23 Şubat 2019 Cumartesi

Kamu hizmetlerinden memnuniyet

TÜİK her sene Türkiye genelinde yaşam memnuniyeti araştırması yapıyor. 2018 yılı sonuçları da bu hafta yayımlandı (link). Araştırmada kamu hizmetlerinden memnuniyetle ilgili bir bölüm de var. Burada insanlara altı kamu hizmetinden (sosyal güvenlik, sağlık, eğitim, adliye, asayiş ve ulaştırma) ne düzeyde memnun oldukları sorulmuş ve dört seçenek verilmiş: memnun, orta, memnun değil, fikri yok.

Aşağıdaki grafik her bir hizmet için yıllara göre memnun olduğunu söyleyenlerin oranını gösteriyor. Sağ uçtaki değerler 2018 sonuçları. Buna göre kamu hizmetlerinden memnuniyet %56-75 arasında değişiyor. En düşük memnuniyet eğitim ve adliyede, en yüksek ise ulaştırma ve asayişte. Fakat adliyenin özel bir durumu var. Vatandaşın mahkemelere işi daha az düşüyor demek ki, diğer kamu hizmelerine göre fikri olmayanların oranı (%26, eğitimde %9) daha yüksek. Zaten adliye alanındaki memnuniyet artışı fikri olmayanların (2011'de %43'müş) azalmasından kaynaklanmış.

Fikri olmayanları dışarıda bırakınca, insanların uzak arada en az memnun oldukları alan eğitim çıkıyor. Burada son yıllarda da bozulma var. Memnun değilim diyenlerin oranına bakınca daha net görülüyor. Eğitimden memnun olmayanların oranı 2017'de tam 7 puan artmış, 2018'de buradan 2 puan aşağı gelmiş.
Özetle, bu araştırmaya göre Türkiye'de kamu hizmetlerinden genel bir memnuniyet var. Bunun yanında eğitimdeki sorunların son yıllarda belirgin rahatsızlık yarattığı da anlaşılıyor.

10 Şubat 2019 Pazar

Tanzim satışlar

Türkiye'de uzun senelerdir gıda giyatları genel tüketici fiyatlarının üstünde artıyor. Artan nüfusa, turist sayısına ve tarım ürünleri ihracatına karşın üretimin yeterince artmaması fiyatları baskılıyor. Sorunun çözümü için birkaç yıl önce, merkez bankasının liderliğinde kamu kurumları bir komite oluşturdu. Bir takım politikalar geliştirildi ama pek bir ilerleme sağlanamadı. Bu senenin Ocak ayı itibarıyla gıda fiyatları bir yıl önceye göre neredeyse yüzde 30 arttı. Gıda dışındaki enflasyon da son bir senede hızlandı ama bu kadar olmadı. Dolayısıyla gıda ürünlerinde, ülkenin genel enflasyonundan ayrı bir arz problemi olduğu anlaşılıyor. Üretim bugünden yarına kolay artmayacağından ve ithalata da sıcak bakılmadığından, gıda harcamalarını düşürmek amacıyla alternatif yollar aranıyor.

Gündeme gelen son uygulama tanzim satışlar. Tanzim satış, dar gelirlilere devletin sağladığı bir çeşit sübvansiyondur. Devlet (genellikle belediye) anlaştığı üreticiden doğrudan aldığı ürünü tüketiciye düşük fiyattan satar. Ben küçükken İzmir'de Tansaş vardı böyle. Sonra devir değişti; Tansaş önce süpermaket zincirine döndü, sonra satıldı ve kaybolup gitti. Şimdilerde bu uygulama yeniden başlıyor. Her ekonomi politikasında olduğu gibi, bunun da arzulanan faydalarının yanında istenmeyen yan etkileri de çıkacaktır. Basit bir varsayımsal örnek üstünde fikir jimnastiği yapalım.
Temsili bir semt pazarı düşünelim. Talep tarafında, en fazla bir kilo domates almak için pazara gelen 1000 kişi olsun. Her birinin domatese ödeyeceği fiyatın bir sınırı bulunsun; kimisi 10 liraya domates alirken, kimisi 2 lirayı çok görüyor olsun. Bu fiyat sınırının da tüketicilere 1-10 lira arası tam sayı olarak, monoton dağıldığını varsayalım: 100 kişi 1 lira, 100 kişi 2 lira ...100 kişi 10 lira gibi. Arz tarafında pazara sabah 500 kilo mal geldiğini kabul edelim, akşam geri gitmeyecek. Fiyat arz ve talep koşullarına göre belirlendiğinde, fiyatlar akşama kadar dengesini bulacak ve tüm mallar satılacaktır. Bu varsayımlar altında, pazarda fiyat 6 lira olduğunda, 6-10 lira arasını makul bulan 500 kişi domatesleri alır ve böylece pazardaki 500 kilo domates satılıp biter. Bu bizim serbest piyasadaki denge noktamız.

