5 Haziran 2016 Pazar

Enflasyon hedeflesek mi, hedeflemesek mi?

Enflasyon hedeflemesi, nominal çıpa olarak enflasyonun seçildiği para politikasıdır. Merkez bankası enflasyonu belirlenen hedefe getireceğini taahhüt eder; para politikası araçlarını buna göre kullanır. Mesela enflasyon oranı yüzde 8, hedef yüzde 5 ise, merkez bankasının sözüne de güveniliyorsa, herkes bilir ki kısa vadeli faizler önce yüksek belirlenecek, zamanla hedefe yaklaşıldıkça düşürülecek. Bu bilinince uzun vadeli faizler, varlık fiyatları, enflasyon, büyüme gibi finansal ve ekonomik değişkenlere dair tahminler buna göre oluşturulur; kararlar buna göre alınır. Merkez bankası böylece iktisadi aktörlere yol göstermiş olur. Politika, hedefler ve beklentiler birbiriyle tutarlıysa enflasyonu amaçlanan düzeye getirmek kolaylaşır. 

Nihai amaç enflasyonu makul seviyelerde tutmaksa ve merkez bankasının itibarı yüksekse, enflasyon hedeflemesi uygun bir para politikası tercihidir. Ama merkez bankasının bununla çelişen başka amaçları da varsa veya (siyasi müdahale gibi) bir sebepten geleceğe dair inandırıcı taahhütlerde bulunulamıyorsa, bu politika istendiği gibi işlemeyebilir. Mesela iç talep daraldığı zaman faizlerin düşürülüp para polikasının gevşetilmesi, tersi olduğunda daraltılması, hem büyümede istikrarla, hem de fiyat istikrarıyla tutarlıdır. Çünkü iç talep daraldığında hem büyüme yavaşlar, hem de enflasyon düşer. Öte yandan, tarımsal koşullar, uluslararası petrol fiyatları, döviz kuru gibi üretim maliyetini veya ithal fiyatlarını artırıcı şoklar yüzünden genel fiyatlar artıyorsa, aynı anda büyüme yavaşlayacağından, enflasyon hedefi ve büyümenin desteklenmesi birbiriyle çelişir. 

Bizim merkez bankamız da önce örtülü, sonra da açık olmak üzere, uzun zamandır enflasyon hedeflemesi uygulamaya çalışıyor. Ancak başarılı olduğunu söylemek güç. Zira sık sık hedefle tutarsız politikalar izleniyor (şurada anlatılmış); enflasyon beklentileri yüksek kalıyor; gerçekleşen enflasyon hedeften yukarıya sistematik biçimde sapıyor. Belli ki enflasyon, finansal istikrar, büyüme gibi temel konularda amaçlar birbiriyle çelişiyor.

Elbette burada politikaya başarılı değil dememiz, gerektiği gibi çalışmadığı ve enflasyonu hedefe düşüremediği için. Öte yandan politika bu anlamda başarılı olsa, bu başta büyüme olmak üzere başka açılardan maliyet oluşmayacağı anlamına gelmez. Tersine, enflasyonu düşürmek için faizleri yükseltip para politikasını sıkılaştırmak kısa dönemde ekonomide yavaşlamaya yol açar. Normalde düşük (ve pozitif) enflasyonun makroekonomik istikrarın gereği olduğu, uzun dönemde ekonominin kalkınmasına ve toplumun refahına fayda sağlayacağı kabul edildir; bu yüzden kısa süreli bir yavaşlamaya katlanılır. Ancak arz yönlü şokların veya dış ticaret şoklarının sık yaşandığı ve etkili olduğu durumlarda maliyet büyür, enflasyona odaklı bir politikayı savunmak zorlaşır. Örneğin son üç senedir Amerikan para politikası sebebiyle bizim gibi ülkelerin paraları dolar karşısında değer yitiriyor. İthal malların fiyatlarını etkileyen bu gelişme enflasyonu yükseltiyor. Bu hareket muhtemelen Amerika'da faizler normalleşene kadar birkaç sene daha sürecek. Tüm bu süre boyunca merkez bankamızın sadece enflasyon hedefine odaklanması, faizleri ne kadar gerekiyorsa yükseltmesi, bu arada büyümenin potansiyelin ne kadar altına düştüğünü umursamaması doğru mu olurdu? Sanmıyorum, çünkü enflasyonun fazla yükselmesi gibi, büyümenin fazla düşmesi de refahı düşürür. Hatta şimdilerde para politikası gayet sıkı olan Brezilya'nın yaşadığı gibi, ekonomik daralma (kontrolden çıkmadığı müddetçe) enflasyondan daha büyük ekonomik, sosyal ve siyasal problemlere yol açar. Bu yüzden döviz kuru, petrol fiyatı, gıda fiyatı gibi merkez bankasının doğrudan kontrol edemediği şeyler çok belirleyiciyse enflasyon hedeflemesi yapmak doğru bir tercih midir, tartışılır.

Peki o zaman ne yapabiliriz? Para politikası kısa vadeli siyasi hesaplardan bağımsız belirlenebilse, enflasyon yerine nominal GSYH hedeflemek bir çıkar yol olabilirdi. Nominal GSYH hedeflemenin mantığı şu. Genel fiyat seviyesine P, reel GSYH'ye Y diyelim; nominal GSYH P.Y olsun. P'yi artıran bir şok, P.Y'i yukarı saptırdığında para politikası sıkılaştırılıyor. Sıkılaştırma P'deki artışı sınırlarken, Y'yi düşürüyor, sonuçta P.Y hedefte tutuluyor. Böylece arz yönlü bir şokun olumsuz etkisi enflasyon ve büyüme arasında paylaştırılıyor. Oysa enflasyon hedeflendiğinde fiyatlara istikrar sağlamaya çalışıldığından, daha büyük bir sıkılaştırma yapmak gerekiyor ve bütün olumsuz etki reel ekonomiye yansıyor. Tabii olumlu şoklardaysa bunun tam tersi geçerli. Sonuç olarak, bu tür şoklar çok sık ve büyükse, fiyatlara istikrar sağlamaya çalışmak reel ekonomide dalgalanmalara yol açabilir ki, bu da arzu edilebilir bir şey değil. Nominal GSYH hedeflemesiyse bu dalgalanmaları yumuşatabilir. (Gelişmekte olan ülkelerde bunun nasıl işleyeceğini anlatan akademik bir çalışma için şu NBER makalesine bakılabilir.)

Ancak burada iki problem var. Birincisi, pratikte uygulaması çetrefilli. GSYH, enflasyona göre daha kapsamlı, para politikasına tepkisi daha karmaşık, geç açıklanan ve sonra revize edilen bir veri ve bunun çıpa olarak nasıl kullanılacağı üzerinde çalışılması gerekiyor. Ancak iş teknik sorunları halletmeye kalsa, çok sayıda nitelikli ekonomist barındıran merkez bankamız bunun üstesinden gelebilir. Burada asıl mesele, Türkiye'de para politikasının siyasi müdahaleye açık görünmesi. Zira sadece GSYH değil herhangi bir çıpayı etkin kullanabilmek için kredibilitenin güçlü olması lazım. İlerde politikacılar istedi diye, faiz gibi politika araçları çıpayla tutarsız kullanılacaksa çıpa belirlemenin bir anlamı olmaz.

