16 Mart 2018 Cuma

Sanayi üretiminde yeni bir şey yok

Ekonomik büyümenin temel göstergesi gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYH) artış hızı. Fakat bu çeyreklik olarak ve çok geç açıklanan bir veri. Mart ortasına geldik geçen senenin Ekim-Aralık döneminin GSYH verileri hala açıklanmadı mesela; bu ay sonunda gelecek. Geldiğinde bundan aylar öncesinin büyüme hızını öğreneceğiz. Bu haliyle ekonominin mevcut durumunu öğrenip ona göre karar almak isteyen iktisadi aktörler (yatırımcılar, hükümet, merkez bankası vs.) için GSYH yeterli bir gösterge değil. Bu yüzden onunla ilişkisi güçlü, sık ve erken açıklanan "öncü" göstergelere ihtiyaç var.

Sanayi üretim endeksi, her ay makul bir gecikmeyle yayınlanması ve GSYH ile yüksek korelasyonu olması sebebiyle en önemli öncü göstergelerden. Bugün Ocak ayına dair veriler yayınlandı mesela. Buna bakarak iktisadi faaliyetin bu yıla nasıl başladığı konusunda sağlam bir fikir edinilebilir.

2016 yılında GSYH verileri revize edildiği zaman, ekonomistler sanayi üretim endeksiyle GSYH arasındaki ilişkinin bir miktar zayıfladığını görüp rahatsız olmuşlardı. Endeksin yönteminin GSYH'ye göre uyarlanmasıyla ilişkinin tekrar güçleneceği düşünülüyordu. O uyarlama yapıldı. En önemli değişiklik, şirketlere anket yapıp ne ürettiklerini sormaktan vazgeçildi; onun yerine vergi ve sigorta kayıtlarından yola çıkarak üretim miktarları tahmin edildi. Sonuç aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi.
Burada eski ve yeni endekslerdeki yıllık değişimleri üst üste çizdim. Yeni endeks eskisinden yılda ortalama 2.5 puan kadar daha hızlı büyüyor ama dalgalanmalar yön itibariyle neredeyse bire bir aynı. Zaman serisi yerine, artış oranlarını aşağıdaki gibi karşılıklı çizince daha da net görülüyor. Aradaki korelasyon neredeyse 1. Ne demek bu? Ekonometrik bir modele koyup tahmin yapacaksanız, hangi seriyi kullandığınızın önemi yok. Model hemen hemen aynı tahmini verecektir. 
Burada pek fark etmemiş ama başka sektörlerdeki revizyonlar fark yaratabilir elbette. Sanayi dev kurumların ağırlıkta olduğu oturmuş bir sektör. Öte yandan örneğin inşaatta, yerden mantar gibi müteahhit biten çok daha dinamik bir yapı var. Böyle sektörlere dair verilerde yöntemin iyileştirilmesi, muhtemelen daha büyük ve olumlu değişikliklere yol açacaktır.

29 Aralık 2017 Cuma

Türkiye'nin potansiyel büyüme oranı nedir?

Merkez bankamızın ekonomik araştırma bölümü bugün bu soruya cevap arayan güzel bir makale yayımlamış. Ben de makaleyi şurada iki satırla tanıtıp yorumlayayım dedim. (Emeğe saygı, yazarı ekonomist Selen Andıç. Linki de şurada)

Çalışma Türkiye'nin GSYH verilerini arz yönlü bir iktisadi modelle inceliyor ve bir potansiyel büyüme oranı tahmin ediyor. Büyüme muhasebesi denen yöntemle büyümeye üretim faktörlerinin (işgücü ve sermayenin) ve geri kalan şeylerin (toplam faktör verimliliğinin) katkısını hesaplıyor. Ayrıca yeni GSYH serisiyle eskisini karşılaştırıp aradaki farkları ortaya koyuyor. Çok meraklandırmadan söyleyeyim, güncel seri için yapılan potansiyel büyüme tahmini %5.5.

