7 Ağustos 2015 Cuma

Gıdada korumacılıkla nereye kadar?

gıda fiyatlarının genel enflasyonun üzerinde artması, yani gıdanın diğer şeylere göre nispeten pahalılaşması türkiye'nin önemli sorunlarından biri. vatandaşın tüketim sepetinde gıdanın payı yüksek (tuik enflasyonda %25 ağırlık veriyor), alt gelir gruplarında daha da yüksek. son zamanlarda da kırmızı et fiyatları almış yürümüş. businessht internet sitesinde bununla ilgili bir haber vardı. twitter'da da paylaştım ama, çok cevherler olduğu için şurada da iki satır yazmadan edemedim.

haberden ne öğreniyoruz? bir defa, talep artıyormuş ama arz artamıyormuş. anladığım, oldukça inelastik (esneksiz) bir arz eğrisi var. talep artınca, dengeleyecek ithalat da olmadığı için fiyat uçuyor. bunun bir anlamı, arz tarafında birileri (üretici, aracı, satıcı ya da hepsi) ciddi kar ediyor.

talep tarafında ise, dengede arz talebe eşit olacağı için, sadece oluşan yeni yüksek fiyatı ödeyen insanlar eti alabiliyor. kim bu insanlar? habere göre turistler bunlardan bir grup. yani ithal etmediğimiz gibi, bir anlamda et ihraç ediyoruz. ingilizin bizim etimizi antalya'da ya da londra'da yemesinin bir farkı yok çünkü. iki durumda da vatandaşımızın bazısı bu yüzden et alamıyor. ayrıca yaklaşan kurban bayramının da etkisi var deniyor. yani et alan (ya da alacak) diğer bir grup, kurban kesecek olanlar. bunlar da toplumun nispeten varlıklı kesimi. diğerleri onların keseceği kurbanı bekleyecek.

bu arada, fakirdir çoğu, et alamaz diye burada bahsedilmemiş olabilir; gelen suriyelilerin de gıda fiyatlarına etkisi vardır muhakkak. zira sayıları az değil; 2 milyon olsa türkiye nüfusuna oranla yaklaşık  yüzde 2.5 yapar. bu kadar insan birkaç sene içinde geldiğine göre, gıda arzı esnek de değilse (ki öyle görünüyor), gıda fiyatlarına bir hayli etki yapmıştır. merkez bankasının yakından ilgileneceği bir konu aslında ama, bu konuda bir çalışma görmedim. konunun hassasiyeti sebebiyle olabilir.

ilginçtir, et fiyatları neden artıyor, ne yapılmalı diye fikri sorulanlar sektör temsilcileri. onlar da tabii ithalat serbest bırakılsın dememişler. ya ne demişler? girdi maliyetlerinin (yem, mazot falan) ucuzlamasını istemişler. yükselen fiyatlar, artan karlar daha çok üretmeyi teşvik etmiyor, üstüne girdi maliyetleri de aşağı çekilecek. kim çekecek? tabii ki devlet. nasıl? başka kaynak olmadığına göre vatandaşın vergisiyle. oldu! kaldı ki mazotun fiyatıysa dert, son bir senede petrol fiyatlarıyla beraber o da düştü; pek bir faydası olmamış. hiç devlet desteğinin dara maliyetine (deadweight loss) falan girmiyorum bile.

bir de büyükbaş değil, küçükbaş üretmemiz lazım diye görüşler var haberde. normalde piyasa ekonomisinde neyin ne kadar üretileceği, fiyat mekanizması sayesinde piyasa koşullarında belirlenir. fiyat mekanizması işliyorsa (ki parasını vermeye hazır olduğu halde istediği eti alamayan insanlar olduğunu sanmıyorum) bunlar çok sağlam argümanlar gibi gelmedi bana. yok bilmediğimiz bir sebep (devlet politikası, eksik rekabet vs.) nispi fiyatları bozup üretimi verimsiz bir tarafa yönlendiriyorsa, bunun da çözümü o sebebi ortadan kaldırmak olur.

belkı en önemli nokta, ithalat çözüm değil denmiş. niye değil? bir defa vatandaşa ucuz gıda sağlar, refahını artırır. ikincisi, içerde rekabeti artırır; üreticiyi daha verimli olmaya zorlar. üçüncüsü, gıda fiyatlarına istikrar sağlar. böylece merkez bankasına daha az maliyetle (büyümeden daha az feragat ederek) enflasyonu düşürme imkanı verir. bir de, türkiye işgücü piyasası koşullarında gıda fiyatlarının ücretler üzerinden reel işgücü maliyetlerine ne derece etkisi vardır bilmiyorum ama, ekonomi genelinde işverenlere dahi faydası olabilir. sonuç olarak, çözüm olmayan bir şey varsa, bugüne kadar uygulanan korumacılık gibi duruyor.

