11 Eylül 2015 Cuma

Petrol bulmuşuz gibi

geçen senenin sonlarından beri türkiye ekonomisine bakınca şunları görüyoruz: dünya genelinde ekonomiler yavaş büyüyor; bunun etkisiyle bizim net ihracatımız büyümeye negatif katkı yapıyor. iç ve dış belirsizlikler yüksek; riskler artıyor. döviz kurları yükseliyor; firmaların borçluluğu artıyor. merkez bankası finansal istikrarı desteklemek ve enflasyonu düşürmek için sıkı politikalar uyguluyor. kredi faizleri artıyor; banka kredileri daha zayıf büyüyor. anketler ekonomideki güvenin ve beklentilerin bozulduğunu gösteriyor. istihdam büyümesi yavaşlayıp, işsizlik yükseliyor. ve saire, ve saire...

ilginçtir, bu kadar kötü şey olurken, ekonomi güzel güzel de büyüyor. senelik gsyh büyümesi ikinci çeyrekte %3.8 oldu. daha önemlisi, bir önceki çeyreğe göre büyüme %1.3 (tabii mevsim ve takvim etkileri arındırılınca). dörtle çarparsak amerikalılar gibi %5.2 olur ve bu sadece bu çeyreğe özel değil. son üç çeyrekte ekonomi, her çeyrek %1 ve üzerinde (yani yıllıklandırınca %4'ten hızlı) büyümüş. allah bereket versin de, nasıl oluyor? üretim tarafında verimlilik nasıl artıyor? harcamalar tarafinda, insanlar belirsizlik, istikrarsızlık demeden niye tüketiyor; senelerdir yapmadığı yatırımı niye şimdi yapıyor?

tahminim, işin sırrı emtia fiyatlarında, bilhassa da petrolde (petrol az buz değil, 100 dolarlardan 50 doların altına düştü). enerji, hammadde ve ara mal ihtiyaçlarının önemli kısmını ithalatla karşılayan bir ülkede, emtia fiyatlarındaki düşüşün olumlu bir arz yönlü şok yaratması beklenir. bunun iç talebe etkisi, gelir etkisiyle harcamaların artması yoluyla olur. yani ithalat fiyatları düşünce, bu mallara ülkece harcadığımız para da azalır. bu da başka şeylere daha çok harcama yapmak için kaynak yaratır. bunun bir kısmını bugün tüketebilir, bir kısmını da yatırım yapıp yarına aktarabiliriz.

türkiye'de de görünüşe göre bu olmuş. insanlar, otomobil başta dayanıklı tüketim malları, firmalar makina-teçhizat almışlar en çok. tüketimde giyim, gıda gibi ihtiyaçlardan çok, talebin gelir esnekliğinin yüksek olması beklenecek nispeten lüks malların artması da gelir etkisiyle uyumlu. bu söylediğim şey aslında cari açıktaki daralmanın az olmasını; enerji ithalatında ciddi düşüş varken, enerji dışı ithalatın artmasını da az-çok açıklıyor.

bu arada iç talep üzerinde durduk ama petrolün bir de dış talebe etkisi olabilir. mesela petrol ihracatçısı rusya önemli bir dış pazarımız; hem mal ticareti, hem turizm açısından. rusya ve benzeri ülkelere ihracatımız petroldeki düşüşten olumsuz etkilendi. ancak geçenlerde yayımlanan bir merkez bankası çalışması (linki burada), ihracatın geneline bakılınca oradaki kaybın başka yerlerden telafi edileceğini tahmin etmiş. bunu kabul edersek, petrol fiyatının düşmesinin ihracat kanalında fazla etkisi olmayabilir. 

son olarak, insanın aklına geliyor, emtia fiyatlarının büyümeye etkisi verilerle örtüşüyor mu? türkiye için bir etki varsa bu ne kadardır? merkez bankası yayınlarına baktım, lakin buna doğrudan, net bir cevap bulamadım. yukarıda bahsettiğim makalede ipuçları var ama uzatmayalım şimdi.

özetle, tüm olumsuzlukların yanında, bu sene bizim için iyi bir şey de oldu ve emtia fiyatları düştü. peki gelecek için ne söyleyebiliriz? petrolde önümüzdeki birkaç sene fiyatların yükselmesinin beklenmediği söyleniyor; arz bol, talep düşük. bu durumda buradan gelen olumlu etki tersine dönmez; ancak fiyatlardaki düşüş durursa, bir süre sonra etki söner. öte yandan bundan sonrası için talep tarafı daha sıkıntılı görünüyor; zira başta anlattığım durum giderek daha tatsız bir hal alıyor. sonumuz hayrolsun.

