12 Kasım 2016 Cumartesi

İktisatseverler için film önerileri

Konusu iktisatla ilgili ya da kenarından köşesinden iktisadi meselelere bulaşmış çok film var. Ancak bir şeyler öğreten; iktisadi kavramları, gelişmeleri, tarihsel olayları daha iyi anlamamızı sağlayan; üstelik keyifle izlenen yapım az. Hafızamı yokladım ve izlediklerimden dikkate değer bulduğum birkaç filmi iktisat meraklılarına tanıtmak istedim.

Hakkında daha önce (şurada) yazdığım Devrim Arabaları, bilhassa iktisat öğrencilerine izlemelerini şiddetle tavsiye edeceğim bir eser. 60'lı yıllarda Türkiye'de yerli otomobil üretmek amacıyla başlatılan bir projeye dair gerçek bir olay kurgulanmış. Yalnız uyarayım, mühendislerin kahraman olduğu bu filmde iktisatçılar kötü adam. Yine de eleştirel gözle izlenip iktisatçılarla empati kurulduğunda kalkınma, sanayi politikaları ve korumacılık gibi konularda düşünmemizi sağlıyor; Türkiye'deki sanayileşmenin başlangıcını anlamamıza yardımcı oluyor. Üretim olanakları sınırı (production possibilities frontier), fırsat maliyeti (opportunity cost), fayda maliyet analizi (cost-benefit analysis) kavramlarına dikkat. 

Finans ve özellikle de küresel finans krizi üzerine yapılmış en iyi film The Big Short (Büyük Açık). Tarihin en büyük piyasa başarısızlıklarından birini ilk fark eden ve finans piyasalarındaki fiyatların ekonomik gerçekleri yansıtmadığını gören üç-beş alsatçının (trader) buna göre pozisyon almalarını ve paranın gözüne vurmalarını anlatıyor. Böyle özetleyince çok sıkıcı durduğunun farkındayım. Konuya ilgi duymayanlar için ne heyecanlanacak, ne feyz alacak pek bir olay yok. Ama finansa biraz ilgili duyanlar, krize yol açan piyasa başarısızlıklarının nasıl oluştuğunu, yasal düzenlemelerin nasıl yetersiz kaldığını film sayesinde daha iyi anlayabilirler. Filmde ünlü bazı şahısların hikayeyi bölüp karmaşık finansal meseleleri kendi meşreplerince izleyiciye açıkladıkları, sıradışı bir teknik kullanılmış. Bu şahıslardan biri de meşhur davranışsal iktisatçı Richard Thaler.

İşgücü piyasası ve işçi hakları, ekonomik buhran gibi toplumsal yönü ağır basan konularda, aklıma ilk olarak John Ford'un yönettiği ve roman uyarlaması olan iki klasik film geliyor: How Green Was My Valley, The Grapes of Wrath. Türkçeleriyle, Vadim O Kadar Yeşildi Ki ve Gazap Üzümleri. İlki 19. yüzyılda Galler'deki kömür madencilerinin yaşamını, ikincisi ABD'de Büyük Buhran sırasında çiftliğini kaybetmiş ve iş bulmak için batıya göç eden insanları anlatıyor.

Bizde de özellikle 70'li yıllarda toplumcu filmler yapılırdı. İçlerinde Levent Kırva ve Ayşegül Atik'in başrollerinde oynadığı ve ekonomik dönüşümle beraber gerçekleşen köyden kente göçü konu edinen Taşı Toprağı Altın Şehir aklımda yer etmiştir. Çok küçükken televizyonda izlediğim bu filmde, kabzımalların ıspanakları denize dökmekten menfaat sağlamaları o vakitler çok garibime gitmişti. Sebebini yıllar sonra talebin fiyat esnekliğini öğrenince anladım.

Hafif bir şey olsun içimizi karartmasın, içinde biraz aşk-meşk de bulunsun diyorsanız, dış kaynak kullanımı (outsourcing) temalı, orijinal ismiyle müsemma romantik komedi Outsourced var. Türkçe ismi Yeni Bir Aşk gibi alakasız bir şey. Burada teknolojik gelişimin, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımının ne getirdiğini, kimden ne götürdüğünü görüyoruz.



21 Ekim 2016 Cuma

Tutmayacak tahmine amin demek

Bazen ekonomistlerden bilemeyecekleri şeyleri tahmin etmeleri isteniyor. Merkez bankamızın para politikası kararları bunlardan biri. Yetkili bir merciden güvenilir bir mesaj gelmedikçe, bir iktisatçı en azından kısa vadede merkez bankasının ne yapacağını güçlü bir olasılıkla bilemez.

Bir defa, para politikası kurulu üyelerinin politika tercihleri ve ekonomik değerlendirmeleri bilinmez.  Bizde kurul üyeleri ABD’deki gibi kamuoyuna açıklama yapıp iktisadi görüşlerini, tahminlerini, politika duruşlarını açık etmezler. Yer yer yatırımcılarla, ekonomistlerle toplantılar yapsalar da burada görüşlerini değil, merkez bankasının resmi duruşunu ortaya koyarlar. Para politikası metinlerinde de fikir ayrılıkları, (varsa) alınan karara muhalif oylar belirtilmez; tek ses çıkar. Kurul içinde ne tartışmalar yapılıyor; üyeler neleri önemsiyor, nelerden endişeleniyor; kararlar oy birliğiyle mi, oy çokluğuyla mı alınıyor bilinmez.

