4 Haziran 2015 Perşembe

Bazı insanlar neden oy vermez?

birkaç sebebi olabilir. bir, kişi bencil hareket etmiştir. bir oyunun seçim sonucuna zerre kadar etki etmeyeceğini dikkate almış; o yüzden o gün sandık başına gitme zahmetine katlanmamıştır. oy kullanmayanlara verilen ceza (kanuna göre 20 lira gibi bir şey) bu insanları sandığa gitmeye teşvik edebilir. lakin, istemeyen adamı zorla sandığa götürmenin ne faydası var tartışılır.

iki, a ya da b partisine oy vermesinin daha iyi bir sonuca hizmet edeceğini düşünmemiştir. belki ikisini de aynı görüyordur (misal, bunlar hep aynı düzenin partisi gibi); belki vereceği oyun sağlayacağı avantajlar ve dezavantajlar birbirini götürüyordur (misal, a partisi kazanırsa daha özgür oluruz, ama ekonomi bozulur gibi.); belki de seçime katılan hiçbir parti kendi siyasi görüşünü yeterince temsil etmiyordur (misal, adam ifla olmaz bir libertaryen, anarşist ya da komünist olabilir.)

üç, kendisi gibi düşünen bir grup insanla beraber seçimleri protesto ediyordur. bunun da (seçimleri adil bulmamak gibi) çeşitli sebepleri olabilir. protesto ciddi boyutlara ulaşırsa, seçimi kazanan parti için meşruiyet problemi yaratabileceğinden, örgütlü protesto yeri geldiginde gayet güçlü bir siyasi irade beyanıdır.

benim aklıma gelen başlıca gerekçeler bunlar.

28 Mart 2015 Cumartesi

Peki bunlar hayatta ne işimize yarayacak?

bunu öğrenmek istemiyorum diye düşündüğüm çok olmuştur. misal, ortaokuldaki beden eğitimi dersinde el-baş amudu diye bir şey öğretmeye çalışıyorlardı. müfredata koymasalar, o şekilde durmayı öğrenmek şöyle dursun, aklıma bile gelmez öyle bir duruş. ne işe yarar onu da bilmiyorum, ama sporcu bünyelere bir egzersiz olarak bir faydası vardır belki. birine istemediği bir şeyi zorla öğretmeye çalışmak hoş bir şey değil, lakin eğitim sistemimiz buna aldırış etmiyor. kimi matematik öğrenmez istemiyor, kimi beden eğitimi hareketleri, din kültürü, felsefe, fizik, edebiyat ve saire. 

öte yandan, geriye dönüp baktığımda, faydasını bilmeden (severek ya da sevmeyerek) öğrendiğim pek çok şey de doğrudan ya da dolaylı bir işime yaramıştır. türev mesela. matematik; bulmaca, oyun gibi bir şeydi ve bu yüzden güzeldi ben öğrenirken, ama asıl faydasını mesleğimi öğrenirken gördüm.
ne işimize yarayacak diye bilmeden öğrendiğimiz, ama sonra bir faydası dokunabilen şeyleri üç gruba topladım.

birincisi, temel bilgi ve beceriler kazandıran şeyler. havuz problemleri zihinsel, beden eğitimi hareketleri fiziksel beceriler kazandırıp geliştiriyor (herhalde). tarih, edebiyat, din kültürü dersleri ileride genel kültür olacak bir sürü şey öğretiyor. mühendis, asker ya da öğretmen olan biri, mesleğine göre bu bilgi ve becerilerden bazısını doğrudan kullanıyor. diğerleri ise hayatta hiç beklenmedik bir anda bir işe yarayabiliyor. basit bir çizim yapmak gerektiğinde, çöp adamdan iyisini yapabilmek, çizime az biraz perspektif verebilmek fena bir şey değil. 

ikincisi, uzmanlık için öğrenilmesi gerekli şeyler. bir şeyi derinlemesine öğrenirken; çok gerekli görünmeyen, muhtemelen çoğu hiç karşımıza çıkmayacak bir sürü şey de öğreniyoruz. iktisadin, istatistiğin ve ekonometrinin ve sairenin teorisini ıcığına cıcığına kadar bilmeden de iktisatçı/ekonomist olarak bir iş tutulabilir. lakin bu şeyler yeri gelir fark yaratır. 

