25 Mayıs 2018 Cuma

Ekonomi 101 her yerde

Serbest piyasaya müdahale etmenin yan etkilerine dair, son zamanlarda yayınlanan haber ve gazete yazılarından birkaç örnek topladım. İlk ikisi ilaç fiyatları ve sigorta primlerindeki düzenlemelerin yol açtığı darlıkları anlatıyor. Üçüncüsü konut kredisi-ev fiyatları ilişkisinden, bir fiyata uygulanan baskının tahterevalli gibi başka bir taraftan patlayabileceğine dikkat çekiyor. (Faiz-döviz kuru arasında da benzer bir ilişki var, fakat bu derin mevzuya burada girmeyelim.) Dördüncüsü örnek ise, ticaret kısıtlamalarının bilhassa tarımda fiyat istikrarına yaramadığını gösteriyor.

İlaç fiyatları

Abdi İbrahim İlaç Başkanı Nezih Barut: “Şu anda ilaç fiyatlarında belirlenen kur oranı 2.68 Euro. Ayrıca SGK iskonto yapıyor. Bu sürdürülemez. İlaç sanayi devamlı fedakarlık yapıyor. İnşaat sektörü ile birlikte zorda olan iki sektörden biri de ilaç. Sevmeyen bu işi yapamaz.”
https://www.sozcu.com.tr/2018/ekonomi/yuksek-kur-ithal-ilac-fiyatlarini-da-vuracak-2399308/

Sigorta primleri

Sompo Japan Sigorta Genel Müdürü Recai Dalaş: “Fiyatların serbest olduğu ortamda fiyat tarifesi yapabilmek önemli bir yetenek gerektiriyor. Tarifenin devlet tarafından yapıldığında ise böyle bir beceriye ihtiyaç yok. Siz ne yapıyorsunuz? Teknolojiye mi yatırım yapıyorsunuz? Yapmıyorsunuz. Kaliteli eleman mı almanız gerekiyor; gerek yok, almıyorsunuz. Bu gelişmeyi durduruyor. Sektöre verdiği en büyük zarar benim açımdan bu. Bu durum bizim gibi şirketlerin aleyhine bir durum. Rekabet olsun, başarabilen başarsın, başaramayan bıraksın.”
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/rekabet-olsun-basaramayan-biraksin-40835582

Konut kredisi faizleri

HaberTürk yazarı Abdurrahman Yıldırım: "Konutta fiyatlar şeffaf ve net değildir. İlan edilen fiyatların bir hayli altına düşüldüğünü duyuyoruz. Gerçek satış fiyatları pek bilinmiyor ve muğlaklık söz konusu. Ucuzlayan kredi faizlerinin yaratacağı talep karşısında satıcılar gerçek satış fiyatlarını artırabilir. Konut stokunu eritelim diye kamu eliyle faizde kampanya düzenlerken, konut fiyatlarını yukarı çekenler olabilir. Bunun örneklerini geçmişte gördük. Geçen yılki KDV indirimini fiyatlara yansıtmayanlar olmuştu." (Yazar denetimle sorunun çözülebileceğini düşünüyor; ben bilemiyorum.)
http://www.haberturk.com/yazarlar/abdurrahman-yildirim-1018/1955898-ucuz-konut-kredileri-ise-yarar-ama-mutlaka-denetlenmeli

Gıda fiyatları

Baklava ve Tatlı Üreticileri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Yıldırım: "Bu ramazanda Antep fıstığı fiyatlarının acilen düşmesi lazım. Bunun en hızlı yolu ithalatın önünün açılması. Bakanlık izin belgesi vermediği için ithalat yapılamıyor. Bugün Sayın Fakıbaba ile bu konuyu konuşacağız."
http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/antep-fistigi-icin-bakanla-gorusecekler-40838373

12 Mayıs 2018 Cumartesi

Yapısal reform ne ola ki?

Ezber oldu, kime sorsan Türkiye yapısal reform yapmalı diyor. Peki nedir yapısal reform? Başka politikalardan ne farkı var?

İşşizliği ele alalım. İşsizlik oranının yüksek ya da düşük olmasının çeşitli sebepleri vardır. Bunların bir kısmı konjonktüreldir. Mesela Rusya'yla aramız bozuldu diye Rus turistler gelmediğinde Antalya'da otel çalışanları işsiz kalır, fakat ilişkiler düzelince tekrar iş bulurlar. Bunun gibi ülke ekonomisinin bir kısmını ya da tamamını etkileyen, iyi ya da kötü gelişmeler, işsizlik oranında geçici iyileşme veya kötüleşmeler yaratır. Bir de bundan ayrı, konjonktüre göre değişmeyen sebepler vardır ki bunlar yapısaldır. Örneğin okul veya aile hayatı öyle gerektirdiği için part-time çalışabilecek insanlar, yeterince böyle iş olmadığı için çalışamıyorlarsa, bu yapısal bir sorundur.