özetle, serbest piyasa, rekabet, açık ekonomi diyorum. o noktaya da geleceğiz er ya da geç. zira bunlardan faydalanacak kesim geri kalandan çok daha büyük.

19 Temmuz 2015 Pazar

Bir işgücü bilmecesi

bilmeceden kastımız, verilerde görülen ama sebebi çözülemeyen, kafa kurcalayan şey. bundan bir süre önce betam bir araştırma makalesi yayımladı; düşük büyüme olağanüstü istihdam artışı diye. özetle diyorlar ki, 2011'den beri türkiye'de istihdam büyümeden daha fazla artıyor. bu da demek oluyor ki emek verimliliği düşüyor. hakikaten de öyle. aşağıdaki grafiği ve sonrakileri, tuik verilerini kullanarak ben çizdim, daha açık görülmesi için.
2009'daki gsyh küçülmesi döneminde çok fazla gerilemeyen istihdam, daha sonra hız kesmeden büyümüş. (makalede daha fazla önem verildiği için tarım dışı istihdama baktım. ama toplama da baksak, o da anlatmak istediğimizi destekliyor.) 2009'da ekonomi daralırken istihdamın hemen hemen değişmemesi kendini üretkenlik düşüşü olarak göstermiş. enteresandır, insan küçülme döneminde atıl kalan işgücücünün daha sonra bir süre istihdam artışına ket vurmasını bekliyor, ama öyle olmamış. istihdam 2009'dan sonra hemen artmış. 2010-11 yıllarında %9'lara ulaşan gsyh büyümesinin katkısıyla aynı dönemde işgücü üretkenliği de düşmüş. sonrasında ise büyüme hız kesmiş ama istihdam artışı aynen devam etmiş; bunun işaret ettiği, işçi üretkenliğinde düşüş.
tabii insan şaşırıyor, üretkenlik düşerken firmalar neden aynı hızla insan istihdam etsinler? makale de ona dikkat çekmiş zaten. bu konuda fazla bir araştırma yok ama, istihdam teşvikleri işgücü maliyetlerini düşürmüş olabilir denmiş. ben de bunun üzerine hakikaten var mı acaba böyle bir durum diye tuik'in saatlik işgücü maliyeti endeksine baktım. tarım dışı sektörlerin önemli bölümünü kapsayan bu endeks, kazanç (ücret, ikramiye vb.) ve kazanç dışından (sgk primi, kıdem tazminatı vs.) oluşan maliyetlerin seyrini gösteriyor. bu endekse göre 2007'den beri işgücü maliyetleri yıllık ortalama %11 civarında artmış. bu da enflasyonun %7 civarında olduğu ülkede %4 gibi senelik reel artış demek.

grafik olarak göstermek istersek aşağıdaki gibi bir şey çıkıyor. burada tarım dışı gsyh deflatörü kullanarak hesapladığım reel saatlik işgücü maliyet endeksini görüyoruz. buna göre işgücü maliyetinde azalış şöyle dursun ciddi bir artış var. işgücü üretkenliği artmazken maliyetin artması ve buna paralel olarak istihdamın da yükselmesi kafa karıştırıcı bir durum.
maliyet endeksinin saatlik, hesapladığımız üretkenlik göstergesinin işçi başına olduğunu dikkate alırsak, acaba saatlik üretkenlikte  bir artış olmuş olabilir mi diye düşünebiliriz. ancak maliyet ve üretkenlik göstergeleri arasındaki farkın büyüklüğü bununla açıklanamayacak kadar fazla gibi duruyor. yine de veri varsa kontrol etmek lazım. yanıtını aradığımız soru: işçiler zaman içinde daha az saat çalışarak mı bu üretimi yapmışlar?