Bulgulara geçmeden önce kısaca açıklayalım; potansiyel büyüme ne demek? Makroiktisat literatüründe büyüme deyince iki şey kast edilir. Biri ulusal gelirin uzun vadeli büyüme trendi, diğeri onun etrafındaki konjonktürel dalgalanmalar. Birincisi, ülkenin demografik gelişmelerden kaynaklanan işgücü değişimine, fiziksel sermaye birikimine ve (teknik ilerlemenin ve beşeri sermayenin belirleyici olduğu) verimlilik artışına bağlıdır. Potansiyel büyüme, Keynesyen jargonda büyüme trendine karşılık gelir. Konjonktürel olarak ise, bir takım politika tercihleri (mesela mali genişleme) ya da iç ve dış etmenler (mesela petrol fiyatındaki dalgalanma, uluslararası finans hareketleri) sebebiyle ulusal gelir zaman zaman potansiyelinin altına inebilir ya da üstüne çıkabilir. Bu etmenler çoğunlukla kalıcı olmadığından, iktisatçılar büyümenin kısa süreli olarak yüksek ya da düşük gelmesini çok önemsemezler. Büyüme potansiyelinin ne olduğu ve nasıl artırılacağı sorusuna önem verirler.

Peki makaleye göre Türkiye'nin potansiyel büyüme oranı neymiş? Aşağıdaki grafikte görüleceği gibi (kırmızı çizgi), son yıllarda %5.5 olmuş. Görüldüğü gibi bu oran sabit değil. Zaman içinde genç nüfus aktif olarak işgücüne katıldıkça ve yurtdışı finansmanın katkısıyla yatırımlar çoğaldıkça potansiyel de yükselmiş. (Gri çizgi ise, eski GSYH serisine göre büyüme. Yeni ulusal hesaplarda yatırım oranları daha yüksek, sermaye birikimi daha hızlı olduğundan potansiyel büyüme de daha yüksek.)

Aşağıdaki grafik ise güncel verilerin büyüme muhasebesini gösteriyor. Bir önceki grafikteki potansiyel büyümenin ne kadarının fiziksel sermaye birikiminden, ne kadarının nüfus artışı ve işgücüne katılımdan, ne kadarın verimlilik artışından (yani beşeri sermaye, teknoloji ve saireden) kaynaklandığı burada açıkça görülüyor. Dikkat ederseniz üç çizginin bir senedeki değerlerinin toplamı, üstteki grafikteki büyüme oranını veriyor. 


Ne görüyoruz burada? Bir, Türkiye'de verimlilik artışı çok düşük; büyümenin belirleyicileri faktör artışları. İki, 2000'li yıllarda büyüme potansiyelindeki artışın en büyük sebebi işgücüne katılımın artması. Türkiye bir demografik dönüşüm yaşıyor ve geçmişin genç nüfusu yavaş yavaş işgüne katılıyor. Bollaşan ve haliyle ucuzlayan işgücü, üretim potansiyelindeki yükselişin itici gücünü oluşturuyor.

Verimlilik artışının düşük olması büyük bir sorun. Bir defa bu, çalışan sayısı artıyor ama çalışanların niteliği ve kullandıkları araç gereçlerin teknolojisi yavaş iyileşiyor demek. Bu durumda çalışanların geliri ve refahı da hızlı artamaz. Ülkemizde milyonlarca insanın asgari ücretle çalışması bu yüzden. İdeal olan nitelikli çalışanlarla beraber piyasa koşullarında ücretlerin artmasıyken, bugün insanlar yaşam standartlarının iyileşmesi için devlet büyüklerinin ağzından çıkacak sayıyı bekliyorlar.

İkincisi, verimlilik artışı yatırımların getirisinin de belirleyicisidir. Dünyada paranın bollaştığı ve faizlerin düşük olduğu dönemlerde firmalar getirisi az da olsa yatırım yapabilir. Ancak faizler yükseldiğinde düşük getirili yatırımlar kesilir, sermaye birikimi yavaşlar. Hele borçlanıp yatırım yaptıktan sonra beklediği getiriyi elde edemeyen firmaların vay haline. O yüzden sermayenin bugün büyümeye yaptığı 3 puanlık katkıyı yarın için cepte görmemek lazım.

Bunların haricinde, bu çalışmanın elde veri olmamasından kaynaklanan bir eksikliği son senelerdeki  göçmen akımını dikkate almaması. Ülkemizde yaşayan çoğu Suriyeli milyonlarca göçmenin önemli bir kısmı işgücü piyasasına bir şekilde dahil oldu. Kimi sermaye koyup iş de kurdu. Kayıtdışı çalışan ve resmi işgücü verilerine dahil edilmeyen bunca insanın büyümeye belirgin katkısı olmalı. İşgücüne dahil edilmediklerine göre, burada verimlilik artışı gibi görünen şey bir ölçüde onların katkısını da içeriyordur herhalde.

Son olarak, bir de eleştirim olacak. Bu kadar güzel ve anlamlı sonuçları olan bir makale için bulunan başlık, "Türkiye İçin Güncel Normalize Edilmiş Sabit İkame Esneklikli Üretim Fonksiyonu". Millet başlığa bakıp okumadan kaçsın istenmiş sanki!

