28 Mart 2017 Salı

Anketlerin hata payına dikkat!

Anayasa referandumu yaklaşırken anketler de giderek daha sık yayınlanıyor. Bunları doğru yorumlamak için, birkaç temel istatistiki meseleyi gözden kaçırmamak lazım. Kısaca değinelim.

Anket sonuçlarıyla birlikte genellikle bir hata payı rapor edilir. Bu oran örnekleme hatası (sampling error) sebebiyle, sonucun gerçekleşmeden ne kadar sapabileceğinin göstergesidir. Toplumdan 1000 seçmeni rastgele seçsek, bu kitlenin oy verme eğilimi genelden çok farklı olmaz. Yani mesela referendum için evet-hayır verecekler yüzde 50-50 ise, anket sonucu %70-30 çıkmaz. Ama tam tamına 50-50 de olmaz, illa ki bir miktar sapar. Normalde nereye kadar sapar? Mesele bu. Kabul edilebilir bir ihtimal dahilinde (genelde yüzde 95 "güven aralığı" alınır), sapmanın ne olabileceği katılımcı sayısına bağlı bir formülle hesaplanır. 1000 kişi varsa hata payı yaklaşık yüzde 3’tür. Elbette daha büyük sapma da olabilir ama ihtimali çok düşüktür. (Detaylı bilgi ve formüller için bkz. Wikipedia.)

Anketleri karşılaştırırken örnekleme hatasına dikkat etmeliyiz. Bir çalışma 1000 kişiyle yapılmışsa ve evet-hayır oranlarını yüzde 51-49 vermişse, bunlar orta noktalardır. Aslında yüzde 95 gibi büyük bir olasılıkla evet sonucunun yüzde 48-54, hayır sonucunun yüzde 46-52 aralığında çıkacağını tahmin etmektedir. Şimdi bir de 10 bin katılımcıyla yapılan ve dolayısıyla örnekleme hata payı yaklaşık yüzde 1 olan başka bir anketin yüzde 51 hayır gösterdiğini düşünelim. Bunun anlamı hayır oylarının yüzde 50-52 aralığında yer alacağıdır. Görüldüğü gibi, birincideki aralık ikinciyi tamamen kapsıyor. Dolayısıyla orta noktaları farklı olsa da, hata payı dikkate alındığında, birincinin sonucunun ikinciyle çeliştiği söylenemez. Elbette ikinci daha dar bir aralık verdiği için daha makbuldür. Bunları görmek için anketlerin hata paylarına bakmak gerekir.

Daha önemlisi sapmalar sadece örnekleme hatasından kaynaklanmaz. Çok daha ciddi sorunlar olabilir. Yukarıda belirttiğim gibi örneklemdeki katılımcılarının rastgele seçilmesi kritik, lakin bunu sağlamak zor. Anketörler evlere telefon ediyorlar mesela. Eğer arananların bir kısmı katılmayı reddediyorlarsa, sonuçlar sadece katılanların eğilimini yansıtır. Belli bir yönde oy kullanacaklar, katılmaya diğerinden daha isteksizse sonuç da yanlı olacaktır. Bunun dışında, çalışmalar hep belli bölgelerde ve şehirlerde yapılıyorsa, örneklem rastgele olsa bile sonuç o yerlerin seçmen eğilimini doğru yansıtacaktır, ülkenin tamamınınkini değil. Referanduma dair çıkan haberler doğu illerinde rahat çalışma yapılamadığını bildiriyor. Bu durum sonuçlar üzerinde ek belirsizlik yaratır.

Denebilir ki, gerçek hata payı raporlanan örnekleme hata payından çok daha fazladır. Bunu gözden kaçırmanın neticesini, yakın zamanda İngiltere'nin AB referadumunda ve ABD seçimlerinde gördük. Sonuçlar tahminleri ters köşeye yatırdı. Peki gerçek hata payı ne kadardır? ABD seçimleri öncesinde NY Times'ta haber olan akademik bir çalışma bu konuda bize fikir verebilir. Buna göre ABD'deki geçmiş seçimlerle anket sonuçlarını analiz eden araştırmacılar, genelde 3 puan olarak rapor edilen hata paylarının aslında bunun iki katından fazla, 7 puan civarında olduğunu söylemişler. (Haber şurada.)

Tüm bunlardan referandum için ne sonuç çıkartabiliriz? Hata payının büyüklüğü dikkate alındığında, bir tarafın kazanacağından emin olmak için anketlerde aranın bir hayli açılması lazım. Aksine evet-hayır yüzdeleri 50'lere yakın görünüyorsa durum tam manasıyla yazı-turadır.

26 Şubat 2017 Pazar

İktisat politikasının iyisi ve kötüsü

Ekonomi yönetimi son dönemde birbiri ardına politika adımları atıyor. Büyük bölümü konjonktürel politikalar: varlık ve vergi barışları, tüketim vergisi ayarlamaları, kredi teşvikleri, istihdam teşvikleri, kamu kurumları kanalıyla yapılan müdahaleler, para politikası uygulamaları ve saire. Bunların yanında uzun dönemli politikalar da hayata geçiriliyor: varlık fonu, bireysel emekliliğe otomatik katılım, altyapı yatırımları gibi. Bir de üzerinde çalışılan, ileride gündeme gelecek mevzular var: kıdem tazminatı reformu, özel sektörün döviz riskinin azaltılması gibi. Tek tek takip etmek dahi zor. Genel olarak ne söyleyebiliriz?

İlk gruptaki politikaların çoğu belli ki günü kurtarmaya çalışıyor. Yaklaşan referandum burada önemli bir etmen ama sadece o değil. Uzunca bir süredir gündemimizde ağırlık siyaset ve ulusal güvenlik alanlarına kaydı, yapısal ekonomik sorunlar ikinci plana düştü. O yüzden ekonomik sorunlar geçici çözümlerle savuşturulmaya çalışıyor. Mesela işsizlik özellikle gençler arasında zaten yüksekti; üstüne şimdi büyüme yavaşladığı için giderek daha da az iş yaratılıyor, işsizlik oranı artıyor. Buna karşı devlet, işverenler daha çok işçi alsın diye kampanya düzenliyor, maddi teşvik dağıtıyor. Herhalde bunu ortaya atanlar da Türkiye'de işsizliğin bu şekilde kalıcı olarak düşmeyeceğini biliyor, yan etkilerini tahmin ediyorlardır. (Buna benzer korumacı tedbirlerin pek makbul olmadığını zamanında şurada söylemiştik.)