şimdi grafiklere boğup yazıyı uzatmayayım. oecd'den bulduğum, çalışan başına yıllık çalışma saatleri verisi 2007-2013 arasında işçilerin yıllık çalışma saatlerinin %4 kadar azaldığını söylüyor. tuik'in yayımladığı sanayi ve ticaret-hizmet sektörleri için üretim girdi endeksleriyse çalışma saatlerinde artışa işaret ediyor. yani oecd verisini bile dikkate alsak, çalışma saatlerindeki değişim, üretkenlikle maliyet artışı arasındaki farkın ancak küçük bir bölümünü açıklayabiliyor.

özetle, tekrarlarsak, veriler işgücü üretkenliğinin son senelerde artmazken işgücü maliyetinin arttığını ve buna paralel olarak istihdamın da yükseldiğini gösteriyor. belki ilginç bir sebebi vardır, belki de kısa vadede tesadüfen ortaya çıkmış bir anomalıdır. bilemedim.

5 Temmuz 2015 Pazar

Korumacılık iyi bir şey değil

devletin üreticiyi koruması çok makul geliyor değil mi? bir şey (belki şeker pancarı, et; belki televizyon, telefon) üretmek isteyen insanlar var. devlet de bunları destekliyor. bu sayede ülkenin işadamı yatırım yapıyor, işçisi çalışıyor; malı vatandaşına satınca para içeride kalıyor, dışarıya satınca ülkeye döviz geliyor; ülke zenginleşiyor, açıklar kapanıyor falan. bunları yapacağını söyleyen kimseyi sorgulamak, gerekirse ona karşı çıkmak kolay değil. 

koruma çeşitli şekiller alabiliyor: üretim teşvikleri (sübvansiyon, vergi indirimi, arazi tahsisi vs.), iç rekabetten koruma (yasal tekeller, regülasyon), dış rekabetten koruma (gümrük tarifeleri, kotalar, ihracat teşvikleri) ve benzerleri. ahbap-çavuş kapitalizmi denen, birinin akrabasını zengin etmek için yapılan uygulamaları bir kenara bıraksak; sadece salih niyetle uygulanan politikalara baksak bile, açık ya da örtülü çokça israf görürüz.

bir defa şunu sorgulamamız lazım. bir iş alanı karlıysa, yatırımların getirisi yüksekse, neden bir de üzerine devletin desteği gerekir? değilse, devlet niye kötü yatırımları, ayakta duramayan işletmeleri desteklesin? sağlanacak her tür desteğin, doğrudan ya da dolaylı yoldan başka vatandaşlar tarafından üstlenilecek bir maliyeti olduğuna göre, politika ancak geçerli ortak bir amaca hizmet ediyorsa ve ortada uygulanabilir daha iyi bir alternatif yoksa iktisadi yönden anlamlıdır.

yatırım yapmak, istihdam yaratmak tek başına kamu desteğini haklı çıkarmaz. kazma kürek satın alıp iki işçi tutsak ve boş bir arazide çukur kazıp doldursak; yatırım yapmış, istihdam yaratmış, milli gelire kağıt üzerinde katkı yapmış oluruz. devlet buna arazi tahsis edip para verse görünüşte yatırımı, istihdamı teşvik eder; ama gerçekte hepimizin vergilerini çarçur eder. oysa doğalgaz borusu döşemek söz konusu olduğunda çukur kazmak çok faydalı bir iştir ve herhangi bir desteğe gerek kalmadan gerçekleştirilir. ne yazık ki gerçekte israflar şu hayali çukur kazma örneğindeki kadar bariz değil. geçenlerde üzerine yazdığım elektronikte devlet koruması örneğinde olduğu gibi, yüksek teknoloji içeren ürün üretmek gibi önemli ve kamunun fayda sağlayabileceği alanlarda dahi yanlış politika uygulanabilir (bakınız, o yazı).

