29 Eylül 2016 Perşembe

Demografik değişimin büyümeye etkisi

Küresel büyümedeki yavaşlama karşısında merkez bankaları talep yetersizliği tezi üzerinde durup genişlemeci para politikalarıyla ekonomileri büyütmeye çalışadursunlar, akademik düzlemde üretkenlik artışındaki düşüşe dikkat çeken ve yavaşlamanın kalıcı olabileceğini gösteren bulgular da ortaya konuyor. Bunlardan dikkatimi çekenleri zaman zaman Twitter’da paylaşıyorum. Daha önce Robert Gordon tarafından yazılan "The Rise and Fall of American Growth" adlı kitabın, William Nordhaus tarafından yapılan incelemesini (linki şurada) Twitter’da paylaşmıştım. Burada geçen yüzyıldaki büyük teknolojik atılımların ölçeğinde yeniliklerin artık olmadığı tezi savunuluyordu. Son olarak da ABD’deki demografik dönüşümün ekonomik etkileri üzerine bir paylaşım yaptım. Ama arada kaynamasına gönlüm razı gelmediğinden, daha çok kişiye ulaşması için buna burada da kısaca değinmek istedim.

Yakın zamanda NBER’da yayınlanan makale (kendisi burada, özeti burada), nüfusun yaşlanmasının üretkenlik artışı ve büyüme üzerindeki etkisine dair çarpıcı sonuçlar ortaya koymuş. ABD’de eyaletler bazındaki zengin veri setini kullanan çalışma, sadece yaşlı nüfusun payının artması yüzünden içinde bulunduğumuz dönemde ABD’nin yıllık büyüme oranının 1.2 yüzde puan gibi ciddi bir oranda düştüğünü tahmin etmiş. Bunun yaklaşık üçte ikisi üretkenlik artışındaki yavaşlamadan, geri kalanı da işgücüne katılımdaki düşüşten kaynaklanıyor.

Yaşlanmanın işgücüne katılımın azalması yoluyla büyümeyi düşüreceği zaten biliniyordu. Ama üretkenliği hem de bu boyutta etkilemesi yeni bir bulgu. Bunun sebebi ne peki? Bir defa, yaşlandıkça fiziksel ve zihinsel kapasitenin zayıflamasından kaynaklanan doğrudan bir olumsuz etki var. Buna karşın yaşlıların gençlerde olmayan tecrübe gibi bazı değerli nitelikleri de var. Üretim sürecinde iki grup birbirini tamamladığından, yaşlıların üretkenkenliğinin düşmesi ya da emekli olup işgücünden çıkması gençlerin üretkenliğini de düşürüyor. Yani gençlere etki eden (“spillover” denen) olumsuz bir dışsallık da söz konusu.

Büyümede yaşlanmaya bağlı olumsuz etkinin bu derece büyük çıkmasını şaşırtıcı. Çünkü bu eğer doğruysa, ABD gibi gelişmiş ülkelerde yaşanan büyüme sorunlarının önemli bir ölçüde hızlanan demografik dönüşüme bağlı demektir. Bu da, kısa vadede pratik bir çözümü olmadığından oldukça karamsar bir görüş.

23 Ağustos 2016 Salı

Benford kanunu, enflasyon ve büyüme

Gecmişte Yunanistan, Arjantin gibi ülkelerde, ekonomik göstergeleri daha iyi göstermek için resmi istatistiklerde oynamalar yapıldığı ortaya çıkmıştı. Bugün Çin için de verilerin gerçeği yansıtmadığı, büyüme oranlarının çok yüksek olduğu şeklinde iddialar var. Hatta geçenlerde ABD başkan adayı Trump da beğenmediği Amerikan verileri hakkında ileri geri konuşmuştu. Ülkemizde de zaman zaman böyle iddialar ortaya atılır. Kuşkuları ortadan kaldırmanın en etkili yolu istatistiklerin şeffaf şekilde üretilmesi, denetime açık olmasıdır. Örneğin, bildiğim kadarıyla Eurostat, IMF gibi kurumlar zaman zaman gelip TÜİK verilerini kontrol ediyor. Herhalde ülke içinde de resmi bir denetim mekanizması vardır. 

Denetimin haricinde, veriler analiz edilerek de bir tuhaflık olup olmadığı tesbit edilebilir. Ben de Türkiye’deki GSYH ve TÜFE verileri için böyle bir şey yaptım ve basit bir istatistiksel yöntemi bu verilere uyguladım. Sonuç ne çıktı? Verilerin bazı bileşenlerinde şüpheli bulgular olsa da, genele yansıyan ciddi bir sistematik hata veya çarpıtmanın izine rastlamadım.

Kullandığım yöntem, Benford kanunu adı verilen ve çeşitli veri setlerinde görülen bir özelliğin, söz konusu verilerde de geçerli olup olmadığının sınanmasına dayanıyor. Kısaca anlatacak olursak, birçok veri setinde sayıların ilk hanelerindeki rakamlara bakıldığında 1’den 9’a rakamların eşit dağılmadığı görülüyor. Verinin içeriğinden bağımsız olarak, ilk hanelerin üçte bire yakınında 1 rakamı bulunuyor. Rakam büyüdükçe ilk hanede bulunma sıklığı da düşüyor.

Teorik olarak ilk hanelerin dağılımının nasıl olması gerektiği aşağıda göreceğiniz grafiklerde turuncuyla gösteriliyor.  Bir veri setindeki gerçek ilk hanelerin teorik dağılımdan sapma göstermesi, ona dışardan müdahale edilmiş olabileceğine işaret ediyor. Elbette bu tek başına veriler yanlış demek ya da yanlışlığın büyük ekonomik sonuçları olduğunu söylemek için yeterli değil. Ancak bir uyarı olarak kabul edilebilir. Bu yöntemin dünyada istatistiki verilerin güvenilirliğini sınamanın dışında, iç denetim, vergi denetimi, seçim usulsüzlüklerinin saptanması gibi uygulamaları da mevcut. (Detaylı bilgi için yazının sonundaki notlara bakabilirsiniz.)