Ertesi hafta devletin pazarın bir köşesinde tanzim satış noktası kurduğunu düşünelim. Üreticiden doğrudan 350  kilo domates toplayan devlet bunu pazarda 4 liradan satışa çıkarsın. Toplam domates arzı değişmediği için, pazarcıya satacak 150 kilo domates kalıyor. (Devlet aracıyı devreden çıkarıp destek vererek fiyatı aşağı çekebilir. Ama ülke genelinde gıda gibi arzı kısa vadede esnek olmayan ürünlerin miktarının bollaşması zor.) Pazarcı akıllı davranırsa ve etrafta zabıta da yoksa domates fiyatını düşürmek için acele etmeyecektir. Zira talep geçen haftaki gibiyse, pazarda 4 liradan domates almak isteyen 700 kişi olacak. Bunlara tanzim satış noktasında adam başı anca yarım kilo domates satılabilir. O zaman filesi boş kalan alıcılar ne yapacak? Geri kalan yarım kiloyu piyasa fiyatından almaya çalışacak. Peki piyasa fiyatı ne olacak? Pazarda halihazırda domatesin kilosuna en az 8 lira verip yarım kilo almaya hazır 300 kişi ve satılacak 150 kilo ürün var. Demek ki 8 lira fiyat belirlenirse tüm mallar satılır. O zaman yeni denge bu olacak.

Tanzimin piyasaya etkisi ne oldu? Normalde piyasa fiyatından (örneğimizde 6 lira) alışveriş yapamayacak bir grup insan, daha düşük bir bedelle (4 liraya) kısıtlı da olsa ürünü satın alabildi. Normalde alışveriş yapacak insanlar ise, ihtiyaçlarının yarısını ucuza sağladılar. Fakat 4 liraya toplam talep yüksek olduğu için tamamı karşılanamadı. Toplam arz sabit olduğundan, piyasada satılan miktar azaldı ve fiyat yükseldi. Domatese en yüksek değer biçenler yarısı tanzimden (kilosu 4 liradan), yarısı piyasadan (8 liradan) olmak üzere, bir kilo domatesi 6 liraya sağlamış oldu. (Bunun piyasa fiyatına tam denk gelmesi tesadüf. Sayıları farklı alsak, duruma göre karlı ya da zararlı çıkabilirlerdi. Tanzim satış noktasında kuyruk beklemeye üşenenlerinse vay haline.) Bir de domatese en fazla 6-7 lira değer biçen 200 kişilik bir grup var ki; bunlar eskiden 6 lira verip 1 kilo domates alıyorlardı. Şimdi tanzimden 4 liraya yarımşar kilo domates aldılar, fakat fiyat 8'e çıkınca piyasadan alamadılar. Az ama ucuz alışveriş yaptılar.

Özetle, bu uygulama en çok dar gelirliye yarıyor. Tüketicilerin tamamını dikkate alırsak, örneğimizde eskiden 500 kilo domatese, kilosu 6 liradan 3000 lira ödeniyordu. Şimdi (350x4+150x8=) 2600 lira ödeniyor. Tüketici genel olarak karlı çıkıyor. Fakat bu fayda nereden kaynaklanıyor? Önemli olan bu.

Tanzim satışa gerekçe olarak, devlet fırsatçıların fahiş fiyat uyguladığını öne sürüyor. Örneğimizdeki ürün tüm maliyetlerin üstüne makul bir satıcı karı ile piyasa koşullarında 4 liraya satılabilecekken, 6 liraya satılıyorsa, ortada rekabet eksikliğine işaret eden bir durum olabilir. O durumda devlet müdahale ederek bunu düzeltmeye çalışabilir. Hatta gördüğümüz üzere, sadece tanzim satış yapılması fiyatları indirmediğinden, zabıta denetimi yapmanın piyasayı düzenleyeceği de söylenebilir. Bu durumda, tüketicinin yaptığı tasarruf, satıcıların fahiş karının elinden alınmasından kaynaklanıyordur ve toplumsal refah perspektifinden olumludur. Ancak bu durumda dahi, yapılan müdahalenin üretimi artırıp ürünleri bollaştırmadığına dikkat edilmeli. Yani, meselenin kökenine yönelik bir çözüm getirmiyor.

Karşı tez ise, etkin politika üretemeyen devletin, esnafı günah keçisi ilan edip günü kurtardığı şeklinde. Eğer böyleyse, yani rekabet eksikliği yoksa ve fiyat arz yetersizliğinden piyasa koşullarında yükselmişse, devletin yaptığı kamu kesesinden zararına satış yapmak olur. Bu da bir grup esnafı piyasa dışına itmekle kalmaz, tüketicilerin kendilerinden toplanan vergilerle sübvanse edildiği çarpık bir sisteme yol açar. İleride sorunları daha da ağırlaştırır.

Mesele fazlasıyla siyasi olduğundan spekülasyona ve çarpıtmalarra açık. Neyse ki fiyat müdahalesi sonuçlarını hızlı gösterir. Düzelme mi, bozulma mı olacağını tez zamamda alenen göreceğimizi düşünüyorum.

16 Aralık 2018 Pazar

Asgari ücret hakkında

Asgari ücret bir fiyat kontrolü politikasıdır. Devlet düşük gelirlileri desteklemek üzere piyasaya mühadale edip denge noktasından yüksekte bir ücret tabanı belirler. Bu fiyatta işverenin maliyeti yükseldiğinden genellikle vasıfsız işgücüne talep düşer; çalışanların refahı ise, işverenler ve işsizler aleyhine artar. Dolayısıyla daha eşit bir bölüşüm için üretim ve istihdamdan bir miktar feragat edilir.