bi diğer sorun, mikro ölçekli politikaların (GSYH büyümesi, işsizlik, cari açık gibi) makroekonomik meselelere çözüm olmasının beklenmesi. gözden kaçan şu ki, firmalar ülkedeki sermayeyi, emeği ve bilhassa da nitelikli emeği kendilerine çekmek için rekabet halindedir. dolayısıyla sanayi politikası bir grubun diğerlerinin aleyhine desteklenmesi anlamını taşır. desteklenen sektörün büyümesi; ekonominin tamamının da büyüyeceği, istihdamın artacağı, dış açıkların azalacağı anlamına gelmez. mikroekonomik politikaların verimlilik gibi ekonomik, bölgesel eşitsizliklerin azaltılması gibi politik, savunma sanayiinin geliştirilmesi gibi askeri stratejik gerekçeleri olabilir; ve bu gerekçeler çerçevesinde gerekliliklerinin tartışılması gerekir.

makro sorunlar; nitelikli işgücünün, tasarrufun, yabancı yatırımın çoğaltılması gibi, tüm üreticilerin faydalandığı kaynak havuzunu genişletecek makroekonomik politikalarla çözülebilir. bu doğrultuda, eğitime ve bilimsel araştırmaya yapılan yatırımlar uzun vadede üretkenliği artırır. hukuka güvenin sağlanması, hem iç hem dış yatırımcının türkiye'de güvenle iş yapmasını sağlar; yatırımı çoğaltır. ülkede barış ve huzurun tesisi, bilhassa ülkenin doğusuna hiçbir teşvikin yapamayacağı katkıyı yapar. mikro ölçekte tekellerin önüne geçilmesi, piyasaların serbestleştirilmesi; kamuda vergi sisteminin düzeltilmesi; makroekonomide istikrarın sağlanması ülke çapında verimliliği artırır.

özetle, herkesin faydasına olacak o kadar çok iş var ki, devlet korumacılığı bırakıp onlara odaklansa kafi.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Güney Kore olamama vergisi

geçenlerde ekonomi bakanı elektronik ürünlere ek vergiler konacağını, bunların ticaretine kısıtlamalar getirileceğini duyurmuştu (misal: hürriyet'in haberi). sebep yerli üreticinin ithal ürünlerle rekabet edememesi. bir takım gerekçeler de sunulmuş, anti-damping gibi. yani, yabancı şirketler rekabeti bozucu hareketlerde bulunuyor, ya da onların devletleri şirketlerine destek çıkıyor, bu yüzden haksız rekabet ortaya çıkıyor demek isteniyor. geçerli olan-olmayan başka gerekçeler de vardır muhakkak korumacılığa destek çıkan.

benim aklıma ise şu geliyor: ülkemizin bilim ve teknoloji altyapısıyla (eğitim sistemi, akademik kurumları, ar-ge faaliyetleri vs.) gelişmiş ülkeler arasında dağlar kadar fark varken, damping midir asıl sorun yaratan?

bunu düşünürken zamanında bir vesileyle yaptığım aşağıdaki grafik geldi aklıma. ortaöğretimdeki öğrencilerin temel becerilerinin uluslararası karşılaştırmasını yapmayı sağlayan pisa testlerinde, oecd ülkelerinin durumunu görüyoruz burada. güney kore, japonya ve finlandiya tepede; yani samsung, sony ve nokia'yı çıkaran ülkeler. biz dipteyiz. abd de nispeten başarısız ama onlar beyin göçüyle kapatıyorlar herhalde arayı.





pisa testi eğitimin kalitesini yansıtan bir gösterge. bunun dışında, ortalama eğitim süresi, üniversite eğitimi görmüş insan oranı, nitelikli akademik makale ve patent sayısı gibi çok sayıda istatistik gösterebiliriz ülkemizin durumunun parlak olmadığını anlatmak için. yeterince bilim yapamayan bir ülkenin firmalarının teknolojik ürünlerde rekabetçi olmamaları da şaşırtıcı değil.

elbette bu istatistikleri düzeltecek eğitim-bilim-teknoloji politikaları bizi gelişmiş ülkeler düzeyine uzun vadede (belki bir 30 senede) getirebilir. o arada hiç teknolojik ürün üretemeyiz diye bir şey yok. ülkenin mevcut kaynaklarıyla bile, girişimciler çıkıp başarılı ürünler ortaya koyabilirler. ancak, genel bir teknolojik atılım için makro düzeyde bir gelişim sağlamalıyız. son haberlerde gördüğümüz türden etkisi belli sektörlerle sınırlı mikro politikaların, hele rekabetçiliği teşvik etmek yerine caydırarak, bunu sağlayamayacağı açık.

sonuç olarak, maliyeti hepimize yansıyacak, faydası büyük ölçüde korunan firmalarla sınırlı kalacak, muhtemelen kaynak israfına yol açacak ve belki çok uzun süre yürürlükte kalacak korumacı bir devlet müdahalesiyle karşı karşıyayız. dikkat!