Çok gerçekçi görünmese de iktisatçı olarak ilginç bulduğum alternatifi yazdım. Elbette daha gerçekçi seçenekler de var, ama onların kalıcı bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. Nedir bunlar? Bir, hiçbir şey yapmamak. yani dışarıya karşı enflasyon hedeflediğini söyleyip tutarsız politikalar uygulamayı göze almak. İki, çıpa kullanmaktan vazgeçmek. Üç, enflasyon hedeflemesini koruyup hedefi değiştirmek. Bir ve iki fiiliyatta birbirine yakın şeyler. İki durumda da merkez bankası beklentileri yönlendiremeyecek, enflasyonun yukarılara sürüklenip gitmesi riski var olacaktır. Üçüncüsü ise kısa vadede enflasyonu düşürme derdini ortadan kaldırabilir. Fakat hedef değiştirmek adet olursa, hedefin iktisadi aktörler açısından manası kalmayabilir. Yine de gerekirse, bu üç alternatif içinden en iyisi üçüncü gibi geldi bana.

19 Mayıs 2016 Perşembe

Helikopter fantazisi

Helikopter para, aslen para teorisinde kullanılan bir metafor. Bazı teorik modellerde paranın karşılıksız basılıp insanlara dağıtıldığı varsayılır. Herhalde işe biraz renk katmak için, buna parayı helikopterden atmak denmiş. İlk kullanan meşhur parasalcı iktisatçı Milton Friedman. Pratikte tabii ki para politikası böyle uygulanmaz. Ancak meramını anlatmak için, gerçekçilikten uzaklaşmak pahasına teoriyi sadeleştiren iktisatçılar böyle varsayarlar. 

Şimdilerde küresel kriz sonrası toparlanamayan ekonomilerde, para basılıp insanlara karşılıksız dağıtılması ciddi ciddi konuşulmaya başlandı. Yalnız burada şöyle temel bir problem var. Dünyanın hiçbir yerinde merkez bankasının mali otoriteyi yok sayarak, insanların cebine kafasına göre para koyabileceğini sanmam. Bir yasal boşluk varsa bile, öyle politika yapılmaz. Bu uygulanacaksa, yasal zemini oluşturulmalı ve mali kurumları yöneten siyasi iktidarın gözetiminde yapılmalı. Bu durumda basılan para vergi iadesi ve sosyal transferlerle vatandaşa dağıtılabilir ya da belki kamu tüketimine harcanabilir. Aslında bunların hepsi, merkez bankalarının bağımsız olmadığı dönemlerde hep yapıldığı gibi, kamu açığı verip finansmanın merkez bankası kaynaklarından sağlanmasıyla eşdeğer. Geçmişte bizim gibi ülkelerin başına yüksek enflasyonu bela eden bu uygulamanın, düşük enflasyondan muzdarip ülkelerde kurtarıcı olacağı umuluyor. 

Mesele şu ki, devletler mali genişlemeye hazır olsalar, bunu bugüne kadar tahvil ihraç ederek yapabilirlerdi. Merkez bankalarının tahvil alımları sayesinde uzun vadeli faizler günümüzde çok düşük seviyelerde; hatta bazı ülkelerde ekside. Bu ortamda devletler ucuza borçlanma fırsatından yararlanıp özellikle altyapı yatırımlarına para harcayarak ekonomilerini canlandırmaya çalışabilirlerdi. Bunu yapmadılarsa iki sebebi var. Bir, geçmişte alınan borçlardan dolayı kamunun borçluğu yüksek. İki, genişlemeci maliye politikasının önünde siyasi engeller var. 

Merkez bankası yükümlülüğü olan parayı kamu borcuna dahil etmezseniz, helikopter yoluyla belki birinci sorunu şeklen aşarsınız; lakin genişlemeci maliye politikalarına olan direnç yerinde duracak. Düşük faizler tasarruflarımızın getirisini düşürüyor diye itiraz eden, borç krizinde Yunanistan'ı inim inim inleten Almanlar şimdi karşılıksız euro basılıp harcanmasına elbette razı gelmeyecekler. Amerika'nın muhafazakarları da bunu zinhar kabul etmezler. Dolayısıyla, kimse heveslenmesin, bu iş yaş. 

17 Mayıs 2016 Salı

Merkez bankası iletişimi 

Ekonomi politikalarında, bilhassa da merkez bankacılığında iletişimin özel bir anlamı var. Ben de konunun önem kazanması üzerine biraz literatürü karıştırıp bilgilerimi tazelemek ihtiyacı hissettim. Bu yazıda bunlardan faydalanıp bir özet geçeceğim. 

Merkez bankası iletişiminin başlıca iki işlevi var. Birincisi siyasi. Para politikası gibi herkesin refahını doğrudan etkileyen bir şey son 20-30 yılda, ekonomik istikrarı artırmak adına atanmış bürokratlardan oluşan merkez bankalarına devredildi. Siyasi iktidar tarafından yasal bir çerçeve çizildikten ve hedefler belirlendikten sonra, bu doğrultuda hangi politika araçlarının nasıl kullanılacağına merkez bankaları "bağımsız" olarak karar vermeye başladılar. Buna karşılık bu bürokratların da ellerindeki araçları en doğru ve etkin biçimde kullandığını anlatması, demokratik ülkelerde şeffaflığın ve hesap verebilirliğin bir gereği olarak kabul edildi.

İletişimin biz ekonomistleri daha yakından ilgilendiren iktisadi işlevi ise beklenti yönetimi. Bütün finansal varlıkların (hisse senedi, tahvil, türev araçlar vb.) fiyatları beklentilere göre belirlenir; bankaların kredi ve mevduat faizleri buna göre fiyatlanır; nihayetinde reel ekonomideki tüketim, tasarruf, yatırım kararları buna göre alınır. Dolayısıyla merkez bankasının doğrudan kontrol edebildiği kısa vadeli faizlerin çok sınırlı ve kısa süreli bir etkisi varken, ekonominin seyriyle ilişkili olarak kısa vadeli faizlerin nasıl bir yol izleyeceğinin öngörülmesinin daha büyük ve kalıcı bir etkisi olur. Bu yüzdendir ki, mesela kısa vadeli faizlerde indirim yapıldı diye tahvil getirileri, kredi faizleri otomatikman aşağı gelmez. Ama enflasyon beklentilerinde, risk algısında ve reel faizi belirleyen (içerdeki tasarruf ve yatırım iştahı ile dışardan sermaye girişi gibi) temel etmenlerde bir değişim varsa ve kısa vadeli faiz indirimi buna paralel yapılıyorsa, o zaman tüm vadelerde faizlerin aşağı geldiğini görürüz. Makroekonomik istikrarla çelişkili faiz indirimleri ise, beklentilerin bozulmasına sebep olarak, arzu edilenin tersine uzun vadeli piyasa faizlerinin yükselmesine yol açar. Simetrik olarak faiz artırımı için de tersi geçerli. 