11 Aralık 2017 Pazartesi

Bitcoin hakkında bildiğim, pek bir şey bilmediğim

Bitcoin bir para. Yani, hesap birimi olabilir (ünit of account); alımsatımda vasıta olarak kullanılabilir (medium of exchange); tasarruf aracı olabilir (store of value). Bir mal, hizmet ya da başka bir finansal varlık karşılığında bitcoin kabul eden biri, elinden çıkarmak istediğinde başkalarının da onu kabul edeceğini varsayar. Değeri bundan kaynaklanır. Ne kadar yaygın kabul görür ve kullanılırsa, o kadar değerlenir.

Bu sene başında ederi bin doların altında olan bitcoin bu yazıyı yazdığım an itibariyle 15-16 bin dolara kadar değerlenmişti. Siz okurken kim bilir nerede olacak. Bu kadar büyük bir artış anormal değil mi? Ekonomik olarak temelsiz, çökmeye mahkum bir fiyat oluşumu (varlık balonu) mu var? 

Kabul, balon oluşumuna çok müsait bir ortam var, ama sırf fiyat çok arttı diye de balon var denmez. Dağ başındaki arazinizin yanından otoyol geçse değeri katlanır mesela. Kaça katlanırsa katlansın bu arazinin ekonomik değerinin artmasından kaynaklanan bir harekettir.  Benzer şekilde, başlangıçta teknoloji kurdu küçük bir zümrenin kullandığı ve arzı sınırlı bir para, gerçek bir ihtiyaca cevap verip küresel ölçekte benimseniyorsa ve kullanımı kalıcı olacaksa, değeri pek ala defalarca katlanabilir. Lakin bu şartlar sağlanıyor mu tartışılır. 

Bugün için bitcoin talebi, işlemden ziyade spekülatif sebeplere dayanıyor. Normal, yasal bir alışverişi (gömlek satın almayı mesela) bitcoinle yapmak manasız. Alışverişte lira, dolar gibi alışılagelmiş paraları kullanmak her açıdan daha avantajlı. Finansal yatırım aracı olarak ise, bitcoin temel makroekonomik ve finansal göstergelerle bağı muğlak, fiyatının nereye gideceği belli olmayan bir ürün. Teknolojik girişimler yatırımlarını finanse etmek için kripto paraları kullanıyorlar ama bu yatırımların getirisinin ne olacağı belirsiz. Ayrıyeten bitcoinin kıymetli madenler (altın, gümüş vs.) gibi kullanım değeri; klasik itibarı paralar gibi, değerini iyi kötü koruyan bir merkez bankası yok. Bu şartlarda güvenilir bir tasarruf aracı değil.  

Yasadışı ve kayıtdışı faaliyetlerse ayrı bir mesele. Bunlar işlem talebi yaratıp bitcoine nispeten istikrar kazandırabilir. Lakin bu tür faaliyetleri engellemek için kendi kağıt paralarını bile sınırlamaya çalışan devletler, herhalde kripto paraların böyle işlerde kullanılmasına kayıtsız kalmazlar. Ne kadar engel olabilirler ya da düzenleyebilirler, göreceğiz.

Bir de teknolojik yenilik ve rekabet konusu önemli. Kripto paraların kolay taklit edilen, gelişime açık bir teknolojisi; serbest katılım ve rekabet prensipleriyle işleyen bir piyasası var. Bitcoin ilk olmanın ve bu sayede yaygın kullanılmanın avantajıyla piyasada hakim konumda. Lakin daha yeni ve iyi bir teknoloji gelecekte pek ala yerini alabilir; çöküşü de çıkışı gibi vahşi olabilir.

Geriye dönüp olanı açıklamak kolay, ileri dönük tahmin yapmak zor. Kim bilebildi bitcoin fiyatı buraya gelecek? Kim bilebilir seneye nereye gidecek? Fiyatın değerini geçtim, değişim yönünü bilmek için bile devletler ne yapacak, teknoloji nereye gidecek, piyasa dinamikleri nasıl işleyecek gibi birçok şeyi kestirebilmek gerek. Bu da beni aşıyor. İzleyelim, görelim ne olacak.