(korumacılık üzerine daha detaylı yazasım var zamanım olursa. bakalım, kısmet...)

4 Haziran 2015 Perşembe

Bazı insanlar neden oy vermez?

birkaç sebebi olabilir. bir, kişi bencil hareket etmiştir. bir oyunun seçim sonucuna zerre kadar etki etmeyeceğini dikkate almış; o yüzden o gün sandık başına gitme zahmetine katlanmamıştır. oy kullanmayanlara verilen ceza (kanuna göre 20 lira gibi bir şey) bu insanları sandığa gitmeye teşvik edebilir. lakin, istemeyen adamı zorla sandığa götürmenin ne faydası var tartışılır.

iki, a ya da b partisine oy vermesinin daha iyi bir sonuca hizmet edeceğini düşünmemiştir. belki ikisini de aynı görüyordur (misal, bunlar hep aynı düzenin partisi gibi); belki vereceği oyun sağlayacağı avantajlar ve dezavantajlar birbirini götürüyordur (misal, a partisi kazanırsa daha özgür oluruz, ama ekonomi bozulur gibi.); belki de seçime katılan hiçbir parti kendi siyasi görüşünü yeterince temsil etmiyordur (misal, adam ifla olmaz bir libertaryen, anarşist ya da komünist olabilir.)

üç, kendisi gibi düşünen bir grup insanla beraber seçimleri protesto ediyordur. bunun da (seçimleri adil bulmamak gibi) çeşitli sebepleri olabilir. protesto ciddi boyutlara ulaşırsa, seçimi kazanan parti için meşruiyet problemi yaratabileceğinden, örgütlü protesto yeri geldiginde gayet güçlü bir siyasi irade beyanıdır.

benim aklıma gelen başlıca gerekçeler bunlar.

28 Mart 2015 Cumartesi

Peki bunlar hayatta ne işimize yarayacak?

bunu öğrenmek istemiyorum diye düşündüğüm çok olmuştur. misal, ortaokuldaki beden eğitimi dersinde el-baş amudu diye bir şey öğretmeye çalışıyorlardı. müfredata koymasalar, o şekilde durmayı öğrenmek şöyle dursun, aklıma bile gelmez öyle bir duruş. ne işe yarar onu da bilmiyorum, ama sporcu bünyelere bir egzersiz olarak bir faydası vardır belki. birine istemediği bir şeyi zorla öğretmeye çalışmak hoş bir şey değil, lakin eğitim sistemimiz buna aldırış etmiyor. kimi matematik öğrenmez istemiyor, kimi beden eğitimi hareketleri, din kültürü, felsefe, fizik, edebiyat ve saire. 

öte yandan, geriye dönüp baktığımda, faydasını bilmeden (severek ya da sevmeyerek) öğrendiğim pek çok şey de doğrudan ya da dolaylı bir işime yaramıştır. türev mesela. matematik; bulmaca, oyun gibi bir şeydi ve bu yüzden güzeldi ben öğrenirken, ama asıl faydasını mesleğimi öğrenirken gördüm.
ne işimize yarayacak diye bilmeden öğrendiğimiz, ama sonra bir faydası dokunabilen şeyleri üç gruba topladım.

birincisi, temel bilgi ve beceriler kazandıran şeyler. havuz problemleri zihinsel, beden eğitimi hareketleri fiziksel beceriler kazandırıp geliştiriyor (herhalde). tarih, edebiyat, din kültürü dersleri ileride genel kültür olacak bir sürü şey öğretiyor. mühendis, asker ya da öğretmen olan biri, mesleğine göre bu bilgi ve becerilerden bazısını doğrudan kullanıyor. diğerleri ise hayatta hiç beklenmedik bir anda bir işe yarayabiliyor. basit bir çizim yapmak gerektiğinde, çöp adamdan iyisini yapabilmek, çizime az biraz perspektif verebilmek fena bir şey değil. 

ikincisi, uzmanlık için öğrenilmesi gerekli şeyler. bir şeyi derinlemesine öğrenirken; çok gerekli görünmeyen, muhtemelen çoğu hiç karşımıza çıkmayacak bir sürü şey de öğreniyoruz. iktisadin, istatistiğin ve ekonometrinin ve sairenin teorisini ıcığına cıcığına kadar bilmeden de iktisatçı/ekonomist olarak bir iş tutulabilir. lakin bu şeyler yeri gelir fark yaratır. 

