23 Ocak 2021 Cumartesi

İşsizlik nedir, ne değildir?

Son yıllarda finansal okuryazarlık tabiri dilimize yerleşti ve bu konuda duyarlılık oluşmaya başladı. Ancak toplumsal meselelerde sağlıklı yorum yapabilmek için gerekli olan ekonomik okuryazarlık ihmal ediliyor. Biz etmeyelim. Bu yazıda temel işgücü göstergelerini yorumlarken bilinmesi gereken bazı hususlara değineceğim. Sonra da pandemi döneminde yaşanan gelişmeleri buna göre yorumlayacağım.

Öncelikle, gündelik dildeki işsiz tabiriyle, iktisattaki işsiz kavramı aynı şey değil. İktisatta çalışma çağında olup işi olmayan, aktif olarak iş arayan ve bulduğunda çalışabilecek durumda olanlara işsiz denir. TÜİK'in uluslararası standartlara göre belirlediği net tanım şöyle: "Referans dönemi içinde istihdam halinde olmayan kişilerden iş aramak için son dört hafta içinde iş arama kanallarından en az birini kullanmış ve 2 hafta içinde işbaşı yapabilecek durumda olan kurumsal olmayan çalışma çağındaki tüm kişiler işsiz nüfusa dahildir." (Bkz.)   

Ne demek bu? Çalışmaya engel (hastalık, sakatlık gibi) bir durumu olan, (ev hanımlığı, emeklilik, aylaklık gibi bir sebepten) çalışmamayı tercih eden ya da çalışmak istediği halde (ümidini kaybettiği ya da çok ihtiyacı olmadığı için vs.) aramayı bırakanlar işsiz sayılmaz. Ya ne sayılır? "İşgücünün dışında" olarak sınıflandırılır. (Hastanede, hapishanede, askerde vs. olanlar ve 15 yaşının altındaki çocuklar ise çalışabilir nüfusun da dışında kabul edilir.)

İş sahibi olup olmamak da çetrefillidir.  Mesela pandemi sebebiyle evde oturan ve bu yüzden gelirinin bir kısmını ya da tamamını kaybeden birini gündelik hayatta işsiz diye görebiliriz. Fakat istatistiklere böyle yansımaz. Çünkü bilfiil işbaşında olmayanlar da belli şartları sağlıyorlarsa istihdamda kabul edilir. TÜİK şöyle diyor: "Ücretli ve maaşlı çalışan ve çeşitli nedenlerle referans döneminde işlerinin başında bulunmayan fertler; ancak 3 aydan kısa süre içinde işlerinin başına geri döneceklerse veya işten uzak kaldıkları süre zarfında maaş veya ücretlerinin en az %50 ve daha fazlasını almaya devam ediyorlarsa istihdamda kabul edilmektedir..." (Bkz.)  

Türkiye'de pandemi döneminde işverenlerin çalışanlarını normal şartlarda işten çıkarmaları yasaklandı. Fakat işverenin çalışanına işbaşı yaptırıp ücretini eksiksiz vermek gibi bir yükümlülüğü yok. Devlet bunu telafi etmek için, koşulları yerine getirenlere "kısa çalışma ödeneği" sağlamaya başladı. Pandemi sebebiyle çalışma süresi azaltılan veya faaliyeti durdurulan işletmelerde çalışanlara, ortalama brüt kazancının %60'ı kadar (aylık brüt asgari ücretin %150’sini geçmeyecek şekilde) ödeme yapıldı. (Bkz.) Aslen devlet tarafından yapılan bu ödemenin ücret gibi değerlendirildiğinden emin değilim. Ancak işten çıkarma yasağının istihdam verilerine büyük etkisinin olduğu açık.

Özetle, istihdam edilenler = işbaşında olanlar + işbaşında olmayan ama şartları sağlayanlar diyebiliriz.

Ayrıca, işgücünde olanlar = istihdam edilenler + işsizler olarak tanımlanır.

Ardından, işsizlik oranı = işsiz sayısı / işgücünde olanlar diye tanımlanır.