Enflasyon: Aşağıdaki grafik, TÜİK’in aylık enflasyon verilerini uygun şekilde dönüştürerek elde ettiğim ilk hane dağılımını, teorik Benford dağılımıyla karşılaştırıyor. Belli oranda sapmalar olsa da, iki dağılım ana hatlarıyla birbirine yakın görünüyor.

Daha net karar vermek için istatistiksel bir test yapmak gerekir. Aşağıdaki tabloda çeşitli enflasyon göstergeleri için hesapladığım test istatistikleri görülüyor. Burada kulladığım formül bir grup Alman akademisyenin Euro Bölgesi verileri üzerine yaptıkları çalışmadan alındı (link burada). Ki-kare (chi-square) dağılımına sahip istatistiklerden üçü hariç hepsinin, (%5 istatistiksel anlamlılık seviyesi için) 15.5 olan eşik değerin altında kaldığını görüyoruz. Yani bunlarda olağan dışı bir şey tespit etmiyoruz. Diğer üç gösterge içinde lokanta-otel grubunda nedense çok büyük bir sapma var.

Büyüme: Aynı egzersizi GSYH verileriyle tekrarladığımızda da fiyat endekslerinde gördüğümüze benzer bir sonuç elde ediyoruz. Burada da gerçek ve teorik dağılımlar paralel.

Tabloda da ana kalemler genel olarak sağlıklı görünüyor. En büyük sapmaların kamunun tüketim ve yatırım harcamalarında olması dikkat çekici. Çarpıtma dışında bunun başka ne sebebi olabilir? Tamamen spekülasyon yapıyorum; belki devletin bütçe planları masa başında yapıldığından ve kamu harcamaları o plan doğrultusunda gerçekleştiğinden, o harcamalara dair istatistikler de doğal görünmüyordur. 


Çin büyümesi: Bir de son olarak dışardan Benford kanunun tutmadığı bir örnek göstereyim. Aşağıda IMF'den aldığım Çin GSYH verilerinden elde ettiğim ilk hane dağılımı var ve teorik dağılımdan bir hayli sapmış. Zaten ki-kare istatistiği de 56 ile kritik değerin oldukça üzerinde kalmış. Bu da yine belki planlı ekonomiyle alakalıdır. Belki de iddia edildiği gibi bir istatistiklerde oynama vardır.

Notlar:
1. Konuyla ilgili Wikipedia makalesi.
2. Bu websitesinde bolca örnek var: testingbenfordslaw.com
3. Bu konuda bilimsel yayın olarak, Steven J Miller’in kitabına bakılabilir. Temel bilgi ve açıklamaların verildiği ilk bölüme erişim ücretsiz.
4. Yazıda bahsettiğim makale: Rauch, Göttsche, Brahler, and Engel, Fact and Fiction in EU-Governmental Economic Data

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Büyüme meseleleri

Son zamanlarda Türkiye ekonomisinde büyümenin yavaşladığı konuşuluyor. Ne olmuş olabilir?

Bir defa, zaten senelerdir üretkenlik artışı yok (şurada yazmıştım). Sermaye yatırımına (ki o da yavaşlıyor) ve işgücü kullanımına dayalı bir büyüme var. Oysa üretkenlik artmadan yüksek hızda, sürekli bir büyüme yakalanamaz.

İkincisi, ülkede yatırım ortamı iyi değil. Bir firma bir işe kar edecekse para yatırır. Karşılığını alacağından şüphe ederse  yatırım yapmaz. Yüksek enflasyon gibi belirsizlik yaratan ekonomik unsurlar eskiden beri vardı. Üstüne son senelerde istikrarsızlık ima eden büyük olaylar (terör, darbe teşebbüsü vs.) yaşanmakta. Devlet kurumlarına güven zedelenmiş. Huzur ve güven ortamı yok.

Üçüncüsü, dış finansmanda sorunlar var. Yapısal nedenlerle yabancı sermaye çekmeye ihtiyacımız var. Bunun da uzun vadeli ve özellikle doğrudan yatırım şeklinde olanı makbul. Lakin dünyada merkez bankalarının süper gevşek politikaları sonucu paranın bol olmasına rağmen, biz kısa vadelisini bile çekmekte zorlanıyoruz. Kredi derecelendirme kurumları not indiriyor veya indirmeye niyetleniyor. Dahası geçmişte biriken ve döviz kurunun yükselmesiyle artan borçlar, zamanında ("hedging" gibi yöntemlerle) önlem almamış firmaların üzerine yük oluyor.

Dördüncüsü, bu sene turizm çok kötü. Ortadoğu'daki istikrarsızlık ülkemize sirayet etti; şiddet ve terör olayları azdı. Üstüne bize en çok turist gönderen ülkelerden Rusya'yla aramız çok fena bozuldu; yeni yeni toparlamaya çalışıyoruz. Yetmedi tam yoğun sezona girilmişken darbe girişimi oldu. Bunlardan dolaylı-dolaysız yollardan tüm ekonomi etkileniyor.

Geçen sene ve bu sene başında petrol fiyatlarının düşmesi cebimize fazladan döviz koymuş ve bilhassa dış finansmandaki olumsuzlukları telafi etmişti (şurada yazmıştım). Belki onun talep üzerinde hala gecikmeli etkileri oluyordur, ama petrol fiyatı toparlandığından oradan artık taze bir destek de gelmez.

