20 Temmuz 2013 Cumartesi

İmkansız Üçgen - Trilemma

belki de üçlem demeliyiz. para politikası ve uluslararası finans alanındaki temel konulardan birisi bu. açık bir ekonomide, herbirinin kendine özgü faydaları olan üç politika hedefinden hepsine birden aynı anda ulaşılamayacağını ifade ediyor.  (bunlar, aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi, sermaye hareketlerinin serbestliği, bağımsız para politikası ve sabit döviz kuru.) belli varsayımlar altında geçerli bir teorik imkansızlık durumu olduğu gibi, pratikte de defalarca gözlemlenmiş bir olgu bu. parasal otorite, bu üç hedefin hepsine birden ulaşmaya çalışınca, en sonunda muhtemelen bir kriz patlıyor.  bizdeki en bariz örneği, çiller başbakanlığı dönemindeki 1994 krizi.

trilemma

serbest sermaye hareketlerini, tüketim ve yatırım harcamalarımızı finanse etmede sadece yurtiçi tasarruflarla sınırlı kalmayalım; aynı şekilde, tasarruflarımızı da yurtdışındaki yatırım alternatiflerinde değerlendirebilelim diye istiyoruz.

bağımsız para politikasında amaç, kısa vadeli faizleri ve diğer para politikası araçlarını serbestçe belirleyebilmek. buna en başta, içerideki ekonomik dalgalanmaları yumuşatmada para politikasını aktif olarak kullanabilmek için ihtiyacımız var. yani, ekonomik genişleme dönemlerinde, faizleri arttırıp enflasyonu frenlemek; daralma dönemlerinde ise, faizleri indirip büyümeye destek olmak bu sayede mümkün.

sabit döviz kuru ise, döviz kurundaki değerlenmelerin ihracatçıyı rahatsız etmemesine yaradığı gibi; döviz cinsinden borçlanmış ve üstüne bunları “hedge” etme gereği duymamış kesimlere de destek oluyor. kurdaki ani değer kayıpları, dövizle borçlananları batırıp bunlarla ilişkili herkesi de etkileyerek ekonominin geneline zarar vereceği için, bunun önüne geçmeye çalışmak kısa vadede faydalı bir uğraş. (tabii, uzun vadede bunun dövizde açık pozisyon almayı teşvik edeceğini de dikkate almak lazım. bu arada, ”hedge” etmeden kastımız finansal işlemler yoluyla, döviz kuru dalgalanmalarına karşı kendini güvenceye almak.)

bir merkez bankası, bu hedeflerin üçüne de yeri geldiğinde ulaşmak isteyebilir. ancak en fazla ikisine ulaşabilir. neden? diyelim ki sermaye hareketi serbest. bu durumda, finansal sermaye getirilerin düşük olduğu ülkelerden yüksek olduğu ülkelere rahatlıkla gidebilir. o zaman mesela, merkez bankası içeride büyümeye destek olmak için kısa vadeli faizleri düşürdüğü zaman, sermaye dışarı çıkmaya başlar. döviz çıkışı da ulusal paranın değer kaybetmesi sonucunu doğurur. o yüzden, kur sabit kalamaz. en azından yeterince uzun vadede bu doğru. merkez bankası daha önceden döviz rezervi biriktirmişse, rezervden döviz satarak kurların yükselmesini erteleyebilir. ancak döviz rezervleri sınırlı olduğundan, bu çok uzun süre sürdürülemez. sonunda ertelenen ufak değer kayıplarının birikip bir seferde büyük bir değer kaybına yol açmasına, döviz kuru krizi diyoruz.

üçlem, türkiye’nin son dönemdeki para politikası çerçevesiyle de yakından ilgili bir mevzu. küresel krize kadar enflasyon hedeflemesi uygulayan merkez bankamız, döviz kurunu serbest bırakıp diğer iki hedefi takip etmeyi seçmişti. ancak zengin (dolayısıyla dünya üzerindeki ağırlığı büyük) ülkelerin krizden çıkmak için son umut olarak çılgınca para basması, bunu değiştirdi. merkez bankamız artık, sermaye hareketlerinin yol açtığı kur değerlenmesine ve oynaklığına da engel olmaya çalışıyor. bu, yukarıdaki üçgende, bağımsız para politikasından sabit kura doğru kaymayı; yani, içerideki enflasyon ve büyüme hedeflerinden taviz verip faizleri, kurları istikrarlı tutacak şekilde belirlemeyi gerektiriyor. tabii, uygulamada bizim merkez bankamız faizleri bu çerçevede rahatlıkla indirse de, arttırım gerektiğinde isteksiz duruyor. bunlar iyi şeyler değil.