Aşağıdaki grafikte, Eurostat verilerine göre Türkiye'yle beraber bir grup ülkenin 15-64 yaş grubu için pandemi sonrasındaki istihdam değişimleri görülüyor. Türkiye özelinde, 2019 sonundaki istihdam edilen kişi sayısını 100 alırsak, 2020 yılının 2. çeyreği sonunda istihdam 93.7'ye düşmüş, 3. çeyrekte 96.5'e toparlanmış. İşten çıkarma yasağına rağmen istihdamın bu kadar düşmesi, kayıtdışı ekonominin büyüklüğünden ileri geliyor. Ayrıca GSYH büyümesinin yıllık bazda pozitife döndüğü ve %6.7 gibi yüksek bir değer aldığı bir dönemde, istihdam kaybının tam olarak telafi edilmemiş olması dikkat çekici. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında ise, Avrupa ülkelerindeki istihdam düşüşünün ve toparlanmanın bizden daha küçük, Amerika'da ise çok daha büyük olduğunu görüyoruz.

Ülkeler arasındaki farklılık, ekonomilerin pandemiden çok farklı etkilenmesinden kaynaklanmıyor. Fark ülkelerin işgücü piyasasındaki yapısal özellikleri ve politika tercihlerinden ileri geliyor. Avrupa'da bizde olduğu gibi istihdamı korumaya yönelik düzenlemeler yapıldı, fakat kayıtdışı ekonomileri küçük ve devlet destekleri güçlü olduğundan istihdam düşüşü bizden az oldu. Amerika'da ise yaklaşım, işi korumaktan ziyade işsizlere destek olmak (işsizlik maaşını ve gelir desteklerini artırmak) şeklinde olduğundan çok sert bir dalgalanma yaşandı. Bu açıdan, ABD'deki istihdam verilerinin pandeminin yol açtığı ekonomik çalkantıyı daha iyi yansıttığını söyleyebiliriz. Diğer ülkelerde pandeminin etkisi tedbirler gevşetildiğinde ortaya çıkacak.
Aşağıdaki grafikte ise, yine Eurostat verilerine göre Şubat (pandemi öncesi), Mayıs ve Ekim/Kasım ayları (son veri) itibarıyla işsizlik oranları görülüyor. Türkiye'de işsizlik oranları %13-14 arası kaldı. Yukarıda gösterdiğimiz istihdam hareketine göre bu çok küçük bir değişim. Böyle olmasının sebebi istihdam düşerken, işsiz sayısının artmayıp işgücünün azalması. Yani, işsizlik oranı = işsiz sayısı/işgücü formülünde, pay çok değişmedi ama payda azalınca oran biraz arttı. İşsiz sayısının nasıl olup artmadığını ancak TÜİK açıklayabilir. Fakat en azından bunun sadece bizde olmadığını görebiliyoruz. İtalya'da da yukarıda %2 gibi bir istihdam düşüşü olmasına karşın, aşağıdaki tabloda işsizlik oranı (son değer %8.9) Şubat ayına göre yarım puan azalmış gözüküyor. En anlamlı hareket yine Amerika'da olmuş. İşsizlik oranı %4'ten %13'lere fırlayıp sonra %7'nin altına düşmüş.

İşsizlik oranı aslında toplumdaki yapısal unsurlarla ilişkili bir göstergedir. Ülkenin demografik yapısı, kadınların iş hayatına ne kadar katıldığı, ekonomideki iş yaratma hızı, açılan pozisyonlarla işsizlerin niteliklerinin ne kadar uyumlu olduğu, (iş güvenliği, esnek çalışma, kıdem tazminatı, sendikalaşma gibi konulardaki) işgücü politikaları işsizlik oranının temel belirleyicileridir. Ayrıca, farklı sosyal meselelerde analiz yapmak için, burada değinmediğimiz farklı işsizlik tanımları ve göstergeler de kullanılır. Kısa vadede ise elbette iş çevrimlerine bağlı olarak da işsizlik artıp azalır. Fakat insanların iş bulma ümidi gibi sübjektif faktörlerden bile etkilenebildiğinden, işsizlik oranı konjonktürel dalgalanmaları takip etmek için ideal bir gösterge değildir. Normalde bu amaçla istihdam takip edilir. Fakat pandemi koşullarında bunun da çok sağlıklı çalışmadığını görüyoruz.