Hükümetin uzun vade için ekonomik önceliği yatırımların hızlandırılması. Bireysel emekliliğe otomatik katılım gibi tasarruf artırıcı politikalar ve altyapı yatırımlarının finansmanına destek olacak bir varlık fonu kurulması bu yönde atılan adımlar (şurada değinmiştik). Beğenelim ya da beğenmeyelim, hükümet yol, köprü, hastane, tünel gibi yapıları çoğaltma vaadiyle seçildiğine göre, bunu gerçekleştirmek için gayret göstermesinden doğal bir şey olamaz. Vatandaş hükümetin bu önceliğini paylaşmıyorsa ya da uygulanan politikaların sonuçlarından memnun değilse, seçimlerde gereğini yapar.

Şahsen altyapı yatırımlarından öncelikli şeylerin olduğunu düşünüyorum. Mesela bugüne kadar çok önem verilmeyen, ama son birkaç ayda döviz kurları sertçe yükseldiğinde hatırlanan özel sektörün döviz borçluluğu bunlardan biri. Burada sistemik risk yaratan bir piyasa başarısızlığı var. Çok sayıda firmanın yüksek miktarda döviz borçlusu olması sadece kendilerini değil, ekonominin tamamını sert döviz kuru hareketlerine karşı kırılgan hale getiriyor. Dahası döviz cinsi borçları varlıklarından yüksek firmalar panikle açıklarını kapatmaya çalışınca, kur artışları da şiddetleniyor. Üstüne bir de, kamunun sistemik tehdit yüzünden bu firmaları kurtarmak zorunda kalması (örneğin devlete olan kimi borçların geri ödemesinde kurları sabitlenmesi) ahlaki tehlike (moral hazard) yaratıyor. Dövizle borçlanmayan ya da kendini türev araçlarla kur riskine karşı sigortalayan firmalar tabiri caizse keriz durumuna düşüyor.

Şahsen böyle ciddi bir piyasa başarısızlığına karşı düzenleyici tedbir almaktan daha doğru ve faydalı bir iktisat politikası düşünemiyorum. Bunu beş sene önce yapsaydık, bugün döviz kurlarındaki hareketleri bu kadar dert etmezdik. Bugün alınacak tedbirlerinse kısa vadede maliyetleri olacak, olumlu etkileri zaman içinde görülecek. Tabii alınırsa...

14 Ocak 2017 Cumartesi

Para politikamızın ABC'si

Para politikasını sadeleştireceğiz; daha şeffaf, anlaşılır hale getireceğiz diye yola çıkan ve geçen sene bu bahaneyle faiz indiren merkez bankamız, geçen hafta dolar kuru neredeyse 4'e dayanınca değişik yollara saptı. Para politikasını daha da karmaşıklaştırmakla kalmadı, fiilen faiz artırmak anlamına gelen sıkılaştırmalar yaptı. Bu durumda ne olup bittiğini anlamaya çalışan ama para politikasının nasıl işlediğini çözemediğinden anlayamayan okurlarımız için, faiz koridorunu ana hatlarıyla madde madde özetleyeceğim. Daha detaylı ve akademik bir çalışma arzulayanlar, benim de çok istifade ettiğim merkez bankamızın şu yayınına bakabilir. Tabii, son alınan önlemlerle ilgili orada bir şey yok. Onu biz çözmeye çalışacağız. 

* Bankalar arasında her vadede olduğu gibi, çok kısa vadelerde de (gecelik, haftalık vs.) borç alıp vermek için bir piyasa var. Merkez bankası (MB) bu piyasaya müdahil olarak para politikası uyguluyor.

* MB diyor ki, (güncel oranlarla konuşursak) ben sizden yüzde 7.25 faizle gecelik borç almaya, size yüzde 8.50 faizle borç vermeye hazırım. Merkez orada dururken elinde para olan daha ucuza borç vermeyeceğinden, para ihtiyacı olan da daha pahalıya borçlanmayacağından, para piyasası faizi bu aralıkta gerçekleşiyor; bu oranlar bir faiz koridoru oluşturuyor.

* MB bir de farklı bir kanaldan bankalara her gün yüzde 8 faizle, miktarı sınırlı bir hafta vadeli borç veriyor. İhtiyacı olan bankalar önce bundan paylarına düşeni alıyor, yetmezse para piyasından gecelik borçlanıyor.

* İşte bu üç politika faizi (gecelik borçlanma, borç verme ve haftalık) başlıca para politikası araçları. Bunları başkan, yardımcıları ve diğer üyelerden oluşan para politikası kurulu belirliyor. Gecelik MB faizlerinin oluşturduğu koridoru (renkli alan), haftalık faizi (lacivert) ve gecelik piyasa faizini (mavi) aşağıda görüyoruz. Kırmızıyla çizilen ise ağırlıklı ortalama fonlama oranı. Mesela bankalar MB'den borçlanmalarının 2/5'ini 8'den (haftalık), kalanını 8.50'den (gecelik) yapıyorsa, bu oran 8.3 olur.
* Para politikası, üç faizi belirlemekle bitmiyor. Bir de likidite yönetimi denen ve gündelik yürütülen bir tarafı var ki, piyasa faizinin (mavi) ve ortalama fonlama faizinin (kırmızı) hareketinin önemli bir belirleyicisi o. Burada MB ne miktarda bir hafta vadeli (ucuz) fonlama sağlayacağını belirliyor. Çok para sağladığında 2012'deki gibi, gecelik piyasa faizi de ortalama faiz de haftalık faizin civarına geliyor. Haftalık fonlamayı kısmaya başlarsa, 2015'te yaptığı gibi, gecelik faiz tavana kadar gelebiliyor; ortalama faiz de yükseliyor.