Ayrıca merkez bankasının fiilen çok da bağımsız olmadığı bir dönemden geçiyoruz ki, bu işleri daha da karıştırıyor. Merkez bankası, yayınlarında enflasyon yüksek para politikasını sıkı tutacağız derken; siyasi iktidar faizler yüksek, düşürüp yatırımı teşvik edeceğiz diyor. Bunlar mevcut şartlarda birbiriyle çelişen söylemler. Hangisini dikkate alacaksın? Gel de çık işin içinden.

Bu durumda fikri sorulan iktisatçı ne yapar? Bir, iktisat teorisine göre ne yapılması gerektiğini söyler. Lakin karar alıcılarınkiyle aynı olmadıktan sonra, (çok yerinde bile olsa) tahmin açısından bu görüşün bir kıymeti yok. Son para politikası kararında, buna göre faizlerin değişmeyeceğini söylemiş bir iktisatçı burada haklı çıkmıştır. Ancak aynı kişi bu mantıkla daha önce birçok defa yanılmış olmalı. İki, geçmişte merkez bankasının ne yaptığına bakabilir. Fakat bu da çok faydalı değil; çünkü hem her kararın kendine özgü şartları var, hem de başkan dahil kurulda köklü değişiklikler olması çok geriye gitmeyi anlamsızlaştırıyor. Bu şekilde, mesela merkez bankası daha önce faiz indirdiği için yine indireceğini tahmin edenler, geçmişte bir çok defa haklı çıktılar ama bu sefer duvara tosladılar.

Peki doğru çıkan tahmin yok mu? Olur elbette. Zaten yazı tura bile atsak, bir faizin değişip değişmeyeceğini yüzde 50 doğru biliriz. Önemli olan veriye dayanan, tutarlı, makul ölçülerde güvenilir (yazı turadan hallice) bir tahmin yönteminin olup olmadığı. Ben diyorum ki yok. O yüzden iktisatçılardan merkez bankamızın o ay ne yapacağını bilmesini beklemek manasız.

8 Ekim 2016 Cumartesi

Kapanan dükkanlar ne gösteriyor?

Bugün Hürriyet'te okuduğum bir haber (linki bu) 3600 dükkanın bulunduğu Kapalıçarşı'da 600 dükkanın kapandığını, yılsonuna kadar sayının 1500'ü bulabileceğini anlatıyordu. Bir süredir Beyoğlu ve Bağdat Caddesi gibi popüler bölgelerde ve alışveriş merkezlerinde mağazaların kapandığına dair haberler de okuyoruz. Sebep, turizmde yaşanan düşüş ve bununla da bağlantılı iç talepteki daralma. Kazançları azalan esnaf yüksek kiraları ödeyemiyor. Arka plandaki makroekonomik gelişmeler ayrı bir mevzu ama benim dikkatimi çeken mikroekonomik bir husus, kiralardaki katılık (rigidity).

Bir bölgedeki dükkan sayısı (en azından kısa dönemde) sabit olduğuna göre, dışardan bir şok gelip talebi düşürdüğünde kiraların talebi dengeleyecek şekilde azalmasını  bekleriz. Kiralar esnekse fiyat mekanizması işler, toplumun üretken bir kaynağı olan dükkanlar atıl kalmaz; hem mal sahibi, hem kiracı bundan karlı çıkar. Öte yandan, esnek değilse arz ve talep dengelenmez. Dükkanlar boş kalır; kira geliri ve mekanın yaratacağı katma değer kaybolur. Haberlerdeki gibi dükkanların boşalması, ekonomideki çabuk yavaşlamaya kiraların aynı hızda tepki veremediğini ve piyasayı dengeleyemediğini gösteriyor. Bu da yavaşlamayı şiddetlendirecek bir şey.

Kiralardaki katılığın birçok sebebi olabilir: yasal düzenlemeler, kontrat yapış şekilleri, insan psikolojisi gibi. İnternette araştırınca gördüm ki, işyeri kiraları konuta göre daha serbest belirleniyor. Konutta kira artışları kanun gereği üretici fiyat endeksi (ÜFE) enflasyonunu geçemezken, işyerleri için bu uygulama 2020'ye kadar ertelenmiş. Dolayısıyla mal sahibi için, işyerini birine ucuza kiralayıp daha sonra dilediği gibi artıramama problemi daha hafif olmalı. Ancak kontratlarda kira artışlarını döviz kuruna ya da enflasyon oranına endekslemek adet olduğundan, kira bedelini bir defa düşürmek gelecekte de nispeten düşük kalmasına sebep olabilir. Hem 2020 de aslında çok uzak değil. İşyeri sahibi o tarihten sonra, kontrat döviz üzerindense artış yapamayacak; TL üzerindense ÜFE oranında yapabilecek. Herhalde karar verirken mal sahipleri de mağazacı esnaf da bunları dikkate alıyordur.