üçüncüsü, becerilerin işaretini veren şeyler. misal, bir bankaya iş başvurusunda bulunan genetik bölümü mezunu bir genç; ilgili bir eğitim almamış ve tecrübesi de yok. yine de aldığı eğitim ve derecesine bakarak; akıllı biri olduğu, analitik düşünme yeteneği bulunduğu, uygun bir iş verilirse rahatlıkla öğreneceği gibi sonuçlar çıkartılabilir. bu durumda aldığı dersler mesleğinde bir işe yaramaz; ama onları başarıyla bitirmiş olması onu işe sokabilir.  

özetle, öğrendiklerimiz sandığımızdan çok işe yarıyor. elbette bu her şeyi öğrenelim demek değil. insanın kapasitesi, zamanı, öğrenmeye ilgisi vs. sınırlı. dolayısıyla, bir öncelik sıralaması yapmak ve ne öğrenileceğini seçmek lazım. mümkünse de bunu milli eğitim kafasına göre yapıp dayatmasın.

29 Ocak 2014 Çarşamba

faiz artırımı: bir de buradan yakın

bu blogun tarihinde bir ilki yapıyorum ve sıcağı sıcağına güncel bir konuda yazı yazıyorum. merkez bankası bu geceki para politikası toplantısında kallavi bir faiz artırımına karar verdi. (karar duyurusu burada) ayrıca, daha önce yaklaşık 88 parametre ve değişkenden oluşan para politikası biraz daha sadeleşti. ayrıntıları kenara koyarsak, anlaşılan o ki türkiye'de kısa vadeli faizler bundan sonra %10 artı/eksi 2% aralığında olacak. herhalde bir süre %10'un üzerinde seyreder, türk lirası stabilize olunca aşağı çekilir. kısa vadeli faizleri %12'ye kadar çekebilecek böyle bir adım herhalde faiz artırımı bekleyenlerin çoğunu, en azından şimdilik tatmin eder.

burada faiz artırımının makroekonomik etkileri üzerine yazacak değilim. zira bu blogun işlevi bu değil. hem bunu benden iyi analiz edip yazacak çokça insan var. benim dikkatimi çeken başka hususlar var. onlara kısaca değinmek istedim.

birincisi, merkez bankasının bir hafta arayla iki toplantı yapıp birbiriyle fevkalade çelişen iki karar alması dikkat çekici. ilk kararda faizler normal günlerde %8'i bile göremezken, şimdi %8'in altına düşmeyecek bile. arada dolar kuru fırlayıp neredeyse 2.40 olmuş olsa bile, bu kadar fark ilginç. para politikası kurulu üyeleri aniden aydınlanıp 180 derece çark etmemişlerse, başka bir şey olmalı. belki merkez bankası faiz artırımına hep taraftardı, ama hükümeti ikna etmek için doların fırlaması gerekiyordu. öyle olup olmadığını, bakanların ve başbakanın bundan sonraki beyanatından anlarız.

ikinci nokta ise, faiz artırımında bir ahlaki tehlike (moral hazard) gözüme çarpıyor. yani türkiye'de bir takım insanlar dövizle borçlanıyor; dövizde açık pozisyon alıyor. bunlar dolar düştükçe kar yazıyorlar. dolar artınca ise merkez bankası baskılara dayanamayarak müdahale edip (fazla) zarar etmekten onları kurtarıyor. yani işler iyiyken kar fırsatı sınırsız, kötüyken zarar riski sınırlı. bu uzun vade ekonomideki aktörleri dövizle daha çok borçlanmaya teşvik edecek bir şey. bu da ülkenin kırılganlığını artırıp bir sarmal halinde dövize müdahale gereksinimini daha da yükseltir. yani amerika'daki krizde yaşanan, zor duruma düştüğünde batmasına izin verilemeyen kurumların (abd örneğinde bankaların) topluma yük olmasını anlatan, "too big to fail" olgusuna benzer bir durum var burada. bu yüzden, politika yapıcılarının özel sektörün üstlendiği döviz riskleri konusuna el atmalarında fayda olacaktır diye düşünüyorum. zaten bir buna, bir de faiz riskerine el atılsa, cari açıkla da ilgili risklerin büyük bölümü ortadan kalkar herhalde.

neyse, güncel yazı kısa olur diyelim...