Asgari ücret dünyada hep gündemde olan, iktisatçıların çokça çalıştığı bir konu. Özellikle Amerika'da yerel yönetimlerin asgari ücreti merkezden bağımsız yükseltebilmesi, zamların farklı bölge ve sektörlerdeki etkilerini tespit etmeye imkan sağlıyor. Sonuçlarsa muhtelif. Kar marjının yüksek ve makineleşmenin düşük olduğu sektörlerde, işçi maliyetlerinin artması istihdamı fazla etkilemiyor (misal). Öte yandan kar marjı düşük olan küçük işletmelerde ve makinelerin insanı ikame edebildiği sektörlerde istihdam kaybı oluyor. Asgari ücretin istihdamı pozitif etkilemesi ise, istisnai bir durum. (Kapsamlı bir literatür taraması için bkz.)

Ülkemizde ise dikkatimi çeken, merkez bankası ekonomistlerinin 2004'teki büyük asgari ücret zammının etkilerini analiz eden bir yayını var (bkz.) . Makale o dönem zammın ardından kayıtdışı istihdamda artış tespit etmiş ama toplam istihdamda değişiklik olmamış. Ayrıca asgari ücretin piyasada geçerli ücretlere referans olarak onları da etkilediği bulunmuş. Bundan seneler önceki büyümenin hızlı olduğu bir dönemi ele alan tek bir çalışma bugün ne kadar aydınlatıcıdır, tartışılır. Ancak başka pek bir şey yok. Asgari ücretin ülkemizde işsizlik, büyüme, enflasyon gibi en temel göstergeleri bile ne kadar etkilediği net değil.

Şu sıralar Türkiye'de işçi, işveren ve hükümet temsilcilerinden oluşan bir komisyon gelecek senenin asgari ücreti için toplantılar yapıyor. Ekonomik koşullar yüzünden işleri zor. Bir yanda enflasyon yüksek; diğer yanda üretim daralıyor, işsizlik artıyor. Enflasyonun altında bir zam, çalışanların yaşam standardını düşürecek; yüksek bir zam ise ekonomik daralmayı hızlandırıp işsizliği yükseltebilecek. Kırk katır mı, kırk satır mı? Karar siyasi, hükümet tercihini yapacak.

Doğaldır, milyonlarca insan şu an gelecek ay ne kazanacağının ya da ne maaş ödeyeceğinin derdinde, ötesini düşünmüyor. Fakat biz iktisatçılar düşünmek zorundayız. Çünkü insanımızın on yıl sonraki refah seviyesini asgari ücret politikası belirlemeyecek; kurumsal yapının güçlenmesi, yatırım ortamının iyileşmesi, bilim ve teknolojinin gelişmesi, çalışanların bilgi ve becerilerinin artması gibi şeyler belirleyecek. Dolayısıyla ilgimizi bu noktalara yoğunlaştırmakta fayda var.

8 Aralık 2018 Cumartesi

Döviz kuru şoku ve sonrası

Ağustos'ta ülkemiz ciddi bir döviz kuru şoku yaşadığı sıralarda geçmişte benzer deneyimler yaşayan iki ülkeyi (Brezilya ve Rusya'yı) örnek göstermiş ve şöyle demiştim:

"Yapısal sorunların üstüne, siyasi riskler ve küresel finansal hareketler geldiğinde, döviz kurlarında hızlı ve büyük dalgalanmalar olabiliyor. Merkez bankaları bu duruma faiz artırarak cevap veriyor. Bu süreçte büyümede geçici bir yavaşlama olması ve bunun sosyal sorunları büyütmesi kaçınılmaz. Ancak istikrar odaklı bir yaklaşımla, bir süre sonra işler normale dönüyor. O yüzden temel prensiplerden şaşmamak, moralleri de bozmamak lazım."

Aradan geçen zamanda ekonomi politikalarında çokça tartışmalı karar alındı, ama ekonomi yönetiminin genel olarak "temel prensiplere" bağlı kaldığını gördük. Merkez bankası faiz artırarak parasal sıkılaştırma yaptı; diğer kurumlar da bunu destekleyici mali ve düzenleyici tedbirler aldı. Neticede önce döviz kurlarındaki yükseliş durdu; ardından ABD ile ilişkiler düzelip ciddi bir risk unsuru kalkınca Türk lirası değerlendi. Enflasyondaki yükseliş de kesildi; hatta düşüş oldu. Bu arada üretim ve yatırım faaliyetleri yavaşladı, işsizlik artışa geçti. Bunların hepsi iktisat teorisi ve geçmiş deneyimlerle uyumlu gelişmeler. 
Peki bundan sonra ne olacak? Eğer ekonomi politikalarında ciddi bir sapma ya da içeride/dışarıda büyük bir olay olmazsa (maalesef bu konularda çok rahat olamıyoruz), bir süre daha böyle gidecek. Grafikte görüleceği üzere, enflasyon ve faiz buralara çok aşağılardan geldi (ki aslında geldikleri seviyeler bile yüksekti). Dolayısıyla enflasyonun döneceği daha çok yol var. Enflasyon düşerse faiz de onu izleyecek. Bu arada ekonomideki daralmanın bir süre devam etmesi muhtemel. Ardından enflasyon ve faizler gerileyip beklentiler düzelince üretim tarafında da toparlanma başlar.