14 Ekim 2017 Cumartesi

Postayla gelen kehanet

İngilizce orjinal ismi, Mail Order Prophet. Alfred Hitchcock'un 1950'lerde yaptığı, gizem ve gerilim temalı kısa filmlerden oluşan klasik TV programından bir bölüm. Bir yandan eğlendirken diğer yandan olasılık dersi vermesiyle dikkatimi çekti. (Anlatırken mecburen tadını kaçıracağım; önden izlemek isteyen olursa linki burada)

Hikaye kısaca şöyle: Bir adama yakında gerçekleşecek (spor müsabakaları, borsa hareketleri gibi) olayların sonuçlarına dair kehanet içeren mektuplar gelir. Önceleri deli saçması diye yırtıp atar ama kehanetler doğru çıktıkça yavaş yavaş inanır ve bunlara göre bahis oynamaya başlar. Mektupların arkası kesilmesin diye de gönderen kişiye para yollar. İş arkadaşı onu akla, mantığa davet eder ama nafile. Senin inancın yok diyerek arkadaşını dinlemez. Doğru çıkan kehanetler ve sayesinde kazandığı paralar, onun için yeterince güçlü delildir.

Olasılık bilgisi veya sezgisi güçlü olanlar burada ne döndüğünü kestirmişlerdir. Filmin sonunda öğreneceğimiz üzere ("spoiler" geliyor), bir dolandırıcı yüzlerlerce kişiye böyle mektuplar göndermektedir ve hepsine farklı şey yazmaktadır. Kimine bir boks maçını falanca adam kazanacak derken, diğerlerine onun rakibi kazanacak der. Böylece mektup alan insanların bir kısmı illa ki doğru kehanet almış olur. Diğer birçok mektupta da, 1-2 yanlış olsa bile söylenenlerin çoğu doğru çıkar. Hele bazı olaylar sürpriz sonuç vereceğinden, ilgili mektuplar da kurulan düzen gereği bunları bilmiş olur. Kimi insan da haliyle buna kanar.

O devirlerde (1950'lerde) böyle bir dolandırıcılığı yürütmek aslında zor iş. Yüzlerce insana binlerce mektup yazıp göndermek epey emek ister. 5 olay ve her birinde 2 seçenek olsa, (2 üzeri 5) toplam 32 farklı sonuç ortaya çıkar. Yani eşit dağıtılırsa, 32 kişiden biri tüm kehanetleri doğru alır. O tek kişi de oltaya gelmeyebilir; gelse bile çok para göndermeyebilir. O yüzden sonuç elde etmek için, geniş bir kitleye ulaşmak gerek. Ayrıca, örnek olarak aldığımız 5 de aslında çok düşük bir sayı. Çok insanı inandırmak için daha çok doğru tahmin yapmak ve bilhassa sürprizli olayları bilmek gerek. Sürpriz tanım gereği nadir gerçekleşeceğinden, böyle olayları yakalamak için de tahmin sayısını artırmalı. Kişisel bilgisayar, fotokopi cihazı, internet gibi araçların olmadığı bir devirde o kadar mesajı üretmek, çoğaltmak ve yaymak zordu. Tabii ki bugünün teknolojisiyle artık çok rahat.

Bu arada (bir "spoiler" daha geliyor), kaderin cilvesi ve senaristin tercihi,  mektuplara inanan adam sonunda zengin oluyor; onu aklıselime davet eden arkadaşı yayan kalıyor. Burada da olayın öncesi (ex-ante) ve sonrası (ex-post) ayrımı önemli. Gerçekten ya da mecazi olarak, kumar oynayan insanların bazısının sonunda kazanıyor olması, en baştan kumar oynamayı doğru karar yapmaz. Zira bazı insanların şansı illa ki yaver gider ve elbette gazeteler piyangoda hep kazananı yazar. O yüzden  kararların akılcılığını değerlendirirken, gerçekleşen sonucuna değil karar anında beklenen sonuçlara bakmak lazım. Dolayısıyla filmdeki rasyonel arkadaş her şeye rağmen doğrusunu yapmıştır.

23 Eylül 2017 Cumartesi

IMF-edX online makroekonometrik tahmin dersi

MIT ve Harvard üniversitelerinin kurduğu ve başka seçkin kurumların da katkı yaptığı edX platformu, uzaktan eğitim için tasarlanmış online dersler sunan ve benim de fırsat buldukça istifade ettiğim bir kaynak. Dün gece edX'i kurcalarken, IMF'nin eğitim departmanı tarafından hazırlanan makroekonometrik tahmin dersinin (linki burada) 18 Ekim'de yeniden başlayacağını gördüm. Makroiktisatla ilgilenen ve okulda öğrendiği ekonometri bilgilerini pratiğe geçirmek isteyenlerin ilgisini çekebileceğini düşünüyorum.