* Grafik çok karışık geldiyse iki şeye odaklanın: gecelik piyasa faizi (mavi) ve ortalama fonlama faizi (kırmızı). Para politikasının sıkılığını aslında bunların seviyesi belirliyor. MB'nin tüm politika araçları bunları yönetebilmek için. Birincisi (döviz, tahvil, hisse senedi, krediler gibi) finansal araçların fiyatlanmasında belirleyici. Yani mesela döviz kurlarındaki yükselişe önlem alınacaksa, öncelikle piyasa faizinin yükselmesi sağlanmalı. İkinci oran ise banka faizlerinde, bilhassa da mevduatta etkili.

* Böyle bakınca geçen sene iki göstergenin de düştüğünü ve para politikasının gevşetildiğini açıkça görüyoruz. Burada maksadın büyümeyi desteklemek olduğu anlaşılıyor. Bu dönemde dış kaynaklı olarak döviz likiditesi bol olduğundan, döviz kurunda artışa yol açmadan bu gevşeme gerçekleştirilmişti. Fakat yıl sonunda dış koşullar kötüleşince ve ülkemizin sorunları ağırlaşınca şartlar değişti. Döviz kurları yükseldi; Kasım'da politika faizlerinde ufak bir arıtım yapıldı. Sonra döviz kurları yükselmeye devam etti; MB bekledi; en sonunda geçtiğimiz hafta içinde enteresan bir şeyler yaptı.

* Bir defa MB haftalık fonlama sağlamamaya başladı. Bunun manası, böyle giderse yüzde 8'den artık para vermeyeceğinden, bankaların maliyetinin zamanla 8.3 civarından 8.5'e çıkacağıydı. Bunda pek bir şey yok.

* İkincisi asıl enteresan (şu duyuru), MB bankaların yüzde 8.5'ten gecelik borçlanma imkanlarını sınırladı. Teknik detayına girmeden söylersek, MB artık isterse belirlenen limit dışında bankalara yüzde 8.5'ten de borç vermeyebilir. Peki o zaman yeterli para bulamayan bankalar ne yapacak? İflas mi edecek? Hayır, önce borç için diğer bankalara dönecek. Olmadı, geç likidite penceresi diye bugüne kadar kimsenin dikkate almadığı bir kanaldan MB onlara yine fonlama sağlayacak. Ama bu sefer, yüzde 10 faizle. MB faizi bu olursa, piyasa faizleri de buraya kadar gider. Ortalama faiz de bu sefer, 8.5 ile 10'un ağırlıklı ortalaması olur ki, o ağırlığa da MB karar verecek.

* Özetle, MB faiz koridorunun üzerine bir kat çıktı ve dilediğinde faizlerin 1.5 puan kadar daha yükselmesine imkan sağladı. Oysa benzer bir sıkılaştırmayı geçmişte yapıldığı gibi, para politikası kurulunu acilen toplayıp politika faizlerinde uygun bir artırıma giderek de yapabilirdi. Onun yerine memleketimizde adet olduğu üzere, normal prosedürlerin etrafından dolanmayı tercih etti. Üstelik bir sene boyunca para politikasını sadeleştiriyoruz diye konuştuktan sonra. Merkez bankamızın itibarı için çok olumsuz bir durum.

12 Ocak 2017 Perşembe

Kendini gerçekleyen kehanetler ve dolarizasyon

Son zamanlarda döviz kurlarında anormal hareketler yaşanıyor. Türk lirası geçen senenin sonu ve bu senenin başlarında, Donald Trump yüzünden zor durumda olan Meksika'nın pesosunu bile geçerek büyük değer kaybetti. Lakin döviz kurlarının belirlenmesini ekonomik temellere dayandıran standart teoriler bu ölçüde bir hareketi açıklamada yetersiz kalıyor.

Standart döviz kuru teorilerinin başlıcası satın alma gücü paritesine (purchasing power parity) dayanır ve döviz kurunun zaman içinde iki ülkenin enflasyonu arasındaki fark kadar değişeceğini söyler. Buna göre enflasyonu yüksek ülkenin parası aradaki enflasyon farkı kadar değer yitirir. Bundan sapmalar olsa bile oluşacak reel değerlenmeler veya değer kayıpları zamanla dengelenecektir. Bu uzun vadelerde kayda değer bir teori. Ancak liradaki aşırı değer kayıpları bunun kısa vadede çok belirleyici olmadığını gösteriyor.

Kısa dönemde daha iyi sonuç vermesi beklenen ikinci temel döviz kuru teorisi, korunaksız faiz paritesine (uncovered interest parity) dayanır ve iki ülkenin faiz farkının döviz kurunun belirleyicisi olacağını söyler. Yani ülkede faizler bir puan artsa, döviz kurunun da yüzde bir aşağı geleceğini tahmin eder. Bu mantıkla birkaç puan faiz artışı gerekiyorken yapmamak, yerel paranın belirgin oranda değer kaybetmesine yol açar.  Fakat son zamanlarda bir gün içinde bile birkaç yüzde puan değişebilen kurlarda yaşanan bunun çok ötesinde.

Döviz kurundaki yüksek oynaklığı bir nebze açıklamak üzere iki alternatif teori aklıma geliyor. Birincisi "güneş lekeleri" (sunspots) ve kendini gerçekleyen kehanetlerle ilgili. Buna göre ekonominin temellerinden bağımsız belirsizlikler ("güneş lekesi") iktisadi aktörlerin beklentilerini etkileyerek, sırf beklentiler öyle oluştuğu için bir denge ortaya çıkabilir. Bunun meşhur bir örneği, sabit döviz kuru rejimindeki krizleri ele alan "ikinci nesil" modeller. Bu modellerde iktisadi aktörler, başka aktörlerin dövize spekülatif atak yapacağı ve o durumda merkez bankasının kur çıpasını tutamayacağı beklentisiyle herkesten önce kura atak yapmak ister. Herkes saldırınca da yeterli döviz rezervi olmayan merkez bankası (varsa zaten baştan atak olmaz) mecburen kuru serbest bırakır.