Tabii söylemesi kolay, yapması zor. İstikrar politikaları uygulanırken sosyal sorunlar ağırlaşır. Bir-iki sene hızlı büyümeden feragat edecek politikalar, genç nüfusa iş yaratmakta ve toplumun refah artışı taleplerini karşılamakta yetersiz kalacaktır. Yok eğer göstergeler biraz düzelince makroekonomik politikalar ölçüsüzce gevşetilirse, aynı sorunlar ileride daha da büyümüş olarak karşılaşımıza çıkar. Dahası, istikrar politikaları kararlılıkla uygulandı; enflasyon, bütçe ve cari işlemler dengeleri makul seviyelere geldi diyelim. Ondan sonra dengeleri bozmadan yüksek hızlı büyümenin sağlanacağının da garantisi yok. Uzun dönemli kalkınma bambaşka bir mevzu.

Özetle, finansal çalkantılar karşısında çok kötümser olmanın alemi olmadığı gibi, bunlar geçince ihtiyatı elden bırakmanın da alemi yok. Ülkemizde ekonomik istikrarı sağlamak, sürdürülebilir ve yüksek bir kalkınma hızı yakalamak, refahı gelişmiş toplumlar düzeyine çıkarabilmek için önümüzde uzun bir yol ve yapacak çok iş var.

16 Kasım 2018 Cuma

İstihdam teşvikleri yetmediğinde...

TÜİK'in işgücü verilerinde çok dikkat çekmeyen ilginç bir gelişme var: kamu çalışanı sayısındaki artış. Aşağıdaki grafik kamu sektörü istihdamını gösteriyor. Buna göre geçen sene bu zamanlar 3.6 milyon olan kamu çalışanı sayısı bu sene 4.3 milyona çıkmış. Yani özel sektöre türlü istihdam teşvikleri sunan devlet bunu yeterli görmemiş; bizzat kolları sıvayıp insanları işe almaya başlamış. Aynı dönemde Türkiye'nin toplam istihdam sayısı yaklaşık yarım milyon artmış. Bu kamu sektörünün yarattığı istihdamdan daha düşük; dolayısıyla özel sektörde çalışan sayısı aslında düşmüş. Kamu devreye girmese ekonomideki toplam istihdam düşecek, işsizlik oranı çok daha fazla artacakmış. 

Devletin işsizlik sorununu kısa vadede bir miktar hafiflettiği görülüyor. Bunun ne derece yerinde bir politika olduğu tartışılır. Ancak daha önemlisi, taşıma suyla değirmen döndürmeye benzeyen bu yöntemin uzun süre sürdürülmesi zor. Dolayısıyla ekonomik büyüme tez zamanda hızlanmazsa ciddi bir işsizlik sorunu bizi bekliyor demektir.


29 Ekim 2018 Pazartesi

Tahmin yapmak zorunda mıyız?

Bir şaka duymuştum, "iktisatçı, yaptığı tahminin neden yanlış çıktığını en iyi açıklayan kişidir" diye. Merkez bankamız bu hafta iktisatçılığın bu anlamda gereğini yerine getirecek ve enflasyon raporunda tahminlerinin neden saptığını anlatacak. Enflasyondaki sapmada para politikasının uygulayıcısı olarak merkez bankasının ayrı bir sorumluluğu var. Fakat onun haricinde de, makroiktisatta isabetli tahmin yapabilmek başlı başına çok zor bir şey. Mesela Türkiye'de enflasyonu öngörebilmek için döviz kurlarına ne zaman ve nasıl bir şok gelebileceğini iyi kötü kestirmek gerekiyor. Dahası anormal bir şok gelip dövizle alakası olan olmayan her şeye zam gelince, kurlar ve enflasyon arasında var olan ilişki de bozuluyor. Bunları öngören, enflasyonun bu sene yüzde 20'yi geçeceğini bir sene önceden bilen kaç iktisatçı vardı acaba?

Bu işler zorsa neden tahmin yapılıyor? Bazı durumlarda tahmine ihtiyaç var. Mesela, kurumlar orta vadeli gelir ve giderlerini öngörüp bütçe hazırlarken; yatırımcılar uzun vadeli yatırım planlarının karlılığını hesaplarken (büyüme, enflasyon, döviz kurları gibi) bir takım ekonomik parametrelere ihtiyaç duyar. Geleceğe dair karar almaktan kaçamayacağımızdan, bunlar için iktisadi açıdan makul ve tutarlı değerler belirlemek zorundayız. Bu değerlere aslında varsayım demek belki daha doğru, çünkü bunlar belirlenirken gerçekleşecek sapmaların yol açacağı sonuçlar da dikkate alınmalı. Yani mesela bir havaalanının işletmesini alacak şirket 25 senelik talep tahmin edecekse, zarar riskini azaltmak için ihtiyatlı davranıp ülkenin beklenen büyümesini biraz düşük kabul edebilir. Sektöründe pazar payını agresif şekilde büyütmek isteyen bir firma ise tersine iyimser olup risk alabilir.

Aynı şekilde merkez bankası, maliye, hazine gibi kamu kurumlarının yayınladığı tahminler kamu politikalarının planlaması için girdi olur. Bunların ayrıca uygulanacak politikalar hakkında yol gösterme gibi önemli bir işlevi de var. Bu yüzden tahminler ne kadar sapsa da, para politikasına dair işaret bulmayı uman ekonomistler merkez bankasının enflasyon raporlarını takip etmekten vazgeçmiyorlar. 