Türkiye gayrimenkul piyasası uzmanı ekonomistler sebepleri daha doğru tespit edebilir. Ben okuduklarımdan çıkarım yaptım. Ancak şurası kesin ki, (kiralar dahil) fiyatların ekonomik konjonktürle uyumlu hareket etmemesi, kaynakların verimsiz kullanımına yol açacak ve makroekonomik döngüleri büyütebilecek önemli bir sorun. Önlem alınsın diyeceğim ama kestirmeden KHK çıkarıp tavan fiyat benzeri uygulamalara gidilmesinden endişe ediyorum. Oysa ilgili devlet kurumlarının uzmanları sorunun kaynağını etraflıca araştırsa ve bulgulara göre kiraların esnekliğini artıracak yapısal bir reform yapılsa çok hayırlı olurdu.

29 Eylül 2016 Perşembe

Demografik değişimin büyümeye etkisi

Küresel büyümedeki yavaşlama karşısında merkez bankaları talep yetersizliği tezi üzerinde durup genişlemeci para politikalarıyla ekonomileri büyütmeye çalışadursunlar, akademik düzlemde üretkenlik artışındaki düşüşe dikkat çeken ve yavaşlamanın kalıcı olabileceğini gösteren bulgular da ortaya konuyor. Bunlardan dikkatimi çekenleri zaman zaman Twitter’da paylaşıyorum. Daha önce Robert Gordon tarafından yazılan "The Rise and Fall of American Growth" adlı kitabın, William Nordhaus tarafından yapılan incelemesini (linki şurada) Twitter’da paylaşmıştım. Burada geçen yüzyıldaki büyük teknolojik atılımların ölçeğinde yeniliklerin artık olmadığı tezi savunuluyordu. Son olarak da ABD’deki demografik dönüşümün ekonomik etkileri üzerine bir paylaşım yaptım. Ama arada kaynamasına gönlüm razı gelmediğinden, daha çok kişiye ulaşması için buna burada da kısaca değinmek istedim.

Yakın zamanda NBER’da yayınlanan makale (kendisi burada, özeti burada), nüfusun yaşlanmasının üretkenlik artışı ve büyüme üzerindeki etkisine dair çarpıcı sonuçlar ortaya koymuş. ABD’de eyaletler bazındaki zengin veri setini kullanan çalışma, sadece yaşlı nüfusun payının artması yüzünden içinde bulunduğumuz dönemde ABD’nin yıllık büyüme oranının 1.2 yüzde puan gibi ciddi bir oranda düştüğünü tahmin etmiş. Bunun yaklaşık üçte ikisi üretkenlik artışındaki yavaşlamadan, geri kalanı da işgücüne katılımdaki düşüşten kaynaklanıyor.

Yaşlanmanın işgücüne katılımın azalması yoluyla büyümeyi düşüreceği zaten biliniyordu. Ama üretkenliği hem de bu boyutta etkilemesi yeni bir bulgu. Bunun sebebi ne peki? Bir defa, yaşlandıkça fiziksel ve zihinsel kapasitenin zayıflamasından kaynaklanan doğrudan bir olumsuz etki var. Buna karşın yaşlıların gençlerde olmayan tecrübe gibi bazı değerli nitelikleri de var. Üretim sürecinde iki grup birbirini tamamladığından, yaşlıların üretkenkenliğinin düşmesi ya da emekli olup işgücünden çıkması gençlerin üretkenliğini de düşürüyor. Yani gençlere etki eden (“spillover” denen) olumsuz bir dışsallık da söz konusu.

Büyümede yaşlanmaya bağlı olumsuz etkinin bu derece büyük çıkmasını şaşırtıcı. Çünkü bu eğer doğruysa, ABD gibi gelişmiş ülkelerde yaşanan büyüme sorunlarının önemli bir ölçüde hızlanan demografik dönüşüme bağlı demektir. Bu da, kısa vadede pratik bir çözümü olmadığından oldukça karamsar bir görüş.

23 Ağustos 2016 Salı

Benford kanunu, enflasyon ve büyüme

Gecmişte Yunanistan, Arjantin gibi ülkelerde, ekonomik göstergeleri daha iyi göstermek için resmi istatistiklerde oynamalar yapıldığı ortaya çıkmıştı. Bugün Çin için de verilerin gerçeği yansıtmadığı, büyüme oranlarının çok yüksek olduğu şeklinde iddialar var. Hatta geçenlerde ABD başkan adayı Trump da beğenmediği Amerikan verileri hakkında ileri geri konuşmuştu. Ülkemizde de zaman zaman böyle iddialar ortaya atılır. Kuşkuları ortadan kaldırmanın en etkili yolu istatistiklerin şeffaf şekilde üretilmesi, denetime açık olmasıdır. Örneğin, bildiğim kadarıyla Eurostat, IMF gibi kurumlar zaman zaman gelip TÜİK verilerini kontrol ediyor. Herhalde ülke içinde de resmi bir denetim mekanizması vardır. 