30 Ekim 2012 Salı

Türkiye'de Tarım ve Büyüme

son yazımda, türkiye ve üç ülke arasında bir gelir karşılaştırması yapmıştım. orada türkiye'nin, güney kore'nin aksine, (ölçü aldığımız ülke) abd ile arasındaki gelir farkını kapatamadığını görmüştük. bugün bununla ilgili bir makaleden bahsedeceğim. "agricultural productivity and growth in turkey" isimli bu çalışma, ayşe ve selahattin imrohoroğlu ve murat üngör tarafından yapılmış. (link burada) makale, türkiye'nin milli gelirinin 1960'lardan itiraben büyümesini, bazı avrupa ülkeleri ile karşılaştırılıyor. temel tezi ise, türkiye'de tarım sektöründeki üretkenlik artışının düşük olmasının, ve dolayısıyla tarım sektöründeki istihdamın yüksek kalmasının, türkiye ekonomisinin büyüme hızını düşük tuttuğu yönünde. tarımdaki düşük üretkenlik ise bu sektörün aleyhine işleyen sanayi ve kalkınma politikalarına bağlanıyor.

makalede türkiye'yle, ispanya, portekiz ve yunanistan karşılaştırılıyor. bunların ortak özelliği, zamanında avrupa'nın fakir ülkeleri arasında yer almalarına rağmen, zaman içinde zengin avrupa ülkeleriyle aralarındaki gelir farkını büyük ölçüde kapatmaları. (gerçi son zamanlarda durumları pek iç açıcı değil ama, o başka mevzu.) elbette bu gelişimde, bu ülkelerin avrupa birliği (önceleri avrupa ekonomik topluluğu) içinde yer almalarının da payı olabilir. lakin yüksek hızlı büyüme bunlar daha aet'ye üye olmadan, 60'lı ve 70'li yıllarda başlıyor. (yunanistan aet'ye 81'de, portekiz ve ispanya ise 86'da üye olmuş.) demek ki, bu ekonomileri türkiye'den ayıran asıl faktör başka. makaleye göre aradaki fark, buralarda tarımdaki üretkenliğin daha hızlı artması. öte yandan, tarım dışı sektörlerdeki üretkenlik artışlarında öyle ciddi farklar yok. (burada sektörel üretkenliğin ölçüsü, çalışan başına düşen sektörel üretim. genel üretkenlik ölçüsüyse, çalışan başına milli gelir, gsyih. bir de, makalenin eski bir versiyonunda, ülkelerin sektörlere ve dönemlere göre üretkenlik artışlarının karşılaştırıldığı bir tablo olacaktı. lakin nedense son versiyonda yok.)

üretkenlik artışları, milli geliri nasıl ve ne ölçüde etkiler; neyin etkisi ciddi, neyin değil görmek için, bir büyüme modeli kurup bakmak lazım. zaten makalede de bu yapılıyor. karşılaştırma yapmak için, ispanya ekonomisi temel ölçü alınıyor. iki sektörlü bir büyüme modeli, önce bu ekonomiye göre kalibre ediliyor. yani, sektörel üretkenlikler dahil, ekzojen parametreler, modelin dengesi ile gerçek dünyanın verileri eşleşecek şekilde seçiliyor. sonra, türkiye ekonomisine dair verilerden, türkiye'nin modeldeki sektörel üretkenlikleri ayrıca bulunuyor. sektörel üretkenlikler dışındaki parametreler, ispanya ve türkiye için aynı kabul ediliyor. yani, iki ülkenin verileri arasındaki farklılığın, tamamen tarım ve tarım dışı sektörlerdeki üretkenlik farklarından kaynaklandığı varsayılıyor. peki bu makul bir varsayım mı? modeldeki ispanya'ya ait üretkenlik parametrelerini türkiye'ninkilerle değiştirdiğimizde, modelde ortaya çıkan dengenin türkiye'nin gerçek verileriyle uyumlu olup olmadığına bakarak bunu görebiliriz. makalede rapor edilen grafikler (ki bunlar, figür 2 ve 3, tarım ve tarım dışı sektörlerdeki istihdamın ve çalışan başına düşen milli gelirin zaman içindeki seyrini gösteriyor), modelin türkiye'ye dair tahminlerinin  gerçek verilerle gayet tutarlı olduğunu gösteriyor.