Bu durum karşısında devlet teşvik üstüne teşvik açıklıyor; vergi, varlık barışları yapılıyor; konut satış kampanyaları düzenleniyor; banka faizlerinin düşürülmesi için türlü tedbirler alınıyor. Oysa ekonominin öncelikli olarak istikrara, güvene, iç ve dış barışa, (başta adalet) iyi işleyen devlet mekanizmasına, etkin çalışan serbest piyasa ekonomisine ihtiyacı var sanki.

5 Ağustos 2016 Cuma

Finansal devletçilik

Ülkemizdeki finansal kaynakların (iç tasarruflar ve dış sermayenin) çoğaltılması ve kullanılmasında devletin giderek daha çok müdahil olduğunu görüyoruz. Konut ve altyapı projeleri başta olmak üzere, yatırımların finansmanında kamu bankaları eskiden beri aktif olarak kullanılırdı. Son dönemde merkez bankasının siyasi iradenin direktiflerine uyarak para politikasını gevşetmesi bunlara eklendi. Yakında banka faizlerini düşürecek ve daha çok kredi yaratacak (bankalarının zorunlu karşılık oranlarını düşürmek gibi) finansal düzenlemeler de yapılabilir. Ayrıca daha uzun vadeye dönük reformlar da yapılıyor. Tüm çalışanların bireysel emeklilik sistemine (BES) dahil edilmesi ve bir ulusal varlık fonu kurulması bunların en önemlileri.

BES'te yapılan reformla, belli bir yaşın altındakiler otomatikman sisteme dahil ediliyor. Sonra isteyen sistemde kalıyor, istemeyen birkaç ayın ardından yatırdığı parayı alıp çıkabiliyor. Dolayısıyla aslında zorlama yok; lakin ince bir manipülasyon mevcut. Burada yapılana davranışsal iktisatta "dürtme" (nudge) deniyor; dünyada da emeklilik sistemlerinde uygulanan bir şey. Mantığı şu: İnsanlar aktif bir şekilde araştırıp BES'e girmeye üşenirler ya da kaygılanıp karar alamazlar diye, ilk kararı onların adına (adeta babalık yapıp) devlet alıyor. Umuluyor ki bu defa çıkmaya üşensinler, belki devletimizin bildiği vardır desinler ve sistemde kalsınlar. Ayrıca sadece davranışsal yönlendirmeyle yetinilmiyor; maddi sübvansiyonlar uygulanarak insanlar kalmaya teşvik de ediliyor. Neticede iki amaç var. Birincisi, insanları yaşlılıkları için birikim yapmaya yönlendirmek. İkincisi, bu yolla ulusal tasarrufları artırıp ülkenin dış finansmana bağımlılığını azaltmak.

Devletin vatandaş için iyi olanı ondan iyi bilmesi ve onu yönlendirmesi düşüncesi doğrusu beni rahatsız etmiyor değil. Özellikle düşük gelirliler fazla tasarruf etmiyorlarsa, bu onların gelecek kaygıları olmamasından ziyade ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmalarından olmalı. Yine de insanlara tercih hakkı verilmesi iyi bir şey. Onlar da bi zahmet üşenmesinler, kendileri için rasyonel kararı alsınlar.

Ulusal varlık fonu ise, devlete ait (işsizlik fonu ve özelleştirme gelirleri gibi) kaynaklar toplanarak oluşturulacak bir büyük havuz. Daha sonra buna BES gibi başka kaynaklardan, iç ve dış yatırımcılardan da sermaye çekip fonun büyütülmesi planlanıyor. Burada kurulacak fonun; Norveç, Katar gibi doğal kaynak zengini ve Çin gibi ihracatçı ülkelerinkinden amaç itibariyle farklı olduğu anlaşılıyor. Mesela Katar'ın derdi, yeraltındaki doğalgazını para ediyorken çıkartıp kazandığı parayı gelecekte kullanmak üzere değerlendirmek. Bu amaçla kurulan fon dünyanın her yerinde türlü finansal ve fiziki varlıklara yatırım yapıyor. Oysa bizim devletimizin derdi, bol olan paramızı en çok getiriyi sağlayacak şekilde başka ülkelere yatırmak değil; ülkemizdeki kıt sermayeyi devletin kalkınma hedeflerini gerçekleştirmek üzere toplamak. O yüzden bizim fonumuz daha küçük ve daha çok içe dönük olacak.

Devletin fon kurmadaki amacının öncelikle (yol, köprü, kanal gibi) büyük altyapı projelerini finanse etmek olduğu söyleniyor. Bunun haricinde gerekli görüldüğünde (mesela belki döviz kurları yükseldiğinde) piyasa hareketlerine müdahale etmek de amaçlanıyor. Ayrıca stratejik yatırımlara (boru hattı, nükleer santral?) ve teknolojik faaliyetlere (risk sermayesi?) finansman sağlanacağı da söyleniyor. Bugüne kadar bu işler başka şekillerde yapılmıyor muydu? Yapılıyordu elbette. Ama belli ki, bu yöntemin hükümet için ekonomik, siyasi ve hukuki faydaları var. Mesela, bir büyük proje için sekiz bankadan parça parça kredi bulmak yerine fonlamayı hazırdaki tek kaynaktan yapmak herhalde daha kolay ve ucuzdur.

Bu fonun tasarrufları artıracağı, GSYH büyümesine her yıl yüzde 1.5 ek katkı yapacağı söyleniyor. Lakin bunu nasıl tahmin ettiler bilmiyorum. Açıkçası aklıma yatmadı ama dayandığı çalışmayı görmediğimiz için yorum yapmayacağım.