Bazı durumlarda ise tahminler gereksiz, hatta yanıltıcı olabiliyor. En bariz örnek, yine merkez bankasının enflasyon için yayınladığı tahmin aralığı (şurada değinmiştik). Tahminin kendisinin tutmasa bile bir anlamı var dediğim gibi, fakat bu aralığın açıklamaya bilimselmiş havası vermekten başka bir işlevi kalmadı.

Onun dışında raporlarda, basında, televizyonda açıklanan türlü tahminlere iddaa kuponu gibi değil de, onu üreten ekonomistin görüşlerinin bir parçası olarak bakmak lazım. Gerekçelerini anlarsak ondan faydalanıp kendi öngörülerimizi oluşturabiliriz. Tahmin piş, ağzıma düş yok.

16 Eylül 2018 Pazar

Ekonomik krizde miyiz?

Gündelik hayatta kriz lafını gelişigüzel kullanıyoruz. İktisatta ise krizin belirli anlamları var. O yüzden, netleştirmekte  ve içinde bulunduğumuz durumu tespit etmekte fayda var. Türkiye ekonomik kriz mi yaşıyor? Ne durumdayız? Başımıza daha ne gelebilir?

İktisatta krizler çeşit çeşit. Ağustos'ta yaşanan sert kur artışları pek ala döviz kuru krizi olarak nitelenebilir. Ekonomiye dair algı ve beklentilerin hızla bozulması (iktidara göre ise kasıtlı bir manipülasyon) Türk lirasından kaçışa ve ciddi değer kaybına yol açtı. Bu, döviz borcu olanların zarar yazması ve ülkece alım gücümüzün düşmesi açısından kötü bir gelişme. Fakat iş bu kadarla kalırsa bir felaket değil. Zira kur artışının, yerli üreticinin ithal mallarla rekabet etmesini ve ihracat yapmasını kolaylaştırmak gibi telafi edici etkileri de var. (90'larda İngiltere yaşadığı döviz kuru krizinden ekonomisi büyüyerek çıkmıştı mesela. Fakat gelişen ülkelerde durum genelde farklı oluyor.)

Bir sonraki aşamada, ülkemizin karşı karşıya olduğu tehlike ödemeler dengesi krizi. Türkiye'de özel sektörün ve devletin önümüzdeki bir sene içinde vadesi gelen yaklaşık 180 milyar dolarlık dış borç ödemesi var. Ayrıca cari açık veren (yani döviz gelirimizden fazla harcayan) bir ülke olduğumuzdan bunun üstüne ek borçlanma da yapmamız gerekiyor. Eğer özel sektör vadesi gelen borçlarının yerine yeterince borçlanamazsa, o zaman ciddi sıkıntı yaşayabiliriz. Dışardan aldığı borçla içerde kredi dağıtan bankalar, bu durumda kredilerini azaltmak zorunda kalır. Krediler daralınca, iktisadi faaliyet de azalır; ekonomi küçülür, istihdam ve yatırım düşer, işsizlik artar. (Aslında böyle durumlara karşı ülkeler döviz rezervi tutar ve gerektiğinde kullanır. Ancak bizde, bankaların TCMB'de tuttuğu mevduat ve geçenlerde Katar'dan gelen destek dahil, döviz ve altın hepi topu 90 milyar dolar rezerv var. 6 aylık ihtiyacımızı bile karşılamıyor.)

Kredi derecelendirme kurumlarının Türkiye devletinin ve şirketlerinin kredi notlarını art arda düşürmesi ve risk primlerinin çok yükselmesi, dış finansman arayan şirketlerimizi zorlayacak. Ümit edelim ki merkez bankası ve bakanlıkların aldığı önlemler borç verenlere güven versin, şirketlerimiz yurtdışından makul fiyatlarla ve yeterince borçlanabilsin. O zaman ekonomi çabuk toparlanabilir. (Elbette kriz pas geçse bile, cari açık ve onun finansmanıyla ilgili yapısal problemler devam edecek ve gelecekte tehdit oluşturmayı sürdürecek. Kalıcı çözüm için gidilecek daha çok yol var.)

En kötü ne olabilir? Dış finansmanda çok ciddi kesinti olursa, şirketlerin ve hatta bankaların mali yapıları bozulabilir. Döviz borçlusu şirketler kur artışından zaten çok kötü etkilendi. Kur artışını durdurmak için para politikası sıkılaştırıldı; faizler yükseldi, döviz borçlusu olmayan firmalar da zarar gördü. Şimdi birçok şirketin bankalara borcunun tekrar görüşülmesi ve yapılandırılması gerekecek.  En kötü senaryo, bankaların kaynak bulamayıp yapılandırma yapamaması ve kurtarılabilecek firmaların bile batması durumunda olur. O durumda geri ödenmeyen krediler dönüp bankaları bir daha vuracağından iş bankacılık krizi (finansal kriz) halini alabilir. Sonuçları da acılı olur. (En son 2001'de finansal kriz yaşadık ve ondan sonra alınan önlemler sayesinde bugün bankalarımız şoklara karşı oldukça dayanıklı durumda. Ancak onların da bir kırılma noktası vardır muhakkak.)

Özetle, sarsıldık ama yıkılmış değiliz. Ulusal paramıza ve varlıklarımıza olan güveni güçlendirebilirsek bu durumdan az zararla çıkabiliriz. Ancak bundan sonra yapılacak yanlışların bedeli de ağır olacaktır.