üçüncüsü, becerilerin işaretini veren şeyler. misal, bir bankaya iş başvurusunda bulunan genetik bölümü mezunu bir genç; ilgili bir eğitim almamış ve tecrübesi de yok. yine de aldığı eğitim ve derecesine bakarak; akıllı biri olduğu, analitik düşünme yeteneği bulunduğu, uygun bir iş verilirse rahatlıkla öğreneceği gibi sonuçlar çıkartılabilir. bu durumda aldığı dersler mesleğinde bir işe yaramaz; ama onları başarıyla bitirmiş olması onu işe sokabilir.  

özetle, öğrendiklerimiz sandığımızdan çok işe yarıyor. elbette bu her şeyi öğrenelim demek değil. insanın kapasitesi, zamanı, öğrenmeye ilgisi vs. sınırlı. dolayısıyla, bir öncelik sıralaması yapmak ve ne öğrenileceğini seçmek lazım. mümkünse de bunu milli eğitim kafasına göre yapıp dayatmasın.

29 Ocak 2014 Çarşamba

faiz artırımı: bir de buradan yakın

bu blogun tarihinde bir ilki yapıyorum ve sıcağı sıcağına güncel bir konuda yazı yazıyorum. merkez bankası bu geceki para politikası toplantısında kallavi bir faiz artırımına karar verdi. (karar duyurusu burada) ayrıca, daha önce yaklaşık 88 parametre ve değişkenden oluşan para politikası biraz daha sadeleşti. ayrıntıları kenara koyarsak, anlaşılan o ki türkiye'de kısa vadeli faizler bundan sonra %10 artı/eksi 2% aralığında olacak. herhalde bir süre %10'un üzerinde seyreder, türk lirası stabilize olunca aşağı çekilir. kısa vadeli faizleri %12'ye kadar çekebilecek böyle bir adım herhalde faiz artırımı bekleyenlerin çoğunu, en azından şimdilik tatmin eder.

burada faiz artırımının makroekonomik etkileri üzerine yazacak değilim. zira bu blogun işlevi bu değil. hem bunu benden iyi analiz edip yazacak çokça insan var. benim dikkatimi çeken başka hususlar var. onlara kısaca değinmek istedim.

birincisi, merkez bankasının bir hafta arayla iki toplantı yapıp birbiriyle fevkalade çelişen iki karar alması dikkat çekici. ilk kararda faizler normal günlerde %8'i bile göremezken, şimdi %8'in altına düşmeyecek bile. arada dolar kuru fırlayıp neredeyse 2.40 olmuş olsa bile, bu kadar fark ilginç. para politikası kurulu üyeleri aniden aydınlanıp 180 derece çark etmemişlerse, başka bir şey olmalı. belki merkez bankası faiz artırımına hep taraftardı, ama hükümeti ikna etmek için doların fırlaması gerekiyordu. öyle olup olmadığını, bakanların ve başbakanın bundan sonraki beyanatından anlarız.

ikinci nokta ise, faiz artırımında bir ahlaki tehlike (moral hazard) gözüme çarpıyor. yani türkiye'de bir takım insanlar dövizle borçlanıyor; dövizde açık pozisyon alıyor. bunlar dolar düştükçe kar yazıyorlar. dolar artınca ise merkez bankası baskılara dayanamayarak müdahale edip (fazla) zarar etmekten onları kurtarıyor. yani işler iyiyken kar fırsatı sınırsız, kötüyken zarar riski sınırlı. bu uzun vade ekonomideki aktörleri dövizle daha çok borçlanmaya teşvik edecek bir şey. bu da ülkenin kırılganlığını artırıp bir sarmal halinde dövize müdahale gereksinimini daha da yükseltir. yani amerika'daki krizde yaşanan, zor duruma düştüğünde batmasına izin verilemeyen kurumların (abd örneğinde bankaların) topluma yük olmasını anlatan, "too big to fail" olgusuna benzer bir durum var burada. bu yüzden, politika yapıcılarının özel sektörün üstlendiği döviz riskleri konusuna el atmalarında fayda olacaktır diye düşünüyorum. zaten bir buna, bir de faiz riskerine el atılsa, cari açıkla da ilgili risklerin büyük bölümü ortadan kalkar herhalde.

neyse, güncel yazı kısa olur diyelim...