21 Ağustos 2015 Cuma

Döviz kuru ve para politikası

dolar kurunun üç liraya dayandığı şu günlerde, kur artışlarının etkileri konusunda bir şeyler yazmak istedim. umarım birilerine faydalı olur.

döviz kurları artarsa, yani lira değer kaybederse ne olur? bir defa ithal ürünler pahalılaşır, fiyatları artar. enflasyon yükselir. ikincisi, ihraç malları yabancı paralar cinsinden ucuzlar. ihracatçı daha rekabetçi olacağından ihracat artar (türkiye özelinde burada bazı ihtilaflar var ama konudan sapmayalım). ithal ürünler pahalılaştığından, ithalatın bir bölümü yerli ürünlerle ikame edilir. sonuçta, dış ticaret açığı daralır. üçüncüsü, döviz borçlusu firmaların borcu artar.

para ve kur politikasını yürüten kurum merkez bankası. o zaman, bizimki gibi enflasyon hedeflemesi yapan bir merkez bankası kur artışlarına karşı ne yapar?

öncelikle tek seferlik, beklenmedik bir kur artışı yaşandığını düşünelim.  merkez bankasının bir enflasyon hedefi var; insanların enflasyon beklentilerini hedefte "çıpalar" (bizde burası problemli), sonra 1-2 senelik bir vadede enflasyon hedefe ulaşacak şekilde elindeki araçları kullanarak para politikasını yönetir. kur artışı gibi bir arz yönlü şok geldiğinde bunun birincil etkilerine müdahale etmez. zira yapacağı müdahale etkisini belli bir zaman içinde gösterecektir; o arada ithal ürünlerin fiyatları artmıştır bile. şokun etkisi geçtikten bir sene sonra, bunun yıllık enflasyonda izi kalmaz. (fiyatlar arttığı yerden geri gelmez. enflasyon oranı normale döner.) merkez bankası sadece, bu fiyat artışlarının başka fiyatlara da sirayet etmesine ve enflasyon beklentilerinde bozulma olmasına sebep olabilecek ikincil etkilere karşı, para politikasını sıkılaştırır. eğer doğru okuyorsam, bizim merkez bankamız da türk lirasında yaşanan değer kayıplarının ardından, bankaların ağırlıklı ortalama fonlama faizini yükselterek böyle bir sıkılaştırma yapıyor.

tabii, kur artışı her zaman beklenmedik ya da bir seferlik değildir. misal, dış dünyada faizlerin yükselmesi ya da içeride risk priminin artması sebebiyle ülkeden sermaye çıkışı gibi bir durum varsa, paranın değer kaybedeceği tahmin edilebilir. bu durumda merkez bankasının beklemesinin bir alemi yok. zaten açık bir ekonomide faiz paritesi ve fisher denklemleri; reel faiz, kur artışı ve enflasyon beklentilerindeki değişmelerin nominal faizlere yansıması gerektiğini bize söylüyor. yine doğru okuyorsam, merkez bankamız bu doğrultuda, kısa vadeli piyasa faizlerini (gecelik olanı %10.75) ağırlıklı ortalama fonlama faizinden (şu sıralar %8.70 gibi) yukarıda tutarak, muhtemel kur şoklarına karşı türk lirasının getirisini yüksek tutmaya çalışıyor. (bunun yeterli olup olmadığı ayrı bir tartışma konusu, profesyonel ekonomistleri ilgilendiren o konuya burada girmiyoruz.)

burada merkez bankasının sabit kur ya da hareketli kur çipası gibi bir şey uygulamadığına, dolayısıyla bir kur hedefi olmadığına dikkat etmek lazım. ancak kur artışı enflasyonda da artışa sebep olduğundan, buna kayıtsız kalamıyor.

kur artışının enflasyonist etkisine karşı yapılabilecekler bunlar. ya diğer etkiler? merkez bankasının ithalat fiyatlarındaki artışa karşı tüketiciyi korumak, ya da tersine ihracatçıyı desteklemek gibi bir rolünün olmaması lazım. şahsen bu tip korumacı politikalardan hazzetmiyorum; merkez bankasının da gördüğüm kadarıyla öyle bir kaygısı yok zaten. lakin "kur savaşları" denen konu dünyada çok revaçta. bizde de kimileri merkantalist bir bakış açısıyla (ülkeyi kar kovalayan şirket gibi görerek), kur artışlarına ihracatı destekleyeceği için sıcak bakıyor.

özel sektörün döviz borcuna gelince, bu da doğrudan merkez bankasının işi olmaması lazım aslında. ama fiiliyatta kurlar çok yükselir de döviz borçlusu firmalar patır patır batmaya başlarsa, merkez bankasının kurlara müdahale ederek bunu durdurması beklenebilir. burada da ciddi bir ahlaki tehlike (moral hazard) görüyorum; abd'de kriz sırasında ortaya çıkan "too big to fail" sorunu gibi. abd'de sıkıntı aşırı risk almış olan büyük bankalardı, batmaları durumunda ekonomiyi beraberinde götüreceklerinden, devlet bunları kurtarmak zorunda kaldı. bizde sorun bu kadar büyük olmasa da, çok sayıda döviz borçlusu şirketin batmasına yol açacak bir kur artışına göz yumulacağını sanmam. bu da aslında kur riski almayı teşvik eden bir şey. ekstra maliyet yüklenip ("hedging" yoluyla) kendini güvenceye alan firmalar enayi durumuna düşecekler. bu tip piyasa başarısızlıklarına en baştan önlem alınmalıydı ya, geçti artık.