1 Eylül 2018 Cumartesi

Arjantin ekonomisi bize ne söylüyor?

Son zamanlarda dünya basını Arjantin ve Türkiye'yi kader birliği içinde gösteriyor. İki ülkenin parasından da kaçış var, döviz kurları ve faizler sert şekilde artıyor, enflasyon yükseliyor; genel olarak makroekonomik vaziyet kötü. Arjantin'de (sonrasını bilemiyoruz ama) şimdilik çalkantı daha büyük. Hükümet tek başına istikrarı sağlayamayınca IMF'den destek istedi ve Haziran'da bir program başlatıldı. Fakat çalkantı şu ana kadar durulmadı. En son bu hafta içinde merkez bankası politika faizini bir seferde 15 puan birden artırıp yüzde 60'a çıkardı. Bu da yetecek mi bilinmez.

Aynı anda benzer şeyler yaşadığımızdan, doğal olarak ilgimizi çekiyor. Ülkemizde uygulanacak ekonomi politikaları ve IMF desteğine başvurulması gibi konularda Arjantin'in deneyimlerinin örnek gösterildiğini sık sık göreceğiz. Bu yüzden bu ülkenin ekonomisi nereden nereye gelmiş bir de kendim görmek istedim. Belli başlı makroekonomik ve finansal göstergelerin 20 senelik gelişimini çıkardım. 

İlk grafik yıllık ekonomik büyüme ile cari işlemler ve bütçe dengelerini gösteriyor. 2008 küresel krizi öncesindeki dönemde göstergeler güçlü görünüyor. Burada büyüme yüksek; bütçe ve cari denge fazla veriyor. Onun haricindeki dönemlerde istikrarlı ve yüksek büyüme yok. Bütçe dengesi ve cari denge paralel bir şekilde düşüyor. Son senelerde büyük açıklar verilmiş. Bütçe açığının GSYH'ye oranı 2017'de yüzde 6.5, cari açığın oranı yüzde 5'e yakın gerçekleşmiş. Kamu borcunun GSYH'ye oranına ayrıca baktım, yüzde 52.6 görünüyor. Bu aslında yüksek bir oran değil. Fakat bildiğim kadarıyla borcun büyük kısmı dolar cinsinden ve geçişmişte temerrüt (default) sabıkası olduğundan ülke uluslararası borçlanma yapmakta zorlanıyor. IMF desteği zaten en çok bunun için lazım.

İkinci grafik kısa vadeli faiz, son bir senedeki kur artışı ve enflasyonu gösteriyor. Kur hareketleri çok daha dalgalı olduğundan onu tek başına sol eksende gösterdim; diğerleri sağ eksende. Döviz kurlarının bir senede 4 katına çıktığı (yüzde 300'e yakın arttığı) dönem var geçmişte. Kur artışının düşük göründüğü dönemler sizi aldatmasın, diğer grafiklerle ölçek farkından öyle görünüyor. Yoksa yıllık kur artışı yüzde 10'un altına kalıcı olarak inmiyor. Özellikle 2013'ten itibaren çok yüksek değerler var. Turuncu çizginin 30 Ağustos 2018'deki (Perşembe) değeri yüzde 87 mesela. Ayrıca artışın yavaşlamasının kurun düşmesi demek olmadığına da dikkat etmek lazım. Artış pozitif oldukça, para sürekli değer kaybediyor.

Döviz kuru grafine bakınca şöyle düşündüm. Yerel paranın (peso) tarihsel olarak bu kadar oynak ve değer kaybetmeye eğilimli olduğu bir ülkede insanlar o paraya güvenebilir mi? Normal bir ekonomideki gibi, 3 puan daha faiz alacağım diye o paraya yatırım yapar mı? O yüzden ufak bir parasal sıkılaşma ve faiz artışı paraya istikrar sağlamaya yetmiyor demek ki. Çok daha vahşi tedbirler gerekiyor.

Yeşil grafiğe göre kısa vadeli (15 günlük) piyasa faizi Nisan 2002'de yüzde 90'a vurmuş. Temmuz 2018'deki grafiğin son değeri yüzde 47. Son durumda bu 60'ın üzerine çıkacak. Bu faizlerle reel yatırım olmayacağından bunun büyümeye faturası da ağır olacak. Nitekim ilk grafiğe bakarsak GSYH 2002'de yüzde 11, faizlerin bir ara yüzde 36'ya kadar yükseldiği 2016'da yüzde 2 küçülmüş. Buradan çıkarttığım sonuç, paraya olan güvenin zayıflamasına baştan izin vermemek lazım, sonra toparlamaya çalışmanın maliyeti çok büyük oluyor.

Son olarak enflasyona dair iki kelam etmek istiyorum. IMF'nin rapor ettiği yılsonu tüketici enflasyonlarını gösteren mavi çizgi genelde yüzde 10 civarındayken, seri 2015'te kesintiye uğruyor. Daha sonra 2016'da Arjantin istatistik enstitüsü yeni bir endeks başlatmış ve bu 2017'den itibaren enflasyonun (mor kısa çizgi) yüzde 25'ten 30'lara gittiğini gösteriyor. Daha da yükseleceği aşikar. Enflasyonun yüksek olmasını geçtim; serinin kesintiye uğraması çok daha vahim. Çünkü bu dönemde Arjantin'in yayınladığı enflasyon verilerine kimse itibar etmiyor. IMF hiç yayınlamamayı seçmiş, kimi kurumlar da kendilerine göre alternatif enflasyon ölçüleri geliştirmiş. Bizde çok şükür, TÜİK istatistikleri en fazla yöntem açısından eleştiriliyor. Onun haricinde verilerde çarpıtma yapılmadığına güveniyoruz. Böyle de kalması için kurumun bağımsızlığı, şeffaf ve hesap verebilir olması çok önemli.