12 Ekim 2013 Cumartesi

Hala faiz dışı fazla vermemiz gerekiyor mu?

haftaiçi yayımlanan orta vadeli programı incelerken dikkatimi çekti. kamu kesiminin  2016'ya kadar her sene %2'in üzerinde faiz dışı fazla vermesi öngörülmüş. reel gsyh büyümesinin aynı dönemde kademeli olarak %5'e yaklaşacağı tahmin edilmiş. bir reel faiz tahmini yok ama, mesela 10 yıllık devlet tahvilleri üzerindeki reel faiz normal şartlarda %5'in çok altında olacaktır. şimdi niye bunlara bakıyorum? kamunun borçluluğunun bir kriteri olan kamu borcu/gsyh oranının zaman içerisindeki seyrini, faiz dışı fazla, faizler ve gsyh büyümesi belirler. faiz dışı fazlanın artması, faizlerin düşmesi, büyümenin hızlanması, oranı aşağı çeker. nitekim, programda bunlar doğrultusunda oranın zaman içerisinde düşeceği öngörülmüş. 2012 yılında kamu borcu/gsyh oranı %36.2 seviyesindeyken, bunun 2016'da %30'a kadar gelmesi hedeflenmiş ya da tahmin edilmiş. sonrası henüz belli değil.

2001 krizi sonrasında bu oran, imf verilerine göre %78'e yaklaşmıştı. o dönemde türkiye'nin borcunu ödeyip ödeyemeyeceği tartışılıyordu. sonra gerek yüksek büyüme, gerekse faiz dışı fazla verilmesi borcu milli gelire göre aşağı çekti. şimdi burada bana biraz, zamanında sütten ağzımız yandı, şimdi yoğurdu üfleyerek yiyoruz gibi geldi. zira mevcut seviyeler hiç de borcun risk oluşturduğu seviyeler değil. normal zamanlarda genellikle bu oranın %60'ın altında (mesela maastricht kriterlerinde böyle) olması arzu edilen bir şeydir. türkiye bu noktanın bir hayli uzağında. başka ülkelerle karşılaştırınca da, (şimdi yazıyı sayılara boğmayayım) türkiye'nin durumu gayet iyi görünüyor.

gelmek istediğim nokta, hükümet niye hala faiz dışı fazla verme ihtiyacı duyuyor anlamış değilim. tamam, açık da vermesin, bir daha 90'lara dönme riski yaşamayalım da, %0 faiz dışı fazlanın nesi kötü mesela? öngörülen büyüme ve reel faiz oranlarıyla, faiz dışı fazla %0 bile olsa, kamu borcu/gsyh oranı yavaş da olsa aşağı gider zaten. hal böyleyken, mesela istihdam ve yatırımı teşvik edecek şekilde vergilerde biraz indirim yapılsa fena mı olur?

(bu arada, cari açık konusunda endişelenenler için: kamu tasarruflarıyla özel tasarruflar ve cari açık arasındaki ilişki çok basit değil. şimdi uzun uzun yazamayacağım ama; insanlar tasarruf etmiyor, bari devlet daha çok etsin turu bir yaklaşımın etkili ve verimli olduğunu sanmıyorum.)

