrenmek olacaktir. oyun teorisini gundelik hayatta karsilasilan sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlara uygulayabilme becerisi kazanmak, insana karmasik gorunen pek cok sorunu rahatca analiz edebilme yetisi kazandirir. bu konuda bir basucu eseri, avınash dixit ve barry nalebuff'un "thinking strategically: the competitive edge in business, politics, and everyday life" adli kitabidir. stratejik dusunme adiyla turkceye de cevrilen kitap sabanci universitesi yayinlari tarafindan da yayinlaniyordu.

bu konudaki bir baska unlu kitap ise yine nalebuff'un "co-opetition" adli kitabidir.

Mamüllerimizde domuz yağı yoktur

hedef kitlesi musluman olan bir urunde yer almasi kacinilmaz olan ifade. oncelikle hicbir urunde yazmadigini dusunelim. bu durumda urunun icerigiyle ilgili bilgideki pek cok maddenin ne oldugunu anlamayan ama bu konuda hassas bir tuketici, baskalarindan duyduklari ve kendi bildikleri cercevesinde guvendigi markadan alisveris yapacaktir. bu durumda tuketiciye guven vermeyi ve kendi markasini ayirt etmeyi hedefleyen firma, acikca domuz yagi kullanmadigini ilan edip avantaj saglayabilir. her firma ayni amaci gudeceginden ve herkes bu guvenceyi verirken vermeyen firma hakkinda suphe olusacagindan, sonucta tum firmalar bu ifadeyi urunlerine koymak durumunda kalir. ateist de olsaniz urununuz icin bu guvenceyi vermeniz menfaatiniz icabidir.

peki bu ibarenin yer aldigi urunlerde gercekten domuz yagi yok mudur? eger soz konusu olan buyuk bir firma ise tuketiciyi yaniltmanin, hatta daha kotusu domuz yagi kullanmaktan sabikali olmanin maliyeti alternatif maddeler kullanmaktan cok daha yuksek olacagi icin ifade buyuk olasilikla gercegi yansitir. ote yandan marka olarak taninmamis bir firmanin kotu un kazanmak gibi bir korkusu olmayacagindan, eger kanuni olarak cezalandirilma korkusu da yoksa, tuketiciyi kandirma ihtimali vardir. urununde esek eti kullanmaktan cekinmeyen adamin domuz yagi kullanmaktan cekinecegini hic sanmiyorum.

not: bu entry soz konusu ifadenin iktisadi manasini irdelemektedir. herhangi bir ulkede (illa turkiye olmasi gerekmez) muslumanlara mal satmak istiyorsaniz, bu ve buna benzer ifadeleri urunun uzerine buyuk harflerle yazmaniz menfaatiniz icabidir. konunun iktisadi boyutunun disinda kalan noktalari bilenler yazsinlar.

Domuz eti

bazilarinin dinin icki, kumar, zina gibi turlu yasaklarina uymayip emirlerine aldiris etmeyen halkin, adindan bile tiksinmesine anlam veremedigi ettir. oysa babasi, abisi, arkadasi, dayisi, komsusu susu busu icki icen insan icki konusunda hassas olmaz. icki icmek dini acidan yasak olsa da toplum acisindan yasak olmak bir yana normal bir harekettir. hatta bazen icki icmezseniz tepki cekersiniz. ayrica yaptiginizin gunah olduguna bile inaniyor olsaniz, birkac defadan sonra vicdan azabi cekmeyi birakirsiniz; yoksa hayat gecmez. dolayisiyla son kertede dini kurallar degil, toplumsal kurallar insanlarin davranislarini sekillendirir.

domuz eti de icki gibi rahatlikla marketlerde satiliyor olsa, baska insanlarin da aldigini goren insanlar satin alirlar. sonucta bugun nasil turkiyede icki icen ve icmeyen insanlar varsa, domuz eti yiyen ve yemeyen seklinde iki insan grubu olusur. bugun ise kimse ne arz, ne talep ettigi icin satilmiyor. aslinda ekonomik acidan tipik bir coklu denge durumu. akilli bir pazarlama ve fiyat stratejisiyle, domuz eti uretecek firmalar turkiyede kendilerine alici bulurlar. tabii bunun icin once uretmeleri lazim.