Makroiktisatta deney yapma şansımız yok. O yüzden başka ülkelerin (eş zamanlı ya da tarihsel) deneyimleri, koşullar arasındaki farklılıklar dikkate alınmak kaydıyla, bize değerli bilgiler sunuyor. Herhalde merkez bankamız başta olmak üzere ülkemizin kurumları ve iktisatçıları da bu deneyimleri ciddi şekilde analiz edip sonuçlar çıkartıyorlardır. Bunların ekonomi politikalarına nasıl yansıyacağını göreceğiz. 

Ek: Yazıyı gönderdikten sonra hatırladım, bahsetmekte fayda var. Arjantin 2002 Ocak ayına kadar para kurulu (currency board) denen katı sabit döviz kuru rejimini uyguluyordu. Burada pesonun değeri bir dolara sabitlenmişti ve piyasadaki peso miktarı merkez bankasının döviz rezervine dayandırılmıştı. Bu rejim ülkeden döviz çıktığında piyasadaki yerel miktarını düşürüp faizlerin sert şekilde yükselmesine yol açar. Döviz kuru sabit, enflasyon düşük kalır ama sermaye çıkışının bütün yükü büyümeye düşer. Bir de kurun sabitlendiği paranın (dolar) değerlenmesi durumunda, dış ticaret dengesi bozulur. Grafiklerde de görülüyor, Arjantin'de de 2002 öncesi tam bunlar olmuş. Olayları tetikleyen unsurlar ise, 90'ların sonundan itibaren gelişen ülkelerde yaşanan krizlerin bulaşıcı etkileriyle (contagion) beraber, bütçe açığı ve kamu borcu problemleri olarak gösteriliyor. Grafiklerden de görüleceği üzere para kurulunun terk edilmesi sonrası, paranın çok ciddi değer kaybetmesi ve enflasyonun yükselmesi pahasına ekonomik büyümede ve cari dengede toparlanma sağlanmış. Ancak yapısal sorunların sürdüğü ülkede iyileşme uzun vadede kalıcı olamamış. 

19 Ağustos 2018 Pazar

İktisadi durgunluk/resesyon nedir?

Güzel Türkçemizde iktisadi durgunluk/daralma/gerileme olarak kullanılan resesyon kavramı, ekonomik faaliyetlerin bir süre belirgin şekilde azalmasını ifade eder. Ekonomi haberlerinde zaman zaman GSYH'nin en az iki çeyrek art arda düşmesinin resesyon olarak kabul edildiğini okuruz. Bu çoğu durumda makul bir kriter ama her zaman bu kadar kesin sınırlar çizilemiyor. Örneğin birbirini izleyen üç çeyreğin ilkinde ve üçüncüsünde ciddi küçülme yaşayan bir ekonomi, ikinci çeyrekte az da olsa büyüse orada durgunluk yok mu diyeceğiz? O yüzden resesyon tespit etmek muhakeme de gerektiriyor. ABD'de bu konuda, ulusal iktisadi araştırma kurumu olan NBER otorite kabul ediyor. Kurum içinde ekonomik döngüleri takip eden bir kurul var. Bu kurul, GSYH büyümesinin yanı sıra, istihdam, reel gelir gibi birçok göstergeye de bakıp iktisadi döngünün hangi evresinde (durgunluk mu, genişleme mi) olunduğuna hüküm veriyor.

Bizde ise iktisadi döngü konusunda otorite olan bir kurum yok. Ancak iktisatçılar kendi yargılarını kullanarak durgunluk dönemlerini tespit ediyorlar. Zaman zaman da bu tabir gelişigüzel kullanılıyor. Ben de TUİK'in yayınladığı mevsimsellikten arındırılmış çeyreklik GSYH serisine baktım ve hangi dönemlere resesyon denilebileceğini kendimce tespit etmeye çalıştım. 
Çok basit bir şekilde ekonominin birkaç çeyrek boyunca belirgin daralma yaşadığı dönemleri yukarıdaki grafikte işaretledim. Burada dört zaman dilimi var. İlki 1998'de Asya ve Rusya krizi zamanlarına, ikincisi 2000-01 finansal krizlerine denk geliyor. 2007'de de nispeten küçük bir daralma yaşanmış. Sonrasında 2008 küresel krizi geliyor. Grafiği özellikle logaritmik çizdim ki, tepe noktasından dipe ne oranda küçülme yaşanmış karşılaştırabilelim. Böyle bakınca 2001 ve 2008 dönemlerinin birbirine benzer olduğunu ve ekonominin 4-5 çeyrek boyunca toplamda yüzde 12-13 küçüldüğünü görüyoruz. Bu dönemlerin sonrasında da çabuk bir toparlanma var.
Bu basit yaklaşımla en önemli dip noktaları tespit edebiliyoruz. Ancak bunların dışında da büyümenin çok tatminkar olmadığı dönemler ve kısa süreli daralmalar var. Biraz inceleyerek bunların hangilerinin durgunluk kabul edilebileceğine dair fikir yürütebiliriz. Bunun için GSYH serisini en basit lineer trendinden arındırıp üstteki grafiği çizdim. Grafik trendin ne kadar üstünde ya da altında olunduğunu gösteriyor. Bizim için önemli olansa, çizginin arttığı bölgeler ortalamadan hızlı, azaldığı bölgeler ise yavaş büyümeyi (sert düşüş varsa küçülmeyi) işaret ediyor. Buradan büyüme ne zaman, ne süreyle ve ne kadar hızlanmış ya da yavaşlamış daha iyi anlayabiliyoruz. Bunu veri olarak alıp ekonomik durgunluk hakkında hüküm vermek bize kalmış. 