yine de sistemik risk yaratacak düzeye gelmezse, merkez bankası döviz borçluluğu meselesini ön plana almayabilir. zaten daha iyi denetlendikleri için bankalar döviz riski taşımıyor. likidite problemleri olursa da, merkez bankasının döviz likiditesi sağlayacak araçları var. tabii, kredi verdikleri firmalar batarsa bankalar dolaylı yoldan etkilenecektir.

ee, sonuç? abd'de faizler artacak. ülkede neredeyse savaş ortamı var; kalıcı bir hükümet yok. ithal fiyatlarının enflasyona etkisi yüksek. çok sayıda firma döviz borçlusu ve döviz rezervlerini de idareli kullanmak gerekiyor. bu şartlarda merkez bankamızın para politikası daha çok sıkılaşır sanki.

not: tcmb'nin para politikasını daha iyi anlamak için, kurumun başekonomistinin geçenlerde yayımladığı şu makaleye bakılabilir: faiz koridoru ve para politikası duruşu.

7 Ağustos 2015 Cuma

Gıdada korumacılıkla nereye kadar?

gıda fiyatlarının genel enflasyonun üzerinde artması, yani gıdanın diğer şeylere göre nispeten pahalılaşması türkiye'nin önemli sorunlarından biri. vatandaşın tüketim sepetinde gıdanın payı yüksek (tuik enflasyonda %25 ağırlık veriyor), alt gelir gruplarında daha da yüksek. son zamanlarda da kırmızı et fiyatları almış yürümüş. businessht internet sitesinde bununla ilgili bir haber vardı. twitter'da da paylaştım ama, çok cevherler olduğu için şurada da iki satır yazmadan edemedim.

haberden ne öğreniyoruz? bir defa, talep artıyormuş ama arz artamıyormuş. anladığım, oldukça inelastik (esneksiz) bir arz eğrisi var. talep artınca, dengeleyecek ithalat da olmadığı için fiyat uçuyor. bunun bir anlamı, arz tarafında birileri (üretici, aracı, satıcı ya da hepsi) ciddi kar ediyor.

talep tarafında ise, dengede arz talebe eşit olacağı için, sadece oluşan yeni yüksek fiyatı ödeyen insanlar eti alabiliyor. kim bu insanlar? habere göre turistler bunlardan bir grup. yani ithal etmediğimiz gibi, bir anlamda et ihraç ediyoruz. ingilizin bizim etimizi antalya'da ya da londra'da yemesinin bir farkı yok çünkü. iki durumda da vatandaşımızın bazısı bu yüzden et alamıyor. ayrıca yaklaşan kurban bayramının da etkisi var deniyor. yani et alan (ya da alacak) diğer bir grup, kurban kesecek olanlar. bunlar da toplumun nispeten varlıklı kesimi. diğerleri onların keseceği kurbanı bekleyecek.

bu arada, fakirdir çoğu, et alamaz diye burada bahsedilmemiş olabilir; gelen suriyelilerin de gıda fiyatlarına etkisi vardır muhakkak. zira sayıları az değil; 2 milyon olsa türkiye nüfusuna oranla yaklaşık  yüzde 2.5 yapar. bu kadar insan birkaç sene içinde geldiğine göre, gıda arzı esnek de değilse (ki öyle görünüyor), gıda fiyatlarına bir hayli etki yapmıştır. merkez bankasının yakından ilgileneceği bir konu aslında ama, bu konuda bir çalışma görmedim. konunun hassasiyeti sebebiyle olabilir.

ilginçtir, et fiyatları neden artıyor, ne yapılmalı diye fikri sorulanlar sektör temsilcileri. onlar da tabii ithalat serbest bırakılsın dememişler. ya ne demişler? girdi maliyetlerinin (yem, mazot falan) ucuzlamasını istemişler. yükselen fiyatlar, artan karlar daha çok üretmeyi teşvik etmiyor, üstüne girdi maliyetleri de aşağı çekilecek. kim çekecek? tabii ki devlet. nasıl? başka kaynak olmadığına göre vatandaşın vergisiyle. oldu! kaldı ki mazotun fiyatıysa dert, son bir senede petrol fiyatlarıyla beraber o da düştü; pek bir faydası olmamış. hiç devlet desteğinin dara maliyetine (deadweight loss) falan girmiyorum bile.

bir de büyükbaş değil, küçükbaş üretmemiz lazım diye görüşler var haberde. normalde piyasa ekonomisinde neyin ne kadar üretileceği, fiyat mekanizması sayesinde piyasa koşullarında belirlenir. fiyat mekanizması işliyorsa (ki parasını vermeye hazır olduğu halde istediği eti alamayan insanlar olduğunu sanmıyorum) bunlar çok sağlam argümanlar gibi gelmedi bana. yok bilmediğimiz bir sebep (devlet politikası, eksik rekabet vs.) nispi fiyatları bozup üretimi verimsiz bir tarafa yönlendiriyorsa, bunun da çözümü o sebebi ortadan kaldırmak olur.