Söz konusu ders dokuz hafta uzunluğunda ve haftalık ortalama 8-10 saatlik çalışma gerektirecek şekilde planlanmış. Haftalık bölümlerde 5-10 dakikalık birkaç tane video ve bunlarla ilgili okuma ve alıştırma materyali yayımlanıyor. Ders uygulamalı olduğundan önce EViews yazılımını öğreterek başlıyorlar. EViews, dünyada özellikle akademik olmayan işlerde, makroekonomik analiz ve tahmin yapanların kullandığı başlıca araç. Ders süresince geçerli olmak üzere, katılımcılara EViews'ün son sürümü için geçici lisans veriliyor. Bu sayede yazılımı yükleyip kullanabiliyorsunuz.

İlerleyen derslerin videolarında, önce zaman serileri ve (OLS, VAR, VECM gibi) belli başlı ekonometrik modellerle ilgili lüzumlu teorik bilgiler özetleniyor; sonra EViews kullanılarak uygulama yapılıyor. Videoların ardındaki alıştırmalarda, benzer bir çalışmayı bir defa da siz yapıyorsunuz. Ayrıca, derste kullanılan bütün dosya ve programlar kullanıcılarla paylaşılıyor. Böylece ileride benzer bir şeyi kendi işiniz için kullanmanız gerekirse, hazır yazılmış programlardan istifade edebiliyorsunuz.
 
Dersin ilk haftalarını lisans düzeyinde iktisat ve ekonometri bilgisi olan herkes rahatlıkla takip edebilir. Sonlara doğru zorluk düzeyi yükseliyor. Ancak kimsenin hevesi kırılmasın, tasarım icabı her şeyi yüzde 100 anlamadan da dersi tamamlamak mümkün. Tabii en güzeli zaman ayırıp çaba göstererek daha iyi öğrenmeye çalışmak.

Derse katılım ücretsiz ve bir sınırlama da yok. İstediğiniz kadar takip edip ihtiyacınız olan çalışmaları yapabilirsiniz. Hatta aynı dersin daha önceki dönemlerde açılmış arşivdeki versiyonlarından birini bulup ileriki konulara beklemeden de ulaşabilirsiniz. Ancak düzenli çalışıp hakkını verecekler için, 25 dolar karşılığı bir sertifikayla çabalarını tescil ettirme imkanı da var. EdX kar amacı gütmeyen bir kurum ve bu para verilen eğitimin kalitesine oranla devede kulak. İmkanı olanın bağış olarak dahi verebileceği bu paranın karşılığında bir de sertifika almak hiç fena fikir değil.

Son olarak, edX arşivinde iktisat dahil birçok alanda herkesin ilgisini çekecek online dersler bulunuyor. Kendini geliştirmek isteyenler için büyük nimet.  

4 Eylül 2017 Pazartesi

Futbola yabancı sınırı değil vergi adaleti lazım

Liglerdeki yabancı oyuncu sayısı son zamanlarda tekrar tartışmaya açıldı. Yabancılar yüzünden yerli oyuncuların süre alamadığı, milli takımda oynatacak formda üst düzey futbolcu bulunamadığı söyleniyor. Yabancı oyuncu sayısına daha katı kısıtlamalar getirilmesi öneriliyor.

Tartışılan uygulamanın iktisattaki karşılığı kota. Yerli piyasa aktörlerini dış rekabetten korumak maksadıyla kullanılır. Futbol örneğinde, ücretler dış dünyada iç piyasaya göre düşükse, kısıtlama olmadığında kulüpler yabancılara yönelir, takımlardaki yerli oyuncuların sayısı azalır ve ücretler düşer. Konulacak kota buna karşı yerli futbolcuların işlerini ve kazançlarını korur. Aslında sadece yerlilerin değil, rekabeti sınırladığı için halihazırda burada oynayan yabancı futbolcuların da menfaatinedir. Öte yandan maliyeti artacak kulüplerin ve dolaylı olarak taraftarların aleyhine olacaktır.

Çıkar çatışmasını bir tarafa bıraksak, ben konuya iki açıdan yaklaşıyorum. Birincisi, korumacılık futbolcularımızın becerisini artırmayacak, onları daha rekabetçi yapmayacak. En fazla daha çok üst düzey maç oynayıp formda kalmalarını sağlayabilir. Ancak rekabetinden korundukları yabancı futbolcularla milli maçta karşılaştıklarında bu yeterli olur mu? Pek aklıma yatmıyor. Daha yapısal bir problem var gibi ama orasını futbol otoriteleri tartışsın.