Tabii sabit kurdaki spekülatif atak modeli dalgalı kurdaki hareketi açıklamaz. Çünkü birincide paranın değer kaybı, ekonomik temellerden kopan kur çıpasının terk edilmesinden ve neticede kurun dengelenmesinden kaynaklanıyor. Dalgalı kurda ise her etki anında kura yansıdığından öyle bir dengesizlik oluşmaması lazım. Buna karşın iktisadi aktörleri çok ileri görüşlü ve rasyonel varsaymazsak, değer kaybının bir süre devam etmesi ihtimalinin geçici bir spekülatif döviz talebi yaratabileceğini düşünebiliriz. Bilhassa döviz satmaktan kaçınan aktörler yüzünden piyasada likidite azalırsa, son dönemde görüldüğü gibi ufak alımlarla sert fiyat hareketleri oluşabilir. Fakat bu tür temelsiz hareketlerin merkez bankası müdahaleleriyle, hatta bir noktada kendiliğinden düzelmesi gerekir. Bizim merkez bankamız da son dönemde döviz likiditesini artırıcı ve Türk lirasını destekleyici önemler alıyor. Bunların tam neticelerini zaman içinde göreceğiz.

İkinci alternatif teori, döviz kurunun belirlenemezliği (exchange rate indeterminacy) sonucununu ortaya koyuyor. Bu dolarizasyon da denen para ikamesinin en uç hali. Bir ülkede sermaye hareketlerinin tamamen serbest olduğunu, bütün ekonomik işlemlerin (alışveriş, tasarruf, kontratlar vs.) istense dövizle yapılabileceğini, yani dövizin yerli parayı tam olarak ikame edebildiğini düşünelim. Bu durumda iki paranın işlev açısından bir farkı olmayacağından, aradaki döviz kurunun ekonomik temellerle bağı olmaz. Kur para politikasıyla kontrol de edilemez. Elbette şu an Türkiye tam dolarizasyon durumunda değil. En basitinden vatandaş maaşını lira olarak alıyor, alışverişini lirayla yapıyor, vergisini lirayla ödüyor. Ancak ekonomininin bir kesimi dövize tamamen açık. Tasarruf ve kredi başta olmak üzere, birçok ticari ve finansal işlem hem dövizle, hem lirayla yapılabiliyor. Bu durumda getiriler değişmese bile, güven duygusunun sübjektif olarak bozulması bile dövize geçişe yol açarak oynaklık yaratabilir. Hatta ileride, bir zamanlar yaşadığımız gibi, maaşlar, kiralar ve diğer fiyatlar da dövize dönebilir.

Güvenin zayıflamasına nihai çözüm  siyasi ve ekonomik istikrarı tesis etmek. Onun dışında, kısa vadede bir panik söz konusu olursa, sermaye kontrolleri uygulayıp insanları zorla ulusal parada tutmaktan başka pek çare yok. Çok şükür, şu an öyle bir durum söz konusu değil. Şimdilik sadece ihalelerde, kira kontratlarında Türk lirasına geçme çağrısı yapılıyor ve döviz satım kampanyaları düzenleniyor. Vatandaş gönüllü olarak ulusal paraya sahip çıkmaya çağrılıyor. Umalım ki daha fazlası gerekmesin.

28 Aralık 2016 Çarşamba

Revizyonda ferahlık var

TÜİK yakın zamanda milli gelir verilerinin hesaplama yönteminde, uluslararası standartlara göre kapsamlı bir güncelleme yaptı. Yeni verilerde, kişi başına düşen milli gelir, geçmiş yıllardaki reel büyüme oranları, tasarruf ve yatırımların milli gelire oranı gibi bir çok gösterge iyileşmiş göründü. Bu da haliyle tartışma yarattı. Bunu nasıl değerlendireceğiz?

Öncelikle, benzer güncellemeler dünyanın her yerinde yapılıyor ve illa ki bir tartışma çıkıyor. Bizimkinden hemen önce Japonya'da yapılan revizyonda milli gelir yükselmiş; hükümet 2020 yılı hedefine şimdiden neredeyse ulaştı gibi iğneleyici tepkiler olmuştu (misal). Bu sene başında da Hindistan'da yapılan revizyon sonrası, GSYH büyümesinin sanayi üretim endeksiyle tutarsız biçimde çok yüksek çıkması ekonomistlerin canını sıkmıştı (misal). Kaldı ki revizyon olsun olmasın, Çin başta olmak üzere birçok gelişen ülkede (kayıt dışı ekonomi, teknik yetersizlikler, kasıtlı çarpıtmalar gibi türlü sebeplerden) GSYH verilerinin sağlıklı olduğundan şüphe duyuluyor. Hatta ölçüm problemleri olmasa dahi, kavram olarak GSYH ve onun anlamı üzerinde derin ilmi tartışmalar da yapılıyor. Demek istediğim, milli gelir doğası icabı az ya da cok kusurlu bir gösterge. Zaman zaman yenilenmesi de doğal, bunun tartışılması da.

Elbette tartışmaların bazısı anlamlıyken, bazısıysa anlamsız. Örneğin sanayi üretim endeksi ve GSYH'nin uyumlu olup olmaması önemli. Milli gelir istatistikleri geç açıklandığından, ekonominin o andaki durumuna ilişkin bilgi verecek, GSYH ile ilişkisi güçlü öncü göstergelerin olması gerekir. Dolayısıyla milli gelirin hesaplama yöntemi değiştiriliyorsa ardından öncü göstergelerde de uygun bir revizyon gerekebilir. Öte yandan, yapılan değişikliğin sonuçlarını refah artışı gibi yorumlamaksa anlamsız. Kişi başına düşen gelir kağıt üzerinde 5 bin dolara da inse, 20 bin dolara da çıksa, gerçekte kimsenin cebine para girip çıkmıyor. Dolayısıyla kimsenin refahında bir artış ya da azalış olmuyor. Bu en fazla, uluslararası karşılaştırmalara çok önem atfedenlerin moralini etkiler; siyasetçilere de malzeme çıkartır.