belkı en önemli nokta, ithalat çözüm değil denmiş. niye değil? bir defa vatandaşa ucuz gıda sağlar, refahını artırır. ikincisi, içerde rekabeti artırır; üreticiyi daha verimli olmaya zorlar. üçüncüsü, gıda fiyatlarına istikrar sağlar. böylece merkez bankasına daha az maliyetle (büyümeden daha az feragat ederek) enflasyonu düşürme imkanı verir. bir de, türkiye işgücü piyasası koşullarında gıda fiyatlarının ücretler üzerinden reel işgücü maliyetlerine ne derece etkisi vardır bilmiyorum ama, ekonomi genelinde işverenlere dahi faydası olabilir. sonuç olarak, çözüm olmayan bir şey varsa, bugüne kadar uygulanan korumacılık gibi duruyor.

özetle, serbest piyasa, rekabet, açık ekonomi diyorum. o noktaya da geleceğiz er ya da geç. zira bunlardan faydalanacak kesim geri kalandan çok daha büyük.

19 Temmuz 2015 Pazar

Bir işgücü bilmecesi

bilmeceden kastımız, verilerde görülen ama sebebi çözülemeyen, kafa kurcalayan şey. bundan bir süre önce betam bir araştırma makalesi yayımladı; düşük büyüme olağanüstü istihdam artışı diye. özetle diyorlar ki, 2011'den beri türkiye'de istihdam büyümeden daha fazla artıyor. bu da demek oluyor ki emek verimliliği düşüyor. hakikaten de öyle. aşağıdaki grafiği ve sonrakileri, tuik verilerini kullanarak ben çizdim, daha açık görülmesi için.
2009'daki gsyh küçülmesi döneminde çok fazla gerilemeyen istihdam, daha sonra hız kesmeden büyümüş. (makalede daha fazla önem verildiği için tarım dışı istihdama baktım. ama toplama da baksak, o da anlatmak istediğimizi destekliyor.) 2009'da ekonomi daralırken istihdamın hemen hemen değişmemesi kendini üretkenlik düşüşü olarak göstermiş. enteresandır, insan küçülme döneminde atıl kalan işgücücünün daha sonra bir süre istihdam artışına ket vurmasını bekliyor, ama öyle olmamış. istihdam 2009'dan sonra hemen artmış. 2010-11 yıllarında %9'lara ulaşan gsyh büyümesinin katkısıyla aynı dönemde işgücü üretkenliği de düşmüş. sonrasında ise büyüme hız kesmiş ama istihdam artışı aynen devam etmiş; bunun işaret ettiği, işçi üretkenliğinde düşüş.
tabii insan şaşırıyor, üretkenlik düşerken firmalar neden aynı hızla insan istihdam etsinler? makale de ona dikkat çekmiş zaten. bu konuda fazla bir araştırma yok ama, istihdam teşvikleri işgücü maliyetlerini düşürmüş olabilir denmiş. ben de bunun üzerine hakikaten var mı acaba böyle bir durum diye tuik'in saatlik işgücü maliyeti endeksine baktım. tarım dışı sektörlerin önemli bölümünü kapsayan bu endeks, kazanç (ücret, ikramiye vb.) ve kazanç dışından (sgk primi, kıdem tazminatı vs.) oluşan maliyetlerin seyrini gösteriyor. bu endekse göre 2007'den beri işgücü maliyetleri yıllık ortalama %11 civarında artmış. bu da enflasyonun %7 civarında olduğu ülkede %4 gibi senelik reel artış demek.

grafik olarak göstermek istersek aşağıdaki gibi bir şey çıkıyor. burada tarım dışı gsyh deflatörü kullanarak hesapladığım reel saatlik işgücü maliyet endeksini görüyoruz. buna göre işgücü maliyetinde azalış şöyle dursun ciddi bir artış var. işgücü üretkenliği artmazken maliyetin artması ve buna paralel olarak istihdamın da yükselmesi kafa karıştırıcı bir durum.
maliyet endeksinin saatlik, hesapladığımız üretkenlik göstergesinin işçi başına olduğunu dikkate alırsak, acaba saatlik üretkenlikte  bir artış olmuş olabilir mi diye düşünebiliriz. ancak maliyet ve üretkenlik göstergeleri arasındaki farkın büyüklüğü bununla açıklanamayacak kadar fazla gibi duruyor. yine de veri varsa kontrol etmek lazım. yanıtını aradığımız soru: işçiler zaman içinde daha az saat çalışarak mı bu üretimi yapmışlar?

şimdi grafiklere boğup yazıyı uzatmayayım. oecd'den bulduğum, çalışan başına yıllık çalışma saatleri verisi 2007-2013 arasında işçilerin yıllık çalışma saatlerinin %4 kadar azaldığını söylüyor. tuik'in yayımladığı sanayi ve ticaret-hizmet sektörleri için üretim girdi endeksleriyse çalışma saatlerinde artışa işaret ediyor. yani oecd verisini bile dikkate alsak, çalışma saatlerindeki değişim, üretkenlikle maliyet artışı arasındaki farkın ancak küçük bir bölümünü açıklayabiliyor.