11 Mart 2007 Pazar

Nobel Ekonomi Ödülü

Şu ana kadar, sunduğumuz yazılar belli bir bütünlük arzediyordu. Şu noktadan sonra biraz daha serbest takılacagız. Sırada Nobel Ekonomi Ödülü var.


(Nobel Ekonomi Ödülü) nobel vakfi tarafindan verilen ekonomi odulunun resmi olmayan yaygin ismi. isvec merkez bankasi, 1968 yilinda kurulusunun 300. yili munasebetiyle nobel vakfina yuklu bir bagista bulunarak, vakfin banka adina ekonomi alaninda, nobel odulu kurallari cercevesinde, sahipleri isvec kraliyet bilimler akademisi tarafindan belirlenecek bir odul tesis etmesini saglamistir. boylece "the sveriges riksbank prize in economic sciences in memory of alfred nobel", yani hepimizin nobel ekonomi odulu olarak bildigi odul dogmustur. bu sayede hem banka ekonomi dunyasinin en prestijli odulune adini vermis, hem vakif yuklu bir bagisa konmus, hem iktisat kendini bilim olarak kabul ettirme yolunda onemli bir adim atmis, hem alfred nobel'in anisi yad edilmis, hem de birkac iskandinav iktisatci iktisat dunyasinda daha fazla takdir gormustur. yani herkes kazanmistir. nobel vakfi ekonominin ardindan gelecekte baska bir alanin oduller kapsamina dahil edilmeyecegini duyurmustur.

Odul sahibi iktisatcilar icin:

http://nobelprize.org/nobel_prizes/economics/laureates/

İktisat

Altyapıyı hazırladık. Şimdi iktisat hakkındaki yazımızı sunabiliriz:


bazi insanlarin buyuk bir gaflet icinde olup ciddiye almadiklari bilim dali. oysa sevsek de sevmesek de iktisat hayatimizi etkiliyor, degistiriyor. iktisatcilar ideolojileri yonlendiriyor, politikalari etkiliyor. tabii bunlarla beraber iktisat da konusu ve araclari bakimindan evriliyor.

ornegin kapitalizmin onsekizinci yuzyilin sonlarinda toplumlarda yaratmaya basladigi degisimin ideolojik destekcileri iktisatcilardir. klasik iktisatcilarin piyasada gerceklesen serbest kontrata dayali iliskilerin herkesin refahini arttiracagi yolundaki gorusleri, geleneksel uretim ve bolusum iliskilerin ortadan kalkip piyasalarin toplumun her alaninda etkili olmasinda onemli rol oynamislardir. (ayni sey klasik iktisatcilarin yontemini kullanarak kapitalizm elestirisi yapan marx icin de gecerlidir.)

benzer sekilde buyuk buhrani takip eden yaklasik 40 yil boyunca keynes ve takipcilerinin, daha sonraki donemde hayek, friedman ve diger liberal iktisatcilarin hem bilimsel hem siyasi alanlarda etkinlikleri kayda degerdir (bu iki alandaki etkinligin zaman icinde birbirleriyle olan paralelligine ozellikle dikkat edilmelidir). gunumuzun kuresellesme konusundaki meselelerinde de iktisatcilar hem politika uretimi konusunda hem de fikri tartismalarda oldukca etkilidirler.

bunlarla beraber, iktisadin yasadigi degisimin kapitalizmin ihtiyaclariyla gosterdigi paralellikler de ilginctir. oncelikle onsekizinci yuzyilin sonlarina dogru iktisat biliminde onemli bir paradigma degisimi gerceklesmistir. o zamana kadar (klasik iktisatcilar zamaninda) iktisat icin bugun siyasi iktisat anlamina gelen "political economy" terimi kullaniliyordu. marshall, jevons ve digerleri tarafindan baslatilan marjinalist devrim sonucu bu kavram yerini "economics" terimine birakti. bu elbette ki sadece bir isim degisikliginden ibaret degildi. iktisadi bilimsel temellere oturtma cabasinin bir sonucu olan bu degisimle birlikte pozitif iktisat anlayisi temel methodolojik yaklasim halini aldi. lakin soz konusu degisim elestirileri de beraberinde getirdi. marxist bir ekonomist olan meghnad desai, iktisadi analizi politik iliskilerden soyutlayip bireysel iliskiler duzlemine indiren bu yaklasimin ortaya cikisini ve gelisiminin desteklenmesini ideolojik bir tercih olarak degerlendirmistir. bunu destekler sekilde, piyasalarin hayatin her alaninda ve her turlu insani iliskideki etkisini surekli arttirdigi bir donemde, gary becker gibi insan davranislari ve iliskilerini neo-klasik iktisadin araclariyla aciklayan bir ekonomistin nobel almasi da ilginctir. (burada iktisat nasil yapilmali diye bir tartismaya girmeyecegim. ama dikkat cekmek istedigim nokta, bu sorunun da yanitinin donemden doneme degistigidir.)