15 Ağustos 2013 Perşembe

Bir Bilmece

bilmeceyi asaf savaş akat köşesinde sormuş (yazı burada). özetle diyor ki: son senelerde türkiye'nin uluslararası yatırım pozisyonu belirgin biçimde bozulurken, ödemeler dengesindeki faktör giderleri aynı oranda artmıyor. yani dışarıya borçlanıyoruz, ama bunlar sebebiyle daha fazla faiz, kar vs. ödemiyoruz. neden? (bu arada, uluslararası yatırım pozisyonu, buna net dış servet de denebilir, vatandaşların yurtdışındaki varlıklarıyla yabancıların yurtiçindeki varlıklarının değerleri arasındaki fark demek. diğer detaylar için yazıya bakabilirsiniz.)

asaf hocanın üzerinde durdurduğu ihtimal, verilerin yanlış hesaplanması. ama yazıyı okuyunca, benim aklıma iktisadi rasyoneli olan iki açıklama daha geldi. yazıda bunlardan bahsedilmediğinden, ben şurada hızlıca bahsetmek istedim.

birincisi, küresel düşük faiz konjonktürüyle ilgili. gelişmiş ülkeler krizden çıkmak için parasal genişlemeler yaptıkça, son senelerde faizler hem kısa hem de uzun vadede oldukça düştü. hatta kısa vadelerde iyice düştü. (gelişmiş ülkelerde sıfıra vardı.) dolayısıyla daha çok borçlanmak, düşen faiz oranları sebebiyle faiz giderlerimizin çok artmasına sebep olmuyor olabilir. dahası kısa vadede faizlerin iyice düşmesi, türkiye'de yurtdışından borçlananları uzun vadeden kısa vadeye kaymaya da teşvik etmiş olabilir ki, bu da faiz giderlerinin daha da düşmesi demek. yabancılar açısından bakarsak, abd faizleri kısa vadede sıfıra yakınken, dolar cinsinden pozitif bir getiri, düşük de olsa, onlar için de karlı olacaktır.

ikincisi, yurtdışından doğrudan sermaye ve hisse senedi yatırımlarıyla ilgili. türkiye krizde çok derinden etkilenmediğinden, yabancıların türkiye'deki varlıklarının (gerek krizden önce, gerekse sonra aldıklarının) değeri artıyor. türklerin de dışarda varlıkları var ama onların değeri şu kriz ortamında aynı oranda artmasa gerek. temettü ve kar transferleri ödemeler dengesi verilerine faktör gideri olarak yansısa da, sermaye kazancı/kaybı (capital gain/loss) olarak isimlendirilen bu tip değer değişimleri ödemeler dengesine kaydedilmiyor; ama uluslararası yatırım pozisyonunu etkiliyor. nasıl etkiliyor? (yabancıların varlıklarının= ) bizim yükümlülüklerimizin değerini arttırarak. yükümlülüklerimizde bu şekilde gerçekleşen bir artış, dışarıdan yeni sermaye girişinden değil, yabancı yatırımların değerlenmesinden kaynaklandığından, asaf hocanın yazısındaki düşük getiri hesabı geçerliliğini kaybediyor gibi.

tabii bu iki noktanın doğruluğunu ilgili verileri dikkatlice analiz edip test etmek gerek. ancak bu yazının amacını aştığından, o tarafı pas geçiriyorum.

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Trade-off

türkçe'de eksikliği hissedilen ingilizce kelime. sözlüğe bakınca değiş tokuş, takas, al ver, ödünleşim(?) gibi şeyler çıkıyor ama hiçbirinin anlamı (eğer varsa) '”trade-off”u karşılamıyor. tam karşılığı, "bir şeyi elde etmek için başka bir şeyden vazgeçme" şeklinde çevrilebilir.

trade-off, tüm iktisadi problemlerin özünde olan şeydir. misal, alışverişte her istediğini alacak parası olmayan insanın, bazı şeyleri almaktan vazgeçmesi gerekir; daha çok para kazanmak isteyenin, daha çok çalışması, başka şeylere harcadığı zaman ve enerjiden vazgeçmesi gerekir; gelecekte daha rahat yaşamak isteyenin, bugünkü gelirinin bir kısmını tüketmekten vazgeçip tasarruf etmesi gerekir; daha çok kamu harcaması isteyenlerin, ceplerinden vergi olarak çıkacak paradan vazgeçmesi gerekir; sermaye akımları serbestken döviz kurunu yönetmek isteyen bir merkez bankasının faizleri serbestçe belirlemekten vazgeçmesi gerekir. böyle sayısız örnek verebiliriz. bu durumların hepsi ingilizce'de trade-off kelimesiyle ifade edilir.

görüldüğü gibi, trade-off iktisadi açıdan çok kritik bir kelime.