12 Ekim 2013 Cumartesi

Hala faiz dışı fazla vermemiz gerekiyor mu?

haftaiçi yayımlanan orta vadeli programı incelerken dikkatimi çekti. kamu kesiminin  2016'ya kadar her sene %2'in üzerinde faiz dışı fazla vermesi öngörülmüş. reel gsyh büyümesinin aynı dönemde kademeli olarak %5'e yaklaşacağı tahmin edilmiş. bir reel faiz tahmini yok ama, mesela 10 yıllık devlet tahvilleri üzerindeki reel faiz normal şartlarda %5'in çok altında olacaktır. şimdi niye bunlara bakıyorum? kamunun borçluluğunun bir kriteri olan kamu borcu/gsyh oranının zaman içerisindeki seyrini, faiz dışı fazla, faizler ve gsyh büyümesi belirler. faiz dışı fazlanın artması, faizlerin düşmesi, büyümenin hızlanması, oranı aşağı çeker. nitekim, programda bunlar doğrultusunda oranın zaman içerisinde düşeceği öngörülmüş. 2012 yılında kamu borcu/gsyh oranı %36.2 seviyesindeyken, bunun 2016'da %30'a kadar gelmesi hedeflenmiş ya da tahmin edilmiş. sonrası henüz belli değil.

2001 krizi sonrasında bu oran, imf verilerine göre %78'e yaklaşmıştı. o dönemde türkiye'nin borcunu ödeyip ödeyemeyeceği tartışılıyordu. sonra gerek yüksek büyüme, gerekse faiz dışı fazla verilmesi borcu milli gelire göre aşağı çekti. şimdi burada bana biraz, zamanında sütten ağzımız yandı, şimdi yoğurdu üfleyerek yiyoruz gibi geldi. zira mevcut seviyeler hiç de borcun risk oluşturduğu seviyeler değil. normal zamanlarda genellikle bu oranın %60'ın altında (mesela maastricht kriterlerinde böyle) olması arzu edilen bir şeydir. türkiye bu noktanın bir hayli uzağında. başka ülkelerle karşılaştırınca da, (şimdi yazıyı sayılara boğmayayım) türkiye'nin durumu gayet iyi görünüyor.

gelmek istediğim nokta, hükümet niye hala faiz dışı fazla verme ihtiyacı duyuyor anlamış değilim. tamam, açık da vermesin, bir daha 90'lara dönme riski yaşamayalım da, %0 faiz dışı fazlanın nesi kötü mesela? öngörülen büyüme ve reel faiz oranlarıyla, faiz dışı fazla %0 bile olsa, kamu borcu/gsyh oranı yavaş da olsa aşağı gider zaten. hal böyleyken, mesela istihdam ve yatırımı teşvik edecek şekilde vergilerde biraz indirim yapılsa fena mı olur?

(bu arada, cari açık konusunda endişelenenler için: kamu tasarruflarıyla özel tasarruflar ve cari açık arasındaki ilişki çok basit değil. şimdi uzun uzun yazamayacağım ama; insanlar tasarruf etmiyor, bari devlet daha çok etsin turu bir yaklaşımın etkili ve verimli olduğunu sanmıyorum.)

15 Ağustos 2013 Perşembe

Bir Bilmece

bilmeceyi asaf savaş akat köşesinde sormuş (yazı burada). özetle diyor ki: son senelerde türkiye'nin uluslararası yatırım pozisyonu belirgin biçimde bozulurken, ödemeler dengesindeki faktör giderleri aynı oranda artmıyor. yani dışarıya borçlanıyoruz, ama bunlar sebebiyle daha fazla faiz, kar vs. ödemiyoruz. neden? (bu arada, uluslararası yatırım pozisyonu, buna net dış servet de denebilir, vatandaşların yurtdışındaki varlıklarıyla yabancıların yurtiçindeki varlıklarının değerleri arasındaki fark demek. diğer detaylar için yazıya bakabilirsiniz.)