özetle, tekrarlarsak, veriler işgücü üretkenliğinin son senelerde artmazken işgücü maliyetinin arttığını ve buna paralel olarak istihdamın da yükseldiğini gösteriyor. belki ilginç bir sebebi vardır, belki de kısa vadede tesadüfen ortaya çıkmış bir anomalıdır. bilemedim.

5 Temmuz 2015 Pazar

Korumacılık iyi bir şey değil

devletin üreticiyi koruması çok makul geliyor değil mi? bir şey (belki şeker pancarı, et; belki televizyon, telefon) üretmek isteyen insanlar var. devlet de bunları destekliyor. bu sayede ülkenin işadamı yatırım yapıyor, işçisi çalışıyor; malı vatandaşına satınca para içeride kalıyor, dışarıya satınca ülkeye döviz geliyor; ülke zenginleşiyor, açıklar kapanıyor falan. bunları yapacağını söyleyen kimseyi sorgulamak, gerekirse ona karşı çıkmak kolay değil. 

koruma çeşitli şekiller alabiliyor: üretim teşvikleri (sübvansiyon, vergi indirimi, arazi tahsisi vs.), iç rekabetten koruma (yasal tekeller, regülasyon), dış rekabetten koruma (gümrük tarifeleri, kotalar, ihracat teşvikleri) ve benzerleri. ahbap-çavuş kapitalizmi denen, birinin akrabasını zengin etmek için yapılan uygulamaları bir kenara bıraksak; sadece salih niyetle uygulanan politikalara baksak bile, açık ya da örtülü çokça israf görürüz.

bir defa şunu sorgulamamız lazım. bir iş alanı karlıysa, yatırımların getirisi yüksekse, neden bir de üzerine devletin desteği gerekir? değilse, devlet niye kötü yatırımları, ayakta duramayan işletmeleri desteklesin? sağlanacak her tür desteğin, doğrudan ya da dolaylı yoldan başka vatandaşlar tarafından üstlenilecek bir maliyeti olduğuna göre, politika ancak geçerli ortak bir amaca hizmet ediyorsa ve ortada uygulanabilir daha iyi bir alternatif yoksa iktisadi yönden anlamlıdır.

yatırım yapmak, istihdam yaratmak tek başına kamu desteğini haklı çıkarmaz. kazma kürek satın alıp iki işçi tutsak ve boş bir arazide çukur kazıp doldursak; yatırım yapmış, istihdam yaratmış, milli gelire kağıt üzerinde katkı yapmış oluruz. devlet buna arazi tahsis edip para verse görünüşte yatırımı, istihdamı teşvik eder; ama gerçekte hepimizin vergilerini çarçur eder. oysa doğalgaz borusu döşemek söz konusu olduğunda çukur kazmak çok faydalı bir iştir ve herhangi bir desteğe gerek kalmadan gerçekleştirilir. ne yazık ki gerçekte israflar şu hayali çukur kazma örneğindeki kadar bariz değil. geçenlerde üzerine yazdığım elektronikte devlet koruması örneğinde olduğu gibi, yüksek teknoloji içeren ürün üretmek gibi önemli ve kamunun fayda sağlayabileceği alanlarda dahi yanlış politika uygulanabilir (bakınız, o yazı).

bi diğer sorun, mikro ölçekli politikaların (GSYH büyümesi, işsizlik, cari açık gibi) makroekonomik meselelere çözüm olmasının beklenmesi. gözden kaçan şu ki, firmalar ülkedeki sermayeyi, emeği ve bilhassa da nitelikli emeği kendilerine çekmek için rekabet halindedir. dolayısıyla sanayi politikası bir grubun diğerlerinin aleyhine desteklenmesi anlamını taşır. desteklenen sektörün büyümesi; ekonominin tamamının da büyüyeceği, istihdamın artacağı, dış açıkların azalacağı anlamına gelmez. mikroekonomik politikaların verimlilik gibi ekonomik, bölgesel eşitsizliklerin azaltılması gibi politik, savunma sanayiinin geliştirilmesi gibi askeri stratejik gerekçeleri olabilir; ve bu gerekçeler çerçevesinde gerekliliklerinin tartışılması gerekir.

makro sorunlar; nitelikli işgücünün, tasarrufun, yabancı yatırımın çoğaltılması gibi, tüm üreticilerin faydalandığı kaynak havuzunu genişletecek makroekonomik politikalarla çözülebilir. bu doğrultuda, eğitime ve bilimsel araştırmaya yapılan yatırımlar uzun vadede üretkenliği artırır. hukuka güvenin sağlanması, hem iç hem dış yatırımcının türkiye'de güvenle iş yapmasını sağlar; yatırımı çoğaltır. ülkede barış ve huzurun tesisi, bilhassa ülkenin doğusuna hiçbir teşvikin yapamayacağı katkıyı yapar. mikro ölçekte tekellerin önüne geçilmesi, piyasaların serbestleştirilmesi; kamuda vergi sisteminin düzeltilmesi; makroekonomide istikrarın sağlanması ülke çapında verimliliği artırır.