Beklenti yönetiminin günümüzde özellikle zengin ülkelerde ayrı ve önemli bir işlevi var. Bu ekonomilerde kısa vadeli faizler sıfır civarında hatta yer yer negatif olduğundan, gerektiğinde para politikasını gevşetmek teknik olarak zor. O yüzden alternatif olarak, miktarsal genişleme (quantitative easing) gibi politika araçlarının yanında, sözle yönlendirme (forward guidance) diye iletişim bazlı bir yöntem de kullanılıyor. Merkez bankalarının geleceğe dair faiz, miktarsal genişleme beklentileri veya varsa taahhütleri, bunlarla ilişkili makroekonomik projeksiyonları; başkanların konuşmalarında, para politikası karar metinlerinde ve toplantı özetlerinde açıklanan ve açıklanmayan bilgiler, öngörülere dair kullanılan çoğu muğlak ifadeler hep bu beklenti yönetimi stratejisinin bir parçası. 

Tabii sözle yönlerdirmeyi yapmak söylemesi kadar kolay değil. Burada geleceğe ilişkin belirsizlikler güçlük çıkarıyor ve neyin, ne kadar, nasıl söylenmesi gerektiği gerektiği deneme yoluyla öğreniliyor. Dolayısıyla kesin olarak yerleşmiş kurallar yok ve çok hassas bir uygulama da mümkün değil. Bu da merkez bankası mesajlarının farklı yorumlanmasına, yanlış anlaşılmalara ve beklenmedik piyasa tepkilerine yol açabiliyor. Örneğin üç sene önce zamanın Fed başkanı Bernanke parasal genişlemenin yakında sona ereceğini pat diye söyleyince, dünya piyasaları uzun süre çalkalanmıştı. Bugün olsa muhtemelen farklı bir şekilde mesajını verirdi. Yani sözle yönlerdirme ihtiyatla kullanılması gereken bir yöntem. Merkez bankasının kısa vadeli faizleri serbestçe belirleyebildiği durumlarda ise buna fazla bel bağlamamak lazım. 

Beklenti yönetiminde çok temel bir kredibilite (inanılırlık, güvenirlik) problemi de vardır. Örneğin günümüzde enflasyonun beklentilerden düşük olduğu zengin ülkelerde enflasyonun yükselmesi konusunda, bizim gibi ülkelerde ise düşmesi konusunda bir inanırlık sorunu görülüyor. Bizde hedef yüzde 5 olsa da, ekonomistler enflasyonun yüzde 7'den aşağıda kalıcı olacağını tahmin etmiyor. Bu ayrışmanın bir sebebi pek ala görüş farklılığı olabilir ve eğer öyleyse, merkez bankası elindeki büyük araştırma imkanlarını da kullanarak bu farklılıkları azaltabilir. Ancak inanırlığı zedeleyen bir zaman tutarsızlığı olgusu da var ki, bunu aşmak çok daha zor. 

Zaman tutarsızlığı merkez bankacılığının fıtratında olan bir şey. Enflasyon beklentilerini çıpalamak için bir enflasyon hedefi belirlemek kolay. Ancak merkez bankası daha sonra pek ala hedefle tutarsız bir politika uygulayabilir. Bunun en tipik şekli, seçime giden bir ülkede herkes enflasyonun düşürüleceğini beklerken, iktidara bağlı merkez bankasının para politikasını gevşetmesi şeklinde olur. Böylece seçim öncesi geçici bir ekonomik genişleme yaratılabilir. Ancak insanlar saf değillerse o durumda merkez bankasına güvenmezler ve enflasyonda yükseliş beklerler. Para politikası yine gevşetilir ama artan büyümeden çok enflasyon olur. O zamanlar enflasyon hedefi diye bir şey olmasa da, böyle dalgalanmaları ülkemizde 90'larda çok görmüştük. 

Bağımsız ve enflasyon odaklı merkez bankası kavramı zaman tutarsızlığı sorununu hafifletmek için düşünülmüş, faydası da olmuş. Bizde de 2001 krizi sonrası yapılan reformlarla merkez bankasına bağımsızlık verilmesinin, enflasyonun düşmesine ve makroekonomik istikrarın iyileşmesine önemli katkısı oldu. Ancak bunun faydası da bir yere kadar. Niye? Bir defa, para politikasına yönelik siyasi etkiler tamamen ortadan kalkmıyor. Bizde var olan faiz indirimi talepleri ve bunları yeterince yerine getirmeyen eski başkan ve yardımcılarının gönderilmesi bunun tipik bir örneği. Tabii siyasi baskı sadece bize özgü bir şey değil. Avrupa Merkez Bankası'nın (ECB) gevşek para politikası da Almanya'da tepki topluyor mesela. Tasarruf eden, orta yaş üzeri nüfusu fazla olan Almanya'da faizlerin düşük olması istenmiyor. ECB bağımsız bir kurum olsa da, bağımsızlığının gelecekte siyasi adımlarla veya yargı yoluyla kısıtlanmayacağının bir garantisi yok. Dahası, ECB içinde karar alıcı kuruldaki kimi üyelerin siyasetin etkisinde kalmayacağının, kurul içinde dinamiklerin zamanla değişmeyeceğinin de garantisi yok. Hatta gelecekte euro diye bir para birimi de ortada olmayabilir. Amerika'ya baksak, yarın Trump başkan olsa ya da Çay Partili meczuplar kongreden Fed'in yetkilerini kısıtlayan bir kanun çıkarsa çok şey değişebilir. 

Ayrıca mesele sadece merkez bankasına siyasi müdahale de değil. Ülkenin iktisat kültüründe neye (fiyat istikrarına mı, yoksa başka bir şeye mi) öncelik verildiği, (para ve maliye politikaları, finansal regülasyon, devlet bankalarının faaliyetleri gibi) farklı kamu politikaları arasında ne derece eşgüdüm olduğu gibi şeyler de hedeflerin inanırlığına etki eder. Enflasyonu düşürmeye çalışırken, hükümet fiyatların zaten çok oynak olduğu gıdada ithalatı engeller ihracatı teşvik ederse mesela, merkez bankası buna ne yapsın? Geçmişte bunu ülkemizde yaşadık. Bir süredir ekonomik kurumlar arasında koordinasyonu artırmak için çalışmalar yapılmaya başlandı ama etkisini zamanla göreceğiz. 