Konjonktürel ve yapısal sorunlar birbirinden farklı politikalar gerektirir. İçerde talep zayıfladığı için ekonomik büyüme yavaşlamış ve işsizlik yükselmişse, Keynesyen istikrar politikaları konjonktürel çözüm olabilir. Örneğin 2016'da ülkemizde büyüme yavaşlayıp işsizlik artarken  bu çerçevede uygulamaya sokulan teşvik politikaları işsizliği düşürmede başarılı olmuştur. Ancak bunlar yapısal sorunları çözemez. Bir yanda istihdam artarken, öte yanda firmalar nitelikli çalışan bulmakta zorlanıyorsa, çözülmesi gereken sorun çalışanları talebi karşılayacak becerilerle donatmak olmalıdır. Yoksa ekonomik durum kötüleştiğinde ya da teşvikler kesildiğinde işsizlik tekrar yükselir.

İşgücü piyasası, yapısal reform denince en çok gündeme gelen ve aynı zamanda en zor ilerleme kaydedilen alanlardan biri. Senelerdir bir kıdem tazminatı reformundan bahsedilir mesela. Hükümet gerçekleştirmek için çok çaba sarf etti ama hem işverenlerin, hem de sendikaların uzlaşacağı ortak bir zemin bulunamadı. Böyle konular geniş kesimleri ilgilendirdiği ve herkesin menfaati farklı olduğu için ilerlemek zor oluyor. Araya referandum, seçim falan da girince mesele şimdilik rafa kalktı.

İş ikliminin iyileştirilmesi diye, uluslararası kurumların raporlarında çok üstünde durulan bir reform başlığı da var ki, farklı bir zorluk içeriyor. Bu başlıkta kastedilen şey, hem yerli hem yabancı yatırımcı için Türkiye'de iş yapmayı cazip hale getirmek. Bürokrasiyi azaltmak, piyasaların etkin işlemesini sağlayacak kuralları ve kurumları oluşturmak ve ekonomi politikalarının öngörülebilirliğini artırmak üzere yapılan her şey bu başlığa dahil.  Bu konuda kanun geçirmek nispeten kolay. Zor olan kağıt üstünde yazanı uygulamaya geçirmek. Merkez bankamız kanun gereği bağımsız ve birinci amacı fiyat istikrarı sağlamak mesela. Ancak uygulamada kimse resmi enflasyon hedefine inanmadığı gibi, gelecekte enflasyonun nerede olacağını makul bir hata payı dahilinde bilemiyor. Böyle bir ekonomide yatırımınız için 25 senelik fayda-maliyet analizi yapacağınızı düşünün. Nasıl bir enflasyon projeksiyonu kullanırsınız? Bırakın 25 seneyi biz iki sene sonrasını kestiremiyoruz.

Sonra, ekonominin her köşesinde devletin müdahaleci ve korumacı uygulamaları var ki, birçoğu faydasından büyük çarpıklık yaratıyor. Bu blogdaki yazılarımda ve twitter paylaşımlarımda birçok örneği var. Mesela eskiden beri Türkiye'de dış rekabetten en çok korunan ve aynı zamanda en verimsiz sektör tarımdır. Tarımsal verimlilik konusunda çözüm bulamayıp gümrük duvarı çekmekle sorunu senelerce geçiştirmek bizi bugünlere getirdi. Korumacılık dışında da, devlet bankalarının faaliyetlerinden, (sigorta primi, kiralar, ilaç ve en son akaryakıt fiyatı gibi) fiyatlara yapılan müdahalelere kadar çok sayıda örnek verebiliriz. Kredi faizi, sigorta primi ya da ilaç fiyatı fark etmez; piyasa koşullarında yükselen fiyata yapılan doğrudan devlet müdahaleleri istenmeyen kıtlıklar yaratır. Bunları olabildiğince terk etmek gerekir. Öte yandan fiyat artışı (rekabet eksikliği gibi) yapısal bir sorundan kaynaklanıyorsa, ona uygun bir düzenlemeyle kalıcı çözüm aramak gerekir.

Peki yapısal reform gerekiyor da hiç yapılmıyor mu? Elbette yapılıyor. Örneğin benim çok önemsediğim, şirketlerin dövizle borçlanmasını düzenlemek için merkez bankamız öncülüğünde yapılan çalışmalar var. Geçmişte dünyada faizlerin düşmesine kanıp yüklü miktarda dövizle borçlanan firmalar, son yıllarda döviz kurlarının yükselmesinden zarar görüyor. Sadece birkaç firma olsa bireysel bir sorun, risk almasalarmış derdik. Ama sayıları çok olunca risk sistemik hale gelip hepimizi ilgilendiriyor. İşte bu sistemik riski azaltmak için birkaç senedir çalışma yürütülmekte. Önce firma bazında kapsamlı bir veri tabanı oluşturuldu; sonra bu verilerin analizine dayanarak uygulamaya geçildi. Küçük firmaların kullanabileceği döviz kredi miktarı döviz gelirlerine göre sınırlandı. Böylece ihracatçı ya da turizmci olmayanlar için dövizle kredi kullanma imkanı kalmadı. Kredilerin çoğunu kullanan büyük firmalar içinse, finansal araçlarla döviz kuru riskini azaltmalarını ("hedging") sağlayacak düzenleme yapılacak. Ancak bu aşamaya geçmeden vadeli işlem piyasasının derinleşmesi gerektiğinden, merkez bankası önce piyasaya vadeli döviz satımına başladı. Detaylar tartışılabilir, fakat ciddi bir ihtiyaca cevap veren, veriye dayanarak dizayn edilmiş ve piyasaya dayalı olarak yapılan bu düzenleme bence çok önemli.
 