Özetlersek, devlet bir yandan dış sermaye çekerken, iç tasarrufları da artırmayı; özel yatırımı teşvik ederken, aynı zamanda kamu projelerine daha çok kaynak kullandırmayı istiyor. Bunun için kamu politikalarını aktif biçimde kullanıyor; getirilen yeni araçların da yardımıyla, finans piyasalarındaki ağırlığını giderek artırıyor. Biz iktisatçılar açısından ilginç bir deneyim. Bakalım sonu nereye varacak.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Kutu kutu enflasyon raporu

Merkez bankamızın enflasyon raporlarında en sevdiğim şey, kurumun ekonomistlerinin çalışmalarına dayanan ve kutular içinde ilgili bölümlere yerleştirilen kısa notlar. Bu hafta açıklanan raporda da güncel gelişmelerle ilgili dört kutu özellikle dikkatimi çekti. Kısaca bahsedeceğim. İlgilenenler bunları ve daha fazlasını rapordan okuyabilir. (Metin şurada)

Gıda fiyatları: Kutulardan biri, Türkiye'de gıda fiyatlarının uzun süredir genel tüketici fiyatlarından hızlı arttığını (yani gıdanın başka ürünlere göre nispeten pahalılaştığını) ve fiyatların dünya ölçülerine göre çok oynak olduğunu gösteriyor. Birincisi, genel enflasyonu hedefe düşürmek için daha fazla parasal sıkılaştırma gerektiren bir şey. İkincisiyse, enflasyonun tahmin edilmesini zorlaştırarak belirsizlik yaratıyor. Biliyoruz ki merkez bankamız çok güçlü parasal sıkılaştırma tercih etmiyor. Onun yerine, diğer ilgili kurumların da katılımıyla oluşturulan "gıda komitesi" yoluyla fiyat artışlarını sınırlayıcı ve oynaklığı azaltıcı önlemler alınmaya çalışılıyor. Aslında etkin olabilirse bu çok iyi bir şey. Genel enflasyonu düşürmeye yönelik faydalarının yanında, sorunların kaynağına inecek önlemler gıdanın nispi olarak ucuzlamasını sağlayıp özellikle dar gelirlilerin refahına katkı da yapabilir. Kutu bu çerçevede yapılan çalışmaları da anlatmış. Kırmızı et fiyatlarının, geçici de olsa ithalat yoluyla kontrol altına alınması bunlardan biri.

Turizm: Bir diğer kutuda bu sene turizmde görülen ciddi bozulmanın şimdiye kadarki makroekonomik etkileri incelenmiş. Ödemeler dengesindeki turizm gelirlerinin yılın ilk beş ayında yaklaşık yüzde 20 düştüğü ve şimdiye kadarki kaybın 1.7 milyar dolar olduğu yazılmış. Bunun doğrudan etkisinin ilk çeyrekte GSYH büyümesini yıllık 0.2, çeyreklik 0.1 puan azalttığı tahmin edilmiş. Ancak dolaylı etkileri de (mesela otellerle iş yapan firmaların kayıplarını) düşününce, toplam etki daha büyük olmalı. Normalde yıllık gelirlerin yüzde 40'ı Temmuz-Eylül döneminde elde ediliyormuş. O yüzden cari açık ve büyümedeki olumsuz etkiler asıl yılın 3. çeyreğinde belirgin olacak.

Asgari ücret zammı: Mikro bazlı verilere dayanan bu çalışmaya göre, sene başındaki asgari ücret zamlarının ardından kayıtlı istihdam artışı yavaşlamış, kayıtdışı istihdam artışı hızlanmış. Toplam istihdamda ise belirgin bir etki bulunamamış.

Para politikası-banka faizleri ilişkisi: Burada merkez bankasının son aylardaki faiz indirimlerinin kredi ve mevduat faizlerine neden çok yansımadığı açıklanmaya çalışılmış. Özetle denilmiş ki, banka faizlerini (kredi riskleri, iktisadi görünüm, bankacılıktaki yapısal meseleler gibi) merkez bankasının doğrudan kontrol edemediği bir çok etmen belirliyor ve bunlar para politikasındaki gevşemenin etkisini sınırlıyor. Yazı daha çok literatür anlattığından, hangi etmenlerin daha belirleyici olduğuna dair bulgular ortaya konmamış. Ancak firmaların borçluluğunun bankalar için kredi risklerini artırdığı, iç tasarrufların kıt olmasının mevduat toplamayı zorlaştırdığı, ekonomide büyüme görünümünün bozulduğu gibi tespitler ekonomistlerin hep yazıp çizdiği şeyler.  Kutuda yazılanlar bunlarla uyumlu.

15 Temmuz 2016 Cuma

Tasarruf ve konut yatırımı

Geçen gece Twitter'da Eksi Sözlük'ten bir yazı paylaştım (linki burada). Ev kirası boşa gidiyor düşüncesiyle ev almanın yanlış olduğunu, kirada oturmanın da avantajlarının bulunduğunu söylüyordu. Altındaki başka görüşleri de okuyunca fark ettim ki, birçok insan bunu hiç ev almayın, hatta tasarruf/yatırım yapmayın gibi anlamış. Bunun üzerine benim de şuraya iki satır yazıp iktisatçı bakışını kendimce açıklayasım geldi. Belki birilerine faydası olur.
 
Burada bilmemiz gereken, konut satan kişinin ondan uzun yıllar boyunca elde etmeyi beklediği kira gelirini iskonto ettiğidir. Yani ev sahibine, gelecekteki kira gelirlerine göre yeterince büyük bir toplu para vereceksiniz ki evini satsın. Adam buna razı oluyor, çünkü o parayı başka yatırım araçlarına koysa uzun vadede kazancının evin kira getirisini karşılayacağını düşünüyor. Sonuçta, konut satın almak gelecekteki kiraların bugünkü karşılığını peşinen ödemek olduğundan, bu suretle kiradan tasarruf etmiş olmuyoruz.

Denebilir ki, satın alırken 20-25 (İstanbul'da muhtemelen 30 kusur) senelik kirayı evin bedeli olarak ödüyoruz ama sonra mülkiyet ilelebet bizde kalıyor. Evet ama bundan da kar etmiyoruz, çünkü kira ve faiz hesabına göre evin ederi o kadar. 