Küresel kriz sonrası, gelişen ülkelerde oluşan olağanüstü durumu da iletişim konusunda dikkate almak lazım tabii. Bu dönemde gelişmiş ülkelerinin genişlemeci para politikaları sonucu dünyada likiditenin bollaşması ve gelişen ülkelere paranın akması ekonomi politikalarında farklı ihtiyaçlar doğurdu. Bu dönemde bizim merkez bankamız da (finansal istikrar, döviz kuru istikrarı, iç talep yönetimi, siyaseten sürdürülebilirlik gibi) bir çok şeyi aynı anda gerçekleştirmek için karmaşık politika araçları oluşturdu ve para politikasını neredeyse günlük olarak yönetmeye başladı. Bankaların likidite maliyetinin yarın ne olacağının belli olmadığı, hangi politika aracının ne etkisi olacağını uygulayıcılarının bile deneyerek çözmeye çalıştığı bir ortamda, merkez bankamızın ileriye dönük inanılır mesajlar vermesi çok mümkün değildi. Herhalde bu sorunun onlar da farkındalar ki geçen seneden bu yana para politikasını sadeleştirmek istediklerini söylüyorlar ve bazı adımlar da atıyorlar. Ne kadar ileri gidebileceklerini de zaman gösterecek. 

Merkez bankamızın son dönemdeki sadeleştirme adımlarından bahsetmişken, bu doğrultudaki faiz indirimlerini ekonomist, yazar çizer, yorumcu takımının ekseriyetle para politikasında gevşeme olarak okuduğunu da söylemek lazım. Merkez bankası ekonomistlerinin yayınlarına itibar edeceksek, bu hamlelerin en azından bankaların kısa vadeli ve değişken faizli ticari kredilerini teşvik etmesi beklenir. Buna karşın mevcut durumda merkez bankamızın gevşemeyi zinhar kabul etmiyor ve yalnız sadeleştirmeden bahsediyor olması dikkat çekici. Para politikası iletişiminde kararların bir boyutunun öne çıkarılabildiğini zamanında bir yerde okumuştum. İngiltere'de bir dönem faiz artırımları ulusal parayı savunmak için diye sunulurmuş. Lakin ne kadar etkili olmuş bilmiyorum. 

Özetlersek, beklenti yönetimi anlamında iletişim, etkin kullanılabilirse para politikasında faydalı olabilir. Ancak sözle müdahalelerin çok kesin ve hassas olamaması ve inanırlık konusunda engeller bulunması bu kapasiteyi sınırlar. Ülkemiz özelinde, para politikası araçlarının sadeleşmesi ve ekonomik kurumlar arasında koordinasyonun artırılması gibi adımlar elbette yararlı olur. Fakat iç ve dış belirsizliklerin yüksek olduğu ve siyasetin etkisinin güçlendiği bir durumda, merkez bankasının orta ve uzun vadeli mesajlarına çok fazla önem verilmesini beklemem.

Merkez bankası iletişimi konusunda yazılmış detaylı akademik çalışma arayanlar başlangıç olarak şunları okuyabilirler: Woodford (2005) ve Blinder ve diğerleri (2008).   

21 Nisan 2016 Perşembe

Petrol fiyatının büyümedeki rolü

2015 yılında türkiye'de gsyh büyümesi çoğu ekonomisti, hatta resmi kurumları bile şaşırtıp yüzde 4 oldu. dışarıda finansal dalgalanmalar ve yavaşlayan dünya ekonomisi, içerde siyasi istikrarsızlık, artan döviz kurları ve faizler, sıkılaşan para politikası, yavaşlayan krediler falan derken, ekonominin büyüme hızı önceki seneye göre azalmadı, tersine arttı. geçen yıl içinde de petrol fiyatlarının düşmesinin büyümeyi olumlu etkilediğini düşündüğümü yazmıştım. aradan geçen zamanda bu petrol meselesinin çok fazla dillendirilmediğini, en azından birinci plana alınmadığını görüyorum ve şaşırıyorum.

oysa çok bariz bir şey. önceki sene yıllık ortalaması 100 dolar kadar olan uluslararası petrol fiyatı, geçen sene 50 dolarlara kadar gelmiş. en önemli ithalat kalemimiz olan enerjinin (petrol+doğalgaz) maliyeti düşmüş. ne kadar düşmüş? önceki sene 55 milyar dolar enerji ithalatı yaparken geçen sene 38 milyar dolar yapmışız. yani 17 milyar azalmış.

en basitinden, normalde suudi arabistan'a, ırak'a, rusya'ya vs. ödeyeceğimiz milyarlarca dolar cebimizde kalmış. 17 milyar dolar, türkiye'nin gsyh'si kabaca 750 milyar dolar kadar desek, gsyh'nin %2.3'üne tekabül eder. böyle bir meblağ havadan kucağımıza düşmüş. karşılaştırmak için söylüyorum, şimdilerde devlet bütçesinde verilen faiz dışı fazladan vazgeçilmesini önerenler var. söz konusu meblağ gsyh'ye oranla %1 küsür. üstelik bütçe dengesindeki gevşeme, borç yoluyla sonunda kamuya yük olacağından reel ekonomiye etkisi daha düşük olur. petrolde bunun çok daha üzerinde, üstelik maliyetini yabancıların ödediği, büyümeyi açıkça destekleyen bir teşvik söz konusu.

bu işin talep yönüydü. bir de enerji üretimde girdi olduğu için, enerji maliyetinin azalmasının ve kullanımının artmasının arz yönlü etkisi de olmalı. ithalat miktar endeksine bakınca görüyoruz ki, petrol ithalat miktarı geçen sene yıllık ortalamada %15 artmış. bunun da illa ki sanayi üretimindeki iyi giden büyümeye katkısı vardır.

şimdi burada çalakalem bir oran hesaplamak istemiyorum. fakat en azından diyebilirim ki, geçen sene tüm olumsuz koşullara rağmen gsyh büyümesinin nispeten yüksek gelmesinde petrolün büyük payı olmalı. peki bu sene ne olur? petrol fiyatı bu sene, geçen seneki ortalaması olan 50 doların altında gidiyor. böyle devam ederse, geçen seneki kadar olmasa da yine buradan pozitif bir etki görürüz. ancak bu sefer turizm gelirlerinin düşmesi gibi olumsuz bir durum da var. o yüzden o kadar şanslı değiliz sanki. bakalım...

8 Nisan 2016 Cuma

Ekonomide Suriyeli etkisi

al-monitor internet sitesinde, suriyelilerin ekonomiye etkileri üzerine kerim karakaya imzalı, içinde ekonomist görüşleri de barındıran bir haber çıktı. (linki şurada) benim de üzerinde düşündüğüm bir mevzu olduğundan, burada kendi düşüncemi de yazmak istedim. (bu arada kerim karakaya'nın haberlerini takip etmenizi öneririm. ilgi çekici, bilgilendirici, zihin açıcı şeyler yazıyor.)

görüşü alınan ekonomistler 2015 yılında beklenenden güçlü gelen gsyh büyümesinde suriyelilerin büyük katkısı olduğunu söylemişler. özellikle geçmiş yılların aksine, kredi büyüme hızları yavaşlarken büyümenin yavaşlamamasını suriyelilerin tüketim harcamalarına bağlamışlar. bunda haklılık payı olabileceğine ben de katılırım. sonuçta krediye erişimi olmayan, ama kaçarken bir şekilde yanlarında getirdikleri taşınabilir servetlerini veya burada çalışarak elde ettikleri gelirlerini harcayacan bir kitle var. yani tüketim tarafından talebe destek oluyorlar. aslında bu etki ihracat gibi. üretim yapıp suriye'ye mal satmıyoruz da onlar gelip buradan mal alıyorlar. bu sayede normalde ticarete konu olmayacak pek çok mal ve hizmet sağlayıcısı da kazanıyor. (aklıma ilk emlakçılar geliyor, ev fiyatlarını ve kiraları düşününce.)