Burada ekonominin daha verimli işlemesine yarayacak reformlardan bahsettik. Bir de mülteciler ve göç, iş kazaları, çevre, kadın emeği gibi, hak ve adalet bağlamında önemsediğimiz birçok mesele var. Yaşam kalitemiz, maddi refahın yanı sıra bu konulardaki iyileşmeye de bağlı olduğundan, bunlara yönelik politikaları da yapısal reform kapsamına dahil edebiliriz.

26 Nisan 2018 Perşembe

Osmanlı'da para politikası ve enflasyon

Tarihteki ayaklanmalarda bazen yeniçerileri de anlamak lazım. Maaşınızı almaya gittiğinizde paranızın neredeyse yarısının tırtıklandığını görseniz siz de isyan etmez misiniz? 1584 yılında yeniçerilerin başına yaklaşık olarak bu gelmiş. Devlet maaş ödediği akçelerdeki gümüş miktarını neredeyse yarıya düşürmüş. Akçenin değerinin düşmesiyle alım gücünün de eriyeceğini fark eden yeniçeriler ayaklanıp bazı zavallı ekonomistlerin kellesini almışlar. Ama nafile, tağşiş adı verilen bu uygulamaların sonu gelmemiş.

İktisat tarihçisi Şevket Pamuk'a göre Osmanlı tarihinde dönem dönem yükselen enflasyonun başlıca sebebi bu tağşişler. Devlet 16. yüzyıldan itibaren uzayan savaşlara ve batının ilerleyen savaş teknolojisine ayak uydurmaya para yetiştiremiyor. Etkin şekilde vergi de toplanamadığından ve borçlanma araçları kısıtlı olduğundan, sık sık karşılıksız para basmak anlamına gelen tağşiş uygulamasına gidiliyor. Yani akçenin ayarı düşürülüp eldeki gümüşle eskiye göre daha fazla akçe basılarak bütçe denkleştiriliyor. 

Aşağıdaki grafik Pamuk'un makalesinden, Osmanlı parasındaki gümüş içeriğini gösteriyor. Y-ekseninden anlaşılacağı üzere ölçek logaritmik. Göze yabancı gelebilir ama bu hem grafiğin sunumunu, hem yorumlanmasını kolaylaştıran bir gösterim. Grafiğe göre kabaca 1450-1750 arasındaki 300 senede akçe içindeki gümüş miktarı onda bire inmiş. Takip eden 100 senede ise, bunun da onda birine (başlangıcın yüzde birine) düşmüş. İkinci dönem kabaca 3. Selim ve 2. Mahmut'un saltanatına denk düşüyor. Bu devirde Rusya, Avusturya, Yunanistan, Mısır savaşları; Rusya'ya savaş tazminatı, orduyu modernleştirme çabaları derken harcamalar kopup gidince darphane fazla mesai yapmış.
Karşılıksız para basmanın sonuçlarını kestirmek güç değil: paranın değer kaybetmesi, enflasyon, para ikamesi vs. Tarihsel veriler de bunu gösteriyor. Tağşişlerin ardından tüketim mallarının fiyatları artıyor. Sabit gelirlilerin alım gücü düşüyor. Yerel paraya güven kaybolduğundan ticaret kötü etkileniyor; yabancı paralara talep artıyor. Zamanla enflasyon yüzünden vergi gelirleri eriyor; bütçe problemleri kronikleşiyor... Sonunda Tanzimat sonrası böyle gitmeyeceğini gören devlet tağşişi bırakıyor. (Fakat bu sefer de borç sorunu patlıyor.)

Aşağıdaki grafik yine Pamuk'un çalışmasından, arşiv belgelerinden toplanan fiyatlara göre İstanbul tüketici fiyatlarının yaklaşık 450 senelik seyrini gösteriyor. Ölçek yine logaritmik olduğundan, grafiğin eğimi o tarihteki enflasyon oranına yaklaşık olarak eşit. Dolayısıyla eğimin artması enflasyonun yükselmesi, azalması düşmesi anlamına geliyor. Grafiğe göre, yukarıda bahsettiğimiz büyük tağşiş dönemlerinde fiyatlar beklediğimiz gibi daha hızlı artmış. Ayrıca fiyatların para politikasına tepkisinin yıllara yayıldığı da göze çarpıyor.
Endekse göre İstanbul tüketici fiyatlarındaki 450 senelik artış 300 kat. Bu tüm dönemin ortalama yıllık enflasyonu yaklaşık yüzde 1.3 demek. Makaledeki tablodan yaptığım hesaba göreyse, enflasyonun ortalama oranı 1580'lerde yüzde 5.3, 1830'larda yüzde 7.5 olmuş. Bugüne kıyasla bu oranlar yüksek görünmeyebilir. Ancak etkisi uzun yıllar süren beklenmedik enflasyon, servetleri enflasyona karşı korumasız insanlar için çok büyük kayıp yaratır. Üstelik kısa vadede fiyatların çok daha sert dalgalanabileceğini de dikkate almak lazım.  