daha sonra yapılan iş, türkiye'nin üretkenlik parametrelerini değiştirip ne olacağına bakmak. önce, "türkiye'deki tarımsal üretkenlik ispanya'daki gibi artsaydı ne olurdu?" sorusuna yanıt aranıyor. model bu durumda, istihdamın tarımdan sanayiye çok daha hızlı kayacağını ve çalışan başına milli gelirin çok daha hızlı artacacağını söylüyor. bu durumda, rapor edilen grafiğe göre (figür 5), bugün ispanya'nın gelirinin %90'ına erişmiş olacakmışız.

peki tarım dışı sektörde durum ne? ya tarım dışı üretkenlik de ispanya'yla aynı hızda artsaydı? sonuçlar o durumda, 6o'lar ve 70'lerde kayda değer bir değişme olmayacağını söylüyor. hatta 1988'den sonra,  bu türkiye'nin milli gelirini olumsuz etkiliyor. çünkü bu dönemde, türkiye'de tarım dışı sektörde ölçülen üretkenlik artışı, ispanya'nın az da olsa üzerinde. (eski versiyondaki tabloda bu açıkça görülüyordu.) buradan asıl sorunun tarımda olduğu sonucu çıkartılıyor.

son olarak, tarımda üretkenliğin hızlı artmamasının sebebi ne? daha önce yapılmış çalışmalara da atıfta bulunulan son bölümde, türkiye'nin sanayi ve kalkınma politikalarının 1990'lara kadar tarımın aleyhine işlediği savunuluyor. burada devletin fiyat belirlemesi, girdi maliyetleri, devlet destekleri, taşıma ve pazarlama maliyetleri gibi faktörler etkili olabilir. bu etkileri göstermek için, model biraz değiştirilmiş. modelin bu uzantısında, tarım dışı sektörde üretilen (makina, gübre, yakıt, enerji gibi) ürünlerin de ara mal olarak tarımsal üretime katıldığı kabul edilmiş. bu girdilerin maliyetinin ispanya'ya göre %36 yüksek olmasının (bu oran başka araştırmalardan gelmiş), tarımdaki üretkenliği %14 oranında azalttığı sonucuna varılmış. bu son kısım biraz daha zayıf görünüyor, ama gelecekteki çalışmalar için yol gösterici.

bu çalışma vesilesiyle, bir iktisadi model üzerinde nasıl niceliksel (quantitative) çalışma yapılır, ona da değinmiş olduk. ilgilenenler için, linklerini yeniden vereyim: link 1, link 2 (tepav versiyonu, aynı sanki), link 3 (eski versiyonu).

13 Ekim 2012 Cumartesi

Bir Gelir Karşılaştırması

bugün fatih özatay, radikal’deki yazısında, türkiye, güney kore ve g7 ülkeleri arasında bir gelir ve büyüme karşılaştırması yapmış. ben de penn world table verilerini kullanarak, bir de kendim bakmak istedim. aşağıdaki grafiği elde ettim. sizinle de paylaşayım.

rgdp

bu grafik, türkiye, güney kore, arjantin ve abd’nin kişi başına düşen gayrisafi yurtiçi hasılalarının 1950-2009 arasındaki seyrini gösteriyor. gsyih verilerinin doğal logarıtmasını alıp grafiği çiziyoruz ki, üstel (exponential) olarak artan serileri doğrusal hale getirelim. böylece doğrusal bir trend boyunca dalganarak büyüyen seriler elde edip çiziyoruz. (grafiği kalabalık etmemek için çizilen serilere trend eklemedim. trendi serinin ortasından geçen düz çizgiler olarak hayal edebiliriz.)  ayrıca grafikteki bir eğrinin bir noktadaki eğimi, yaklaşık olarak o ekonominin o senedeki büyüme oranını veriyor. dolayısıyla eğrinin dikleşmesi büyüme hızının arttığını, tersi hızın azaldığını gösteriyor. ilaveten iki eğri arasındaki uzaklığın azalıp artması, iki ülkenin gelirlerinin birbirine oranın da azalıp arttığını gösteriyor. (tabii aradaki fark bu orana eşit değil, oranın doğal logarıtmasına eşit.)