İkincisi, Türkiye'yi yabancı sporcular için bu kadar cazip kılan sebeplerden başlıcası vergi kanunlarımız. Avrupa'da futbolcular (ya da onların namına kulüpler) brüt gelirlerinden yüzde 50'leri aşan oranlarda gelir vergisi öderken, bizdekiler asgari ücretli gibi yüzde 15 vergi ödüyor (kaynak: Türkiye Gazetesi). Yani mesela İspanya'da 2 milyon euroluk sözleşme karşılığı futbolcunun eline yaklaşık 1 milyon euro geçerken, bizde 1.7 milyon geçiyor. Burada devletin futbola sağladığı bariz bir sübvansiyon var ve kulüpler bu sayede yabancı futbolcuları rahatlıkla alabiliyor.

Demem o ki, bir şey mi yapmak isteniyor? Futboldaki vergi oranları yükseltilsin, sübvansiyon kaldırılsın. Tabii vergilerin kulüplerden çatır çatır toplanması da şart. Bunlar yapılırsa doğal olarak yabancı sayısı da azalır. Evet, vergi artışı kulüplere ek yük getirir ama zaten kota da getirecekti. Üstelik kotada artan ücretler sebebiyle rant futbolculara (ve menajerlere vs.) gidecekken, burada devlete gelir olarak yazılacak. Yani futbolcu değilseniz, vergi kotadan daha iyi bir uygulama.

Öte yandan verginin futbola faydası olur mu derseniz, sanmam.  Lakin daha adil vergilendirmeye katkısı olur.

27 Ağustos 2017 Pazar

Turizmin vaziyeti

İki sene önceye kadar Türkiye’ye TÜİK verilerine göre 35 milyon yabancı turist gelir ve ülkemize 25 milyar doların üzerinde para bırakırdı. Önce avronun değer kaybetmesi, Avrupalı turistlerden elde ettiğimiz geliri düşürdü. Sonra Rusya’yla papaz olduk, terör ve yanıbaşımızdaki savaş azdı; yabancıların ayağı ülkemizden kesilmeye başladı. Sonuçta 2016’da Türkiye’ye önceki seneye göre 10 milyon az turist geldi ve turizm gelirleri 9 milyar dolar düştü. Türkiye’nin toplam milli geliri 800 milyar dolarlarda olduğuna göre, bu milli gelirin yüzde 1’inden büyük bir kayıp demek.

İyi haber, aşağıda görüldüğü üzere, Rusya’yla aramız düzeldikten ve terör olayları azaldıktan sonra turist sayısı bu sene toparlanıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığının açıkladığına göre, geçen sene Temmuz’da Türkiye’ye 2.7 milyon turist gelmişken, bu sene aynı ayda 5 milyon gelmiş. Son 12 aydaki turist sayısı 28 milyonu geçmiş. Böyle giderse sene sonunda sayı tekrar 30 milyonu geçecek.
Kötü haber, aşağıda görülüyor, turist başına elde edilen gelir hala düşmekte. Demek ki turistlerin gelmesinin önemli bir nedeni fiyatların inmesi. Bu durumda, toplam gelirdeki kaybın ancak küçük bir bölümü bu sene geri alınacak demektir. Ancak yeni bir sıkıntı olmaz ve toparlanma sürerse, gelecekte gelirler de yükselir. Bu da milli gelir ve ödemeler dengesi verilerine olumlu yansır. Umalım ki öyle olsun.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Orta gelir tuzağı var mı?

Orta gelir tuzağı son on sene içinde türetilmiş ve yaygınlaşmış bir kavram. Özellikle Türkiye'nin kalkınmasıyla ilgili yazılarda buna çokça atıf yapıldığını görüyorum. Kullanım şekliyse muhtelif. Bazı yazarlar bununla lalettayin bir şekilde, ne fakir, ne zengin, zamanla ne uzayıp ne kısalan ülkelerin vaziyetini kastediyor. Diğerleriyse orta gelirli olmaya özel bir önem atfediyor. Bu gruptakiler 10 bin dolar civarındaki kişi başına milli geliriyle Türkiye'nin kritik bir eşikte olduğunu düşünüyor. Şimdiye kadar iyi büyüdük ama bir şeyler yapmazsak artık böyle gitmez diyor.