goruldugu gibi iktisat, icinde bulundugu sosyal ve siyasi yapinin sekillenmesine katki saglayan bir bilim olmakla birlikte; ayni zamanda konusu ve yontemleri bakimindan bu yapinin etkisiyle surekli evrilen bir bilimdir. gunumuzde piyasa iliskilerinin insan hayatindaki rolu dusunuldugunde cok da onemli bir bilimdir. sosyal bir bilim mi olmalidir, yoksa pozitif bir bilim mi; onun kararini, burada uzun bir tartismaya girip konuyu dagitmamak adina, okura birakiyorum.

We are all Keynesians now (Şimdi hepimiz Keynesçiyiz)

Keynesyenlerden bahsetmişken, yeri geldiğinde herkes keynesçi olabiliyor. Ama sözün aslı "we are all socialists now" şeklinde...


We are all Keynesians now

1971 yilinda richard nixon'in soyledigi ve nixon yonetiminin ekonomi politikasina pragmatik yaklasimini ortaya koyan soz. bu donemde abd'de muhafazakar yonetimden beklenilenin aksine ekonomiyi canlandirmak icin butce acigi verilmesine goz yumulmus, enflasyonla mucadele ugruna ucret ve fiyat artislari uzerine getirilen sinirlandirmalar gibi mudahaleci politikalar uygulanmistir. ironiktir ki nixonin keynesci oldugu bu donem keynesci fikirler icin sonun baslangicidir. ilerleyen zamanlarda ortaya cikan stagflasyonla birlikte ikinci dunya savasi sonrasi donemde dunya ekonomisine damgasini vuran keynesci politikalar da rafa kalkti.

II

nixon'in ifadesi kadar unlu olmasa da, ayni soz 1965 yilinda time dergisi tarafindan friedman'in agzindan da alinti yapilarak aktarilmistir. ancak friedman daha sonra alintinin sozun baglami disinda yapildigini soylemis; kullanilan dil ve araclar bakimindan keynezyen olduklarini, ancak keynesin ortaya koydugu sonuclara katilmadiklarini belirtmistir.


We are all Socialists now

ingiliz liberal politikaci ve donemin maliye bakani sir william harcourt tarafindan 1894 butce gorusmeleri sirasinda soylenmis soz. liberal bir politikacinin devletci bir politikanin arkasinda durdugu bu durum, devlet yonetiminde ideolojik degil pragmatik davranmayi benimseyen anlayisin guzide orneklerinden biridir. keynesin ardindan bu soz meali degismeden yumusatilarak "we are all keynesians now" sekline donusturulmus ve bu sekliyle gunumuze kadar kullanilagelmistir.

In the long run we are all dead (Uzun vadede hepimiz ölüyüz)

Biraz da Keynes ve Keynesyenlerden bahsedelim. Bu da Keynes'in ünlü sözü üzerine:


ozellikle onsekizinci ve on dokuzuncu yuzyillardaki klasik iktisatcilar icin uzun vade gercekten uzun bir vadeyi ifade ediyordu. adamlar ornegin tahil urunu fiyatlarinin yuzyillik seyriyle ilgileniyordu. bugun de uzun vade denince en az on yil, belki de otuz yil gibi bir zaman zarfini dusunmek lazim.