Burada en önemli husus, istatistik kurumunun uzmanlarla iletişim içinde olması, ne yaptığını açıklaması ve geri bildirim alması; ekonomistlerin de verileri diğer göstergelerle tutarlı şekilde yorumlayıp anlamlı sonuçlar çıkarması. TÜİK bugünlerde düzenlediği toplantılarla üzerine düşeni yapmaya çalışıyor, ancak herkes tatmin olmuş değil gibi (misal).

Açıklanan bilgiler ışığında yeni yöntemde benim en çok hoşuma giden şey, özellikle inşaat ve hizmet sektörlerinde eskiden dolaylı tahminlere dayanan istatistiklerin, artık resmi kurumlardan gelen kapsamlı veri setleri kullanılarak doğrudan ölçülmesi. Başarılı uygulanırsa, bu yöntem ekonomik faaliyet için eskiye göre çok daha iyi bir gösterge sunacaktır.

Türkiye'nin son yıllardaki makroekonomik durumunun yeni veriler ışığında yorumlanması ve geleceğe dair tahmin yapılması ekonomistleri muhtemelen bir süre zorlayacak. Benim açımdan en büyük belirsizlik, geçmiş yılların büyümesindeki yukarı revizyonların ve bunların ima ettiği verimlilik artışlarının kalıcı olup olmadığı. Uzun dönemli büyüme trendi eskiden tahmin edildiğinden daha yüksekse, geleceğe dair görünüm olumlu demektir. O durumda (darbe teşebbüsü, turizmdeki bozulma gibi) çeşitli iç ve dış sebeplerden büyümesi yavaşlayan ve bir çeyrek küçülen Türkiye ekonomisi, bu sebeplerin ortadan kalkmasıyla hızla toparlanacaktır. Yok eğer zamanında dış finansman bolluğuyla şişen krediler potansiyelinin üzerinde büyüyen bir ekonomi yaratmışsa,  sermaye girişleri yavaşladığında bu durum tersine dönecek ve artık kalıcı olarak daha düşük büyüme oranları görülecek demektir. Hangisi daha doğru henüz bilmiyorum. Öyle ya da böyle, küçük firmaların faaliyetlerini daha iyi ölçen yeni GSYH'nin eskisine göre daha sert dalgalanmalar gösterebileceği aklıma yatıyor.

17 Aralık 2016 Cumartesi

Saat dilimi değişikliği

İTÜ'lü akademisyenler çalışma yapmışlar ve ülkenin saat dilimini bir saat ileri kaydırmanın çok hayırlı olacağını söylemişler. Enerji tasarrufu olacak, insanlar daha çok güneş görecek ve daha mutlu olacak demişler. Hükümet bununla ilgilenmiş ve sonbaharda yaz saati uygulamasından geri dönmeyerek uygulamayı başlatmış. Bunun sonucunda daha çok vatandaş kışın işine, okuluna gün doğmadan gitmeye başlamış. Şikayetler başlamış, günler kısaldıkça da artmış. Bir yanda bilimsel çalışmaya dayanan kamusal bir reform, diğer yanda çok sayıda insanın memnuniyetsizliği. İşin içinden nasıl çıkacağız?

Öncelikle değişikliğin uygulamaya geçiş şeklinde bir sakatlık var. Bir grup insan, biz sizin için en doğrusunu düşündük deyip tepeden inme bir karar almış gibi duruyor. En temel sorun bu. Bilimsel açıdan, farklı alanlardan bilimadamlarının konuyu çok boyutlu olarak ele aldığı söyleniyor ama yazılan rapor ortada yok. Merak edip aradım; ne İTÜ'nün, ne enerji bakanlığının sitesinde, ne de başka bir yerde yayınlanmamış. Bir kongreye tebliğ sunulduğuna, başka bilimadamlarınca tartışıldığına, tenkit edildiğine dair bir işaret de yok. Akademinin dışında, herkesi ilgilendiren bu konuda kamuoyunda da tartışma açılmadı. İnsanların fikri sorulmadı, farklı bakış açıları ele alınmadı. Oysa zamanında tartışılsaydı, ortaya çıkacak sorunlar önceden tespit edilip vakitlice çözümler üretilebilirdi. Artık yapacak bir şey yok, gelecek senelere bakacağız.

Uygulamadaki sakatlığı bir yana bırakırsak, şahsen sabah havanın geç aydınlanmasını akşam erken kararmasına tercih ederim. Şikayetler haliyle daha yüksek sesle dile getiriliyor, ama eminim kışın havanın daha geç kararmasından memnun olan (özellikle doğu illerinde) çok sayıda insan da vardır. Dolayısıyla, iddia edildiği gibi gerçekten ciddi bir enerji tasarrufu da varsa,  mevcut durum iktisadi tabiriyle pareto verimli gibi duruyor (kavramı şurada açıklamışım). 

Elbette tartışmaya açık olmakla beraber denebilir ki, toplumsal kararlarda ağırlıklı olan genelin memnuniyeti olmalı. Buna iktisadi tabiriyle faydacı toplumsal refah (utilitarian social welfare) deniyor. Bu ölçü alınacaksa halkın eğilimini öğrenmek lazım. Bunun için de kamuoyu araştırmalarıyla beraber, katılımcı ortamlarda (medyada, sosyal medyada, STK faaliyetlerinde) dile getirilen görüşlerden faydalanılabilir. Ona göre de seneye ne yapılacağına karar verilir.

Öyle ya da böyle en önemlisi, tasarruftan da önce insanların mutluluğu. İnşallah yaşananlar ders olur, bundan sonra toplumu ilgilendiren kararlar daha açık ve katılımcı bir şekilde alınır.