Daha önce enflasyon konusunda da yazmıştım (bkz.), her verinin kendine özgü sorunları var. Üstüne, pandemi sonrası değişen koşullarda makroekonomik göstergeler dünya genelinde çarpık sonuçlar verebiliyor. İktisat eğitimi almayanların iktisadi verileri anlayıp yorumlamaları zaten zor. Bunun üzerine bizde bir de, başta TÜİK, kamu kurumlarının açıkladığı verilere güvensizlik var. Şu ortamda veriye dayalı, nesnel analiz yapmaya çalışanlara Allah kolaylık versin.

8 Ocak 2021 Cuma

Kırılgan olmanın bedeli

Dünyada pandemi sonrası uygulanan ekonomi politikalarının iki boyutu var: stabilizasyon ve sosyal destek. Pandemi yüzünden düşen arzın üzerine, oluşacak talep eksikliğinin ekonomik daralmayı derinleştireceği düşünüldü ve istikrar politikalarıyla bu giderilmeye çalışıldı. Çoğu ülkede merkez bankaları faizleri olabildiğince düşürdü, finansal piyasalara bol likidite sağladı. Maliye politikalarıyla pandemiden en çok etkilenen kesimlere yönelik nakit ve kredi destekleri verildi. Borçlanma kabiliyeti güçlü devletler, bütçe açıklarını genişletti. Böylece hastalığın yol açtığı maliyetler toplum içinde ve bugünden yarına paylaştırıldı.

Ülkemizde, pandemi dönemindeki nakit yardımlar gelişmiş ülkelere göre mütevazı kaldı. Döngü karşıtı (countercyclical) para ve kredi politikalarıysa oldukça güçlüydü. Para politikası gevşetildi, finansal düzenlemelerle bankalar kırbaçlandı. Kredi genişlemesi, nakit yardımların eksikliğini bir ölçüde telafi etti.  Devlet işletmelere kefil olarak onların borçlanmasını kolaylaştırdı. İhtiyacı olan bireylere sağlanan düşük faizli krediler onları ayakta tuttu. Konut kredileri, piyasaya likidite sağladı, konutların el değiştirmesini kolaylaştırdı. Haziran ayından itibaren ekonomi de açılınca, kredi genişlemesinin desteğiyle reel ekonomideki daralma hızla tersine döndü.

Sorun şu ki, devlet emir komutayla bazı düzenlemeler yapabilir (faizleri düşürebilir, kredi arzını artırabilir) ama kaynak kıtlığının yarattığı maliyetlerden kaçınamaz. Pandemi sonrası uygulanan politikalar enflasyon, cari açık, dolarizasyon, sermaye kaçışı, döviz rezervlerinin erimesi, bankaların kredi risklerinin büyümesi gibi öyle büyük sorunlar yarattı ki, bugünü kurtarmaya çalışırken ekonominin geleceği tehdit altına girdi. Böyle gitmeyeceği görüldüğü için, salgının tekrar yayılmasına rağmen, bir süredir döngü yönünde (procyclical) sıkılaştırma yapılmaya başlandı. Son dönemde faizler arttırıldı, kredileri teşvik eden düzenlemeler kaldırıldı, kamu bankaları ayağını gazdan çekti. Bu tedbirler döviz kurlarını ve Türkiye'nin risk primini aşağı çekti ama bu sefer de tekrar ekonomik daralma tehlikesi ortaya çıktı.