Denetimin haricinde, veriler analiz edilerek de bir tuhaflık olup olmadığı tesbit edilebilir. Ben de Türkiye’deki GSYH ve TÜFE verileri için böyle bir şey yaptım ve basit bir istatistiksel yöntemi bu verilere uyguladım. Sonuç ne çıktı? Verilerin bazı bileşenlerinde şüpheli bulgular olsa da, genele yansıyan ciddi bir sistematik hata veya çarpıtmanın izine rastlamadım.

Kullandığım yöntem, Benford kanunu adı verilen ve çeşitli veri setlerinde görülen bir özelliğin, söz konusu verilerde de geçerli olup olmadığının sınanmasına dayanıyor. Kısaca anlatacak olursak, birçok veri setinde sayıların ilk hanelerindeki rakamlara bakıldığında 1’den 9’a rakamların eşit dağılmadığı görülüyor. Verinin içeriğinden bağımsız olarak, ilk hanelerin üçte bire yakınında 1 rakamı bulunuyor. Rakam büyüdükçe ilk hanede bulunma sıklığı da düşüyor.

Teorik olarak ilk hanelerin dağılımının nasıl olması gerektiği aşağıda göreceğiniz grafiklerde turuncuyla gösteriliyor.  Bir veri setindeki gerçek ilk hanelerin teorik dağılımdan sapma göstermesi, ona dışardan müdahale edilmiş olabileceğine işaret ediyor. Elbette bu tek başına veriler yanlış demek ya da yanlışlığın büyük ekonomik sonuçları olduğunu söylemek için yeterli değil. Ancak bir uyarı olarak kabul edilebilir. Bu yöntemin dünyada istatistiki verilerin güvenilirliğini sınamanın dışında, iç denetim, vergi denetimi, seçim usulsüzlüklerinin saptanması gibi uygulamaları da mevcut. (Detaylı bilgi için yazının sonundaki notlara bakabilirsiniz.)

Enflasyon: Aşağıdaki grafik, TÜİK’in aylık enflasyon verilerini uygun şekilde dönüştürerek elde ettiğim ilk hane dağılımını, teorik Benford dağılımıyla karşılaştırıyor. Belli oranda sapmalar olsa da, iki dağılım ana hatlarıyla birbirine yakın görünüyor.

Daha net karar vermek için istatistiksel bir test yapmak gerekir. Aşağıdaki tabloda çeşitli enflasyon göstergeleri için hesapladığım test istatistikleri görülüyor. Burada kulladığım formül bir grup Alman akademisyenin Euro Bölgesi verileri üzerine yaptıkları çalışmadan alındı (link burada). Ki-kare (chi-square) dağılımına sahip istatistiklerden üçü hariç hepsinin, (%5 istatistiksel anlamlılık seviyesi için) 15.5 olan eşik değerin altında kaldığını görüyoruz. Yani bunlarda olağan dışı bir şey tespit etmiyoruz. Diğer üç gösterge içinde lokanta-otel grubunda nedense çok büyük bir sapma var.

Büyüme: Aynı egzersizi GSYH verileriyle tekrarladığımızda da fiyat endekslerinde gördüğümüze benzer bir sonuç elde ediyoruz. Burada da gerçek ve teorik dağılımlar paralel.

Tabloda da ana kalemler genel olarak sağlıklı görünüyor. En büyük sapmaların kamunun tüketim ve yatırım harcamalarında olması dikkat çekici. Çarpıtma dışında bunun başka ne sebebi olabilir? Tamamen spekülasyon yapıyorum; belki devletin bütçe planları masa başında yapıldığından ve kamu harcamaları o plan doğrultusunda gerçekleştiğinden, o harcamalara dair istatistikler de doğal görünmüyordur. 


Çin büyümesi: Bir de son olarak dışardan Benford kanunun tutmadığı bir örnek göstereyim. Aşağıda IMF'den aldığım Çin GSYH verilerinden elde ettiğim ilk hane dağılımı var ve teorik dağılımdan bir hayli sapmış. Zaten ki-kare istatistiği de 56 ile kritik değerin oldukça üzerinde kalmış. Bu da yine belki planlı ekonomiyle alakalıdır. Belki de iddia edildiği gibi bir istatistiklerde oynama vardır.

Notlar:
1. Konuyla ilgili Wikipedia makalesi.
2. Bu websitesinde bolca örnek var: testingbenfordslaw.com
3. Bu konuda bilimsel yayın olarak, Steven J Miller’in kitabına bakılabilir. Temel bilgi ve açıklamaların verildiği ilk bölüme erişim ücretsiz.
4. Yazıda bahsettiğim makale: Rauch, Göttsche, Brahler, and Engel, Fact and Fiction in EU-Governmental Economic Data

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Büyüme meseleleri

Son zamanlarda Türkiye ekonomisinde büyümenin yavaşladığı konuşuluyor. Ne olmuş olabilir?

Bir defa, zaten senelerdir üretkenlik artışı yok (şurada yazmıştım). Sermaye yatırımına (ki o da yavaşlıyor) ve işgücü kullanımına dayalı bir büyüme var. Oysa üretkenlik artmadan yüksek hızda, sürekli bir büyüme yakalanamaz.