asaf hocanın üzerinde durdurduğu ihtimal, verilerin yanlış hesaplanması. ama yazıyı okuyunca, benim aklıma iktisadi rasyoneli olan iki açıklama daha geldi. yazıda bunlardan bahsedilmediğinden, ben şurada hızlıca bahsetmek istedim.

birincisi, küresel düşük faiz konjonktürüyle ilgili. gelişmiş ülkeler krizden çıkmak için parasal genişlemeler yaptıkça, son senelerde faizler hem kısa hem de uzun vadede oldukça düştü. hatta kısa vadelerde iyice düştü. (gelişmiş ülkelerde sıfıra vardı.) dolayısıyla daha çok borçlanmak, düşen faiz oranları sebebiyle faiz giderlerimizin çok artmasına sebep olmuyor olabilir. dahası kısa vadede faizlerin iyice düşmesi, türkiye'de yurtdışından borçlananları uzun vadeden kısa vadeye kaymaya da teşvik etmiş olabilir ki, bu da faiz giderlerinin daha da düşmesi demek. yabancılar açısından bakarsak, abd faizleri kısa vadede sıfıra yakınken, dolar cinsinden pozitif bir getiri, düşük de olsa, onlar için de karlı olacaktır.

ikincisi, yurtdışından doğrudan sermaye ve hisse senedi yatırımlarıyla ilgili. türkiye krizde çok derinden etkilenmediğinden, yabancıların türkiye'deki varlıklarının (gerek krizden önce, gerekse sonra aldıklarının) değeri artıyor. türklerin de dışarda varlıkları var ama onların değeri şu kriz ortamında aynı oranda artmasa gerek. temettü ve kar transferleri ödemeler dengesi verilerine faktör gideri olarak yansısa da, sermaye kazancı/kaybı (capital gain/loss) olarak isimlendirilen bu tip değer değişimleri ödemeler dengesine kaydedilmiyor; ama uluslararası yatırım pozisyonunu etkiliyor. nasıl etkiliyor? (yabancıların varlıklarının= ) bizim yükümlülüklerimizin değerini arttırarak. yükümlülüklerimizde bu şekilde gerçekleşen bir artış, dışarıdan yeni sermaye girişinden değil, yabancı yatırımların değerlenmesinden kaynaklandığından, asaf hocanın yazısındaki düşük getiri hesabı geçerliliğini kaybediyor gibi.

tabii bu iki noktanın doğruluğunu ilgili verileri dikkatlice analiz edip test etmek gerek. ancak bu yazının amacını aştığından, o tarafı pas geçiriyorum.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Trade-off

türkçe'de eksikliği hissedilen ingilizce kelime. sözlüğe bakınca değiş tokuş, takas, al ver, ödünleşim(?) gibi şeyler çıkıyor ama hiçbirinin anlamı (eğer varsa) '”trade-off”u karşılamıyor. tam karşılığı, "bir şeyi elde etmek için başka bir şeyden vazgeçme" şeklinde çevrilebilir.

trade-off, tüm iktisadi problemlerin özünde olan şeydir. misal, alışverişte her istediğini alacak parası olmayan insanın, bazı şeyleri almaktan vazgeçmesi gerekir; daha çok para kazanmak isteyenin, daha çok çalışması, başka şeylere harcadığı zaman ve enerjiden vazgeçmesi gerekir; gelecekte daha rahat yaşamak isteyenin, bugünkü gelirinin bir kısmını tüketmekten vazgeçip tasarruf etmesi gerekir; daha çok kamu harcaması isteyenlerin, ceplerinden vergi olarak çıkacak paradan vazgeçmesi gerekir; sermaye akımları serbestken döviz kurunu yönetmek isteyen bir merkez bankasının faizleri serbestçe belirlemekten vazgeçmesi gerekir. böyle sayısız örnek verebiliriz. bu durumların hepsi ingilizce'de trade-off kelimesiyle ifade edilir.

görüldüğü gibi, trade-off iktisadi açıdan çok kritik bir kelime.