klasik iktisatcilardan malthus'u ele alirsak, nufus ve buyumeyle ilgili teorisinde, gelecekte dunyanin artan nufusu besleyemeyecegi, ve yasanacak kitliklarin nufus artisi ve ekonomik buyumeyi durduracagini ileri surerken bunun icin bir zaman vermemistir. elbette o bunun bugunden yarina olacagini beklemiyordu; onun ongorusu uzun bir vade icindi. tabii boyle gelecege yonelik ucu acik teorilerin bilimselligi ayri konudur, o ayri. (bkz: apocalyptic fallacy)

ayni sekilde ricardo'nun karsilastirmali ustunluk kurami serbest ticaretin tum taraflarin menfaatine oldugunu acik ve secik olarak gostermistir. ancak yerli ureticisi rekabet edecek duzeye gelmeden, ic piyasalari olusup gelismeden ekonomisini disa acan ulkelerin bundan zarar gorecekleri de aciktir. o yuzden bugun dunyada ticaretin serbestlesmesi konusunda uluslar arasinda genel bir mutabakat varken, bu serbestlestirme turlu pazarliklar sonucu adim adim gerceklesmektedir. burada uzun vadeli hedef ticareti serbestlestirmektir. ama eger zorunlu hallerde bir ulke kendi ureticisini koruyacak gumruk vergisi, kota vs. gibi kisa vadeli tedbirleri almazsa, soz konusu sektordeki yerli ureticiler dis rekabet sonucu piyasadan silinebilecegi icin ulke bundan (hem kisa, hem uzun vadede) zarar gorur. tabii, korumaciligin sinirlari ve politik ekonimisi ayri bir tartisma konusudur.

kisaca, keynesin bu sozunu "gunu kurtaralim, yasamaya bakalim gerisi bos" seklinde degil, "kisa vadeli dusunmek de uzun vadeli dusunmek gibi onemlidir; hatta onceliklidir" seklinde degerlendirmek gerekir.

kisa ve uzun vadeyle ilgili tartismalar gunumuzde finans piyasalarinin serbestlestirilmesi, istikrar politikalarinin ekonomik ve toplumsal etkileri, sosyal politikalarin onemi ve daha pek cok sicak meselede de yapilmaktadir. dolayisiyla bu soz bugun dahi onemini korumaktadir

Yeni Kurumsal İktisat - New Institutional Economics

Kurumsalcılar daha sola yakınken, yeni kurumsalcılar ise açıkça sağa yakınlardır.


(Yeni Kurumsal İktisat) firmalar, ticaret odalari, isci sendikalari, devlet kurumlari, cemaatler gibi ekonomik, sosyal ve siyasal kurumlarin ekonomik iliskiler uzerinde etkili oldugunu savunan, politik ekonomi ve hukukla yakindan iliskili, neo-klasik teorinin bosluklarini dolduran bir iktisat anlayisidir. islem maliyetleri, mulkiyet haklari, sosyal sermaye, rant kollama, kamu tercihi, anayasal iktisat gibi pek cok farkli konuda yapilan calismalari kapsar. ronald coase, oliver williamson ve douglass north en onde gelen temsilcileridir. ayrica buchanan ve hayek de toplumsal kurumlar ve kurallara iliskin calismalariyla yeni kurumsal iktisat icerisinde degerlendirilmektedirler.

Kurumsal İktisat - Institutional Economics

fazla söze hacet yok...


(Kurumsal iktisat) neoklasik iktisata tepki olarak dogan, iktisadi analizin salt bireysel tercihler ve uretim teknolojileri uzerine oturtulup piyasa iliskilerinin toplumsal iliskilerden soyutlanmasina karsi cikan heterodoks iktisat anlayisidir. bu goruse gore ekonomik iliskiler toplumsal yapi icinde yeralan kurumlar arasindaki karmasik iliskilerden bagimsiz degildir; bireyler, firmalar, devlet, sendikar, sosyal normlar, cemaat ve hemsehrilik iliskileri gibi turlu toplumsal faktorler iktisadi iliskileri sekillendirirler. dahasi bu akima dahil olan iktisatcilar, tum bu toplumsal faktorlerin eksojen degil endojen olduklarini, yani ekonomik iliskileri etkiledikleri gibi ayni zamanda onlardan etkilendiklerini, iddia ederler. dolayisiyla bu goruse gore ekonomi icinde yer aldigi toplumsal ve siyasal sistemden soyutlanip incelenemez.