İkincisi, ülkede yatırım ortamı iyi değil. Bir firma bir işe kar edecekse para yatırır. Karşılığını alacağından şüphe ederse  yatırım yapmaz. Yüksek enflasyon gibi belirsizlik yaratan ekonomik unsurlar eskiden beri vardı. Üstüne son senelerde istikrarsızlık ima eden büyük olaylar (terör, darbe teşebbüsü vs.) yaşanmakta. Devlet kurumlarına güven zedelenmiş. Huzur ve güven ortamı yok.

Üçüncüsü, dış finansmanda sorunlar var. Yapısal nedenlerle yabancı sermaye çekmeye ihtiyacımız var. Bunun da uzun vadeli ve özellikle doğrudan yatırım şeklinde olanı makbul. Lakin dünyada merkez bankalarının süper gevşek politikaları sonucu paranın bol olmasına rağmen, biz kısa vadelisini bile çekmekte zorlanıyoruz. Kredi derecelendirme kurumları not indiriyor veya indirmeye niyetleniyor. Dahası geçmişte biriken ve döviz kurunun yükselmesiyle artan borçlar, zamanında ("hedging" gibi yöntemlerle) önlem almamış firmaların üzerine yük oluyor.

Dördüncüsü, bu sene turizm çok kötü. Ortadoğu'daki istikrarsızlık ülkemize sirayet etti; şiddet ve terör olayları azdı. Üstüne bize en çok turist gönderen ülkelerden Rusya'yla aramız çok fena bozuldu; yeni yeni toparlamaya çalışıyoruz. Yetmedi tam yoğun sezona girilmişken darbe girişimi oldu. Bunlardan dolaylı-dolaysız yollardan tüm ekonomi etkileniyor.

Geçen sene ve bu sene başında petrol fiyatlarının düşmesi cebimize fazladan döviz koymuş ve bilhassa dış finansmandaki olumsuzlukları telafi etmişti (şurada yazmıştım). Belki onun talep üzerinde hala gecikmeli etkileri oluyordur, ama petrol fiyatı toparlandığından oradan artık taze bir destek de gelmez.

Bu durum karşısında devlet teşvik üstüne teşvik açıklıyor; vergi, varlık barışları yapılıyor; konut satış kampanyaları düzenleniyor; banka faizlerinin düşürülmesi için türlü tedbirler alınıyor. Oysa ekonominin öncelikli olarak istikrara, güvene, iç ve dış barışa, (başta adalet) iyi işleyen devlet mekanizmasına, etkin çalışan serbest piyasa ekonomisine ihtiyacı var sanki.

5 Ağustos 2016 Cuma

Finansal devletçilik

Ülkemizdeki finansal kaynakların (iç tasarruflar ve dış sermayenin) çoğaltılması ve kullanılmasında devletin giderek daha çok müdahil olduğunu görüyoruz. Konut ve altyapı projeleri başta olmak üzere, yatırımların finansmanında kamu bankaları eskiden beri aktif olarak kullanılırdı. Son dönemde merkez bankasının siyasi iradenin direktiflerine uyarak para politikasını gevşetmesi bunlara eklendi. Yakında banka faizlerini düşürecek ve daha çok kredi yaratacak (bankalarının zorunlu karşılık oranlarını düşürmek gibi) finansal düzenlemeler de yapılabilir. Ayrıca daha uzun vadeye dönük reformlar da yapılıyor. Tüm çalışanların bireysel emeklilik sistemine (BES) dahil edilmesi ve bir ulusal varlık fonu kurulması bunların en önemlileri.

BES'te yapılan reformla, belli bir yaşın altındakiler otomatikman sisteme dahil ediliyor. Sonra isteyen sistemde kalıyor, istemeyen birkaç ayın ardından yatırdığı parayı alıp çıkabiliyor. Dolayısıyla aslında zorlama yok; lakin ince bir manipülasyon mevcut. Burada yapılana davranışsal iktisatta "dürtme" (nudge) deniyor; dünyada da emeklilik sistemlerinde uygulanan bir şey. Mantığı şu: İnsanlar aktif bir şekilde araştırıp BES'e girmeye üşenirler ya da kaygılanıp karar alamazlar diye, ilk kararı onların adına (adeta babalık yapıp) devlet alıyor. Umuluyor ki bu defa çıkmaya üşensinler, belki devletimizin bildiği vardır desinler ve sistemde kalsınlar. Ayrıca sadece davranışsal yönlendirmeyle yetinilmiyor; maddi sübvansiyonlar uygulanarak insanlar kalmaya teşvik de ediliyor. Neticede iki amaç var. Birincisi, insanları yaşlılıkları için birikim yapmaya yönlendirmek. İkincisi, bu yolla ulusal tasarrufları artırıp ülkenin dış finansmana bağımlılığını azaltmak.

Devletin vatandaş için iyi olanı ondan iyi bilmesi ve onu yönlendirmesi düşüncesi doğrusu beni rahatsız etmiyor değil. Özellikle düşük gelirliler fazla tasarruf etmiyorlarsa, bu onların gelecek kaygıları olmamasından ziyade ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmalarından olmalı. Yine de insanlara tercih hakkı verilmesi iyi bir şey. Onlar da bi zahmet üşenmesinler, kendileri için rasyonel kararı alsınlar.