4 Aralık 2016 Pazar

Uluslararası ekonominin politik üçlemi

Üçlem (trilemma) kavramını daha önce sermaye hareketleri serbestisi, döviz kuru kontrolü ve bağımsız para politikası ilişkisi bağlamında ele almıştık (şurada ve şurada). Bundan esinlenerek üretilen, yine uluslararası iktisat alanında, bir de politik üçlem var. Kavramın mucidi, kalkınma iktisadı alanındaki çalışmalarıyla tanınan (bizim kamuoyunun Balyoz davasında emekli general Çetin Doğan'ın damadı olarak bildiği) Dani Rodrik. Kendisi demokrasi, ulus devlet ve küreselleşme ile ilgili görüşlerini, (mesela şu makalede ve başka yerlerde) dünya ekonomisinin siyasi üçlemi dediği aşağıdaki şemayla özetliyor. Rodrik'e göre, şemada köşelere yerleştirilen üç makbul alternatiften en çok iki tanesine erişilebilir; yani birinden mutlaka feragat etmek gerekir.
İkinci dünya savaşı sonrasında, Bretton Woods Konferansıyla uluslararası ekonomik sistem yeniden inşa edilirken feragat edilen ekonomik küreselleşmeymiş. Sermaye akımlarının kısıtlandığı, dış ticaret serbestleştirilirken belli alanların dışarıda tutulduğu o dönemde, ulus devletler ihtiyaçları doğrultusunda politika uygulamak üzere daha geniş bir alana sahipmiş. Mesela, o zamanlar bizim gibi birçok ülke gümrük duvarlarıyla korunan ithal ikameci sanayileşme politikaları uygulardı; Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler, bambaşka bir ekonomik sistemle ihracata yönelik bir kalkınma stratejisi izlerdi; Batı Avrupa'da ise refah devletleri ortaya çıktı. Rodrik bu dünya düzenine Bretton Woods uzlaşısı diyor. (Elbette küreselleşme feda edilirken, birçok ülkede demokrasi de yoktu ya, ayrı mesele.)

80'lerden itibaren ticari ve finansal serbestleşmenin nimetlerinden faydalanmak isteyenler bunu kovalamışlar. Bunun yolu ülkelerin kurumsal yapılarının ortak bir düzene uyum sağlamasıymış. Ticaretten finansa, vergi kanunlarından merkez bankacılığına, mülkiyet haklarından çevre standartlarına, sendikal haklardan özelleştirmelere kadar birçok şeyi bu doğrultuda düzenlemeye çalışmışlar. Rodrik, birçoğu toplumsal muhalefete rağmen yapılan bu reformların sonucunda ortaya çıkan düzene, ünlü liberal yazar Thomas Friedman'dan ödünç aldığı tabirle, altın deli gömleği diyor. Ekonomik getirileri itibariyle altın, ama alternatif politikalara yer bırakmayacak kadar kısıtlayıcı olması itibariyle deli gömleği.

Bir de ütopya var: küresel demokratik federasyon. Ulus devletlerin çok zayıfladığı, piyasa ekonomisini var eden kurumların ulusların ortak katılımıyla oluşturulduğu ve yönetildiği bir düzen. Bunun gerçekleşmiş küçük modelini, irili ufaklı 50 devletin tarihsel bir süreçte ekonomik ve siyasi birlik oluşturduğu ABD'de görüyoruz. Avrupa Birliği de o yolda ilerlemeye çalışıyor ama nereye ulaşacakları bilinmez. Küresel düzeyde ise, böyle bir düzene ulaşmak Rodrik'e göre uzun süre hayal olacak.

Ben tarihsel dönemlere göre anlattım ama Rodrik bunun ötesinde bir genelleme yapıyor aslında. Söz konusu üç hedef küresel ekonomik sistemde asla ve kat'a birlikte gerçekleşemez diyor. Bu, ulus devletler var oldukça, demokratik siyaset her ülkede oranın tarihine, değerlerine, normlarına, toplumsal yapısına göre ekonomiyi şekillendirecek; o da ülkeler arasında iktisadi bütünleşmeyi sınırlayacak demek. Demokrasiden taviz vermeyi ise makbul bulmadığından, Rodrik tercihini Bretton Woods düzenine dönmekten yana yapıyor.

Şahsen, ekonomik bütünleşmeye ket vuran farklılıklar zamanla değişemez mi bilmiyorum. Geniş toplumsal destek sağlayarak dünyayla olabildiğince bütünleşmenin yollarını aramak bence en ideali olur. Pratikte ise, bugün hangi iki hedefi tuttursak kar sanki.

1 Aralık 2016 Perşembe

Reel sektörün döviz kuru riski

Önceki yazımda kur artışlarının dövizle borçlanmış firmaları olumsuz etkileyerek finansal istikrarı tehdit edebileceğini yazmıştım. Bu hafta yayınlanan finansal istikrar raporunda, reel sektörün döviz kuru riski başlığıyla bu konuya değinildi (metin burada). Merkez bankası çalışmalarına dayanan orijinal bulgular içermesi ve para politikası kararlarına dayanak oluşturabilecek olması sebebiyle, metindeki tespit ve değerlendirmeleri önemli buldum.

Raporda reel sektörün kısa vadeli döviz açık pozisyonun toplamda sıfıra yakın olduğu ve bunun firmaların kısa vadede kur şoklarına karşı dayanıklılığını gösterdiği söylenmiş. Buna karşın uzun vadeli açık pozisyonda süregelen yükselişin kur risklerine yol açtığına dikkat çekilmiş. (Tabii firmalara tek tek bakılsa muhtemelen kimilerinin kısa vadede de döviz açığının olduğu ve risk altında bulunduğu görülürdü.) 

Bilançosunda döviz açık pozisyonu yüksek, sistemik risk yaratabilecek iki grup firma öne çıkarılmış: Birincisi Borsa İstanbul'da işlem gören en büyük firmalar; ikincisi enerji, otoyol, hastane vb. altyapı projelerinde devletle iş yapan firmalar.