ne görüyoruz bu grafikte? amerika’yı temel ölçü alırsak; güney kore’nin 1960’lardan itibaren yüksek hızla büyüyerek, gelir seviyesi bakımından amerika’ya yaklaştığını; türkiye’nin amerika’ya yakın hızla büyüdüğünü, böylelikle türkiye’nin kişi başına gelirinin amerika’nınkine oranla fazla değişmediğini; 1950’lerde nispeten zengin bir ülke olan arjantin’in 1970’lerden 2000’lerin başına kadar süren bir duraklamaya girdiğini; 1980’de türkiye’yi, 1985’te arjantin’i yakalayan güney kore’nin, yüksek hızlı büyümesini sürdürerek bu iki ülkeyle arasını açtığını görüyoruz.

burada en anlaşılır olan, kore’nin yüksek hızla büyümesi olsa gerek. zira bunu standart neoklasik büyüme modeli üzerinden açıklayabiliriz. gelişmekte olan bir ülkede sermaye yatırımlarının yüksek getiri sağlaması, dolayısıyla yatırımların çok olması, sermaye birikimi sürecinde yüksek büyüme sağlar. zamanla “steady state” denen duruma yaklaştıkça, büyüme oranı belli bir seviyeye doğru düşer. kore’nin büyüme hızı daha ne kadar, amerika’nın üzerinde seyrecektir; kore’nin kişi başına geliri amerika’yı geçecek midir? bilinmez. lakin eninde sonunda yukarıdaki pembe serinin, (yeşilin altında ya da üstünde) yeşile aşağı yukarı paralel hale gelmesini bekleyebiliriz.

türkiye ve arjantin’deyse görünüyor ki bambaşka bir durum var. acep sorun ne ola?

2 Nisan 2012 Pazartesi

Havaalanı ve Sınav Güvenliği

her geçen gün havaalanı güvenliği biraz daha sıkı ve rahatsız edici bir hal alıyor. açık ve gizli maddi maliyetler de cabası. uçağa binmeden önce, güvenlikten geçerken düşünüyorum. acaba her sene birkaç uçağın havaya uçmasını göze alıp şu güvenlik önlemlerini azaltsak nasıl olur? sadece amerika'da senede milyonlarca uçuş yapılıyor. bunların bir-iki tanesinde bomba patlasa, orada olup ölme ihtimalimiz, karayolu trafiğinde ölme ihtimalimizden ve hatta lotoyu tutturup zengin olma şansımızdan pek yüksek olmasa gerek. gerçekten yüzde yüz güvenlik sağlamaya çalışmalı mıyız? dahası teröristler mevcut önlemleri aşmanın yollarını buldukça, biz de kapıda güvenliği arttırmaya devam mı edeceğiz? sanki uçakla seyahat edenler arasında oylamaya koysak, güvenlik sürekli sıkılaşmaz gibi. tabii, bu hassas bir mesele. ortada ölüm riski var. dahası, terörist eylemlerin siyasi amaçla yapıldığını da dikkate almalıyız. senede bir-iki uçağın havaya uçması demek, teröristlerin senede bir-iki defa dünyaya mesaj vermesi de demek. bu seyahat edenlerin umrunda olmayabilir, ama eminim devletlerin umrundadır.

bunlar aslında dün türkiye'de yapılan ygs sınavıyla ilgili okuduğum bazı haberler üstüne aklıma geldi. geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkan bir kopya olayından sonra, ösym güvenlik işini epey bir abartmış. gazetelerin ve internette okuduğum yorumların yalancısıyım, güvenliği eziyet haline getirmiş. burada terör tehdidi, ölüm riski falan yok; sahtekarlık var. sahtekarlıkla mücadelenin de sınav kapısındaki güvenliği abartmaktan daha iyi yolları olmalı. yüz binlerce gence sıkıntı yaşatmak bana makul görünmüyor.

15 Aralık 2011 Perşembe

İnandırıcı Olmayan Tehditler ve Şike Meselesi

son aylarda gündemde olan şike meselesinde, yürürlükteki kanunların gerektirdiği cezaların, her durumda uygulanabilir olmadığını gördük. şikeyle suçlananlara verilmesi söz konusu olan hapis cezaları, katillerin, tecavüzcülerin aldığı cezaları geçti. böyle olunca, meclis bunun düzeltilmesi için yasada değişiklik yapmak durumunda kaldı. belli ki, caydırıcı olsun diye ağır yapılan cezaların uygulamada nerelere varacağı, kanun çıkartılırken hesap edilememişti.