Ulusal varlık fonu ise, devlete ait (işsizlik fonu ve özelleştirme gelirleri gibi) kaynaklar toplanarak oluşturulacak bir büyük havuz. Daha sonra buna BES gibi başka kaynaklardan, iç ve dış yatırımcılardan da sermaye çekip fonun büyütülmesi planlanıyor. Burada kurulacak fonun; Norveç, Katar gibi doğal kaynak zengini ve Çin gibi ihracatçı ülkelerinkinden amaç itibariyle farklı olduğu anlaşılıyor. Mesela Katar'ın derdi, yeraltındaki doğalgazını para ediyorken çıkartıp kazandığı parayı gelecekte kullanmak üzere değerlendirmek. Bu amaçla kurulan fon dünyanın her yerinde türlü finansal ve fiziki varlıklara yatırım yapıyor. Oysa bizim devletimizin derdi, bol olan paramızı en çok getiriyi sağlayacak şekilde başka ülkelere yatırmak değil; ülkemizdeki kıt sermayeyi devletin kalkınma hedeflerini gerçekleştirmek üzere toplamak. O yüzden bizim fonumuz daha küçük ve daha çok içe dönük olacak.

Devletin fon kurmadaki amacının öncelikle (yol, köprü, kanal gibi) büyük altyapı projelerini finanse etmek olduğu söyleniyor. Bunun haricinde gerekli görüldüğünde (mesela belki döviz kurları yükseldiğinde) piyasa hareketlerine müdahale etmek de amaçlanıyor. Ayrıca stratejik yatırımlara (boru hattı, nükleer santral?) ve teknolojik faaliyetlere (risk sermayesi?) finansman sağlanacağı da söyleniyor. Bugüne kadar bu işler başka şekillerde yapılmıyor muydu? Yapılıyordu elbette. Ama belli ki, bu yöntemin hükümet için ekonomik, siyasi ve hukuki faydaları var. Mesela, bir büyük proje için sekiz bankadan parça parça kredi bulmak yerine fonlamayı hazırdaki tek kaynaktan yapmak herhalde daha kolay ve ucuzdur.

Bu fonun tasarrufları artıracağı, GSYH büyümesine her yıl yüzde 1.5 ek katkı yapacağı söyleniyor. Lakin bunu nasıl tahmin ettiler bilmiyorum. Açıkçası aklıma yatmadı ama dayandığı çalışmayı görmediğimiz için yorum yapmayacağım.

Özetlersek, devlet bir yandan dış sermaye çekerken, iç tasarrufları da artırmayı; özel yatırımı teşvik ederken, aynı zamanda kamu projelerine daha çok kaynak kullandırmayı istiyor. Bunun için kamu politikalarını aktif biçimde kullanıyor; getirilen yeni araçların da yardımıyla, finans piyasalarındaki ağırlığını giderek artırıyor. Biz iktisatçılar açısından ilginç bir deneyim. Bakalım sonu nereye varacak.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Kutu kutu enflasyon raporu

Merkez bankamızın enflasyon raporlarında en sevdiğim şey, kurumun ekonomistlerinin çalışmalarına dayanan ve kutular içinde ilgili bölümlere yerleştirilen kısa notlar. Bu hafta açıklanan raporda da güncel gelişmelerle ilgili dört kutu özellikle dikkatimi çekti. Kısaca bahsedeceğim. İlgilenenler bunları ve daha fazlasını rapordan okuyabilir. (Metin şurada)

Gıda fiyatları: Kutulardan biri, Türkiye'de gıda fiyatlarının uzun süredir genel tüketici fiyatlarından hızlı arttığını (yani gıdanın başka ürünlere göre nispeten pahalılaştığını) ve fiyatların dünya ölçülerine göre çok oynak olduğunu gösteriyor. Birincisi, genel enflasyonu hedefe düşürmek için daha fazla parasal sıkılaştırma gerektiren bir şey. İkincisiyse, enflasyonun tahmin edilmesini zorlaştırarak belirsizlik yaratıyor. Biliyoruz ki merkez bankamız çok güçlü parasal sıkılaştırma tercih etmiyor. Onun yerine, diğer ilgili kurumların da katılımıyla oluşturulan "gıda komitesi" yoluyla fiyat artışlarını sınırlayıcı ve oynaklığı azaltıcı önlemler alınmaya çalışılıyor. Aslında etkin olabilirse bu çok iyi bir şey. Genel enflasyonu düşürmeye yönelik faydalarının yanında, sorunların kaynağına inecek önlemler gıdanın nispi olarak ucuzlamasını sağlayıp özellikle dar gelirlilerin refahına katkı da yapabilir. Kutu bu çerçevede yapılan çalışmaları da anlatmış. Kırmızı et fiyatlarının, geçici de olsa ithalat yoluyla kontrol altına alınması bunlardan biri.