Birinci gruptakilerin mali açıdan güçlü olduğu, bilançolarındaki açık pozisyon kadar ihracat gelirleri bulunduğu,  türev araçlarla kısmen riskten korunduğu ("hedging" yaptığı) tespit edilmiş. Borsa İstanbul dâhilindeki toplam açık pozisyonun çok büyük kısmına bu firmaların sahip olması olumlu olarak değerlendirilmiş. (İhracat gelirlerinin değişken, riskten korunma oranlarının düşük olmasının yanında, büyük firmalar risklerini iyi yönetebilir varsayımı da doğrusu bana çok güven vermedi.)

İkinci grup içinse, firmaların sağladığı mal ve hizmetlere devlet satın alma garantisi verdiği için, hem kur hem de talep riskinin büyük ölçüde devlet tarafından üstlenildiği vurgulanmış. Bu firmaların döviz kredi borcunun yaklaşık üçte ikisinin güvence altında olduğu tahmin edilmiş. (Borcun hala ciddi bir kısmının risk altında olmasının yanında, bu aynı zamanda Türk lirası zayıfladıkça kamu bütçesine ek yük geleceği anlamına da geliyor.)

Bunların haricindeki firmalar arasında kimilerinin döviz açık pozisyonları yüksek olabilir, ancak onların da sistemik risk oluşturmadığı söyleniyor. (Tabii sistemik risk yok demek oluşacak ekonomik kayıplar önemsiz demek değil. Ayrıca bu kesimlerin kayıplarını karşılamak için devletten destek beklediğini de görüyoruz ki, sağlanırsa o da kamu maliyesi açısından ayrıca yük demek.)

Özetlersek, merkez bankamız reel sektörün kur risklerinin arttığına dikkat çekerken, bunları hafifleten kimi unsurları da dile getiriyor. Türk lirasındaki değer kaybının ekonomik maliyetleri olsa da, öyle sanıyorum ki kriz gibi çok olumsuz bir sonuç beklenmiyor. Siyasilerin söylemlerine de yansıyan bu görüş, makroekonomide politika tercihleri yaparken kur artışlarına daha çok tolerans gösterileceği anlamına gelebilir. İzleyip göreceğiz.

19 Kasım 2016 Cumartesi

Döviz kuru şokuna ne yapılabilir?

Doların dünya piyasalarında değerlendiği, Türk lirasının bundan özellikle kötü etkilendiği bir dönemden geçiyoruz. Peki bu durumda kısa vadede hangi politika adımları atılabilir? Mevcut koşulları da dikkate alarak değerlendirelim. 

Döviz rezervleri

Geçici kur şoklarına karşı, böyle durumlar için biriktirilen döviz rezervleri kullanılır. Geçmiş yıllarda Rusya, Çin gibi büyük rezervleri olan ülkelerin yaptığı gibi, yüklü miktarlardaki döviz satışlarıyla değer kayıpları sınırlanabilir. Böylelikle şokun etkisinin geçmesi beklenir; yapısal bir sorun varsa, esaslı bir önlem almak için zaman kazanılır.

Bizim durumumuzda ise, cari fazla veren bir ülke olmadığımızdan döviz rezervimiz sınırlı. Onu da öyle uzun süre ve büyük ölçekte kullanma lüksümüz yok. Yine de kurlardaki oynaklığı törpülemek için, rezervlerimiz yer yer kullanılıyor. Merkez bankamız son zamanlarda rezerv opsiyon katsayısı gibi küçük bir zümre dışında ne olduğu bilinmeyen bazı araçlarda ayarlamalar yaparak bunu yönetiyor. Geçmişte günlük ihalelerle piyasaya az az döviz sattığı da olmuştu, bir seferde doğrudan büyük müdahaleler yaptığı da. Ancak çok etkili olduğu söylenemez.

Üçlem - Trilemma

Daha önce de (burada) yazmıştım, uluslararası finans teorisindeki temel kavramlardan biri olan  “trilemma” (üçlem diye çevirebiliriz) şu üç hedefe aynı anda ulaşılamayacağını ifade ediyor: dış dünyadan bağımsız faiz politikası, döviz kurunun kontrolü, sermaye hareketlerinde serbestlik. Yani birinden feragat etmek gerekiyor. Dolayısıyla büyük ve sürekli kur şoklarına karşı 3 şeyden biri yapılmalı: faiz artırmak, kuru serbest bırakmak, sermaye hareketini sınırlamak.

1. Faiz artırımı. Yatırımcılar ülkenin parasından kaçıyorsa, onları kalmaya teşvik etmenin en kestirme yolu daha fazla getiri sağlamaktır. Karşılığını alacaksa yatırımcı icabında daha fazla riske de katlanabilir. (Tabii finansal yatırımcının getirisini artıran bu politika, içerde kredi kullanmak isteyen reel sektörün de maliyetini artırır.)

ABD başkanlığına Trump seçildikten sonra, bu ülkeyle ticareti riske giren ve parası tepe taklak olan Meksika daha yeni bu yolu seçti. Bizde de Ocak 2014’te, merkez bankasının döviz satım müdahalelerinin başarısız olmasının ardından yüklü bir faiz artırımına gidilmiş ve döviz kurlarının alıp başını gitmesi engellenmişti.

Peki merkez bankamız bugün de faiz artırır mı? Para politikasının karmaşık çerçevesi içinde bazı ayarlamalar mümkün olabilir. Ancak esaslı bir faiz artırımının yaratacağı parasal sıkılaşma,  hükümetin son dönemdeki ekonomiyi canlandırma gayretleriyle de, cumhurbaşkanımızın kredi faizleri düşürülsün isteğiyle de tezat oluşturur. Herhalde mecbur kalmadıkça, ekonomide daralmaya yol açabilecek bir artış yapılmaz.

2. Kuru serbest bırakmak. Normalde enflasyon hedefleyen bağımsız bir merkez bankası varsa bunu düşünmek bile abes. Enflasyondaki kur etkisinin yüksek olduğu bir ülkede paranın değerini korumadan enflasyon düşmez. Ancak merkez bankası bugün çok bağımsız olmadığından ve para politikasının fiili önceliği iç talebi canlandırmak olduğundan, durum biraz farklı. Düşük faiz ve düşük enflasyon arasında seçim yapmak durumunda kalınırsa, ikinciden feragat edildiğini görebiliriz.