Cambridge Sermaye Tartışması - Capital Controversy

Bu da neorikardiyen iktisatçıların neoklasiklere yonelttikleri önemli bir eleştiri üzerine bir not. Burada sorun neoklasik teoride üretim fonksiyonuna sokulan sermayenin belirlenmesinin imkansızlığı.


iktisadi dusunce tarihinin en garip bilimsel tartismasidir. zira gercekte kaybeden kazanmistir. tartismanin galibi olarak neorikardiyenler gosterilse de sonucta neoklasik teori etkisini kaybetmemistir. bunun nedenini neorikardiyenlerin neoklasik teorinin elestirisindeki basarilarini, neo-klasik teorinin yerini alacak basit ve islevsel bir teori uretmede gosterememelerine baglayabiliriz. yine de bu sermaye sorunu neoklasik iktisatin uzerindeki soru isaretlerinden biridir.

Katılımcı İktisat ve Katılımcı Planlama

Oskar Lange'nin neoklasik ve sosyalist bir iktisatçı olduğundan bahsettik. Ama sosyalist iktisatçıların çoğu neoklasik değil. Bugünlerde radikal diye nitelenen görüşleri savunan iktisatçıların en çok rağbet ettikleri akımlardan biri katılımcı iktisat. Bunun en önemli parçası da katılımcı planlama...


katilimci planlama, sosyal ve iktisadi karar alma sureclerinde, soz konusu kararlardan etkilenecek tum sosyal paydaslarin surece katilimini ongoren planlama anlayisidir. buna gore ornegin bir sehri ilgilendiren bir cevre problemine cozum getirecek bir proje uzerinde o sehirde yasayan vatandaslar, konuyla ilgili firmalarin temsilcileri, bilimadamlari ve devlet gorevlileri bir araya gelip tartisarak uzlasmaya calisirlar. planlamaya iliskin kararlar bu katilimci demokratik surec icinde alinir.

katilimci planlama aslinda piyasa ekonomisine alternatif sistemler uretmeye calisan radikal iktisatcilarin bir urunudur. yani uretim dahil tum iktisadi ve sosyal alanlarda kararlarin kollektif olarak alindigi alternatif bir ekonomik sistemin parcasidir. dolayisiyla genis capli olarak uygulanmasi piyasa ekonomisiyle bagdasmaz. yine de gunumuzde belli alanlarda piyasa temelli cozumlerin yetersiz kaldigi durumlarda basvurulan alternatif yaklasimlardan biri olarak karsimiza cikar.

katilimci planlama konusunda turkiye'de calisma yapan bilimadamlari arasinda en onde geleni fikret adaman'dir.

Oskar Lange, Piyasa Sosyalizmi ve Hesaplama Tartışması (Calculation debate)

Marxistler neoklasik iktisadin başını çektiği ve iktisadı siyasi ve toplumsal ilişkilerden soyutlayıp inceleyen iktisat anlayışını ideolojik bulsalar, ve bunda kısmen haklı olsalar da, Oskar Lange bize gösteriyor ki neoklasik iktisat liberallerin tekelinde değil.


Oskar Lange, neoklasik iktisatin araclarinin sosyalist planlamaya dayali ekonomilere uygulanmasini savunan ve bunun teorik altyapisi uzerine calismis polonyali iktisatcidir. planli ekonomide fiyatlarin piyasa ekonomilerinde oldugu gibi arz ve talebi esitleyecek ve kaynaklarin optimal dagilimini saglayacak sekilde olusmasini saglamak uzere piyasa sosyalizmi olarak anilan bir model gelistirmistir. buna gore merkezi planlama teskilati tarafindan yaratilacak yapay bir piyasa sistemi uzerinde talep eksiklikleri ve fazlaliklari gozlemlenecek ve arz-talep dengesini saglayacak fiyatlar hesaplanacaktir. lange boylece sosyalizm ve piyasa ekonomisi kavramlarinin birbiriyle celismedigini ve planli ekonomilerde verimli dagilimi saglayacak fiyatlarin belirlenebilecegini teorik olarak gostermistir.


Calculation debate:

Calculation debate (Hesaplama Tartışması), planli ekonomilerde kaynaklarin verimli dagilimini saglamanin imkansizligi uzerine gelisen iktisadi tartismadir. her ne kadar oskar lange tarafindan gelistirilen piyasa sosyalizmi modeli yapay bir piyasa uzerinde kaynaklarin verimli dagilimini saglayacak fiyatlarin belirlenebilecegini teorik olarak gosterse de milyonlarca verinin tek bir merkezi planlama teskilati tarafindan toplanip islenerek verimli bicimde kullanilmasinin imkansiz oldugu savunulmustur. ozellikle avusturya okulundan gelen iktisatcilarin savundugu bu goruse gore ozel girisim ve piyasa hali hazirda kaynaklarin en etkin kullanimini saglamaktadir ve merkezi planlama kacinilmaz olarak verimsizlik yaracaktir.