Turizm: Bir diğer kutuda bu sene turizmde görülen ciddi bozulmanın şimdiye kadarki makroekonomik etkileri incelenmiş. Ödemeler dengesindeki turizm gelirlerinin yılın ilk beş ayında yaklaşık yüzde 20 düştüğü ve şimdiye kadarki kaybın 1.7 milyar dolar olduğu yazılmış. Bunun doğrudan etkisinin ilk çeyrekte GSYH büyümesini yıllık 0.2, çeyreklik 0.1 puan azalttığı tahmin edilmiş. Ancak dolaylı etkileri de (mesela otellerle iş yapan firmaların kayıplarını) düşününce, toplam etki daha büyük olmalı. Normalde yıllık gelirlerin yüzde 40'ı Temmuz-Eylül döneminde elde ediliyormuş. O yüzden cari açık ve büyümedeki olumsuz etkiler asıl yılın 3. çeyreğinde belirgin olacak.

Asgari ücret zammı: Mikro bazlı verilere dayanan bu çalışmaya göre, sene başındaki asgari ücret zamlarının ardından kayıtlı istihdam artışı yavaşlamış, kayıtdışı istihdam artışı hızlanmış. Toplam istihdamda ise belirgin bir etki bulunamamış.

Para politikası-banka faizleri ilişkisi: Burada merkez bankasının son aylardaki faiz indirimlerinin kredi ve mevduat faizlerine neden çok yansımadığı açıklanmaya çalışılmış. Özetle denilmiş ki, banka faizlerini (kredi riskleri, iktisadi görünüm, bankacılıktaki yapısal meseleler gibi) merkez bankasının doğrudan kontrol edemediği bir çok etmen belirliyor ve bunlar para politikasındaki gevşemenin etkisini sınırlıyor. Yazı daha çok literatür anlattığından, hangi etmenlerin daha belirleyici olduğuna dair bulgular ortaya konmamış. Ancak firmaların borçluluğunun bankalar için kredi risklerini artırdığı, iç tasarrufların kıt olmasının mevduat toplamayı zorlaştırdığı, ekonomide büyüme görünümünün bozulduğu gibi tespitler ekonomistlerin hep yazıp çizdiği şeyler.  Kutuda yazılanlar bunlarla uyumlu.

15 Temmuz 2016 Cuma

Tasarruf ve konut yatırımı

Geçen gece Twitter'da Eksi Sözlük'ten bir yazı paylaştım (linki burada). Ev kirası boşa gidiyor düşüncesiyle ev almanın yanlış olduğunu, kirada oturmanın da avantajlarının bulunduğunu söylüyordu. Altındaki başka görüşleri de okuyunca fark ettim ki, birçok insan bunu hiç ev almayın, hatta tasarruf/yatırım yapmayın gibi anlamış. Bunun üzerine benim de şuraya iki satır yazıp iktisatçı bakışını kendimce açıklayasım geldi. Belki birilerine faydası olur.
 
Burada bilmemiz gereken, konut satan kişinin ondan uzun yıllar boyunca elde etmeyi beklediği kira gelirini iskonto ettiğidir. Yani ev sahibine, gelecekteki kira gelirlerine göre yeterince büyük bir toplu para vereceksiniz ki evini satsın. Adam buna razı oluyor, çünkü o parayı başka yatırım araçlarına koysa uzun vadede kazancının evin kira getirisini karşılayacağını düşünüyor. Sonuçta, konut satın almak gelecekteki kiraların bugünkü karşılığını peşinen ödemek olduğundan, bu suretle kiradan tasarruf etmiş olmuyoruz.

Denebilir ki, satın alırken 20-25 (İstanbul'da muhtemelen 30 kusur) senelik kirayı evin bedeli olarak ödüyoruz ama sonra mülkiyet ilelebet bizde kalıyor. Evet ama bundan da kar etmiyoruz, çünkü kira ve faiz hesabına göre evin ederi o kadar. 

Uzun vadede ev fiyatının gelecekteki kira artışlarına ve faizlere dair beklentilere bağlı olması lazım. Elbette bilhassa kısa vadede fiyatlar bunlarla uyumsuz olabilir. O durumda da ilerde düzeltme gelebilir. Dikkat! (Şimdiki değer hesabı yapmayı bilenler ev fiyatı/kira oranının reel faizle (ters orantılı) ilişkisini çıkarabilir. Hatta biraz fazlasını yapabilenler, Excel kullanarak gelecekteki faiz değişimlerinin bugünkü fiyat/kira oranını nasıl etkileyeceğini deneyerek görebilir.)

Bundan ayrı olarak, belirtmeden geçemeyeceğim, çoğu ailenin servetinin büyük kısmının oturduğu ev olması bir risk unsuru. Teşbih yerindeyse, bu tüm yumurtaları aynı sepete koymak gibi bir şey. Evin değerini düşürecek bir şey ailenin fakirleşmesine yol açabilir. Bu yüzden yeterince birikim yapıp (mevduat, BES, altın, yatırım fonu vb. araçları kullanarak) tasarrufları çeşitlendirmeden sadece konuta yatırım yapmak riskli bir tercih.