2020 Mart ayından bu yana olan bitenin kabaca özeti bu. Burada şu iyi, bu kötü yapıldı diye tartışmaya gerek yok. Çünkü, bir defa, sorumlu bakan ve merkez bankası başkanına zaten fatura kesildi. İkincisi, son bir senede ne olduğu aslında teferruat. Böyle bir krize girerken ülkenin (merkez bankasında, hazinesinde, varlık fonunda vs.) yüksek miktarda nakit varlığı yoksa, hazinesi piyasadan rahatça istediği kadar borçlanamıyorsa, hele merkez bankasının enflasyon ve dolarizasyon gibi dertleri varsa, krizle mücadele kabiliyeti baştan zayıf demektir. Sonrasında toplumdan gelen talepler yeterince karşılanamayıp baskı arttığında bocalamak kaçınılmaz. Dolayısıyla, neden bu durumda olduğumuzu anlamak için daha gerilere bakmak lazım.

Türkiye son yirmi yılda dış finansmanla gelişen, borçlanmayla gelecekten bugüne refah transferi yapan bir ülke oldu. Bu sayede sağlanan kredilerle tüketiciler ev, araba, eşya sahibi oldu; şirketler yatırım yaptı, büyüdü; devlet yollar, köprüler, havaalanları, hastaneler, okullar yaptırarak kamunun hizmetine soktu. Bunlar yapılırken (başta döviz riski olmak üzere) bir takım riskler de fazlaca alındı. Böyle bir ülkede büyük döviz rezervlerinin olması mümkün değildi. İşler kötü gittiğinde ülkenin finansal varlıklarına (parasına, hisse ve borç senetlerine vs.) güvenin azalması kaçınılmazdı. Bunun Türkiye ekonomisini "kırılgan" yaptığı, sermaye akımı kesilirse zorluklar çıkacağı biliniyordu.  Riskleri azaltmak için geçmişte bazı adımlar atıldı, fakat esaslı bir reform yapılmadı ve ekonomi şoklara açık kaldı.

Son senelerde artan siyasi ve ekonomik istikrarsızlık durumu kötüleştiriyor. Ancak, Türkiye'nin kırılganlığı asıl ekonominin gümbür gümbür büyüdüğü, yabancı yatırımcıların oluk oluk kaynak akıttığı dönemlerde oluştu. Şimdi salgın geçse (inşallah) ve kısa vadeli sermaye girişi hızlansa (ki ortamda buna müsait, büyük merkez bankaları para pompalıyor), büyüme coşar ve bu sorunu yine unuturuz. Neticede, hızlı kalkınma ve istikrar arasında bir tercih yapıyoruz. Bugün yaşadığımız sıkıntı ve bocalamalar geçmişte yaptığımız seçimlerin bedeli. Geleceğimizse bugünkü seçimlerimizle belirlenecek.

13 Aralık 2020 Pazar

İkinci en iyi nedir?

İktisatta ikinci en iyi (second best) kavramı, ideal bir sonucun (first best) erişilebilir olmadığı durumda, erişilebilir alternatifler arasındaki en iyiyi ifade eder. Genellikle piyasa başarısızlıkları ve bunlar karşısında uygulanan kamu politikaları bağlamında kullanılır. Örneklerle açıklayalım.

İdeal koşullarda, uluslararası ticareti kısıtlayan gümrük tarifesi, kota gibi engeller fiyatları yükseltir, tüketimi azaltır, refah kayıplarına neden olur. Fakat dünyada ideal piyasa koşullarını görmeyiz. Mesela, yeni sanayileşen ülkelerdeki bebek endüstriler (infant industries) serbest ticaret ortamında ithal ürünlerle rekabet edemez. Bu durumda üretimde katma değer yeterince artmaz, büyüme yavaş kalır. Bu soruna karşı ideal politika, potansiyeli yüksek sektörlere (finansman desteği, ucuz ham madde, vergi istisnası, sübvansiyon gibi şekillerde) teşvik sağlamaktır. Bu yolla hem yerli üreticinin rekabet dezavantajı kapatılır hem de serbest ticaretten feragat edilmez. Tabii, söylemesi kolay, yapması zor. Gelişen ülkelerin devlet kapasiteleri sınırlıdır. Hangi sektörlerin ne kadar destekleneceğini tespit etmeleri, gerekli mali kaynağı yaratmaları ve çarçur etmeden dağıtmaları zordur. Etkin bir sanayi politikası uygulanamıyorsa, ikinci en iyi seçenek ithalata yönelik doğrudan (vergi ve kota) ya da dolaylı engeller (regülasyonlar) getirmek olabilir. Bu durumda pahalı, düşük kaliteli ve az tüketim nedeniyle kısa vadede refah kaybı olsa da sanayi geliştikçe uzun vadede bu kaybın telafi edileceği umulur.  