İmkansız Üçgen - Trilemma

belki de üçlem demeliyiz. para politikası ve uluslararası finans alanındaki temel konulardan birisi bu. açık bir ekonomide, herbirinin kendine özgü faydaları olan üç politika hedefinden hepsine birden aynı anda ulaşılamayacağını ifade ediyor.  (bunlar, aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi, sermaye hareketlerinin serbestliği, bağımsız para politikası ve sabit döviz kuru.) belli varsayımlar altında geçerli bir teorik imkansızlık durumu olduğu gibi, pratikte de defalarca gözlemlenmiş bir olgu bu. parasal otorite, bu üç hedefin hepsine birden ulaşmaya çalışınca, en sonunda muhtemelen bir kriz patlıyor.  bizdeki en bariz örneği, çiller başbakanlığı dönemindeki 1994 krizi.

trilemma

serbest sermaye hareketlerini, tüketim ve yatırım harcamalarımızı finanse etmede sadece yurtiçi tasarruflarla sınırlı kalmayalım; aynı şekilde, tasarruflarımızı da yurtdışındaki yatırım alternatiflerinde değerlendirebilelim diye istiyoruz.

bağımsız para politikasında amaç, kısa vadeli faizleri ve diğer para politikası araçlarını serbestçe belirleyebilmek. buna en başta, içerideki ekonomik dalgalanmaları yumuşatmada para politikasını aktif olarak kullanabilmek için ihtiyacımız var. yani, ekonomik genişleme dönemlerinde, faizleri arttırıp enflasyonu frenlemek; daralma dönemlerinde ise, faizleri indirip büyümeye destek olmak bu sayede mümkün.

sabit döviz kuru ise, döviz kurundaki değerlenmelerin ihracatçıyı rahatsız etmemesine yaradığı gibi; döviz cinsinden borçlanmış ve üstüne bunları “hedge” etme gereği duymamış kesimlere de destek oluyor. kurdaki ani değer kayıpları, dövizle borçlananları batırıp bunlarla ilişkili herkesi de etkileyerek ekonominin geneline zarar vereceği için, bunun önüne geçmeye çalışmak kısa vadede faydalı bir uğraş. (tabii, uzun vadede bunun dövizde açık pozisyon almayı teşvik edeceğini de dikkate almak lazım. bu arada, ”hedge” etmeden kastımız finansal işlemler yoluyla, döviz kuru dalgalanmalarına karşı kendini güvenceye almak.)

bir merkez bankası, bu hedeflerin üçüne de yeri geldiğinde ulaşmak isteyebilir. ancak en fazla ikisine ulaşabilir. neden? diyelim ki sermaye hareketi serbest. bu durumda, finansal sermaye getirilerin düşük olduğu ülkelerden yüksek olduğu ülkelere rahatlıkla gidebilir. o zaman mesela, merkez bankası içeride büyümeye destek olmak için kısa vadeli faizleri düşürdüğü zaman, sermaye dışarı çıkmaya başlar. döviz çıkışı da ulusal paranın değer kaybetmesi sonucunu doğurur. o yüzden, kur sabit kalamaz. en azından yeterince uzun vadede bu doğru. merkez bankası daha önceden döviz rezervi biriktirmişse, rezervden döviz satarak kurların yükselmesini erteleyebilir. ancak döviz rezervleri sınırlı olduğundan, bu çok uzun süre sürdürülemez. sonunda ertelenen ufak değer kayıplarının birikip bir seferde büyük bir değer kaybına yol açmasına, döviz kuru krizi diyoruz.

üçlem, türkiye’nin son dönemdeki para politikası çerçevesiyle de yakından ilgili bir mevzu. küresel krize kadar enflasyon hedeflemesi uygulayan merkez bankamız, döviz kurunu serbest bırakıp diğer iki hedefi takip etmeyi seçmişti. ancak zengin (dolayısıyla dünya üzerindeki ağırlığı büyük) ülkelerin krizden çıkmak için son umut olarak çılgınca para basması, bunu değiştirdi. merkez bankamız artık, sermaye hareketlerinin yol açtığı kur değerlenmesine ve oynaklığına da engel olmaya çalışıyor. bu, yukarıdaki üçgende, bağımsız para politikasından sabit kura doğru kaymayı; yani, içerideki enflasyon ve büyüme hedeflerinden taviz verip faizleri, kurları istikrarlı tutacak şekilde belirlemeyi gerektiriyor. tabii, uygulamada bizim merkez bankamız faizleri bu çerçevede rahatlıkla indirse de, arttırım gerektiğinde isteksiz duruyor. bunlar iyi şeyler değil.