Başa dönersek, 1584 tağşişi sonrası kelle alan yeniçeriler devletten bir miktar enflasyon telafisi kopartmışlardır diye düşünüyorum. 1826'da ise yeniçeri ocağını topa tutan 2. Mahmut arıza çıkartacak kimseyi bırakmayarak meseleyi kökten çözmüş. Maazallah yeniçeriler ya bugün de olsalardı?

Kaynakça ve ek okuma için:

Prices in the Ottoman Empire, 1469-1914, Şevket Pamuk, International Journal of Middle East Studies, Vol. 36, No. 3 (Aug., 2004), pp. 451-468

Osmanlı-Türkiye İktisadi Tarihi: 1500-1914, Şevket Pamuk, İletişim Yayınları.

Osmanlı Ekonomisi ve Kurumları, Şevket Pamuk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

16 Mart 2018 Cuma

Sanayi üretiminde yeni bir şey yok

Ekonomik büyümenin temel göstergesi gayrisafi yurtiçi hasılanın (GSYH) artış hızı. Fakat bu çeyreklik olarak ve çok geç açıklanan bir veri. Mart ortasına geldik geçen senenin Ekim-Aralık döneminin GSYH verileri hala açıklanmadı mesela; bu ay sonunda gelecek. Geldiğinde bundan aylar öncesinin büyüme hızını öğreneceğiz. Bu haliyle ekonominin mevcut durumunu öğrenip ona göre karar almak isteyen iktisadi aktörler (yatırımcılar, hükümet, merkez bankası vs.) için GSYH yeterli bir gösterge değil. Bu yüzden onunla ilişkisi güçlü, sık ve erken açıklanan "öncü" göstergelere ihtiyaç var.

Sanayi üretim endeksi, her ay makul bir gecikmeyle yayınlanması ve GSYH ile yüksek korelasyonu olması sebebiyle en önemli öncü göstergelerden. Bugün Ocak ayına dair veriler yayınlandı mesela. Buna bakarak iktisadi faaliyetin bu yıla nasıl başladığı konusunda sağlam bir fikir edinilebilir.

2016 yılında GSYH verileri revize edildiği zaman, ekonomistler sanayi üretim endeksiyle GSYH arasındaki ilişkinin bir miktar zayıfladığını görüp rahatsız olmuşlardı. Endeksin yönteminin GSYH'ye göre uyarlanmasıyla ilişkinin tekrar güçleneceği düşünülüyordu. O uyarlama yapıldı. En önemli değişiklik, şirketlere anket yapıp ne ürettiklerini sormaktan vazgeçildi; onun yerine vergi ve sigorta kayıtlarından yola çıkarak üretim miktarları tahmin edildi. Sonuç aşağıdaki grafikte görüldüğü gibi.
Burada eski ve yeni endekslerdeki yıllık değişimleri üst üste çizdim. Yeni endeks eskisinden yılda ortalama 2.5 puan kadar daha hızlı büyüyor ama dalgalanmalar yön itibariyle neredeyse bire bir aynı. Zaman serisi yerine, artış oranlarını aşağıdaki gibi karşılıklı çizince daha da net görülüyor. Aradaki korelasyon neredeyse 1. Ne demek bu? Ekonometrik bir modele koyup tahmin yapacaksanız, hangi seriyi kullandığınızın önemi yok. Model hemen hemen aynı tahmini verecektir. 
Burada pek fark etmemiş ama başka sektörlerdeki revizyonlar fark yaratabilir elbette. Sanayi dev kurumların ağırlıkta olduğu oturmuş bir sektör. Öte yandan örneğin inşaatta, yerden mantar gibi müteahhit biten çok daha dinamik bir yapı var. Böyle sektörlere dair verilerde yöntemin iyileştirilmesi, muhtemelen daha büyük ve olumlu değişikliklere yol açacaktır.

29 Aralık 2017 Cuma

Türkiye'nin potansiyel büyüme oranı nedir?

Merkez bankamızın ekonomik araştırma bölümü bugün bu soruya cevap arayan güzel bir makale yayımlamış. Ben de makaleyi şurada iki satırla tanıtıp yorumlayayım dedim. (Emeğe saygı, yazarı ekonomist Selen Andıç. Linki de şurada)

Çalışma Türkiye'nin GSYH verilerini arz yönlü bir iktisadi modelle inceliyor ve bir potansiyel büyüme oranı tahmin ediyor. Büyüme muhasebesi denen yöntemle büyümeye üretim faktörlerinin (işgücü ve sermayenin) ve geri kalan şeylerin (toplam faktör verimliliğinin) katkısını hesaplıyor. Ayrıca yeni GSYH serisiyle eskisini karşılaştırıp aradaki farkları ortaya koyuyor. Çok meraklandırmadan söyleyeyim, güncel seri için yapılan potansiyel büyüme tahmini %5.5.