tabii talep yaratarak büyümeyi sürekli artırmak, ancak talebin de büyümesiyle mümkün. yani suriyeler türkiye'de geçen sene, önceki sene harcadıklarından daha fazla para harcamış olmalılar ki büyümeye tüketim yoluyla katkı sağlamış olsunlar. ancak göç olayı uzun bir süredir var olduğundan, geçen sene o kadar büyük bir tüketim artışı yaşanmış mıdır şüpheliyim. belki suriyeliler buraya entegre oldukça, bir iş tutup ayakları üzerinde durmaya başladıkça tüketimleri artmıştır. bu mümkün. ancak o durumda da suriyelerin ekonominin arz yönündeki etkileri daha önemli demektir. bu da aslında büyümeye etkilerinin bir seferlik olmayabileceğini bize gösteriyor. bunu açıklayayım.

yukarıda göçmenlerin tüketime katkı yaptıklarından bahsettik, ama ekonomiye katkıları bundan ibaret değil. suriyeliler üretime de katkı sağlıyorlar. bir defa, (durum tespiti için söylüyorum) işletmeler için ucuz işgücüler. yani işverenin üretim maliyetini düşürüyorlar ki bu firmalar için arz yönlü pozitif bir etki. ikincisi, varlıklı olanları burada iş de kuruyorlar, ki bu da bir çeşit doğrudan yabancı yatırım. yani hem emek, hem sermaye sağlıyorlar. türkiye'ye kalıcı olarak yerleşenler zamanla çalışma izni de alınca daha çok ve daha iyi şartlarda çalışma imkanına kavuşacaklar. içlerinden yüksek eğitimli veya becerili olanlar, kendi yeteneklerine uygun işler bulacaklar. dolayısıyla işgücü piyasasına daha çok katılmakla kalmayıp daha nitelikli işlerde de çalışacaklar. bu onların gelirlerini de artıracak. uzun vadede halep'te doğmuş bir göçmenle gaziantep'in yerlisinin arasında muhtemelen bir fark kalmayacak.

bunlar ne demek? suriyeli mültecilerin entegrasyon süreci boyunca "toplam" yurtiçi gelirdeki (gsyh) büyümenin hızlanması demek. yani mülteci ilk geldiği gün üretkenliği sıfır; ya cepten yiyor, ya yardımlarla geçiniyor. sonra ekonomiye entegre oldukça, üretkenliği ortalamaya yakınsıyor. diyelim ki kişi başına yurtiçi gelir suriyeliler yokken 10 bin dolardı ve işi karıştırmamak için bunun sabit olduğunu varsayalım. göçmenlerin de kişi başı geliri buraya geldiğinde, toplam yurtiçi gelir göçmenlerin nüfustaki oranı kadar artmış olur. yani, mültecilerin 2 milyonu türkiye'ye yerleşse, türkiye nüfusu yaklaşık %2.5 artar. bunların ekonomiye entegresyonu 10 senede büyük ölçüde gerçekleşse, toplam gsyh'deki büyümeye yıllık ortalama %0.20-25 etkisi olması gerekir. ama bu etki muhtemelen yıllara sabit yayılmaz. ekonominin genel durumuna da bağlı olmakla birlikte, başlarda daha büyük etki de olabilir. tabii bu çok kaba bir hesap ve varsayımlarımız çok doğru değil muhtemelen. ama  burada benim için sayı çok önemli değil zaten. demek istediğim, belki uzun seneler boyu büyüme verilerinde az çok suriyeli etkisi göreceğiz.

şuraya kadar yazdıklarımdan mültecilerin gelmesi türkiye ekonomisi için çok olumlu oldu gibi bir anlam çıkmasın. yukarıdaki hesap ekonomistlerin dikkate aldığı gsyh büyümesinin göçmen etkisiyle şişeceğini söylemekten ibaret. bir de göçmenleri sadece tüketen ve tamamen topluma yük olan bir kitle gibi görmenin doğru olmadığı da buradan çıkartılabilir. öte yandan, daha çok akademik düzlemde ilgi çeken "kişi başına" yurtiçi gelir başta olmak üzere, refah ve gelirin bölüşümüne yönelik göstergeler açısından ülkenin mültecilerden nette fayda sağlayacağını iddia etmek çok güç. yukarıdaki çok basit örnekte bile, göçmenlerin gelmesi (onları da nüfusa dahil ettiğimizde, ki etmek gerekir) başta kişi başına geliri düşürüyor. bu daha sonra zamanla yerine geliyor. gerçekte ise, göçmenlerin ilk başlarda devlet bütçesine ve yardım yapanlara getirdiği yük; ücretler üzerinde yaratılan aşağı yönlü, fiyatlardaki yukarı yönlü baskılar gibi türlü kanallardan yerlilerin refahının olumsuz etkilendiğini söyleyebiliriz. iyi haber, bu olumsuz etkinin zamanla hafifleyecek olması. 

10 Şubat 2016 Çarşamba

Bir iktisat laboratuvarı olarak Türkiye ve et fiyatları

son zamanlarda haberlere baktığımda, iktisat okuyanlar için türkiye'de yaşamanın büyük şans olduğu hissine kapılıyorum. gün geçmiyor ki iktisat kitaplarında okuduğumuz temel konular hayatımıza doğrudan etki etmesin. enflasyonun zararları, korumacılığın etkileri, asgari ücret zamlarının sonuçları gibi şeyler gözümüzün önünde duruyor. mesela ben asgari ücret zamlarının tüketici fiyatlarına, ekonomik büyümeye, gelir dağılımına, yoksulluğa, işgücü piyasasına, kayıt dışı ekonomiye, para ve maliye politikalarına nasıl etkileri olacak çok merak ediyorum. asgari ücretlerin artırılması şu an dünyada gündemde olan, hakkında lehte ve aleyhte çok konuşulan bir mevzu. ülkemizin deneyimi bu konuda bilgimizi genişletecek. ama bugünkü yazımın konusu asgari ücret değil; farklı bir şeye getirilen başka bir fiyat kontrolü: et fiyatlarındaki tavan fiyat uygulaması.

bugünkü haberlerden öğrendiğimize göre (mesela bu), tarım bakanlığı üreticilerle de anlaşıp ette tavan fiyat uygulamaya başlamış. bakanlık daha düşük fiyatlı ürünler olan kıyma ve kuşbaşı etin fiyatını belli bir seviyede sınırlamış. diğer ürünler içinse sınırlama yok.