Uluslararası ticaretten devam edelim. Ticaretin serbestleşmesi ülke içinde bazı sektörlerin gelişmesine yol açarken, bazı sektörler geriler. Gerileyen sektörlerde işsiz kalan nitelikli çalışanlar, başka sektörde vasıfsız işçi muamelesi görür ve gelirleri düşer. İdeal olan, ticareti serbestleştirirken bunun gibi sosyal maliyetleri telafi edecek çözümler üretmektir. Lakin bu sağlanamadığından, ABD başta olmak üzere birçok gelişmiş ülkede sosyal baskıların arttığını ve korumacılığın yükseldiğini görüyoruz. Bir olgu olarak karşımıza çıkan bu durum, ikinci en iyi kavramının mantığına da uyuyor.

İşgücü piyasasında, sendikalarının varlığı ve asgari ücret gibi uygulamalar serbest ve rekabetçi bir piyasa yapısıyla bağdaşmaz. Fakat, piyasayı bozucu başka unsurlar da olduğunda, bunlar dengeleyici işlev görebilir. Örneğin, az sayıda büyük işverenin işgücü piyasasına hakim olduğu sektörlerde istihdam ve ücretlerin serbest piyasaya göre düşük kalması olasıdır. Tam rekabeti sağlamak mümkün değilse, ikinci en iyi politikalar çözüm olabilir.

Vergi ve transferler yoluyla gelirin yeniden bölüştürülmesinde de kısıtlar söz konusudur. Gelir ve tüketim gibi değişken ölçütlere göre yapılan vergilendirme piyasada bozucu etkiler yapar. Vergi oranlarını yükseltmek istihdam ve yatırım iştahını azaltır, kayıt dışılığı artırır. Bu yüzden, devlet sosyal eşitlik sağlamaya çalışırken verimliliği göz ardı edemez. En eşitlikçi siyasi iktidar bile idealini değil, ikinci en iyi politikaları uygulayabilir. (Optimal vergilendirme konulu eski bir yazıda bunu etraflıca anlatmıştım)

6 Aralık 2020 Pazar

Büyümeyi eş zamanlı takip etmek

İş çevrimlerini yumuşatmaya yönelik makroekonomik politikalar güncel verilere dayanarak belirlenir. Politika yapıcıların bunları doğru olarak ve zamanında uygulayabilmesi, iktisadi aktörlerin de uygulanacak politikaları öngörebilmesi için ekonominin mevcut durumunu eş zamanlı olarak takip edebilmeleri önemlidir.

Reel ekonomi açısından başlıca gösterge GSYH'dir. Fakat GSYH üç ayda bir açıklanır ve gecikmeli gelir. Örneğin, geçtiğimiz hafta Türkiye'nin üçüncü çeyrekteki (yani Temmuz-Eylül dönemi için) GSYH verileri açıklandı. İkinci çeyrekte pandemi yüzünden geçen yılın aynı çeyreğine göre yaklaşık %10 küçülen ekonominin, bu sefer %6.7 oranında büyüdüğü bildirildi. Önemli bir gelişme, fakat bu aslında dünün haberi. Peki bugünkü durumu ne? Bunu GSYH ile korelasyonu yüksek ve ondan erken açıklanan verilere (öncü göstergelere) bakarak kestirebiliriz.