Bulgulara geçmeden önce kısaca açıklayalım; potansiyel büyüme ne demek? Makroiktisat literatüründe büyüme deyince iki şey kast edilir. Biri ulusal gelirin uzun vadeli büyüme trendi, diğeri onun etrafındaki konjonktürel dalgalanmalar. Birincisi, ülkenin demografik gelişmelerden kaynaklanan işgücü değişimine, fiziksel sermaye birikimine ve (teknik ilerlemenin ve beşeri sermayenin belirleyici olduğu) verimlilik artışına bağlıdır. Potansiyel büyüme, Keynesyen jargonda büyüme trendine karşılık gelir. Konjonktürel olarak ise, bir takım politika tercihleri (mesela mali genişleme) ya da iç ve dış etmenler (mesela petrol fiyatındaki dalgalanma, uluslararası finans hareketleri) sebebiyle ulusal gelir zaman zaman potansiyelinin altına inebilir ya da üstüne çıkabilir. Bu etmenler çoğunlukla kalıcı olmadığından, iktisatçılar büyümenin kısa süreli olarak yüksek ya da düşük gelmesini çok önemsemezler. Büyüme potansiyelinin ne olduğu ve nasıl artırılacağı sorusuna önem verirler.

Peki makaleye göre Türkiye'nin potansiyel büyüme oranı neymiş? Aşağıdaki grafikte görüleceği gibi (kırmızı çizgi), son yıllarda %5.5 olmuş. Görüldüğü gibi bu oran sabit değil. Zaman içinde genç nüfus aktif olarak işgücüne katıldıkça ve yurtdışı finansmanın katkısıyla yatırımlar çoğaldıkça potansiyel de yükselmiş. (Gri çizgi ise, eski GSYH serisine göre büyüme. Yeni ulusal hesaplarda yatırım oranları daha yüksek, sermaye birikimi daha hızlı olduğundan potansiyel büyüme de daha yüksek.)

Aşağıdaki grafik ise güncel verilerin büyüme muhasebesini gösteriyor. Bir önceki grafikteki potansiyel büyümenin ne kadarının fiziksel sermaye birikiminden, ne kadarının nüfus artışı ve işgücüne katılımdan, ne kadarın verimlilik artışından (yani beşeri sermaye, teknoloji ve saireden) kaynaklandığı burada açıkça görülüyor. Dikkat ederseniz üç çizginin bir senedeki değerlerinin toplamı, üstteki grafikteki büyüme oranını veriyor. 


Ne görüyoruz burada? Bir, Türkiye'de verimlilik artışı çok düşük; büyümenin belirleyicileri faktör artışları. İki, 2000'li yıllarda büyüme potansiyelindeki artışın en büyük sebebi işgücüne katılımın artması. Türkiye bir demografik dönüşüm yaşıyor ve geçmişin genç nüfusu yavaş yavaş işgüne katılıyor. Bollaşan ve haliyle ucuzlayan işgücü, üretim potansiyelindeki yükselişin itici gücünü oluşturuyor.

Verimlilik artışının düşük olması büyük bir sorun. Bir defa bu, çalışan sayısı artıyor ama çalışanların niteliği ve kullandıkları araç gereçlerin teknolojisi yavaş iyileşiyor demek. Bu durumda çalışanların geliri ve refahı da hızlı artamaz. Ülkemizde milyonlarca insanın asgari ücretle çalışması bu yüzden. İdeal olan nitelikli çalışanlarla beraber piyasa koşullarında ücretlerin artmasıyken, bugün insanlar yaşam standartlarının iyileşmesi için devlet büyüklerinin ağzından çıkacak sayıyı bekliyorlar.

İkincisi, verimlilik artışı yatırımların getirisinin de belirleyicisidir. Dünyada paranın bollaştığı ve faizlerin düşük olduğu dönemlerde firmalar getirisi az da olsa yatırım yapabilir. Ancak faizler yükseldiğinde düşük getirili yatırımlar kesilir, sermaye birikimi yavaşlar. Hele borçlanıp yatırım yaptıktan sonra beklediği getiriyi elde edemeyen firmaların vay haline. O yüzden sermayenin bugün büyümeye yaptığı 3 puanlık katkıyı yarın için cepte görmemek lazım.

Bunların haricinde, bu çalışmanın elde veri olmamasından kaynaklanan bir eksikliği son senelerdeki  göçmen akımını dikkate almaması. Ülkemizde yaşayan çoğu Suriyeli milyonlarca göçmenin önemli bir kısmı işgücü piyasasına bir şekilde dahil oldu. Kimi sermaye koyup iş de kurdu. Kayıtdışı çalışan ve resmi işgücü verilerine dahil edilmeyen bunca insanın büyümeye belirgin katkısı olmalı. İşgücüne dahil edilmediklerine göre, burada verimlilik artışı gibi görünen şey bir ölçüde onların katkısını da içeriyordur herhalde.