şikeyle suçlanan kulüplerinin cezalandırılması söz konusu olduğunda da, yine önceden hesap edilemeyen bir durum ortaya çıktı. süper ligin çok sayıda önemli kulübü şikeyle suçlanmaktaydı. suçlananların başında da fenerbahçe geliyordu. federasyonun kara kaplı kitabının şike suçuna öngördüğü ceza küme düşürmeydi. lakin bunun uygulanması, süper lig denen organizasyonu çok büyük bir krize sokacak; bundan futbolun içindeki herkes etkilenecekti. bunun üzerine, federasyon ve kulüpler hep beraber bir çıkış yolu aramaya koyuldular.

resim bu. peki biz bundan ne çıkarabiliriz? bir defa, caydırıcı olsun diye cezaları abartmanın bir işe yaramadığını görüyoruz. aşırıya kaçan cezaların uygulanması, insanların adalet duygusunu zedeleyebiliyor; hatta topluma maddi zarar verebiliyor. bu da kanunların yeniden tartışılması, elden geçirilmesi ihtiyacını doğuruyor ki, bunu yapmanın zorlukları da ortada. ikincisi, uygulanabilir olmayan cezaların caydırıcılığı da yok. eğer suç işleyecek kişi, yasaların öngördüğü cezanın ileride azaltılacağını beklerse, o ceza inandırıcı bir tehdit olmaktan çıkar. yasa, ancak kişinin beklediği ceza oranında caydırıcıdır. dolayısıyla, en baştan makul, uygulanabilir cezalar koymakta fayda var.

kanunları sertleştirip cezaları arttırmak, adil ve verimli bir toplum düzeni kurmada bir yere kadar etkili olabiliyor. bu yüzden, başka seçenekler de ihmal edilmemeli. cezaya yüklenmek yerine, kanunların çiğnenmesini baştan güçleştirecek tedbirler öne çıkarılmalı diye düşünüyorum. mesela futbolda, kulüplerin faalliyetlerinin şeffaflaştırılması, menajerlerin kayıt altına alınması, federasyondan bağımsız bir denetleyici ve düzenleyici kurum kurulması gibi tedbirler düşünülebilir.

konuya şikeden girdik ama, rüşvet, yolsuzluk, vergi kaçakçılığı, kaçak yapılaşma gibi, toplum içinde yaygın olan pek çok sorun şikeye benziyor. inşallah, burada yaşananlar gelecekte başka meselelerde de bize ders olur.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Gelir, Tüketim, Tasarruf ve Vergilendirme

bugün internet sitelerinde yer alan, türkiye'de gelir vergisinin artık harcamalara göre belirleneceğini söyleyen bir haber kafamı karıştırdı. (örneğin: ntvmsnbc'teki haber.) haberde gelir vergisinin yerini harcamalara göre belirlenen bir vergi alacakmış gibi bir hava var. bu olsa çok köklü bir vergi reformu olur; ama öyle damdan düşer gibi olmaz, olmamalı. öte yandan haber yeni "gelir vergisi" yasa tasarısıyla ilgili. demek ki, değişiklik gelir vergisinin yerine alacak bir şey değil. ortada bir çelişki var.

haberdeki detaylar ışığında, ancak şöyle bir mantıklı açıklama geliştirebildim. yapılacak şey, az gelir beyan edenlerin banka hesap hareketlerinin, kredi kartı harcamalarının ve sairenin incelenmesi. maliye bunlara bakarak, insanların bir sene içinde ne kadar "kayıtlı" tüketim harcaması ve tasarruf yaptığını ortaya koyacak. bir insanın tükettiği ve tasarruf ettiği miktarların toplamı onun gelirini vereceğinden, maliyeye beyan ettiği gelir de en az bu toplam kadar olmalı. eğer böyle değilse, bu insan gelirini eksik beyan etmiş demektir. artık maliye bu "sağlama"yı yapıp vergi kaçaklarını tespit edecek, anladığım kadarıyla. tabii, tüketim ve tasarrufların bir kısmı kayıtdışı olduğundan, gelir denetiminin tam olarak etkin bir şekilde yapılamayacağını öngörebiliriz.