Uzun vadede ev fiyatının gelecekteki kira artışlarına ve faizlere dair beklentilere bağlı olması lazım. Elbette bilhassa kısa vadede fiyatlar bunlarla uyumsuz olabilir. O durumda da ilerde düzeltme gelebilir. Dikkat! (Şimdiki değer hesabı yapmayı bilenler ev fiyatı/kira oranının reel faizle (ters orantılı) ilişkisini çıkarabilir. Hatta biraz fazlasını yapabilenler, Excel kullanarak gelecekteki faiz değişimlerinin bugünkü fiyat/kira oranını nasıl etkileyeceğini deneyerek görebilir.)

Bundan ayrı olarak, belirtmeden geçemeyeceğim, çoğu ailenin servetinin büyük kısmının oturduğu ev olması bir risk unsuru. Teşbih yerindeyse, bu tüm yumurtaları aynı sepete koymak gibi bir şey. Evin değerini düşürecek bir şey ailenin fakirleşmesine yol açabilir. Bu yüzden yeterince birikim yapıp (mevduat, BES, altın, yatırım fonu vb. araçları kullanarak) tasarrufları çeşitlendirmeden sadece konuta yatırım yapmak riskli bir tercih.

Rasyonelite bir tarafa, ev almanın psikolojik bir yönü de var. Çoğu insan için konut bir yatırım aracı değil, başını sokacak yuva. Böyle bakanlar, tüketim malı satın alır gibi, gelirlerine ve ödeyecekleri takside bakıp beğendikleri uygun bir evi alabilirler. Bunun dışında tasarruf etmekte zorlananlar için de ev almak bir motivasyon unsuru olabilir. Kenara para koymayı başaramayan ya da nakit birikimini kolayca harcayan biri, parasını eve bağlayarak yaşlılığına ve hatta çocuklarına kalacak bir birikim oluşturabilir.

Sonuç olarak, herkes kendini bilir. Hesabını kitabını yapıp ev alanlara hayırlı olsun. Ben kirada mutluyum, tasarrufumu da başka şekilde yaparım diyenler de dert etmesin, boşa harcadıkları bir şey yok.

8 Temmuz 2016 Cuma

Devrim arabaları filmindeki iktisatçıları anlamak

"Devrim arabaları", 1960'ların başındaki gerçek bir olaydan uyarlanan bir film. Zamanın rejimi tarafından yerli otomobil üretmek için bir araya getirilen; türlü zorluklar ve yokluklara rağmen vatan sevgisiyle, yılmadan, fedakarca çalışan bir grup mühendisin hikayesini anlatıyor. İdealize edilmiş ana karakterler ve bunların olağanüstü inanç ve çabası izleyicinin hem insani, hem milli duygularına hitap ediyor. Gördüğüm kadarıyla bu film bir hayli de seviliyor. Bense arka plandaki popülist iktisadi mesajlara takiliyorum. Kısaca yazayım.

Filmde otomobil üretimi projesine karşı çıkan kim varsa korkak, hain ya da satılmış olarak resmedilmiş ve takındığı olumsuz tavır bununla ilişkilendirilmiş. Fakat ben iktisatçı gözüyle bakınca farklı bir resim görüyorum. Bir defa baştan sona söylenen şey, bu yatırımın getirisinin maliyetini çıkarmayacağı; yani zarar edip kamuya yük olacağı. Şimdi bu görüş doğru ya da yanlış olabilir, ancak bu hesap kitap yaparak ortaya konur. Böyle diyen bir insana senin inancın zayıf denmez. Oysa film tam bunu yapıyor ve meseleyi inanmaya indirgiyor. Bir sinema filminden karşımıza bir fizibilite raporu çıkarmasını beklemiyorum elbette. Ama bir piston parçasının nasıl döküldüğünü en ince ayrıntısına kadar anlatan film, verdiği mesajın altını doldurmak için yatırımın niye akılcı olduğunu anlatan kaba taslak bir analiz sunmalıydı. DPT'nin tahminleri yanlış, şu fiyata yılda şu kadar araba satılabilir, o ölçekte ortalama maliyet fiyatın altında olduğundan proje karlıdır, gibi mesela.

Projenin yapılması için karlı olması şart mı? Denebilir ki başta karlı olmasa bile, zaman içinde üretim gelişir, karlı hale gelir. Ayakları üzerinde durana kadar bir süre zararına üretim yapılabilir, ürün gümrük duvarlarıyla dış rekabetten korunabilir. Hatta nette ekonomik faydası olmasa bile, kitleleri heyecanlandırıp kenetlemek için (sanki heykel yapar gibi) bir eser ortaya çıkarmak bile bir gerekçe olabilir. Lakin gözden kaçmaması gereken, bunların çok spekülatif tezler olduğudur. 1960'ların tarım toplumu koşullarında, memleketin kıt olan mali kaynaklarını, (fabrika, makina, teçhizat gibi) fiziksel ve (mühendis, teknisyen, nitelikli işçi gibi) beşeri sermayesini, gerçekten karlı olabilecek alternatifler yerine böyle gerekçelerle kullanmak mantıklı mıdır? Formel iktisat eğitimi almayanların anlamakta zorlandığı konu, ekonomide kaynakların sınırlı olduğu ve bu yüzden tercih yapmanın gerektiğidir. Yani mesele otomobil üretilsin mi meselesi değildir; onu üretmek için nelerden feragat etmek gerektiği ve buna değip değmeyeceği meselesidir. Böyle bakınca filmdeki iktisatçıların çekinceleri idrak edilebilir. Hatta bir yerde söz edildiği gibi, bir vakitler var olan uçak fabrikasının neden traktör fabrikasına çevirilmiş olabileceği de anlaşılabilir.