30 Ekim 2012 Salı

Türkiye'de Tarım ve Büyüme

son yazımda, türkiye ve üç ülke arasında bir gelir karşılaştırması yapmıştım. orada türkiye'nin, güney kore'nin aksine, (ölçü aldığımız ülke) abd ile arasındaki gelir farkını kapatamadığını görmüştük. bugün bununla ilgili bir makaleden bahsedeceğim. "agricultural productivity and growth in turkey" isimli bu çalışma, ayşe ve selahattin imrohoroğlu ve murat üngör tarafından yapılmış. (link burada) makale, türkiye'nin milli gelirinin 1960'lardan itiraben büyümesini, bazı avrupa ülkeleri ile karşılaştırılıyor. temel tezi ise, türkiye'de tarım sektöründeki üretkenlik artışının düşük olmasının, ve dolayısıyla tarım sektöründeki istihdamın yüksek kalmasının, türkiye ekonomisinin büyüme hızını düşük tuttuğu yönünde. tarımdaki düşük üretkenlik ise bu sektörün aleyhine işleyen sanayi ve kalkınma politikalarına bağlanıyor.

makalede türkiye'yle, ispanya, portekiz ve yunanistan karşılaştırılıyor. bunların ortak özelliği, zamanında avrupa'nın fakir ülkeleri arasında yer almalarına rağmen, zaman içinde zengin avrupa ülkeleriyle aralarındaki gelir farkını büyük ölçüde kapatmaları. (gerçi son zamanlarda durumları pek iç açıcı değil ama, o başka mevzu.) elbette bu gelişimde, bu ülkelerin avrupa birliği (önceleri avrupa ekonomik topluluğu) içinde yer almalarının da payı olabilir. lakin yüksek hızlı büyüme bunlar daha aet'ye üye olmadan, 60'lı ve 70'li yıllarda başlıyor. (yunanistan aet'ye 81'de, portekiz ve ispanya ise 86'da üye olmuş.) demek ki, bu ekonomileri türkiye'den ayıran asıl faktör başka. makaleye göre aradaki fark, buralarda tarımdaki üretkenliğin daha hızlı artması. öte yandan, tarım dışı sektörlerdeki üretkenlik artışlarında öyle ciddi farklar yok. (burada sektörel üretkenliğin ölçüsü, çalışan başına düşen sektörel üretim. genel üretkenlik ölçüsüyse, çalışan başına milli gelir, gsyih. bir de, makalenin eski bir versiyonunda, ülkelerin sektörlere ve dönemlere göre üretkenlik artışlarının karşılaştırıldığı bir tablo olacaktı. lakin nedense son versiyonda yok.)

üretkenlik artışları, milli geliri nasıl ve ne ölçüde etkiler; neyin etkisi ciddi, neyin değil görmek için, bir büyüme modeli kurup bakmak lazım. zaten makalede de bu yapılıyor. karşılaştırma yapmak için, ispanya ekonomisi temel ölçü alınıyor. iki sektörlü bir büyüme modeli, önce bu ekonomiye göre kalibre ediliyor. yani, sektörel üretkenlikler dahil, ekzojen parametreler, modelin dengesi ile gerçek dünyanın verileri eşleşecek şekilde seçiliyor. sonra, türkiye ekonomisine dair verilerden, türkiye'nin modeldeki sektörel üretkenlikleri ayrıca bulunuyor. sektörel üretkenlikler dışındaki parametreler, ispanya ve türkiye için aynı kabul ediliyor. yani, iki ülkenin verileri arasındaki farklılığın, tamamen tarım ve tarım dışı sektörlerdeki üretkenlik farklarından kaynaklandığı varsayılıyor. peki bu makul bir varsayım mı? modeldeki ispanya'ya ait üretkenlik parametrelerini türkiye'ninkilerle değiştirdiğimizde, modelde ortaya çıkan dengenin türkiye'nin gerçek verileriyle uyumlu olup olmadığına bakarak bunu görebiliriz. makalede rapor edilen grafikler (ki bunlar, figür 2 ve 3, tarım ve tarım dışı sektörlerdeki istihdamın ve çalışan başına düşen milli gelirin zaman içindeki seyrini gösteriyor), modelin türkiye'ye dair tahminlerinin  gerçek verilerle gayet tutarlı olduğunu gösteriyor.