10 bin dolar nereden çıkıyor? Dünyada yapılmış ve etki yaratmış bazı ampirik çalışmalar (mesela bu makale), 10-15 bin dolar seviyelerinden sonra ülkelerin büyüme hızlarında yavaşlama olduğunu söylüyor. Türkiye'nin milli geliri de buralarda olduğundan olsa gerek, sonuçlar bizde de ilgi çekiyor ve benimseniyor. Öte yandan bu sonuçlara karşı çıkan ve orta gelirli olmanın büyüme hızında etkisi olmadığını söyleyen (bu makale gibi) çalışmalar da var. Bunlar gerekli şartları sağlayan (nüfus içinde çalışanların oranı yüksek, ekonomisi istikrarlı, finansal sistemi gelişmiş vs.) ekonomilerin hızlı büyüdüğünü ve üst gelir gruplarına çıktıklarını söylüyor.

Nominal bir değer birbirinden çok farklı ülkelerde kalkınma hızına nasıl olur da aynı şekilde etki edebilir? Anlayabilmiş değilim. O yüzden böyle bir sihirli değerin olmadığını gösteren çalışmalar benim için daha akla yakın. Dolayısıyla 10 bin dolar ya da başka bir seviyenin orta gelirlilikten kurtulmak için aşılması gereken kritik bir eşik olduğunu düşünmüyorum.

Öte yandan gelir seviyesine önem atfetmeden, zenginlerle arasındaki farkı kapatamayan ülkeler için orta gelir tuzağında demenin bence bir mahsuru yok. Lakin etiketlemekten ibaret olan böyle bir kullanımın tartışmanın özüne bir katkısı da yok. Ayriyeten kavram Türkiye özelinde yeni bir durumu da ifade etmiyor. Aşağıdaki grafikte görüleceği üzere, Türkiye'nin kişi başına düşen milli geliri ABD'ye oranla 1950'lerden 2008'deki küresel krize kadar çok az değişti. Oysa aynı sürede Güney Kore koptu gitti. Böyle bakınca Türkiye'nin orta gelirliliği en az 60 senelik bir mesele. (Veri kaynağı: Penn World Tables 9.0)



Ülkelerin kalkınma hızları neden farklıdır? Neden bazı fakir ülkeler zaman içinde zenginleri yakalar da, diğerleri yakalayamaz? Neden bazıları başta hızlı gider ama devamını getiremez? Bunlar kalkınma iktisadında ezelden beri ele alınan temel sorular. Cevaplar da çalışan sayısı ve niteliğini, sermaye birikimini ve üretkenlik artışını belirleyen etmenlere dayanır. Mülkiyet haklarını tanımlayan, ticaretin gerçekleşeceği pazarlar oluşturan, güvenliği ve hukuku sağlayan ülkelerde sermaye birikimi daha hızlı olur. İşgücünün eğitim seviyesinin ve mesleki becerilerinin (beşeri sermayenin), toplum içindeki güven ve işbirliğinin (sosyal sermayenin) artması; devlet bürokrasisinin, kanunların, iktisadi kurumların, kamu politikalarının iyileştirilmesi; teknolojik gelişme ve yenilik üretiminin hızlanması verimliliği artırır, kalkınmayı hızlandırır. Bunları yapabilen fakir ve orta gelirli ülkeler de zamanla zenginleri yakalar. Mesele bundan ibaret.

2 Temmuz 2017 Pazar

Finans sektöründen yaşam öyküleri

1970'lerden 2000'lere Türkiye ekonomisinin ve finans sektörünün gelişimini farklı açılardan yansıtan ve yer yer birbiriyle kesişen birkaç kitaptan kısaca bahsedeceğim. En yeni ve popüler olandan başlayalım.

***

Bir Dünya Kurmak. Gazeteci Rıdvan Akar'ın kaleme aldığı, işadamı Hüsnü Özyeğin'in hayat hikayesi. Ailesinin köklerinden başlayarak Özyeğin'in bütün yaşamını anlatıyor. Özyeğin Robert Kolej'ı bitirip yüksek tahsilini Amerika'da yapıyor. Dönüşte kolejden arkadaşı Mehmet Emin Karamehmet'in bankasına girip kısa sürede genel müdür oluyor. Uzun yıllar profesyonel yöneticilik yaptıktan sonra, tüm maddi birikimini ve oluşturduğu bağlantıları kullanıp 1987'de Finansbank'ı kuruyor. Tam da sermaye piyasalarının serbestleşip dışa açıldığı bu dönemde, fırsatları değerlendirip bankasını büyütüyor. Biraz beceri ve biraz da şansla  ekonomik krizleri atlatıyor. 2000'lerde yabancıların Türkiye'ye yatırım yapmak için yarıştığı bir dönemde bankayı iyi bir fiyata satıyor. Sonra da yeni projelere yelken açıyor.