Neoklasik İktisat

Klasik iktisatçıların devrini bitiren marjinalist devrim, bundan sonra iktisadın pozitif bir bilim olarak ilerleyeceği yeni bir paradigma başlattı. Pozitif iktisadın en güçlü okulu da marjinalist devrimi gerçekleştiren neoklasikler oldu. Bu da onlar üzerine bir yorum:



iktisadi bilimsel temellere oturtma cabasinin bir urunudur. matematiksel ve istatistiksel yontemlerin yogun olarak kullanilmasina dayanir. bilimsellik adina, iktisati toplumsal ve siyasi iliskilerden soyutlayip bireysel iliskiler uzerine dayandirdigi gerekcesiyle basta kurumsal iktisatcilar olamak uzere pek cok kesim tarafindan elestirilmektedir. marksist yazarlara gore ise soz konusu yaklasim bu haliyle ideolojiktir. konunun ozu bu.

benim dikkat cekmek istedigim konulara gelince... bir defa sapla samani karistirmamak gerek. liberalizmi elestirmek baska bir seydir, neo-klasik iktisati elestirmek baska bir sey. o yuzden neo-klasik iktisadi elestirirken liberalizm elestirilerini kenara ayirmakta ve ikisini farkli duzlemlerde ele almakta fayda var. ayrica suna da dikkat cekmeliyim ki liberal olup neo-klasik olmayan, hatta neo-klasikleri elestiren pek cok ekonomist vardir; isin asli en liberal ekonomistler kesinlikle neo-klasik degillerdir. (ornek: hayek, james buchanan; avusturya okulu)

ikincisi, neo-klasik iktisat, temel durusu ve bakis acisiyla, liberalizmin ongordugu toplumsal ve ekonomik duzene uygun bir iktisat anlayisidir. lakin neo-klasik iktisat ne sadece kapitalist bir ekonomide gecerlidir; ne de kapitalist bir toplumsal ve ekonomik duzende, yapi ve iliskilerin analizinde tek basina yeterlidir. bu iki noktayi acmak gerekirse, oncelikle neo-klasik iktisadi yontemleri sosyalist ve planli ekonomilere uygulayip iktisadi analiz yapan iktisatcilar vardir; ve bunlar da neo-klasik olarak adlandirilirlar (ornek: oskar lange ve piyasa sosyalizmi). ikinci nokta, matematiksel ve istatistiksel araclarin kullanimina dayali bu iktisat anlayisi, ekonomik ve sosyal duzenin analizi icin oldukca etkin ve guclu bir yontemler butunu ortaya koyar. ancak dogasi geregi basite indirgenemeyecek olgularin, olculemeyecek gerceklerin ve daha pek cok seyin analizinde yetersiz kalir.

sozun ozu, 1)neo-klasik iktisatin etkinlik kazanmasinda kapitalizmin ihtiyaclarinin ve bunun beraberinde gelen ideolojik nedenlerin etkisi vardir; ama neo-klasik iktisat liberalizm ile ozdeslestirilemez. 2) neo-klasik iktisata (su yazida tekrar etme geregi duymadigim) cok sayida elestiri getirilebilir, getirilmektedir, ve getirilmelidir de; ama bu (yine burada bahsetmedigim) guclu yonlerini gormemize engel olmamalidir. 3) neo-klasik iktisat dogru bilgiye ve sonuclara ulasmak icin tek yol degildir; ama bir yoldur.