özetle, herkesin faydasına olacak o kadar çok iş var ki, devlet korumacılığı bırakıp onlara odaklansa kafi.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Güney Kore olamama vergisi

geçenlerde ekonomi bakanı elektronik ürünlere ek vergiler konacağını, bunların ticaretine kısıtlamalar getirileceğini duyurmuştu (misal: hürriyet'in haberi). sebep yerli üreticinin ithal ürünlerle rekabet edememesi. bir takım gerekçeler de sunulmuş, anti-damping gibi. yani, yabancı şirketler rekabeti bozucu hareketlerde bulunuyor, ya da onların devletleri şirketlerine destek çıkıyor, bu yüzden haksız rekabet ortaya çıkıyor demek isteniyor. geçerli olan-olmayan başka gerekçeler de vardır muhakkak korumacılığa destek çıkan.

benim aklıma ise şu geliyor: ülkemizin bilim ve teknoloji altyapısıyla (eğitim sistemi, akademik kurumları, ar-ge faaliyetleri vs.) gelişmiş ülkeler arasında dağlar kadar fark varken, damping midir asıl sorun yaratan?

bunu düşünürken zamanında bir vesileyle yaptığım aşağıdaki grafik geldi aklıma. ortaöğretimdeki öğrencilerin temel becerilerinin uluslararası karşılaştırmasını yapmayı sağlayan pisa testlerinde, oecd ülkelerinin durumunu görüyoruz burada. güney kore, japonya ve finlandiya tepede; yani samsung, sony ve nokia'yı çıkaran ülkeler. biz dipteyiz. abd de nispeten başarısız ama onlar beyin göçüyle kapatıyorlar herhalde arayı.





pisa testi eğitimin kalitesini yansıtan bir gösterge. bunun dışında, ortalama eğitim süresi, üniversite eğitimi görmüş insan oranı, nitelikli akademik makale ve patent sayısı gibi çok sayıda istatistik gösterebiliriz ülkemizin durumunun parlak olmadığını anlatmak için. yeterince bilim yapamayan bir ülkenin firmalarının teknolojik ürünlerde rekabetçi olmamaları da şaşırtıcı değil.

elbette bu istatistikleri düzeltecek eğitim-bilim-teknoloji politikaları bizi gelişmiş ülkeler düzeyine uzun vadede (belki bir 30 senede) getirebilir. o arada hiç teknolojik ürün üretemeyiz diye bir şey yok. ülkenin mevcut kaynaklarıyla bile, girişimciler çıkıp başarılı ürünler ortaya koyabilirler. ancak, genel bir teknolojik atılım için makro düzeyde bir gelişim sağlamalıyız. son haberlerde gördüğümüz türden etkisi belli sektörlerle sınırlı mikro politikaların, hele rekabetçiliği teşvik etmek yerine caydırarak, bunu sağlayamayacağı açık.

sonuç olarak, maliyeti hepimize yansıyacak, faydası büyük ölçüde korunan firmalarla sınırlı kalacak, muhtemelen kaynak israfına yol açacak ve belki çok uzun süre yürürlükte kalacak korumacı bir devlet müdahalesiyle karşı karşıyayız. dikkat!

(korumacılık üzerine daha detaylı yazasım var zamanım olursa. bakalım, kısmet...)

4 Haziran 2015 Perşembe

Bazı insanlar neden oy vermez?

birkaç sebebi olabilir. bir, kişi bencil hareket etmiştir. bir oyunun seçim sonucuna zerre kadar etki etmeyeceğini dikkate almış; o yüzden o gün sandık başına gitme zahmetine katlanmamıştır. oy kullanmayanlara verilen ceza (kanuna göre 20 lira gibi bir şey) bu insanları sandığa gitmeye teşvik edebilir. lakin, istemeyen adamı zorla sandığa götürmenin ne faydası var tartışılır.

iki, a ya da b partisine oy vermesinin daha iyi bir sonuca hizmet edeceğini düşünmemiştir. belki ikisini de aynı görüyordur (misal, bunlar hep aynı düzenin partisi gibi); belki vereceği oyun sağlayacağı avantajlar ve dezavantajlar birbirini götürüyordur (misal, a partisi kazanırsa daha özgür oluruz, ama ekonomi bozulur gibi.); belki de seçime katılan hiçbir parti kendi siyasi görüşünü yeterince temsil etmiyordur (misal, adam ifla olmaz bir libertaryen, anarşist ya da komünist olabilir.)

üç, kendisi gibi düşünen bir grup insanla beraber seçimleri protesto ediyordur. bunun da (seçimleri adil bulmamak gibi) çeşitli sebepleri olabilir. protesto ciddi boyutlara ulaşırsa, seçimi kazanan parti için meşruiyet problemi yaratabileceğinden, örgütlü protesto yeri geldiginde gayet güçlü bir siyasi irade beyanıdır.

benim aklıma gelen başlıca gerekçeler bunlar.