Kitap adeta Özyeğin'in torunlarına dedelerini tanıtmak için yazılmış gibi. Ailesinin köklerinden başlayarak Hüsnü Özyeğin kimmiş, ne yapmış, detaylı şekilde ve övgüyle anlatılmış. Yaşanan zorluklara ve olumsuzluklara bile iyi tarafından bakılmış ve ortaya Özyeğin'in kahramanı olduğu bir başarı hikayesi çıkmış. Olayların içyüzüne veya arka plandaki toplumsal ve ekonomik gelişmelere dair kayda değer bir yorum, eleştiri, özeleştiri, itiraf, pişmanlık ise mevcut değil. Bu yönüyle pek suya sabuna dokunmayan bir eser.

***

Zoraki Bankacı ve Zoraki Bankacı Zorda. Metin Berk'in iki kitaplık özyaşam öyküsü. İlk kitap Berk'in ekonomi doktorasıyla Türkiye'ye döndükten sonra, akademisyen olacakken kaderin cilvesi bankacı olmasıyla başlıyor. 1996'da o dönem özelleştirilen Sümerbank'ta yönetici olana kadar işte ve özel hayatında karşılaştıklarını detaylarıyla anlatıyor. Kitabın en güzel tarafı yazarının politik davranmaması, ne biliyorsa ve düşünüyorsa yazması. Özellikle dönemin önemli şahıslarına ve olaylarına dokunanlar ilgimi çekti.

Daha kısa olan ikinci kitapta ise, devletin el koyduğu Sümerbank'taki görevi yüzünden başı belaya giren yazar derdini anlatmış. İlk bölümde Sümerbank yıllarını, ikincide 37 günlük gözaltı ve tutukluk dönemini, üçüncüde serbest kaldıktan sonraki hayatını yazmış. Sonuna mahkeme tutanaklarını eklemiş. İlk bölüm birinci kitabın uzantısı gibi, sonrası ise daha kişisel. 

***

Borsa Kralı. Nasrullah Ayan'ın özyaşam öyküsü. Ayan, tüccar bir aileye doğuyor ve çok genç yaşlardan itibaren iş hayatında yer alıyor. Önceleri mal ticareti yaparken, karaborsa döviz ticaretini keşfediyor; devletle ve büyük şirketlerle ilişkiler kuruyor; 80'lerin sonlarında borsaya el atıyor ama 90'larda el çekmek zorunda kalıyor. 

Nasrullah Ayan'ın inişli çıkışlı, roman gibi bir hayatı var ve o tadı vererek de yazmış. Kar fırsatlarını kovalayan, kuralların etrafından dolanan, gözü açık bir tüccar tipi çizmiş. Anlatırken arka plandaki ekonomik gelişmelere dair tespit ve değerlendirmelerini de paylaşmış. Kitapta 80 öncesi korumacı dönemdeki politikaların verimsizliğine tanıklık eden çok sayıda ibretlik anektot var. Daha sonra ekonomi serbestleşip kurumsal yapı şekillenirken görülen piyasa başarısızlıkları da dikkate değer. Öte yandan özellikle borsa anılarının bir kısmı tazeliğini yitirmiş. O açıdan kitabı yazmakta biraz gecikmiş gibi.

***

Açık Pozisyon. Yusuf Goz takma isimli yazar, 1990'lı yıllarda yatırım bankacılığı gelişirken banka hazineleri ve aracı kurumlarda tanık olduklarını anlatmış. O dönem sermaye hareketleri serbestleşmiş, dışarıdan para gelmekte, içeride finans piyasası büyümeye elverişli. Bankalar yüksek getiri fırsatlarını değerlendirmek için eğitimli, zeki, çalışkan ve hırslı gençleri ise alıp hızla organize oluyorlar. Yazar böyle bir dönemde ise başlıyor ve elverişli şartlarda hızla yükselip bir beyaz yakalıya göre iyi paralar kazanıyor.

Ele alınan aynı zamanda siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın yüksek olduğu bir dönem. Artan bütçe açıkları ve kamu borçları, biriken yapısal sorunlar önce 1994, sonra 2000-2001 krizlerine sebep oldu. Özellikle 94 krizi etrafında ve sonrasında yaşananların bir banka hazinesinden nasıl göründüğü benim ilgimi çekti. Böyle makro meselelerin yanında, şirket ve sektör içi ilişkilere dair anılar da paylaşılmış. Okuyana göre bunlar da ilgi çekebilir.