Tabii yüksek enflasyonun uzun vadeli faizleri yükselteceğini ve kur artışlarının döviz borçlusu firmaları zora sokarak ekonomik istikrarı tehdit edeceğini de dikkate almak lazım. Enflasyonun neden faizin sonuç olması Ankara’da ne kadar rağbet görür bilmem ama reel sektörün borç yüküne herhalde kayıtsız kalınamaz. O yüzden döviz kurunu çok serbest bırakmak da zor.

3. Sermaye hareketini sınırlamak. Sermaye çıkışlarını engellemek finansal panik ortaya çıktığında ve eldeki araçlar yetersiz kaldığında izlenebilecek bir politika. Birkaç sene önce Güney Kıbrıs ve Yunanistan’daki bankacılık krizlerinde geçici bir süre uygulanmıştı. Bizde ise kriz yok. Bu ortamda sırf faizleri bir-iki puan artırmamak için hiç yoktan panik çıkarmanın alemi de yok. O yüzden bunun lafını bile etmemek lazım.

Sonuç?

Kısa vadedeki politika alternatifleri arasında çok iyi bir tercih yok. Kötünün iyisi var ki, o da genelde faiz artırımı oluyor. Esas mesele uzun vadede yapısal sorunları çözmek. Türkiye’de üretkenlik arttığında, tasarruflar büyüdüğünde, yabancı sermaye içinde doğrudan yatırımların payı yükseldiğinde, finansmanda (“hedging” vs. yoluyla) riskler en az indirildiğinde, en önemlisi ülkemize ve dünyaya huzur ve güven geldiğinde kur hareketleri bu kadar önemli olmayacak.

12 Kasım 2016 Cumartesi

İktisatseverler için film önerileri

Konusu iktisatla ilgili ya da kenarından köşesinden iktisadi meselelere bulaşmış çok film var. Ancak bir şeyler öğreten; iktisadi kavramları, gelişmeleri, tarihsel olayları daha iyi anlamamızı sağlayan; üstelik keyifle izlenen yapım az. Hafızamı yokladım ve izlediklerimden dikkate değer bulduğum birkaç filmi iktisat meraklılarına tanıtmak istedim.

Hakkında daha önce (şurada) yazdığım Devrim Arabaları, bilhassa iktisat öğrencilerine izlemelerini şiddetle tavsiye edeceğim bir eser. 60'lı yıllarda Türkiye'de yerli otomobil üretmek amacıyla başlatılan bir projeye dair gerçek bir olay kurgulanmış. Yalnız uyarayım, mühendislerin kahraman olduğu bu filmde iktisatçılar kötü adam. Yine de eleştirel gözle izlenip iktisatçılarla empati kurulduğunda kalkınma, sanayi politikaları ve korumacılık gibi konularda düşünmemizi sağlıyor; Türkiye'deki sanayileşmenin başlangıcını anlamamıza yardımcı oluyor. Üretim olanakları sınırı (production possibilities frontier), fırsat maliyeti (opportunity cost), fayda maliyet analizi (cost-benefit analysis) kavramlarına dikkat. 

Finans ve özellikle de küresel finans krizi üzerine yapılmış en iyi film The Big Short (Büyük Açık). Tarihin en büyük piyasa başarısızlıklarından birini ilk fark eden ve finans piyasalarındaki fiyatların ekonomik gerçekleri yansıtmadığını gören üç-beş alsatçının (trader) buna göre pozisyon almalarını ve paranın gözüne vurmalarını anlatıyor. Böyle özetleyince çok sıkıcı durduğunun farkındayım. Konuya ilgi duymayanlar için ne heyecanlanacak, ne feyz alacak pek bir olay yok. Ama finansa biraz ilgili duyanlar, krize yol açan piyasa başarısızlıklarının nasıl oluştuğunu, yasal düzenlemelerin nasıl yetersiz kaldığını film sayesinde daha iyi anlayabilirler. Filmde ünlü bazı şahısların hikayeyi bölüp karmaşık finansal meseleleri kendi meşreplerince izleyiciye açıkladıkları, sıradışı bir teknik kullanılmış. Bu şahıslardan biri de meşhur davranışsal iktisatçı Richard Thaler.

İşgücü piyasası ve işçi hakları, ekonomik buhran gibi toplumsal yönü ağır basan konularda, aklıma ilk olarak John Ford'un yönettiği ve roman uyarlaması olan iki klasik film geliyor: How Green Was My Valley, The Grapes of Wrath. Türkçeleriyle, Vadim O Kadar Yeşildi Ki ve Gazap Üzümleri. İlki 19. yüzyılda Galler'deki kömür madencilerinin yaşamını, ikincisi ABD'de Büyük Buhran sırasında çiftliğini kaybetmiş ve iş bulmak için batıya göç eden insanları anlatıyor.

Bizde de özellikle 70'li yıllarda toplumcu filmler yapılırdı. İçlerinde Levent Kırva ve Ayşegül Atik'in başrollerinde oynadığı ve ekonomik dönüşümle beraber gerçekleşen köyden kente göçü konu edinen Taşı Toprağı Altın Şehir aklımda yer etmiştir. Çok küçükken televizyonda izlediğim bu filmde, kabzımalların ıspanakları denize dökmekten menfaat sağlamaları o vakitler çok garibime gitmişti. Sebebini yıllar sonra talebin fiyat esnekliğini öğrenince anladım.

Hafif bir şey olsun içimizi karartmasın, içinde biraz aşk-meşk de bulunsun diyorsanız, dış kaynak kullanımı (outsourcing) temalı, orijinal ismiyle müsemma romantik komedi Outsourced var. Türkçe ismi Yeni Bir Aşk gibi alakasız bir şey. Burada teknolojik gelişimin, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımının ne getirdiğini, kimden ne götürdüğünü görüyoruz.