buradaki asıl sorun şu. et gibi gıda ürünlerinde nüfus artışı, dışardan göç, turizm gibi nedenlerle talep hızlı artıyor; ithalata karşı ağır korumacılık, yetersiz verimlilik artışı ve üstüne üstlük ihracat sebebiyle arz yeterince hızlı artamıyor. bu sebepten senelerdir gıda ürünlerinin fiyatları tüketici fiyatları ortalamasından hızlı yükseliyor. başka bir deyişle, gıda nispeten pahalılaşıyor. tavan fiyat politikası, bu sorunların hiçbirine çözüm getirmiyor. zaten çok süper bir çözüm olsa uygulamak için bugüne kadar beklenmezdi; uygulama etle de kalmazdı.

peki ne yapıyor tavan fiyat? öncelikle standart arz ve talep eğrilerini düşünelim. bir defa biliyoruz ki, tavan fiyat piyasanın dengesinden yüksekte belirlenmişse onun bir etkisi olamaz. politikanın etkili olduğu, yani fiyatın tavana dayandığı noktadan itibaren talep arzı aşar; kıtlık ortaya çıkmaya başlar. yani ürünün fiyatının tavanı geçemeyecek olması, sizin markete gidince o ürünü bulacağınız anlamına gelmez. o durumda markete sabah erken giden ya da kasapla arası iyi olup önceden ayırtan eti alırlar. geri kalanlarsa, ceplerinde para varsa tavan fiyatın geçerli olmadığı yüksek fiyatlı ürünleri alır; yoksa et alamaz. bir diğer ihtimal de, fiyatı değişmeyen ürünün niteliği değişebilir. mesela kasapta yağlı kıymalar bollaşırken, az yağlı kıymalar azalabilir.

ayrıca uygulamanın et ürünlerinin tümü üzerinde karmaşık etkilerinin olması da muhtemel. örneğin, maliyetleri yükselten ve ucuz etteki kar marjını düşüren olumsuz bir arz yönlü şok geldiğinde, tavan fiyat sebebiyle bunu fiyatlara yansıtamayan satıcıların, maliyetleri diğer ürünlerin fiyatlarına yansıttığını görebiliriz. bu da söz konusu fiyatların daha sert yükselmesine yol açar. bu durumda yükselen fiyattan satılan et miktarı azalırken, muhtemeldir ki ucuz etteki arz da düşecek ve yukarıda anlattığım üzere talebi karşılayamayacaktır.

özetle, tavan fiyat dar gelirlilerin eti ucuza almasını sağlayabilir; ancak eti bollaştırmasını değil, kıtlaştırmasını bekleriz. oysa dış ticaretteki korumacılığı kademeli olarak kaldırmak ve üreticiyi verimliliğini artırmaya teşvik etmek, eti hem ucuzlatıp hem bollaştırabilirdi.

peki ya piyasada eksik rekabet varsa bir şey değişir mi? süpermarket zincirlerinin oligopolistik bir piyasada faaliyet gösterdiğini düşünürsek, tavan fiyatın fahiş fiyatları dengelemekte faydalı olabileceğini düşünebiliriz. ancak bu konuda dikkat edilmesi gereken birkaç şey var. birincisi, fiyatların rekabetçi seviyeden yüksek olması bir şey, sürekli enflasyonun üzerinde artış kaydetmesi başka bir şey. eksik rekabet ilk söylediğimi açıklar ama (rekabet koşulları mütemadiyen bozulmuyorsa) ikincisini açıklamaz. dolayısıyla, türkiye'de gördüğümüz süreklilik arz eden yüksek gıda enflasyonu, başta belirttiğim arz ve talebi belirleyen sebeplere bağlı olmalı. ikincisi, eksik rekabet ciddi bir sorun olabilir; ama bu durumda rekabeti tesis edici düzenlemeler yapmak gerekir. bir süpermarkette satılan binlerce ürünün fiyatını tek tek belirleyemeyeceğimizden, fiyat kontrolleri çare olmaz.

1 Şubat 2016 Pazartesi

Enflasyonu düşürmek tüketiciyi korumaktır

geçenlerde internet sitelerinde bankaların aldığı hesap işletim ücretleriyle ilgili bir haber vardı (link burada). tüketicilerin haklarını korumak maksadıyla dava açan bir dernek bunlar için yürütmeyi durdurma kararı çıkarmış. karar kesinleşirse bankalar bu ücreti alamayacaklarmış. haberdeki bilgi doğruysa, burada söz konusu olan tutar senelik toplam 10 milyar lira. bu karar doğru mu yanlış mı konusuna girmeyeceğim. benim ilgilendiğim nokta, en az bunun kadar maliyetli başka bir şeyin tüketici derneklerinin gözünden kaçıyor olması. ne bu? enflasyon.

vadesiz hesabınızda ya da cebinizde ihtiyaçlarınızı karşılamak üzere ortalama 1000 lira nakit tutuyorsunuz diyelim. yıllık enflasyon yüzde 8 ise, siz farkında bile olmadan yıl içinde bunun 74 lirasını kaybedeceksiniz. nasıl? bugün 1000 lirayla alabileceğiniz şeyleri, gelecek sene 1080 liraya alabileceksiniz. sahip olduğunuz her 1 liranın alım gücü seneye bugünkü parayla (1000/1080=) 0.926 liranınkine eşit olacak. dolayısıyla kenarda tuttuğunuz 1000 lira alım gücünden (1000-926=) 74 lira kaybedecek. bunun enflasyon yokken hesaptan 74 lira kesmekten sonucu itibariyle farkı yok. fark şekilde; biri gizli gizli eksiltiyor parayı, diğeri alenen.

1000 lirayı burada örnek olsun diye söyledim. şimdi gerçek sayılarla konuşalım. merkez bankasının yayınladığı para arzı verilerine göre, dolaşımdaki para ve vadesiz türk lirası mevduat hesaplarının toplamı 2015 sonunda 200 milyar liranın üzerindeymiş. sene boyunca bu miktar sabit kalsa (ki aslında büyüyecek), enflasyondaki her 1 puanlık artış için cebimizden kabaca 2 milyar lira kadar çıkacak demektir. kime gidecek bu para? bir kısmı parayı yaratan devlete, diğer kısmı enflasyon pozitifken sıfır faizle vadesiz mevduat toplayan bankalara. demek ki enflasyon, ileri ekonomilerde hedeflendiği gibi yüzde 2 olmak yerine, yüzde 8 olunca vatandaşlar yaklaşık 12 milyar lira kaybediyor. tutar hesap işletim ücretinin tasarruf sahibine yüklediği iddia edilen maliyeti aştı bile. lakin enflasyonun maliyeti bu kadar değil.

para ve vadesiz mevduat herhangi bir faiz ödemeyen, enflasyona karşı koruma sağlamayan araçlar. vadeli mevduatlar (ve bono/tahvil gibi sabit getirili tasarruf araçları) enflasyon beklentisinin üzerinde bir faiz sağladıkları için, enflasyondan bir yere kadar koruma sağlarlar. ancak orada da bankaların bunlara karşı tutmak zorunda oldukları zorunlu karşılıkların maliyeti ile enflasyonda yaşanan öngörülemez dalgalanmalar tasarruf sahibinin getirisini düşürebilir.