daha sonra yapılan iş, türkiye'nin üretkenlik parametrelerini değiştirip ne olacağına bakmak. önce, "türkiye'deki tarımsal üretkenlik ispanya'daki gibi artsaydı ne olurdu?" sorusuna yanıt aranıyor. model bu durumda, istihdamın tarımdan sanayiye çok daha hızlı kayacağını ve çalışan başına milli gelirin çok daha hızlı artacacağını söylüyor. bu durumda, rapor edilen grafiğe göre (figür 5), bugün ispanya'nın gelirinin %90'ına erişmiş olacakmışız.

peki tarım dışı sektörde durum ne? ya tarım dışı üretkenlik de ispanya'yla aynı hızda artsaydı? sonuçlar o durumda, 6o'lar ve 70'lerde kayda değer bir değişme olmayacağını söylüyor. hatta 1988'den sonra,  bu türkiye'nin milli gelirini olumsuz etkiliyor. çünkü bu dönemde, türkiye'de tarım dışı sektörde ölçülen üretkenlik artışı, ispanya'nın az da olsa üzerinde. (eski versiyondaki tabloda bu açıkça görülüyordu.) buradan asıl sorunun tarımda olduğu sonucu çıkartılıyor.

son olarak, tarımda üretkenliğin hızlı artmamasının sebebi ne? daha önce yapılmış çalışmalara da atıfta bulunulan son bölümde, türkiye'nin sanayi ve kalkınma politikalarının 1990'lara kadar tarımın aleyhine işlediği savunuluyor. burada devletin fiyat belirlemesi, girdi maliyetleri, devlet destekleri, taşıma ve pazarlama maliyetleri gibi faktörler etkili olabilir. bu etkileri göstermek için, model biraz değiştirilmiş. modelin bu uzantısında, tarım dışı sektörde üretilen (makina, gübre, yakıt, enerji gibi) ürünlerin de ara mal olarak tarımsal üretime katıldığı kabul edilmiş. bu girdilerin maliyetinin ispanya'ya göre %36 yüksek olmasının (bu oran başka araştırmalardan gelmiş), tarımdaki üretkenliği %14 oranında azalttığı sonucuna varılmış. bu son kısım biraz daha zayıf görünüyor, ama gelecekteki çalışmalar için yol gösterici.

bu çalışma vesilesiyle, bir iktisadi model üzerinde nasıl niceliksel (quantitative) çalışma yapılır, ona da değinmiş olduk. ilgilenenler için, linklerini yeniden vereyim: link 1, link 2 (tepav versiyonu, aynı sanki), link 3 (eski versiyonu).

13 Ekim 2012 Cumartesi

Bir Gelir Karşılaştırması

bugün fatih özatay, radikal’deki yazısında, türkiye, güney kore ve g7 ülkeleri arasında bir gelir ve büyüme karşılaştırması yapmış. ben de penn world table verilerini kullanarak, bir de kendim bakmak istedim. aşağıdaki grafiği elde ettim. sizinle de paylaşayım.

rgdp

bu grafik, türkiye, güney kore, arjantin ve abd’nin kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hasılalarının 1950-2009 arasındaki seyrini gösteriyor. gsyih verilerinin doğal logarıtmasını alıp grafiği çiziyoruz ki, üstel (exponential) olarak artan serileri doğrusal hale getirelim. böylece doğrusal bir trend boyunca dalganarak büyüyen seriler elde edip çiziyoruz. (grafiği kalabalık etmemek için çizilen serilere trend eklemedim. trendi serinin ortasından geçen düz çizgiler olarak hayal edebiliriz.)  ayrıca grafikteki bir eğrinin bir noktadaki eğimi, yaklaşık olarak o ekonominin o senedeki büyüme oranını veriyor. dolayısıyla eğrinin dikleşmesi büyüme hızının arttığını, tersi hızın azaldığını gösteriyor. ilaveten iki eğri arasındaki uzaklığın azalıp artması, iki ülkenin gelirlerinin birbirine oranın da azalıp arttığını gösteriyor. (tabii aradaki fark bu orana eşit değil, oranın doğal logarıtmasına eşit.)