Son olarak, bir de eleştirim olacak. Bu kadar güzel ve anlamlı sonuçları olan bir makale için bulunan başlık, "Türkiye İçin Güncel Normalize Edilmiş Sabit İkame Esneklikli Üretim Fonksiyonu". Millet başlığa bakıp okumadan kaçsın istenmiş sanki!

11 Aralık 2017 Pazartesi

Bitcoin hakkında bildiğim, pek bir şey bilmediğim

Bitcoin bir para. Yani, hesap birimi olabilir (ünit of account); alımsatımda vasıta olarak kullanılabilir (medium of exchange); tasarruf aracı olabilir (store of value). Bir mal, hizmet ya da başka bir finansal varlık karşılığında bitcoin kabul eden biri, elinden çıkarmak istediğinde başkalarının da onu kabul edeceğini varsayar. Değeri bundan kaynaklanır. Ne kadar yaygın kabul görür ve kullanılırsa, o kadar değerlenir.

Bu sene başında ederi bin doların altında olan bitcoin bu yazıyı yazdığım an itibariyle 15-16 bin dolara kadar değerlenmişti. Siz okurken kim bilir nerede olacak. Bu kadar büyük bir artış anormal değil mi? Ekonomik olarak temelsiz, çökmeye mahkum bir fiyat oluşumu (varlık balonu) mu var? 

Kabul, balon oluşumuna çok müsait bir ortam var, ama sırf fiyat çok arttı diye de balon var denmez. Dağ başındaki arazinizin yanından otoyol geçse değeri katlanır mesela. Kaça katlanırsa katlansın bu arazinin ekonomik değerinin artmasından kaynaklanan bir harekettir.  Benzer şekilde, başlangıçta teknoloji kurdu küçük bir zümrenin kullandığı ve arzı sınırlı bir para, gerçek bir ihtiyaca cevap verip küresel ölçekte benimseniyorsa ve kullanımı kalıcı olacaksa, değeri pek ala defalarca katlanabilir. Lakin bu şartlar sağlanıyor mu tartışılır. 

Bugün için bitcoin talebi, işlemden ziyade spekülatif sebeplere dayanıyor. Normal, yasal bir alışverişi (gömlek satın almayı mesela) bitcoinle yapmak manasız. Alışverişte lira, dolar gibi alışılagelmiş paraları kullanmak her açıdan daha avantajlı. Finansal yatırım aracı olarak ise, bitcoin temel makroekonomik ve finansal göstergelerle bağı muğlak, fiyatının nereye gideceği belli olmayan bir ürün. Teknolojik girişimler yatırımlarını finanse etmek için kripto paraları kullanıyorlar ama bu yatırımların getirisinin ne olacağı belirsiz. Ayrıyeten bitcoinin kıymetli madenler (altın, gümüş vs.) gibi kullanım değeri; klasik itibarı paralar gibi, değerini iyi kötü koruyan bir merkez bankası yok. Bu şartlarda güvenilir bir tasarruf aracı değil.  

Yasadışı ve kayıtdışı faaliyetlerse ayrı bir mesele. Bunlar işlem talebi yaratıp bitcoine nispeten istikrar kazandırabilir. Lakin bu tür faaliyetleri engellemek için kendi kağıt paralarını bile sınırlamaya çalışan devletler, herhalde kripto paraların böyle işlerde kullanılmasına kayıtsız kalmazlar. Ne kadar engel olabilirler ya da düzenleyebilirler, göreceğiz.

Bir de teknolojik yenilik ve rekabet konusu önemli. Kripto paraların kolay taklit edilen, gelişime açık bir teknolojisi; serbest katılım ve rekabet prensipleriyle işleyen bir piyasası var. Bitcoin ilk olmanın ve bu sayede yaygın kullanılmanın avantajıyla piyasada hakim konumda. Lakin daha yeni ve iyi bir teknoloji gelecekte pek ala yerini alabilir; çöküşü de çıkışı gibi vahşi olabilir.

Geriye dönüp olanı açıklamak kolay, ileri dönük tahmin yapmak zor. Kim bilebildi bitcoin fiyatı buraya gelecek? Kim bilebilir seneye nereye gidecek? Fiyatın değerini geçtim, değişim yönünü bilmek için bile devletler ne yapacak, teknoloji nereye gidecek, piyasa dinamikleri nasıl işleyecek gibi birçok şeyi kestirebilmek gerek. Bu da beni aşıyor. İzleyelim, görelim ne olacak.

14 Ekim 2017 Cumartesi

Postayla gelen kehanet

İngilizce orjinal ismi, Mail Order Prophet. Alfred Hitchcock'un 1950'lerde yaptığı, gizem ve gerilim temalı kısa filmlerden oluşan klasik TV programından bir bölüm. Bir yandan eğlendirken diğer yandan olasılık dersi vermesiyle dikkatimi çekti. (Anlatırken mecburen tadını kaçıracağım; önden izlemek isteyen olursa linki burada)

Hikaye kısaca şöyle: Bir adama yakında gerçekleşecek (spor müsabakaları, borsa hareketleri gibi) olayların sonuçlarına dair kehanet içeren mektuplar gelir. Önceleri deli saçması diye yırtıp atar ama kehanetler doğru çıktıkça yavaş yavaş inanır ve bunlara göre bahis oynamaya başlar. Mektupların arkası kesilmesin diye de gönderen kişiye para yollar. İş arkadaşı onu akla, mantığa davet eder ama nafile. Senin inancın yok diyerek arkadaşını dinlemez. Doğru çıkan kehanetler ve sayesinde kazandığı paralar, onun için yeterince güçlü delildir.