Politik Ekonomi

Malthus, Marx, Ricardo gibi klasik iktisatçılar zamanında iktisada politik ekonomi denmekteymis. daha sonra iktisatta gercekleşen paradigma değişimi kavramları da etkilemiş. Bunu anlatıyoruz:


iktisadi iliskilerin ve bu iliskileri cevreleyen kurumsal yapinin incelendigi disiplinler arasi alan. iktisat ve siyaset biliminin yaninda hukuk, sosyoloji, antropoloji gibi pek cok bilimden de katki kabul eder. ingilizce karsiligi olan "political economy" terimi, ondokuzuncu yuzyilda alfred marshall, william stanley jevons ve digerleri tarafindan gerceklestirilen "marjinalist devrim" sonucu iktisadi pozitif bir bilim haline getirme calismalarinin bir urunu olarak "economics" terimi ortaya cikana kadar iktisatin bizzat kendisini karsiliyordu. gunumuzde ise iktisat (ekonomi) ve siyasi iktisat (politik ekonomi) arasindaki fark, bir ornekle izah etmek gerekirse soyledir: neoklasik uretim teorisinde firma, girdileri uretim teknolojisini kullanarak ciktiya donusturen bir arac olarak algilanir. burada firma kara bir kutu gibidir. teori firmanin icinde ne olup bittigiyle ilgilenmez. firma roald coase'in ifadesiyle, varolus sebebi icerdigi her bir birimin yaptigi isi ayri ayri satin almak yerine bir cati altinda toplayip islem maliyetini dusurmek olan yapidir. firmanin icersindeki iliskiler ve bu iliskileri cevreleyen kurumsal yapi daha ziyade politik ekonominin konusudur. ancak oyun teorisinin ekonomide yaygin olarak kullanilmaya baslanmasi ve bu yolla bilgi asimetrisi gibi bireylere stratejik davranis imkani veren faktorlerin ekonominin temel konularindan biri haline gelmesi, gunumuzde ekonomi ve politik ekonomi arasindaki ayrimi muglaklastirmistir.

Pozitif İktisat

Blaug'un ardına sığınıp Malthus, Marx ve benzerlerinin teorilerinin bilimselleğini sorgulamıştık. Peki bugünlerde iktisadı bilimsel bir çerçeveye oturtmak isteyenler ne yapıyorlar? Friedman'a atıfta bulunduk bunun için. Ama bu konuda daha sonra söyleyeceğimiz sözler olacak.


milton friedman tarafindan yazilip 1953te basilan "the methodology of positive economics" adli makale pozitif bir bilim olarak iktisadin yontemine iliskin en temel makaledir. pozitif iktisat deger yargilariyla ilgilenmez; gercegi oldugu gibi yansitir. ancak bu sonuclardan normatif cikarimlar yapmayi, bunlari politika uretirken kullanmayi engellemez. aksine pozitif bir iktisadi cikarimin degeri hayata dair sonuclar cikarmamiza yardimci oldugu oranda artar. kisaca, pozitif iktisat bir amac degil arac olmalidir.

ek: pozitif iktisat, radikal ekonomi okullari haricinde dunyada genel kabul gormus iktisat anlayisidir. radikal iktisatcilar tarafindan ise piyasa iliskilerini toplumdan soyutlarak incelemeye calistigi icin elestirilmektedir. bu goruse gore pozitif iktisat hali hazirda ideolojik bir yaklasimdir.

ek2: iste friedman'in unlu makalesi http://web.cenet.org.cn/upfile/94372.pdf

10 Mart 2007 Cumartesi

Dismal Science - Kasvetli Bilim

Blog adresimiz not-so-dismal science diye başladığına göre, önce iktisata neden dismal science (kasvetli bilim) diyorlar ona bir bakalım. Bu konuda türlü rivayetler var aslında, ama zannedersem iktisadi düşünce tarihi dersinden aklımda kaldığı şekliyle, zamanında bunu şöyle açıklamışım:


(dismal science) ondokuzuncu yuzyilda malthus basta olmak uzere iktisatcilar arasinda karamsar bir havanin hakim oldugu donemde iktisadin uzerine yapismis bir daha da cikmamis etiket(tir). kasvetli bilim anlamina gelir. sozkonusu donemde malthus, insan nufusunun geometrik olarak artmasina karsin tarim alanlarinin aritmetik olarak arttigini, dahasi giderek daha az verimli arazilerin tarima acilmasi sonucu uretimin azalan oranda arttigini ileri surerek, gun gelip dunyanin artan nufusu besleyemeyecegini savunmustur. sonucta nufus artisi ve buyume duracak, ekonomi duragan bir konuma gelecektir. bu karamsar tahminler yuzunden iktisat "dismal science" olarak anilir olmustur.