peki böyle bir değişiklik tüketimi azaltır, insanları tasarrufa yönlendirir mi? haberde yönlendireceği iddia edilmiş ki, kafa karıştıran yer burası. sanki sadece tüketim harcamalarına vergi geliyor gibi bir değerlendirme yapılmış. oysa, haberde belirtildiği üzere, kişilerin aldıkları evlerin, banka hesaplarının, kredi kartlarının incelenmesi tüketimle beraber tasarrufu da denetim altına alır. zaten mesele gelir denetimiyse, maliye tüketim ve tasarrufu birlikte incelemek zorunda. dolayısıyla, tüketimden kaçınıp tasarruf yaparak vergiden kaçınmak mümkün değil. bu yüzden, tasarrufu teşvik gibi bir şey söz konusu olmaz.

ayrıca, vergi sadece tüketim harcamalarına gelseydi bile, bunun tasarrufu teşvik edeceğinden şüphe edebilirdik. zira tasarruf denen şey, kişinin bugünkü gelirinin bir kısmını yarın tüketmek üzere harcamaması. vergi kalıcı olduğu müddetçe, bugün tüketmeyip tasarruf eden insan, yarın tasarrufunu harcarken yine vergi ödemek durumunda kalacaktır. dolayısıyla, tasarrufunu arttırmak ya da azaltmak suretiyle vergiden kaçınamaz. bu durumda, oranı zaman içinde sabit ve kalıcı bir tüketim vergisinin de tasarruflar üzerinde ciddi bir etkisinin olmamasını bekleriz.

25 Kasım 2011 Cuma

Askere Alınamayacak Kadar Çoklar Mı?

insanların bir bölümü, bir sebeple askere gitmeyi erteler. yaşları otuzu geçtiğinde; işleri gelişmiş, kariyerleri ilerlemiş, çocukları büyümüştür. artık askere gitmeleri daha zordur, ama devlet normalde bununla ilgilenmez. yasal ertelemenin sonuna gelindiğinde, adamı hemen askere alır. bu durumdaki insanların sayısı zaman içinde birikip büyük sayılara ulaştığında ise işler değişir. o zaman bu insanlar örgütlenip kamuoyunda seslerini duyururlar. meclis içinde ve dışında lobi yapmaya başlarlar. sonra hükümet, belki onca insanı hayatlarından koparıp aylarca asker yapmanın zorluğunu görür. belki oy verenlerin taleplerini dikkate alır. belki de yaşı ilerlemiş onbinlerce insanı askere almanın ülkeye yarar getirmeyeceğine ikna olur. neticede, büyük bir kitlenin isteğine kayıtsız kalamaz ve bedelli askerlik çıkarır. türkiye'de çeşitli vesilelerle birkaç defa oldu bu.

burada anahtar nokta, büyük olmak. bedelli isteyen büyük bir kitle olduğu sürece gelecekte de bu uygulamayı görebiliriz. ayrıca, bugün bedelliden faydalanamayan bazı insanların, bunu tahmin ederek askerliklerini ertelemelerini de bekleyebiliriz ki, bu da büyük kitle oluşmasına yardım eder. peki büyük bir kitlenin yeniden birikmesi ne kadar zaman alır? bu bir defa, bugünkü uygulamadan kaç kişinin faydalanacağına bağlı. bedelliden çok kişi faydalanırsa, kitlenin yeniden birikmesi çok zaman alacağından, bir sonraki bedelli daha geç gelir. lakin, hükümetin bedelli için yaş sınırını 30, ödenecek miktarı da 30 bin lira olarak belirlemesini dikkate alınca, bedelli taleplerinin yeniden dillendirileceği günler yakındır gibi geliyor bana. elbette önümüzdeki dönemde hükümetin askerlikte başka bazı değişiklikler yapıp yapmayacağı da önemli. örneğin, ordunun profesyonelleşmesiyle beraber askerlik süreleri kısalır, şartlar iyileşirse, belki de askerliğini erteleyenlerin sayısı seneden seneye azalır. öyle olur da, yeterince büyük bir kitle birikmezse, belki bir daha hiç bedelli görmeyiz.

bu konuda devletin en büyük avantajı, insanların yeterince iyi organize olup kararlarında eşgüdüm sağlayamaması. devlet buna kanunlar yoluyla engel olabiliyor. dolayısıyla, insanların askerliklerini işbirliği içinde erteleterek, askerlik yapmayan kitleyi bilinçli bir şekilde büyütme gibi bir imkanları yok. öyle olsa devlet bedelliyle falan başa çıkamaz, profesyonel orduya geçmek zorunda kalırdı herhalde.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Türkçe Karakter

ingilizce klavye kullandığım için bugüne kadarki blog postalarım türkçe karakter yönünden özürlüydüler. son senelerde yazılı bir metindeki karakterleri türkçe’ye çeviren yazılımlar çıkmaya başlamıştı. geçenlerde kullandığım bir yazılımdan gayet memnu kaldım. hem kullanımı kolay, hem de çeviriyi iyi yapıyor. son postada onu kullandım. bundan sonra da kullanma niyetindeyim. ihtiyacı olanlar için, web sitesine ve google chrome eklentisine linkler şurada: web, chrome.