Ülke kaynaklarının nasıl kullanılması gerektiği konusunda herkesin farklı fikrinin olması tabiidir. Otomobil üretilmesine karşı çıkmış olmak kimseyi kötü adam yapmaz. Aslında filmde kurgu icabı kahramanlara türlü pislikler yapan bürokratlar, konu ülke kaynakları olunca onu kendi malları gibi özenle korumaya ve akılcı kullanmaya çalışan karakterler aynı zamanda. Başbakanın asıldığı ortamda, darbeyle başa geçmiş devlet başkanına karşı bunu yaptıklarına da dikkat edelim. Hani kurgu olduğunu bilmesem aferin onlara diyeceğim. İktisatçılar olarak hepimize örnek olmalı.

27 Haziran 2016 Pazartesi

Brexit notları

Birleşik Krallık'taki AB referandumu hakkında okuduklarımdan ve dinlediklerimden yararlanarak kendim için notlar çıkardım. Faydalı olabilir düşüncesiyle burada da yayınlıyorum.
 
*Ne oldu? Başbakan David Cameron partisinin içinde ve dışında AB karşıtı kesiminin güçlenmesine karşı siyasi bir hamle olarak referandum yapacağını vaat etmişti. Geçen seneki seçimleri kazanmasının ardından, çok gecikmeden vaadini yerine getirmeye kalktı. Zira kendisi her şeye rağmen AB'de kalma yanlısıydı ve (mülteciler meselesi, göç gibi) zaten yeterince çetrefilli olan sorunlar daha da büyümeden bir an önce referandumu yapmak istedi. Kendisi süreçte kalma yönünde propaganda yaptı ama başarısız oldu. Sonuçta yüzde 48'e karşı 52 oyla ayrılma yanlıları galip geldi.
 
*Bundan sonraki süreç nasıl işleyecek? İngilizler AB'yle oturup çıkış müzakereleri yapacaklar; birlikle siyasi ve ekonomik ilişkilerin nasıl devam edeceğine karar verecekler. İngilizler ayrıca AB dışındaki ülkelerle de teker teker ilişki kuracaklar. Süreç muhtemelen birkaç sene sürecek ve sancılı geçecek. Almanların daha önce borç mevzusunda Yunanistan'a yaptıkları gibi, ibret-i alem için işi yokuşa sürmeleri de pek ala mümkün. 

*Vazgeçilebilir mi? Teknik olarak referandumun bağlayıcılığı yok, sadece halkın eğilimini ortaya koyuyor. Parlamento referandum kararını geçersiz kılan bir karar alabilir ya da gelecekte konu tekrar halk oyuna sunulabilir. Ancak AB karşıtları bu kadar güçlü olduğu sürece bunun yapılması düşük ihtimal.

Bir an yeniden oylama yapıldığını ve bu sefer 52-48 kalma sonucu çıktığını düşünelim. Bu halkın yarısının AB karşıtı olduğu gerçeğini değiştirmeyecek. Böyle olduğu müddetçe marjinal siyasi görüşler toplumda karşılık bulacaklardır. Yarın öbür gün faşist bir parti çoğunluğu ele geçirse seçimler mi iptal edilecek? O yüzden mesele çoğunluğu ele geçirip toplumun kalanına istediğini kabul ettirmek değil, onların derdine derman olabilmek. Tabii, müzakere sürecinde AB İngilizleri memnun edecek ödünler verip onları çıkmaktan vazgeçirse başka. Ama yaparlar mı bilmiyorum. 

*Kitleler niye AB'den çıkmak istiyor? Dünyanın bir çok yerinde küreselleşmeye, uluslarüstü/uluslararası kurumlara, ulusal egemenliğin zayıflamasına tepki var. İngiltere'deki durum da böyle.

Öncelikle ekonomik gerekçeler var. Gerek mal ve hizmetlerin, gerekse sermaye ve işgücünün daha serbest dolaşmasının genel ekonomik refaha büyük faydaları var. Ancak bu faydalar toplum içinde eşit olarak dağılmıyor, hatta kimi gruplar nette zarara uğruyor; ya da en azından insanlar böyle algılıyor.

Orta yaşlı bir çalışan düşünelim. En büyük kaygısı nedir? İşini kaybedip niteliklerine uygun yeni iş bulamamak ve hayat standardının düşmesi. Çalıştığı sektör yabancılarla rekabet edemediği için yok olan, patronu üretimi Polonya'ya taşıyan, başvurduğu işe ise onun yerine Polonyalı göçmen alınan İngiliz çalışan bu durumdadır. Bu riske karşı insanları ulus devlet koruyabilir, AB koruyamaz. İnsanların siyasi ve hukuki taleplerine göre aksiyon alan kurumlar ulus devlette vardır. İngiltere gibi demokrasinin, hukukun, serbest piyasanın beşiği olan bir ülkede hayli hayli vardır. AB ise yarım yamalak devlet yapısı ve ülkeler arası çıkar çatışmalarıyla, dertlere deva olacak bir halde değil. Hatta AB kanunları bağlayıcı olduğundan, ayrılıkçı İngilizler AB'yi sorunların parçası olarak da görüyor. Dolayısıyla, risk altındaki insanlar devletlerine sarılırken; birliğin sunduğu fırsatlardan yararlanan (iş dünyası, finansçılar, azınlıklar, gençler gibi) kesimler AB'den yana tavır alıyor.

Ekonomik gerekçelerin yanında siyasi ve kültürel gerekçeler de var. En başta, göç. Göçün ekonomik sonuçlarının yanında, göçmenlerin geldikleri topluma uyum sağlamaları da büyük problem; hele ki kültürler arasında büyük fark varsa ve yabancılar kitleler halinde geliyorsa. Sonra, göçle de ilişkili olarak, artan terör tehlikesi var. AB bu konularda da İngilizlerin derdine derman olamıyor ki, onlar da başlarının çaresine bakmak istiyorlar.