Olasılık bilgisi veya sezgisi güçlü olanlar burada ne döndüğünü kestirmişlerdir. Filmin sonunda öğreneceğimiz üzere ("spoiler" geliyor), bir dolandırıcı yüzlerlerce kişiye böyle mektuplar göndermektedir ve hepsine farklı şey yazmaktadır. Kimine bir boks maçını falanca adam kazanacak derken, diğerlerine onun rakibi kazanacak der. Böylece mektup alan insanların bir kısmı illa ki doğru kehanet almış olur. Diğer birçok mektupta da, 1-2 yanlış olsa bile söylenenlerin çoğu doğru çıkar. Hele bazı olaylar sürpriz sonuç vereceğinden, ilgili mektuplar da kurulan düzen gereği bunları bilmiş olur. Kimi insan da haliyle buna kanar.

O devirlerde (1950'lerde) böyle bir dolandırıcılığı yürütmek aslında zor iş. Yüzlerce insana binlerce mektup yazıp göndermek epey emek ister. 5 olay ve her birinde 2 seçenek olsa, (2 üzeri 5) toplam 32 farklı sonuç ortaya çıkar. Yani eşit dağıtılırsa, 32 kişiden biri tüm kehanetleri doğru alır. O tek kişi de oltaya gelmeyebilir; gelse bile çok para göndermeyebilir. O yüzden sonuç elde etmek için, geniş bir kitleye ulaşmak gerek. Ayrıca, örnek olarak aldığımız 5 de aslında çok düşük bir sayı. Çok insanı inandırmak için daha çok doğru tahmin yapmak ve bilhassa sürprizli olayları bilmek gerek. Sürpriz tanım gereği nadir gerçekleşeceğinden, böyle olayları yakalamak için de tahmin sayısını artırmalı. Kişisel bilgisayar, fotokopi cihazı, internet gibi araçların olmadığı bir devirde o kadar mesajı üretmek, çoğaltmak ve yaymak zordu. Tabii ki bugünün teknolojisiyle artık çok rahat.

Bu arada (bir "spoiler" daha geliyor), kaderin cilvesi ve senaristin tercihi,  mektuplara inanan adam sonunda zengin oluyor; onu aklıselime davet eden arkadaşı yayan kalıyor. Burada da olayın öncesi (ex-ante) ve sonrası (ex-post) ayrımı önemli. Gerçekten ya da mecazi olarak, kumar oynayan insanların bazısının sonunda kazanıyor olması, en baştan kumar oynamayı doğru karar yapmaz. Zira bazı insanların şansı illa ki yaver gider ve elbette gazeteler piyangoda hep kazananı yazar. O yüzden  kararların akılcılığını değerlendirirken, gerçekleşen sonucuna değil karar anında beklenen sonuçlara bakmak lazım. Dolayısıyla filmdeki rasyonel arkadaş her şeye rağmen doğrusunu yapmıştır.

23 Eylül 2017 Cumartesi

IMF-edX online makroekonometrik tahmin dersi

MIT ve Harvard üniversitelerinin kurduğu ve başka seçkin kurumların da katkı yaptığı edX platformu, uzaktan eğitim için tasarlanmış online dersler sunan ve benim de fırsat buldukça istifade ettiğim bir kaynak. Dün gece edX'i kurcalarken, IMF'nin eğitim departmanı tarafından hazırlanan makroekonometrik tahmin dersinin (linki burada) 18 Ekim'de yeniden başlayacağını gördüm. Makroiktisatla ilgilenen ve okulda öğrendiği ekonometri bilgilerini pratiğe geçirmek isteyenlerin ilgisini çekebileceğini düşünüyorum.

Söz konusu ders dokuz hafta uzunluğunda ve haftalık ortalama 8-10 saatlik çalışma gerektirecek şekilde planlanmış. Haftalık bölümlerde 5-10 dakikalık birkaç tane video ve bunlarla ilgili okuma ve alıştırma materyali yayımlanıyor. Ders uygulamalı olduğundan önce EViews yazılımını öğreterek başlıyorlar. EViews, dünyada özellikle akademik olmayan işlerde, makroekonomik analiz ve tahmin yapanların kullandığı başlıca araç. Ders süresince geçerli olmak üzere, katılımcılara EViews'ün son sürümü için geçici lisans veriliyor. Bu sayede yazılımı yükleyip kullanabiliyorsunuz.