Yahudi İktisat Tarihi ve Meslek Seçimi

yahudiler tarihsel olarak daha çok, ticaret, finans, zanaat, bilim gibi alanlarda faaliyet gösteren bir millet. yahudi denince aklımıza sarraf, tüccar, banker geliyor; ama çiftçi, işçi, asker falan gelmiyor. peki yahudilerin belli mesleklerde yoğunlaşmalarının, onlarla özdeşleşmelerinin sebebi ne? bu postada, bu soruya bir cevap ortaya koymaya çalışan bir makaleden bahsedeceğim. maristella botticini ve zvi eckstein tarafından yazılan makalenin başlığı "jewish occupational selection: education, restrictions, or minorities?". 2005'te journal of economic history'de yayınlanmış. (bu da linki.)

makale öncelikle, bugüne kadar bu soruya cevap olarak ortaya konmuş tezlerin yetersiz olduğunu söylüyor. zira bu tezler, yahudilerin köy yaşamından kent yaşamına geçip topraktan kopmaya başladıkları dönemlerdeki gerçeklerle tutarlı değil. bunlardan en çok kabul göreni, yahudilerin azınlık durumunda oldukları toplumlarda çeşitli kısıtlama ve yasaklara maruz kaldıkları; bu yüzden, toprak satın alıp tarım yapamadıkları tezi. ortaya atılan bir diğer tez ise, azınlık olarak kültürel benliklerini korumaya çalışan yahudilerin; daha yakın olup aralarındaki bağları güçlü tutmak için, şehirlerde bir arada yaşayıp birkaç meslekte toplandıkları yönünde. oysa, yahudiler de sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllara kadar, diğer toplumlar gibi büyük ölçüde tarımla uğraşan bir toplum. değişim bu dönemde, bugünkü ortadoğu'da başlıyor. bu aynı zamanda, islam devletinin fetihlerle genişlediği, yahudilerin yaşadığı bölgeleri topraklarına kattığı dönem. abbasi hanedanının hüküm sürdüğü bu dönemde yahudiler, herhangi bir mesleki zorlama, yasak ya da kısıtlamayla karşılaşmıyorlar. dolayısıyla, meslek değişiminin sebebi, birinci tezdeki gibi, devletin zorlaması olamaz. ikinci tez ise, o tarihe kadar tarımsal bir yapı etrafında birleşmiş yahudilerin yavaş yavaş bundan kopup şehirlerde ayrı bir toplumsal yapı kurmalarını açıklamakta yetersiz. (elbette, makale bu tezlerin tamamen yanlış olduğunu söylemiyor. daha sonraki yüzyıllarda, avrupa'da gerçekten yahudilere yönelik baskı ve kısıtlamalar var. bunların da o dönemlerde önemli etkisi olmuş olmalı.)

peki botticini ve eckstein'ın tezi ne? bu iki yazara göre, değişimi başlatan gelişme, abbasi devletinin altın çağlarını yaşadığı söz konusu dönemde büyüyüp gelişen şehirlerde, ticaret ve zanaatle ilgili mesleklere talebin artması. bunlar, okuma-yazma, sayı sayma, hesap yapma gibi temel bilgi ve becerileri gerektiren meslekler. o dönemde, yahudilerin temel egitim düzeyleri de, diğer tarım toplumlarının üzerinde. bu da yahudilere bu yeni iş fırsatlarından yararlanmada, diğer toplumlara göre avantaj sağlıyor. getirisi artmış olan bu mesleklere yönelen yahudiler, sonuçta tarımı bırakıp şehirlere göç ediyorlar. böylece, tam da klasik iktisat teorisinin tahmin edeceği gibi, mukayeseli üstünlüklerinin olduğu mesleklerde uzmanlaşmaya başlıyorlar. (daha sonraları, ticari faaliyetleri ve ilişkileri dünyaya yayılmalarını da kolaylaştırıyor.)