ne görüyoruz bu grafikte? amerika’yı temel ölçü alırsak; güney kore’nin 1960’lardan itibaren yüksek hızla büyüyerek, gelir seviyesi bakımından amerika’ya yaklaştığını; türkiye’nin amerika’ya yakın hızla büyüdüğünü, böylelikle türkiye’nin kişi başına gelirinin amerika’nınkine oranla fazla değişmediğini; 1950’lerde nispeten zengin bir ülke olan arjantin’in 1970’lerden 2000’lerin başına kadar süren bir duraklamaya girdiğini; 1980’de türkiye’yi, 1985’te arjantin’i yakalayan güney kore’nin, yüksek hızlı büyümesini sürdürerek bu iki ülkeyle arasını açtığını görüyoruz.

burada en anlaşılır olan, kore’nin yüksek hızla büyümesi olsa gerek. zira bunu standart neoklasik büyüme modeli üzerinden açıklayabiliriz. gelişmekte olan bir ülkede sermaye yatırımlarının yüksek getiri sağlaması, dolayısıyla yatırımların çok olması, sermaye birikimi sürecinde yüksek büyüme sağlar. zamanla “steady state” denen duruma yaklaştıkça, büyüme oranı belli bir seviyeye doğru düşer. kore’nin büyüme hızı daha ne kadar, amerika’nın üzerinde seyrecektir; kore’nin kişi başına geliri amerika’yı geçecek midir? bilinmez. lakin eninde sonunda yukarıdaki pembe serinin, (yeşilin altında ya da üstünde) yeşile aşağı yukarı paralel hale gelmesini bekleyebiliriz.

türkiye ve arjantin’deyse görünüyor ki bambaşka bir durum var. acep sorun ne ola?

2 Nisan 2012 Pazartesi

Havaalanı ve Sınav Güvenliği

her geçen gün havaalanı güvenliği biraz daha sıkı ve rahatsız edici bir hal alıyor. açık ve gizli maddi maliyetler de cabası. uçağa binmeden önce, güvenlikten geçerken düşünüyorum. acaba her sene birkaç uçağın havaya uçmasını göze alıp şu güvenlik önlemlerini azaltsak nasıl olur? sadece amerika'da senede milyonlarca uçuş yapılıyor. bunların bir-iki tanesinde bomba patlasa, orada olup ölme ihtimalimiz, karayolu trafiğinde ölme ihtimalimizden ve hatta lotoyu tutturup zengin olma şansımızdan pek yüksek olmasa gerek. gerçekten yüzde yüz güvenlik sağlamaya çalışmalı mıyız? dahası teröristler mevcut önlemleri aşmanın yollarını buldukça, biz de kapıda güvenliği arttırmaya devam mı edeceğiz? sanki uçakla seyahat edenler arasında oylamaya koysak, güvenlik sürekli sıkılaşmaz gibi. tabii, bu hassas bir mesele. ortada ölüm riski var. dahası, terörist eylemlerin siyasi amaçla yapıldığını da dikkate almalıyız. senede bir-iki uçağın havaya uçması demek, teröristlerin senede bir-iki defa dünyaya mesaj vermesi de demek. bu seyahat edenlerin umrunda olmayabilir, ama eminim devletlerin umrundadır.

bunlar aslında dün türkiye'de yapılan ygs sınavıyla ilgili okuduğum bazı haberler üstüne aklıma geldi. geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkan bir kopya olayından sonra, ösym güvenlik işini epey bir abartmış. gazetelerin ve internette okuduğum yorumların yalancısıyım, güvenliği eziyet haline getirmiş. burada terör tehdidi, ölüm riski falan yok; sahtekarlık var. sahtekarlıkla mücadelenin de sınav kapısındaki güvenliği abartmaktan daha iyi yolları olmalı. yüz binlerce gence sıkıntı yaşatmak bana makul görünmüyor.