28 Mart 2015 Cumartesi

Peki bunlar hayatta ne işimize yarayacak?

bunu öğrenmek istemiyorum diye düşündüğüm çok olmuştur. misal, ortaokuldaki beden eğitimi dersinde el-baş amudu diye bir şey öğretmeye çalışıyorlardı. müfredata koymasalar, o şekilde durmayı öğrenmek şöyle dursun, aklıma bile gelmez öyle bir duruş. ne işe yarar onu da bilmiyorum, ama sporcu bünyelere bir egzersiz olarak bir faydası vardır belki. birine istemediği bir şeyi zorla öğretmeye çalışmak hoş bir şey değil, lakin eğitim sistemimiz buna aldırış etmiyor. kimi matematik öğrenmez istemiyor, kimi beden eğitimi hareketleri, din kültürü, felsefe, fizik, edebiyat ve saire. 

öte yandan, geriye dönüp baktığımda, faydasını bilmeden (severek ya da sevmeyerek) öğrendiğim pek çok şey de doğrudan ya da dolaylı bir işime yaramıştır. türev mesela. matematik; bulmaca, oyun gibi bir şeydi ve bu yüzden güzeldi ben öğrenirken, ama asıl faydasını mesleğimi öğrenirken gördüm.
ne işimize yarayacak diye bilmeden öğrendiğimiz, ama sonra bir faydası dokunabilen şeyleri üç gruba topladım.

birincisi, temel bilgi ve beceriler kazandıran şeyler. havuz problemleri zihinsel, beden eğitimi hareketleri fiziksel beceriler kazandırıp geliştiriyor (herhalde). tarih, edebiyat, din kültürü dersleri ileride genel kültür olacak bir sürü şey öğretiyor. mühendis, asker ya da öğretmen olan biri, mesleğine göre bu bilgi ve becerilerden bazısını doğrudan kullanıyor. diğerleri ise hayatta hiç beklenmedik bir anda bir işe yarayabiliyor. basit bir çizim yapmak gerektiğinde, çöp adamdan iyisini yapabilmek, çizime az biraz perspektif verebilmek fena bir şey değil. 

ikincisi, uzmanlık için öğrenilmesi gerekli şeyler. bir şeyi derinlemesine öğrenirken; çok gerekli görünmeyen, muhtemelen çoğu hiç karşımıza çıkmayacak bir sürü şey de öğreniyoruz. iktisadin, istatistiğin ve ekonometrinin ve sairenin teorisini ıcığına cıcığına kadar bilmeden de iktisatçı/ekonomist olarak bir iş tutulabilir. lakin bu şeyler yeri gelir fark yaratır. 

üçüncüsü, becerilerin işaretini veren şeyler. misal, bir bankaya iş başvurusunda bulunan genetik bölümü mezunu bir genç; ilgili bir eğitim almamış ve tecrübesi de yok. yine de aldığı eğitim ve derecesine bakarak; akıllı biri olduğu, analitik düşünme yeteneği bulunduğu, uygun bir iş verilirse rahatlıkla öğreneceği gibi sonuçlar çıkartılabilir. bu durumda aldığı dersler mesleğinde bir işe yaramaz; ama onları başarıyla bitirmiş olması onu işe sokabilir.  

özetle, öğrendiklerimiz sandığımızdan çok işe yarıyor. elbette bu her şeyi öğrenelim demek değil. insanın kapasitesi, zamanı, öğrenmeye ilgisi vs. sınırlı. dolayısıyla, bir öncelik sıralaması yapmak ve ne öğrenileceğini seçmek lazım. mümkünse de bunu milli eğitim kafasına göre yapıp dayatmasın.

29 Ocak 2014 Çarşamba

faiz artırımı: bir de buradan yakın

bu blogun tarihinde bir ilki yapıyorum ve sıcağı sıcağına güncel bir konuda yazı yazıyorum. merkez bankası bu geceki para politikası toplantısında kallavi bir faiz artırımına karar verdi. (karar duyurusu burada) ayrıca, daha önce yaklaşık 88 parametre ve değişkenden oluşan para politikası biraz daha sadeleşti. ayrıntıları kenara koyarsak, anlaşılan o ki türkiye'de kısa vadeli faizler bundan sonra %10 artı/eksi 2% aralığında olacak. herhalde bir süre %10'un üzerinde seyreder, türk lirası stabilize olunca aşağı çekilir. kısa vadeli faizleri %12'ye kadar çekebilecek böyle bir adım herhalde faiz artırımı bekleyenlerin çoğunu, en azından şimdilik tatmin eder.

burada faiz artırımının makroekonomik etkileri üzerine yazacak değilim. zira bu blogun işlevi bu değil. hem bunu benden iyi analiz edip yazacak çokça insan var. benim dikkatimi çeken başka hususlar var. onlara kısaca değinmek istedim.