*Ayrılmanın siyasi sonuçları ne olur? Birleşik Krallık bölünebilir, çünkü İskoçya ve Kuzey İrlanda AB'de kalmak istiyor. İskoçya'da iki sene önceki halk oylamasında yüzde 45'e karşı 55 oy oranıyla bağımsızlık reddedilmişti. Şimdi yeniden oylama yapabilir.

Sonuç Avrupa ve hatta dünya genelinde benzer siyasi hareketlere cesaret verecektir. Bilhassa İngiltere fazla yara almadan süreci atlatır ve düzlüğe çıkarsa, örneğini takip ederek AB'den (ya da kimi ülkeler için Euro Bölgesinden) çıkmak isteyenler olabilir. Ayrıca dünyada korumacı politikalar popülerlik kazanabilir.

*Ekonomik sonuçları ne olur? Ekonomik birlik ticaret ve finans akımlarını, doğrudan yatırımları ve işgücünün dolaşımını kolaylaştırıyordu. Şimdi İngiltere ve AB arasındaki ekonomik ilişkilerin hacminde daralma olacak. Bu iki taraf için de refah kaybı demek, ama bunun daha küçük ekonomi olan İngiltere'ye etkisi daha belirgin olur. Sonuçta etkinin büyüklüğü taraflar arasındaki müzakerelere bağlı. Türkiye, İsviçre, Norveç gibi birçok ülke AB'ye üye olmadan, onunla farklı düzeylerde ekonomik birlikler kurmuş durumda (biz dış ticarette gümlük birliğindeyiz mesela). İngiltere'yle de münasip bir formül üzerinde anlaşılabilir. Ancak bu uzun ve zorlu bir süreç olacağından, şu an çok fazla belirsizlik var. Bu da daha şimdiden olumsuz etkiler yaşanmasına yol açıyor.

Daha ilk gün sterlin dolar karşısında yüzde 10'dan fazla değer yitirdi. Bazı finans kurumları operasyonlarının bir bölümünü Kıta Avrupasına taşıyacağını duyurdu. Yatırım yapacak şirketler ekonomik durum öngörülebilir olana kadar kararlarını erteleyeceklerdir. Bunlar muhtemelen İngiltere'deki ekonomik büyümeyi yakın dönemde yavaşlatır. Bu da ticari ve finansal ilişkiler yoluyla, başta AB olmak üzere diğer ekonomilere de az ya da çok yansır. Merkez bankaları para politikalarını daha da gevşeterek, olumsuz etkileri hafifletmeye çalışırlar.  

*Bize etkisi ne olur? Finans piyasaları çalkalanıyor. Belirsizliklerin arttığını gören finansal yatırımcılar paralarını bizim gibi riskli ülkelerden çekip ABD tahvillerine, altına falan yatırıyor. Yarın öbür gün geri dönerler belki ama belirsizlik sürdükçe bu gelgitler olacaktır. Bir süre döviz kurlarında, faizlerde daha fazla oynaklık yaşanır. Ayrıca İngiltere ve diğer AB'de ekonomik yavaşlama olursa buralara ihracatımız düşer. Öte yandan büyük merkez bankaları politikalarını gevşetirlerse, kısa vadeli sıkıntılar hafifleyebilir.  Toplamda kısa vadeli etkiler çok canımızı yakar mı, yoksa bizi teğet mi geçer, doğrusu bilmiyorum.

Uzun vadedeyse, İngiltere'nin AB'den ayrılması belki tek başına çok şey fark ettirmez. Ama AB'nin veya Euro Bölgesinin dağılması, dünyada korumacılığın yükselmesi gibi aşırı noktalara gidilirse, bundan tüm dünya zarar görür. Hatta yatırım ihtiyacı tasarruflarını aşan, dış dünyaya borçlu bir ülke olduğumuzdan biz nıspeten çok bozulabiliriz.

23 Haziran 2016 Perşembe

Enflasyon tahmin aralığı

Merkez bankası üç ayda bir yayınladığı enflasyon raporunda enflasyon tahminlerini açıklıyor. Bu tahminler bir orta nokta ve etrafında bir aralık olarak sunuluyor. Mesela son raporda 2016 sonu enflasyonunun, orta noktası yüzde 7.5 olmak üzere, yüzde 70 ihtimalle 6.3-8.7 aralığında olacağı öngörüldü. Bu yazıda kısaca bunun ne anlama geldiğine değineceğim.

Tahminlere aralık verilmesinin sebebi geleceğe dair belirsizlikler. Enflasyonu önemli ölçüde belirleyen birçok etmeni merkez bankası doğrudan kontrol edemez veyahut kesin olarak öngöremez. Örneğin bundan üç ay sonra dışarda petrolün, içerde domatesin fiyatının, döviz kurlarının ve daha birçok şeyin ne olacağı bilinmez. Belirsizlik olduğundan enflasyonun ortalamada nerede olacağı kadar, bu ortalamadan ne ihtimalle ne kadar sapabileceğini tahmin etmek de önemlidir. Zira çok büyük sapmalar olasıysa, orta noktayı bilmenin fazla ehemmiyeti kalmaz. Misal, 6-9 aralığının da, 0-15 aralığının da orta noktası 7.5; ama olasılıklarının aynı olması kaydıyla, birinci tahmin diğerine göre çok daha makbuldür.