İkinci grafikte seçtiğim dönemler büyük ölçüde öncekilerle örtüşüyor. Bir fark, 1999'da büyümenin yavaş olduğu dönemi de burada 1998 resesyonuna ekledim. İkinci fark ise, 2015'in ikinci yarısında başlayan ve 2016 üçüncü çeyrekteki belirgin küçülmeyle biten dönemi de işaretledim. Yakın zamanda olduğundan objektif davranamamış olabilirim. Ancak en azından, öncekilerin dışında yakın zamanda resesyon olarak kabul edilmeye en yakın dönem 2015-16 gibi görünüyor.


11 Ağustos 2018 Cumartesi

Döviz kuru şokuna iki örnek

Ekonomimiz çalkantılı bir dönemden geçiyor. Sene başında 3.80 civarında olan dolar kuru çılgın bir şekilde artarak Cuma itibariyle 6'nın üzerine çıktı. Buradan geri gelse bile, yaşanan finansal oynaklığın reel ekonomi açısından ciddi sonuçları olacak. Buraya nasıl geldik konusunu şimdilik atlayalım, bundan sonra ne olabilire bakalım. Bu amaçla bizimle aynı ligde kabul edilen ve yakın geçmişte kur şoku ve yüksek enflasyon yaşamış iki ülkeyi aldım: Brezilya ve Rusya. (Grafiklerde sağ eksen dolar kurunu, sol eksen enflasyon, para politikası faizi ve GSYH büyümesini gösteriyor.)

Brezilya

Brezilya, petrol üreticisi olarak 2014'te petrol fiyatlarının hızla düşmesinden etkilendi. Artan bütçe açığı ve yavaşlayan büyüme sosyal sorunları büyüttü. Yolsuzluk skandalları, büyük sokak hareketleri, siyasi çalkantılar yaşadı. Elbette ABD para politikası, 2015'teki Çin kaynaklı riskler gibi küresel gelişmelerden de çok etkilendi. 2014'ten 15'e para birimi real dolar karşısında sert şekilde zayıfladı. 2013'ten itibaren enflasyon daha yüzde 6'lardayken, enflasyon hedefi yüzde 4.5 olan merkez bankası faizi 11'e çekmişti. Daha sonra döviz kuruna şok geldi, enflasyon yüzde 11'lere çıktı, faiz 14'lere yükseltildi. Sonrasında sıkı para politikasının etkisi ve dünyada iyileşen finansal koşulların desteğiyle bu seneye kadar real istikrarlı gitti. Enflasyon hedefin dahi altına inerken, faizler de ona paralel düşürüldü; büyüme toparlandı. Bu sene Brezilya herkes gibi ABD faiz artırımlarından etkileniyor. Aman aman bir büyüme performansı yok fakat çalkantılı dönemi atlatmış görünüyor.

Rusya 

Rusya da petrol ve doğalgaz ihracatçısı olarak, petrol fiyatlarındaki düşüşten çok etkilendi. Ayrıca 2014'te Kırım'ı ilhak ettikten sonra AB ve ABD'den ciddi yaptırımlar gördü. Hala da türlü diplomatik sorunlar yüzünden yaptırım görüyor. 2014 ortasından 2015 başına kadar ruble karşısında doların değeri ikiye katlandı. Doğal kaynakları sağ olsun, Rusya'nın güçlü döviz rezervleri vardı ama döviz satışları rublenin değer kaybını durdurmadı. Merkez bankası 2014 başında yüzde 5.5 olan faizini yılın sonunda 17'ye kadar çıkardı. Sonrası genel olarak Brezilya'ya benzer. Bir fark, Rus merkez bankasının faizi artırırken de indirirken de daha agresif olması. Bugün, Rusya ciddi yapısal sorunları olan (bunlara para politikasının yapacağı bir şey yok) büyüme potansiyeli düşük bir ülke, ama o da çalkantılı dönemini atlattı.

Buradan ne çıkartabiliriz? Yapısal sorunların üstüne, siyasi riskler ve küresel finansal hareketler geldiğinde, döviz kurlarında hızlı ve büyük dalgalanmalar olabiliyor. Merkez bankaları bu duruma faiz artırarak cevap veriyor. Bu süreçte büyümede geçici bir yavaşlama olması ve bunun sosyal sorunları büyütmesi kaçınılmaz. Ancak istikrar odaklı bir yaklaşımla, bir süre sonra işler normale dönüyor. O yüzden temel prensiplerden şaşmamak, moralleri de bozmamak lazım.