peki o ana kadar tarımla uğraşan yahudilerin eğitim düzeylerinin diğer tarım toplumlarından daha yüksek olması nasıl açıklanıyor? mesela yahudi gençler, kendilerine bir şey öğretmeye çalışanlara, bunlar gerçek hayatta tarlada çapa yaparken bizim ne işimize yarayacak diye sormamışlar mı? herhalde soramamışlar. çünkü bu onlara dini bir zorunluluk olarak dayatılmış. makalede m.ö. 2. yüzyıldan itibaren yahudi toplumunda yaşanan dini ve toplumsal gelişmeler ve akabinde eğitim seviyesinin yükselmesi, deliller sunularak ayrıntılı biçimde anlatılmış. bunları merak edenleri makaleye yönlendireceğim.

peki tüm bunlardan biz ne sonuç çıkartabiliriz? birincisi, mukayeseli üstünlükler doğrultusunda uzmanlaşmanın bir topluma önemli katkı sağladığını söyleyebiliriz. ikincisi, genel eğitim düzeyinin mukayeseli üstünlükleri belirleyen etmenlerden biri olduğunu görebiliriz. ayrıca, daha yüksek eğitim düzeyi gerektiren ve daha güçlü ekonomik bağlar oluşturan alanlarda uzmanlaşmanın, uzun dönemli ve kalıcı faydalarının olduğuna da dikkat etmek lazım.

yalnız gözden kaçırmamamız gereken bir gerçek daha var. o da yirminci yüzyılda israil devleti kurulana kadar, yahudilerin yüzyıllar boyunca başka milletlerin egemen olduğu ülkelerde azınlık konumunda yaşamaları. bu her ne kadar onlar için siyasi açıdan kötü bir durum da olsa, ekonomik açıdan uzmanlaşmalarına yardımcı olduğu için avantajlı şey. bu açıdan bakınca, yahudileri bir ülkede toplamak için israil gibi bir devlet kurmaları, siyasi bir amaç uğruna ekonomik çıkarlardan feragat etmeleri anlamına geliyor. bir ülke uluslararası ticaret yoluyla da uzmanlaşmadan faydalanabilir; lakin ülkelerarası ticareti mümkün olmayan mal ve hizmetler var olduğundan, bütünüyle uzmanlaşamaz. en basitinden, günümüzde kadın-erkek bütün israilli gençler, uzunca bir süre askerlik yapmak zorundalar. bunun daha çiftçisi var, vasıfsız işçisi var, çöpçüsü var, garsonu var. bir ülkenin bunların hepsine ihtiyacı var. bu da uzmanlaşmayı sınırlayacak bir faktör.

27 Ekim 2011 Perşembe

ABD’de Gelir Eşitsizliği

once abd hukumetinin bir raporu uzun donemde abd’de gelir esitliginin arttigini ortaya koymus. ozellikle en zengin %1’in geliri son 30 yilda almis basini gitmis. the economist’in hazirladigi grafik asagida.

sonra greg mankiw blogunda, “ama 2007’den sonra en zengin %1 ve %0.1’in gelirleri ortancanin gelirine gore cok daha buyuk oranda azaldi” demis. alintilayalim:

According to the most recent IRS data, between 2007 and 2009, the 99th percentile income (AGI, not inflation-adjusted) fell from $410,096 to $343,927.  The 99.9th percentile income fell from $2,155,365  to $1,432,890.  During the same period, median income fell from $32,879 to $32,396.

mankiw’e gore bunun sebebi, zenginlerin gelirlerinin ortalama insana gore daha riskli olmasi. zaten yukaridaki grafikteki mavi cizgideki sert ve buyuk inis cikislar da bu aciklamayla tutarli. grafik 2007’den sonra devam etse, mavi cizgide takriben 300 seviyelerine kadar buyuk bir dusus gorunecek. tabii uzun vadeli trend, hala gelir esitsizliginin uzun yillar boyunca arttigini gosteriyor.

ortaya konulan veriler, birbirini tamamliyor; uzun ve kisa vadeli iki farkli sablon ortaya koyuyor. bu da pek cok iktisadi meselede oldugu gibi, gelir dagiliminda da, uzun ve kisa vadeli degisimleri anlamak icin farkli bakis acilari gerektigini gosteriyor. demek ki neymis? gordugumuzu yorumlarken, secilen zaman periyoduna dikkat etmemiz lazimmis.