İlerleyen derslerin videolarında, önce zaman serileri ve (OLS, VAR, VECM gibi) belli başlı ekonometrik modellerle ilgili lüzumlu teorik bilgiler özetleniyor; sonra EViews kullanılarak uygulama yapılıyor. Videoların ardındaki alıştırmalarda, benzer bir çalışmayı bir defa da siz yapıyorsunuz. Ayrıca, derste kullanılan bütün dosya ve programlar kullanıcılarla paylaşılıyor. Böylece ileride benzer bir şeyi kendi işiniz için kullanmanız gerekirse, hazır yazılmış programlardan istifade edebiliyorsunuz.
 
Dersin ilk haftalarını lisans düzeyinde iktisat ve ekonometri bilgisi olan herkes rahatlıkla takip edebilir. Sonlara doğru zorluk düzeyi yükseliyor. Ancak kimsenin hevesi kırılmasın, tasarım icabı her şeyi yüzde 100 anlamadan da dersi tamamlamak mümkün. Tabii en güzeli zaman ayırıp çaba göstererek daha iyi öğrenmeye çalışmak.

Derse katılım ücretsiz ve bir sınırlama da yok. İstediğiniz kadar takip edip ihtiyacınız olan çalışmaları yapabilirsiniz. Hatta aynı dersin daha önceki dönemlerde açılmış arşivdeki versiyonlarından birini bulup ileriki konulara beklemeden de ulaşabilirsiniz. Ancak düzenli çalışıp hakkını verecekler için, 25 dolar karşılığı bir sertifikayla çabalarını tescil ettirme imkanı da var. EdX kar amacı gütmeyen bir kurum ve bu para verilen eğitimin kalitesine oranla devede kulak. İmkanı olanın bağış olarak dahi verebileceği bu paranın karşılığında bir de sertifika almak hiç fena fikir değil.

Son olarak, edX arşivinde iktisat dahil birçok alanda herkesin ilgisini çekecek online dersler bulunuyor. Kendini geliştirmek isteyenler için büyük nimet.  

4 Eylül 2017 Pazartesi

Futbola yabancı sınırı değil vergi adaleti lazım

Liglerdeki yabancı oyuncu sayısı son zamanlarda tekrar tartışmaya açıldı. Yabancılar yüzünden yerli oyuncuların süre alamadığı, milli takımda oynatacak formda üst düzey futbolcu bulunamadığı söyleniyor. Yabancı oyuncu sayısına daha katı kısıtlamalar getirilmesi öneriliyor.

Tartışılan uygulamanın iktisattaki karşılığı kota. Yerli piyasa aktörlerini dış rekabetten korumak maksadıyla kullanılır. Futbol örneğinde, ücretler dış dünyada iç piyasaya göre düşükse, kısıtlama olmadığında kulüpler yabancılara yönelir, takımlardaki yerli oyuncuların sayısı azalır ve ücretler düşer. Konulacak kota buna karşı yerli futbolcuların işlerini ve kazançlarını korur. Aslında sadece yerlilerin değil, rekabeti sınırladığı için halihazırda burada oynayan yabancı futbolcuların da menfaatinedir. Öte yandan maliyeti artacak kulüplerin ve dolaylı olarak taraftarların aleyhine olacaktır.

Çıkar çatışmasını bir tarafa bıraksak, ben konuya iki açıdan yaklaşıyorum. Birincisi, korumacılık futbolcularımızın becerisini artırmayacak, onları daha rekabetçi yapmayacak. En fazla daha çok üst düzey maç oynayıp formda kalmalarını sağlayabilir. Ancak rekabetinden korundukları yabancı futbolcularla milli maçta karşılaştıklarında bu yeterli olur mu? Pek aklıma yatmıyor. Daha yapısal bir problem var gibi ama orasını futbol otoriteleri tartışsın.

İkincisi, Türkiye'yi yabancı sporcular için bu kadar cazip kılan sebeplerden başlıcası vergi kanunlarımız. Avrupa'da futbolcular (ya da onların namına kulüpler) brüt gelirlerinden yüzde 50'leri aşan oranlarda gelir vergisi öderken, bizdekiler asgari ücretli gibi yüzde 15 vergi ödüyor (kaynak: Türkiye Gazetesi). Yani mesela İspanya'da 2 milyon euroluk sözleşme karşılığı futbolcunun eline yaklaşık 1 milyon euro geçerken, bizde 1.7 milyon geçiyor. Burada devletin futbola sağladığı bariz bir sübvansiyon var ve kulüpler bu sayede yabancı futbolcuları rahatlıkla alabiliyor.

Demem o ki, bir şey mi yapmak isteniyor? Futboldaki vergi oranları yükseltilsin, sübvansiyon kaldırılsın. Tabii vergilerin kulüplerden çatır çatır toplanması da şart. Bunlar yapılırsa doğal olarak yabancı sayısı da azalır. Evet, vergi artışı kulüplere ek yük getirir ama zaten kota da getirecekti. Üstelik kotada artan ücretler sebebiyle rant futbolculara (ve menajerlere vs.) gidecekken, burada devlete gelir olarak yazılacak. Yani futbolcu değilseniz, vergi kotadan daha iyi bir uygulama.

Öte yandan verginin futbola faydası olur mu derseniz, sanmam.  Lakin daha adil vergilendirmeye katkısı olur.