buraya kadar sadece tasarruflar üzerinden vatandaşa binen yüklerden bahsettik. bunun haricinde enflasyonun kaynakların verimli ve adil dağılımını etkileyen çok sayıda olumsuz etkisi var. mesela bir işçinin ücreti hayatının pahalılandığı oranda artmıyorsa, işçiden işverene reel olarak bir gelir transferi oluyordur. benzer şekilde fiyatlardaki beklenmeyen dalgalanmalar, kira ve borç kontratlarında taraflardan birine diğerinin aleyhine olacak şekilde avantaj sağlar. yüksek seviyelerde enflasyonun oynaklığı da fazladır. bu sadece gelir dağılımını etkilemekle kalmaz, risk primi yaratarak verimsizliklere de yol açar. ekonomideki her türlü tüketim, tasarruf, yatırım kararına; piyasa işlemlerine ve bunların sonuçlarına bozucu etkileri olan enflasyonun sebep olduğu kayıp, aslında yukarıda hesapladığımızın çok üzerindedir.

özetle, enflasyon radyasyon gibi bir şey. fark ettirmeden büyük zararlar verir. tüketici hakları, gelir dağılımı, sosyal adalet ve benzeri konularda duyarlı olanların, fiyat istikrarını ciddiye alması gerekir.

12 Ocak 2016 Salı

Bernanke, Fed ve küresel ekonomi

abd merkez bankası fed'in eski başkanı ben bernanke, geçenlerde bloğunda fed politikalarının küresel etkileri üzerine üç yazı yazdı. imf'de verdiği bir dersi özetlediği bu yazıları ilgi çekici buldum. kısa özetleriyle birlikte linklerini paylaşmak istedim. (dersin teknik notları burada, videosu burada)

birinci yazının konusu "kur savaşları" (yazı burada). zamanında fed para politikasını gevşetirken bu kavram dünya gündemine geldi. iddia o ki, fed abd ekonomik krizden çıksın diye doların değerini düşürüp ihraç ürünlerini ucuzlattı; rekabet avantajı sağlayıp net ihracatı artırmaya çalıştı. tabii, başka ülkeler de buna benzer şekilde cevap verdi. bernanke bu konuda, uygulanan politikayı korumacı bir dış ticaret politikası gibi görmenin yanlış olduğunu söylüyor. zira genişlemeci para politikası aynı zamanda iç talebi canlandırmak suretiyle de kısa dönemde büyümeyi artırır. iç talebin büyümesi ithal mallara talebi de artıracağından, diğer etkiye zıt yönlü olarak başka ülkelerin ihracatı ve büyümesi bundan olumlu etkilenir. bernanke, abd özelinde dış ticaret dengesi üzerindeki iki etkinin birbirini karşıladığını söylemiş. yani, para politikası iç talep kanalıyla büyümeyi destekledi; net ihracata ve dolayısıyla abd'nin ve ticaret partnerlerinin büyümesine belirgin bir etkisi olmadı demiş.

ikinci yazının konusu, fed'in sebep olduğu finansal volatilite (yazı burada). abd para politikasındaki değişimler eskiden beri uluslararası sermaye akımlarında, finansal varlıkların fiyatlarında ve faizlerde etkili oluyordu. ekonomiler küresel finans sistemine daha sıkı entegre oldukça etki de büyüdü. en son 2013 yılında fed genişlemeci politikaları yavaş yavaş sonlandıracağını açıkladı; daha sonra da dediğini yaptı ve hala yapıyor. bu süreçte türkiye gibi kırılgan addedilen gelişen ülkeler büyük ve ani sermaye çıkışlarıyla yüzyüze kaldılar. bernanke herhalde kibarlığından bize ne sizin maruz kaldığınız volatiliteden demiyor. onun yerine para politikasının işlevi enflasyon ve işsizliği makul ve istikrarlı bir seviyede tutmaktır; finansal istikrar için uygun regülasyon ve (makro-ihtiyatı denen) amaca yönelik politikalar uygulanmalıdır diyor. hatta yetmezse, kısa vadeli sermaye hareketline geçici kısıtlamalar getirilebileceğini de ekliyor. tabii, tüm bunlar için topu diğer ülkelerin politika yapıcılarına atıyor.

üçüncü yazının konusu, doların küresel ekonomideki yeri (yazı burada). burada iki önemli husus var. birincisi, doların rezerv para olması. bernanke bunun (bütün paraların sabit kurla dolara bağlı olduğu) eski bretton-woods sisteminin sonlanmasının ve son dönemde euro gibi rakiplerin çıkmasının ardından fazla bir öneminin kalmadığını söylüyor.

ikinci ve daha önemli husus, doların  uluslararası ticari ve finansal alışverişlerde en geçerli para birimi olması. bunun istikrar, güven, likidite gibi çeşitli gerekçeleri var. neticede çoğu ülke ticaretini yabancı parayla, özellikle dolarla yapıyor; gelişen ülkeler ve buralardaki firmalar dolarla daha rahat borçlanıyor. böyle olunca, son dönemdeki doların değerlenmesi bunları doğrudan etkiliyor. bilhassa da borçlanmada ihtiyatlı olunmamış; haddinden fazla, kısa vadeli ve riskli borçlanma yapılmış ise. bernanke burada da yine kibar davranıyor ve bize ne sizin borcunuzdan demiyor. daha az borçlanıp risklere karşı önlem alsaydınız (yani "hedging" yapsaydınız) bu kadar sıkıntı çıkmazdı; bir dahaki sefere baştan önlem alın diyor. şu saatten sonra yapılacaklara dair çok iyi bir önerisi yok herhalde ki, o konuda bir şey yazmamış.

23 Kasım 2015 Pazartesi

Büyük sayılar kanunu

ingilizce'de, law of large numbers. mesela hilesiz bir parayı çok sayıda atsak yaklaşık yarısının yazı, yarısının tura gelmesi gerekir. parayı 10 defa atsak, 1/1024 ihtimalle hepsi yazı dahi gelebilir; ama 1 milyon defa atsak yazılar ve turalar dengeli dağılmak durumunda. yani deney sayısını artırdıkça yazı tura dağılımının beklenenden belirgin sapma göstermesi ihtimali düşecektir. işte büyük sayıda gerçekleşen ve sonucu birbirinden bağımsız olaylarda, ortalamanın beklenen değere yakın olmasına ve sayı büyüdükçe sapma ihtimalinin giderek düşmesine büyük sayılar kanunu deniyor. aslen matematikteki olasılık teorisinde, zayıf ve güçlü olmak üzere iki çeşidi olan bir teorem bu. 