birincisi, merkez bankasının bir hafta arayla iki toplantı yapıp birbiriyle fevkalade çelişen iki karar alması dikkat çekici. ilk kararda faizler normal günlerde %8'i bile göremezken, şimdi %8'in altına düşmeyecek bile. arada dolar kuru fırlayıp neredeyse 2.40 olmuş olsa bile, bu kadar fark ilginç. para politikası kurulu üyeleri aniden aydınlanıp 180 derece çark etmemişlerse, başka bir şey olmalı. belki merkez bankası faiz artırımına hep taraftardı, ama hükümeti ikna etmek için doların fırlaması gerekiyordu. öyle olup olmadığını, bakanların ve başbakanın bundan sonraki beyanatından anlarız.

ikinci nokta ise, faiz artırımında bir ahlaki tehlike (moral hazard) gözüme çarpıyor. yani türkiye'de bir takım insanlar dövizle borçlanıyor; dövizde açık pozisyon alıyor. bunlar dolar düştükçe kar yazıyorlar. dolar artınca ise merkez bankası baskılara dayanamayarak müdahale edip (fazla) zarar etmekten onları kurtarıyor. yani işler iyiyken kar fırsatı sınırsız, kötüyken zarar riski sınırlı. bu uzun vade ekonomideki aktörleri dövizle daha çok borçlanmaya teşvik edecek bir şey. bu da ülkenin kırılganlığını artırıp bir sarmal halinde dövize müdahale gereksinimini daha da yükseltir. yani amerika'daki krizde yaşanan, zor duruma düştüğünde batmasına izin verilemeyen kurumların (abd örneğinde bankaların) topluma yük olmasını anlatan, "too big to fail" olgusuna benzer bir durum var burada. bu yüzden, politika yapıcılarının özel sektörün üstlendiği döviz riskleri konusuna el atmalarında fayda olacaktır diye düşünüyorum. zaten bir buna, bir de faiz riskerine el atılsa, cari açıkla da ilgili risklerin büyük bölümü ortadan kalkar herhalde.

neyse, güncel yazı kısa olur diyelim...

12 Ekim 2013 Cumartesi

Hala faiz dışı fazla vermemiz gerekiyor mu?

haftaiçi yayımlanan orta vadeli programı incelerken dikkatimi çekti. kamu kesiminin  2016'ya kadar her sene %2'in üzerinde faiz dışı fazla vermesi öngörülmüş. reel gsyh büyümesinin aynı dönemde kademeli olarak %5'e yaklaşacağı tahmin edilmiş. bir reel faiz tahmini yok ama, mesela 10 yıllık devlet tahvilleri üzerindeki reel faiz normal şartlarda %5'in çok altında olacaktır. şimdi niye bunlara bakıyorum? kamunun borçluluğunun bir kriteri olan kamu borcu/gsyh oranının zaman içerisindeki seyrini, faiz dışı fazla, faizler ve gsyh büyümesi belirler. faiz dışı fazlanın artması, faizlerin düşmesi, büyümenin hızlanması, oranı aşağı çeker. nitekim, programda bunlar doğrultusunda oranın zaman içerisinde düşeceği öngörülmüş. 2012 yılında kamu borcu/gsyh oranı %36.2 seviyesindeyken, bunun 2016'da %30'a kadar gelmesi hedeflenmiş ya da tahmin edilmiş. sonrası henüz belli değil.

2001 krizi sonrasında bu oran, imf verilerine göre %78'e yaklaşmıştı. o dönemde türkiye'nin borcunu ödeyip ödeyemeyeceği tartışılıyordu. sonra gerek yüksek büyüme, gerekse faiz dışı fazla verilmesi borcu milli gelire göre aşağı çekti. şimdi burada bana biraz, zamanında sütten ağzımız yandı, şimdi yoğurdu üfleyerek yiyoruz gibi geldi. zira mevcut seviyeler hiç de borcun risk oluşturduğu seviyeler değil. normal zamanlarda genellikle bu oranın %60'ın altında (mesela maastricht kriterlerinde böyle) olması arzu edilen bir şeydir. türkiye bu noktanın bir hayli uzağında. başka ülkelerle karşılaştırınca da, (şimdi yazıyı sayılara boğmayayım) türkiye'nin durumu gayet iyi görünüyor.

gelmek istediğim nokta, hükümet niye hala faiz dışı fazla verme ihtiyacı duyuyor anlamış değilim. tamam, açık da vermesin, bir daha 90'lara dönme riski yaşamayalım da, %0 faiz dışı fazlanın nesi kötü mesela? öngörülen büyüme ve reel faiz oranlarıyla, faiz dışı fazla %0 bile olsa, kamu borcu/gsyh oranı yavaş da olsa aşağı gider zaten. hal böyleyken, mesela istihdam ve yatırımı teşvik edecek şekilde vergilerde biraz indirim yapılsa fena mı olur?

(bu arada, cari açık konusunda endişelenenler için: kamu tasarruflarıyla özel tasarruflar ve cari açık arasındaki ilişki çok basit değil. şimdi uzun uzun yazamayacağım ama; insanlar tasarruf etmiyor, bari devlet daha çok etsin turu bir yaklaşımın etkili ve verimli olduğunu sanmıyorum.)