Rasyonelite bir tarafa, ev almanın psikolojik bir yönü de var. Çoğu insan için konut bir yatırım aracı değil, başını sokacak yuva. Böyle bakanlar, tüketim malı satın alır gibi, gelirlerine ve ödeyecekleri takside bakıp beğendikleri uygun bir evi alabilirler. Bunun dışında tasarruf etmekte zorlananlar için de ev almak bir motivasyon unsuru olabilir. Kenara para koymayı başaramayan ya da nakit birikimini kolayca harcayan biri, parasını eve bağlayarak yaşlılığına ve hatta çocuklarına kalacak bir birikim oluşturabilir.

Sonuç olarak, herkes kendini bilir. Hesabını kitabını yapıp ev alanlara hayırlı olsun. Ben kirada mutluyum, tasarrufumu da başka şekilde yaparım diyenler de dert etmesin, boşa harcadıkları bir şey yok.

8 Temmuz 2016 Cuma

Devrim arabaları filmindeki iktisatçıları anlamak

"Devrim arabaları", 1960'ların başındaki gerçek bir olaydan uyarlanan bir film. Zamanın rejimi tarafından yerli otomobil üretmek için bir araya getirilen; türlü zorluklar ve yokluklara rağmen vatan sevgisiyle, yılmadan, fedakarca çalışan bir grup mühendisin hikayesini anlatıyor. İdealize edilmiş ana karakterler ve bunların olağanüstü inanç ve çabası izleyicinin hem insani, hem milli duygularına hitap ediyor. Gördüğüm kadarıyla bu film bir hayli de seviliyor. Bense arka plandaki popülist iktisadi mesajlara takiliyorum. Kısaca yazayım.

Filmde otomobil üretimi projesine karşı çıkan kim varsa korkak, hain ya da satılmış olarak resmedilmiş ve takındığı olumsuz tavır bununla ilişkilendirilmiş. Fakat ben iktisatçı gözüyle bakınca farklı bir resim görüyorum. Bir defa baştan sona söylenen şey, bu yatırımın getirisinin maliyetini çıkarmayacağı; yani zarar edip kamuya yük olacağı. Şimdi bu görüş doğru ya da yanlış olabilir, ancak bu hesap kitap yaparak ortaya konur. Böyle diyen bir insana senin inancın zayıf denmez. Oysa film tam bunu yapıyor ve meseleyi inanmaya indirgiyor. Bir sinema filminden karşımıza bir fizibilite raporu çıkarmasını beklemiyorum elbette. Ama bir piston parçasının nasıl döküldüğünü en ince ayrıntısına kadar anlatan film, verdiği mesajın altını doldurmak için yatırımın niye akılcı olduğunu anlatan kaba taslak bir analiz sunmalıydı. DPT'nin tahminleri yanlış, şu fiyata yılda şu kadar araba satılabilir, o ölçekte ortalama maliyet fiyatın altında olduğundan proje karlıdır, gibi mesela.

Projenin yapılması için karlı olması şart mı? Denebilir ki başta karlı olmasa bile, zaman içinde üretim gelişir, karlı hale gelir. Ayakları üzerinde durana kadar bir süre zararına üretim yapılabilir, ürün gümrük duvarlarıyla dış rekabetten korunabilir. Hatta nette ekonomik faydası olmasa bile, kitleleri heyecanlandırıp kenetlemek için (sanki heykel yapar gibi) bir eser ortaya çıkarmak bile bir gerekçe olabilir. Lakin gözden kaçmaması gereken, bunların çok spekülatif tezler olduğudur. 1960'ların tarım toplumu koşullarında, memleketin kıt olan mali kaynaklarını, (fabrika, makina, teçhizat gibi) fiziksel ve (mühendis, teknisyen, nitelikli işçi gibi) beşeri sermayesini, gerçekten karlı olabilecek alternatifler yerine böyle gerekçelerle kullanmak mantıklı mıdır? Formel iktisat eğitimi almayanların anlamakta zorlandığı konu, ekonomide kaynakların sınırlı olduğu ve bu yüzden tercih yapmanın gerektiğidir. Yani mesele otomobil üretilsin mi meselesi değildir; onu üretmek için nelerden feragat etmek gerektiği ve buna değip değmeyeceği meselesidir. Böyle bakınca filmdeki iktisatçıların çekinceleri idrak edilebilir. Hatta bir yerde söz edildiği gibi, bir vakitler var olan uçak fabrikasının neden traktör fabrikasına çevirilmiş olabileceği de anlaşılabilir.

Ülke kaynaklarının nasıl kullanılması gerektiği konusunda herkesin farklı fikrinin olması tabiidir. Otomobil üretilmesine karşı çıkmış olmak kimseyi kötü adam yapmaz. Aslında filmde kurgu icabı kahramanlara türlü pislikler yapan bürokratlar, konu ülke kaynakları olunca onu kendi malları gibi özenle korumaya ve akılcı kullanmaya çalışan karakterler aynı zamanda. Başbakanın asıldığı ortamda, darbeyle başa geçmiş devlet başkanına karşı bunu yaptıklarına da dikkat edelim. Hani kurgu olduğunu bilmesem aferin onlara diyeceğim. İktisatçılar olarak hepimize örnek olmalı.