iktisatçıların ne işe yarıyor? ekonometride bir takım asimptotik özelliklerin geçerliliğini ispatta kullanılan büyük sayılar kanunu, makroiktisat teorisinde ise kişiye özgü (idiosyncratic) risk içeren stokastik bir problemden (çözebilmek için) deterministik bir probleme geçmeye yarar. mesela bir işçinin sistemik olmayan, (kötü performans, uyumsuzluk gibi) bireysel bir sebepten bir dönem içinde işsiz kalma ihtimali yüzde 10'sa, birbirinden bağımsız olarak bu riske sahip milyonlarca işçiden yüzde 10'unun o dönem işsiz kalacağını söyleyebiliriz. kişisel olarak işsiz kalıp kalmama konusunda belirsizlik varsa da, makro perspektiften işsizlik oranı konusunda belirsizlik yoktur. dolayısıyla makroiktisadi problem, (gerekli teknik şartlar da sağlanıyorsa) işçilerin yüzde 10'u işsiz olacak şekilde yazılabilir.

gelelim bu prensibin hayatımızda ne işe yaradığına. büyük sayılar kanunu, riskli olayların hayatımıza etkisini anlamada son derece faydalıdır. örneğin, önemsiz görünen risklerin uzun bir zaman diliminde veya büyük kitlelerde mutlaka gerçekleşeceğine işaret eder. aşırı hız yapan sürücü, araçların arasında cambazlık yapan yaya, güvenliksiz işte çalışan işçi ve benzerleri, küçük riskler aldıklarından başlarına bir şey gelmiyor olabilir. hatta bir şey olmamasından, bundan sonra da olmayacağına dair sahte bir güven duygusuna da kapılabilirler. oysa ki, aynı riskleri alan milyonlarca insandan bazılarının başına bir şey geleceği kesindir. hatta tehlikeli işler yapmayı adet edinmiş insanın da başına elbet kötü bir şeyler gelir. dolayısıyla çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, belki bin de sıçrar, ama sonunda yakalanır. bu da bize tehlikeler karşısında ihmalkar olmamanın, bireysel ve yasal tedbirleri savsaklamamanın önemini gösteriyor.

elbette risk almak, girişimcilik örneğinde olduğu gibi, bazen olumlu sonuçlar da verir. mesela yeni bir ticari ürün ya da fikir başarılı olursa girişimcisine çok para kazandırabilir. lakin çoğu zaman da yenilik tutmaz; harcanan emek, sermaye heba olur. toplamda ise çok sayıda girişimci faaliyetin olduğu bir ekonomide, bu faaliyetlerin bir bölümünün başarılı olacağı kesindir. bu yüzden kar potansiyeli yüksek, riskli yatırımlara kaynak sağlamak üzere üzere, risk sermayesi (venture capital) gibi araçlarla yeniliği, girişimciliği desteklemek faydalıdır. (buna daha önce bir yazıda uzun uzadıya değinmiştik: link )

büyük sayılar kanununun bir de, dolandırıcıların yaptığı gibi, kötü kullanımları var.  eskiden afrika'dan birileri bilmem kaç milyon dolarlık parasını kurtarmak için yardım istediğini anlatan e-mailler atardı. şimdilerdeyse bizde insanları polis gibi arayıp kandırmaya çalışanlar var. bu yolla birini kandırabilme ihtimalleri düşük; ama çok sayıda insana aynı numarayı yapınca birileri illa ki kanıyor. günümüz teknolojisiyle kitlelere rahatça ulaşılması, kötü niyetli insanlara bu açıdan fırsat sağlıyor.

özetle büyük sayılar kanunu, iktisattaki yerinin dışında, idrak edildiğinde insanın ufkunu genişlettiği için de önemli bir matematik kuramı. ne yazık ki iktisat öğrencileri lisans üstüne çıkmadan bunu pek öğrenemiyor.

29 Ekim 2015 Perşembe

Şanssızlık mı, değil mi? - Petrol

şanssızlık gibi görünen bazı şeyler gerçekte öyle olmayabilir. en azından yarattığı olumsuzlukları kısmen telafi eden olumlu tarafları varsa, göründükleri kadar kötü olmayabilirler. türkiye ekonomisi bağlamında aklıma gelen birkaç şey var. bir tanesi, petrol ve doğalgaz gibi enerji kaynaklarının eksikliği. bugün bu konuda yazıyorum. belki daha sonra diğerleri hakkında da yazarım.

komşularımızın bir çoğu adeta petrol ve doğalgaz denizi üzerinde yüzüyorlar, ama bizde ciddi bir kaynak yok. hem üretim, hem tüketim maksadıyla fena halde ihtiyacımız olduğu için, ikisini de ithal ediyoruz. buna karşın, bazı ülkeler piyango vurmuş gibi, yerin altından servet çıkarıyor; bunları dışarıya satıp gelirini yiyor. abd gibi sanayileşmiş olanları ise, kaynakları sayesinde dışa daha az bağımlı oluyor. bu onlar için ne kadar şans? bizim gibi ülkeler için ne kadar şanssızlık?

abd'nin durumunda petrole sahip olmak açık bir şans. zira başka alanlarda ekonomik gelişmeyi baltalamayan, tersine onu besleyen bir unsur bu. hatta kaya gazi ve petrolü örneğinde olduğu gibi, yere bir delik açıp petrol akıtmakla da yetinmiyor amerikalılar, teknoloji geliştirip girişimcilik yaparak petrollerini taştan da çıkarıyorlar. ciddi bilgi, emek, sermaye gerektiren bir üretim süreci var ortada yani. dahası, kurumsal yapı gelişmiş olduğu için, petrolün iç siyaset üzerindeki etkisi de sınırlı. 

öte yandan, petrolü mirasyedi gibi tüketen ülkeler için ne kadar şans, ne kadar değil tarşılır. halkımız yattığı yerden devletin petrol gelirleriyle finanse ettiği sosyal yardımlarla geçinse, sudan ucuz benzin tüketsek kötü mü olurdu? cetaris paribus, yani diğer her şey sabit kalmak kaydıyla, hayır. lakin diğer şeyler sabit kalmıyor. en başta petrol üretiminde ve ticaretinde uzmanlaşınca, başka sektörler gelişmiyor. petrol tükenebilir, fiyatı dalgalanabilir bir şey olduğundan buna o kadar bağımlı olmak iyi değil. artı, sürekli büyümeyi yaratan verimlilik artışı yattığınız yerde gerçekleşmiyor; bilgi ve teknolojiyle birlikte yaratılıyor ki onun için de üretim lazım. dahası, asalak gibi çalışmadan yemeye alışmak da iyi bir şey değil. insanın ahlakını bozar; onu parayı verene (devleti yönetene) bağımlı kılar; kötü yönetimlerin ve rejimlerin değişmesini engeller ve saire, ve saire. üstüne başka ülkelerin iç işlerinize karışması, icabında çıkarlarını korumak için tepenize bomba yağdırması, sizi işgal etmeye kalkması da cabası.

sonuç olarak, bugün türkiye'nin herhangi bir noktasında ciddi bir petrol veya doğalgaz rezervi bulunsa kötü mü olurdu? rezervin olması iyi olurdu da, orada biraz kuzu kuzu yatsa ve türkiye ekonomik ve siyasi gelişimini sağladığında bulunsa daha iyi olur sanki.