Dar aralık verebilmek güzel, lakin gerçekleşmelerin de söylenen olasılıkla aralık içinde kalması lazım. Merkez bankamızın enflasyon tahminleri son senelerde bu açıdan isabetli değil. 2011-2015 arasındaki 5 senenin ilk enflasyon raporlarına dönüp baktım. Buradaki o yıla ve gelecek yıla dair enflasyon tahminlerinden, sadece 2012 yılına dair olanlar tahmin aralığında kalmış. Oysa yüzde 70 gibi bir olasılık verilmişse, nadiren sapma olmalıydı. Bu tutarsızlık iki sebepten kaynaklanabilir. Birincisi, para politikasının önceden varsayılandan farklı olması. Burada tahmini yapan aynı zamanda para politikasını da yapan kurum olduğundan, bu ikisi arasındaki tutarsızlık doğrudan kurumun kabahatidir.

Sadece merkez bankasını değil, tahmin yapan herkesi etkileyebilecek ikinci sebep ise tahmin modelinin dışarda bıraktığı belirsizliklerdir. Ekonomik tahminler genellikle, ekonomik değişkenler arasındaki ilişkiyi gösteren denklemlerin parametrelerini var olan veriden kestirmekle (estimation) başlar; sonra bu denklemler yardımıyla değişkenlerin bilinmeyen, gelecek değerleri tahmin edilir (prediction). Belirsizlik, modele eklenen ve değerlerinin rastlantısal olarak belirlendiği varsayılan değişkenlerden gelir. Bu rastlantısal değişkenin hesaplanan standart sapması kullanılarak da tahmin aralıkları oluşturulur. Oysa gerçekte belirsizlikler bununla sınırlı kalmayabilir. Örneğin, sabit varsayılarak hesaplan parametreler (ki buna söz konusu standart sapma da dahil) gerçekte sabit olmayabilir. Kullanılan doğru tahmin modeli olmayabilir ya da geçmişi iyi açıklayan model gelecekte geçerli olmayabilir. Bu durumlarda tahminlerin bir aralık içinde kalma ihtimali verilen yüzdeden daha düşüktür; dolayısıyla büyük sapmalar modelin ima ettiğinden daha sık gerçekleşir.

17 Haziran 2016 Cuma

Kamu programları ve işgücü göstergeleri

İşgücü göstergelerinde birkaç aydır bir iyileşme göze çarpıyor. Yani istihdam ve işgücüne katılım artıyor; işsizlik azalıyor. Bunun bazı olağan sebepleri var. Bir defa son dönemde ekonomik büyüme hiç fena değildi. İkincisi, çok büyük olmasa da kamu istihdamında da bir artış var. Sonra, ekonomik gerekçeleri kenara koyup sırf istatistiksel açıdan baksak, verilerde konjonktürel dalgalanmalar olması da olağan. Kısa zaman dilimleri içinde, uzun dönemli trendi etkilemeyen iyi veya kötü veriler pek ala tesadüf edebilir. Gördüğümüz iyileşmenin bir kısmı bundan kaynaklanan geçici bir olgu olabilir.

Normalde bu kadarı işgücü gelişmelerine şöyle bir bakıp geçmeme yeterdi. Ama bilhassa genç işsizliğinde ciddi bir düşüş olduğunu fark edince biraz daha kurcalama ihtiyacı hissettim. Aradığımı Türkiye İş Kurumu (İŞKUR) istatistiklerinde, aktif işgücü programlarında buldum. İnsanlara beceri kazandırma maksadını güden bu programlara katılım geçen seneden itibaren hızla tırmanmış. Bu yılın ilk beş ayı itibariyle bu programlara katılan 700 bin insan var ve geçmiş ayların verileriyle karşılaştırınca görülüyor ki bu sayı aydan aya büyüyor. Mart, Nisan, Mayıs aylarının her birinde 80 bine yakın yeni katılım hesapladım. Karşılaştırma yapmak için baktım, Mart ayı işgücü verilerinde (mevsim etkisi arındırılmış olarak) istihdam aylık 180 bin artmış. Buradan da anlaşılıyor ki programların boyutu hiç de önemsiz değil.

Ne var bu işgücü programlarının içinde? Birincisi, toplum yararına programlar. Bu, şu anda katılımın yaklaşık yarısını oluşturuyor ve buradaki artış asıl geçen sene olmuş. İŞKUR bunları, toplum yararına bir iş için işsizlerin geçici istihdam edildiği programlar olarak tanımlıyor. Ne tip işler yapıldığı konusundaysa bilgi bulamadım. İkinci grupta ise, mesleki beceri ve tecrübe kazandırmaya yönelik işgücü programları var. Bu sene katılımı hızla artan da bunlar. İçlerinde bilhassa iş başı eğitim programı öne çıkıyor. Peki ne oldu da bunlara katılım arttı? Olan şey, hükümetin gençlerin istihdamını teşvik etmeye karar vermesi. Geçen sene başlayan ve bu sene başında geliştirilen bir uygulamayla, program dahilindeki bir işletmede ilk defa ise başlayan bir çalışanın (asgari) ücretini bir yıl boyunca İSKUR ödüyor; devamında da işverene başka avantajlar sağlıyor. Firmalar maliyetsiz insan çalıştırma fikrini sevmiş olmalılar ki programa katılım son aylarda patlamış.

Peki bu programları nasıl değerlendirebiliriz? Toplum yararına program kamunun örtülü eleman alımı gibi görünüyor. Bu haliyle suistimale, popülizme çok açık bir şey gibi duruyor. İş başı eğitim programıysa daha farklı. Genç ve tecrübesiz insanların beceri kazanıp meslek öğrenmesini kolaylaştıracak bir faaliyet, üretken bireyler yetiştirerek hem çalışana, hem işverene, hem de topluma gerçek manada fayda sağlayabilir. Tabii, fayda ne kadar kalıcı olur söyleyemem. Ayrıca faydalı olması da yetmez, faydanın programın topluma maliyetini karşılaması da gerekir. Bu sağlanıyor mu onu da bilemem. Ama en azından, beşeri sermayeyi artırmak kamu kaynaklarının kullanımı için fena bir amaç değil.