GSYH'nin pratik ve güçlü bir göstergesi sanayi üretim endeksidir. Aşağıdaki bu göstergenin GSYH ile ilişkisi görülüyor. GSYH büyümesi 3 aylık olduğu için, burada sanayi üretiminin de üç aylık ortalamasını alıp önceki yılın aynı dönemine göre yüzde değişimini hesapladım. Arada yüksek korelasyon olduğu açık. Dolayısıyla, sanayi üretimi verileri açıklandıkça şöyle bir grafiğe bakarak bile ekonominin hızlanıp yavaşlaması konusunda fikir edinebiliriz. Dileyen basit bir lineer regresyon modeliyle (otokorelasyona dikkat ederek) sayısal tahmin üretebilir. (TCMB gibi büyük kurumlar ve profesyonel iktisatçılar daha çok sayıda öncü veriyi girdi olarak kullanan modelleriyle daha sofistike tahminler yapıyorlar.)

Sanayi üretim endeksi yaklaşık 1.5 ay gecikmeyle açıklanır. Yani Ekim ayındaki sanayi üretimini Aralık ortasında öğreneceğiz. Hala bir miktar gecikme var ama bu Mart başında açıklanacak Ekim-Aralık dönemi GSYH'sinden çok daha az. Kriz dönemlerinde birkaç ay büyük fark yaratır. Örneğin, ikinci çeyrek GSYH'si Eylül başında açıklanmıştı ve ekonomi %10 küçülmüştü. Oysa grafikten de görüleceği üzere, Eylül ortasında açıklanan Ağustos ayı sanayi üretim endeksine bakanlar büyümenin hızla pozitife döndüğünü gördüler ve geçen hafta açıklanan yüksek büyüme oranına da şaşırmadılar.

Peki daha erken dönemi nasıl bilebiliriz? Bunun için sanayi üretimiyle ilişkisi güçlü ve ondan önce açıklanan verilere bakmalıyız. Bu amaçla merkez bankası, TÜİK ve özel kurumlar tarafından hazırlanan (çeşitli güven endeksleri, kapasite kullanım oranı vb.) birçok veri  var. Aşağıdaki grafikte, bunlardan reel sektör güven endeksi, yıllık sanayi üretim endeksi artışıyla beraber görülüyor. Endeksin referans seviyesi (normali diyebiliriz) 100 olduğu için, grafiği değerlerden 100 çıkartarak çizdim. Bu endeks merkez bankasının imalat sanayiindeki firmalarla yaptığı anket sonuçlarına dayanır ve aynı ayın son haftası açıklanır. Dolayısıyla daha ay bitmeden sanayideki mevcut durumu bize yansıtır. Bu sene endekse bakanlar Mayıs'ta (grafikteki dip nokta) sanayide büyük bir çöküş olduğunu, Temmuz'da işlerin büyük ölçüde normale döndüğünü gördüler. Sanayi üretiminin bunları teyit etmesi yaklaşık 1.5 ay gecikmeyle oldu ki, o zamana çok şey değişmişti. Bugün bakınca, endeks Kasım ayı itibarıyla ekonomide ne belirgin bir yavaşlama ne de hızlanma olduğunu gösteriyor.

Peki ay sonunu beklemeden, ekonomik durumun hafta hafta, gün gün, hatta saat saat tahmini yapılabilir mi? Teknik zorlukları bir yana, büyümeyle ilişkisi olan ve yüksek frekansta yayımlanan (bankacılık verileri, elektrik tüketimi gibi) verileri kullanarak bunu yapmak mümkün. Normal zamanlarda birçok sebebi olabilecek kısa süreli hareketleri takip etmek gereksizdir, fakat pandemi döneminde bu verilere bakmak anlamlı oldu. Örneğin, Türkiye'de pandemi konusunda önlemler Mart ortasında sıkılaştı. Ertesi hafta merkez bankasının haftalık banka ve kredi kartı harcama verilerine bakanlar, harcama tutarının neredeyse üçte bir oranında azaldığını gördüler. O dönemde pandeminin ekonomiye etkisini kestirmeye çalışanlar için, tek somut veri olarak bu oldukça değerliydi. Bugün de tekrar sıkılaşan sağlık tedbirlerinin ilk etkileri konusunda yüksek frekanslı göstergeler bilgi verecektir.

Yüksek frakanslı verilerde mevsim ve takvim etkilerini ve parazit (noise) yaratan hareketleri arındırmak teknik olarak zordur. Sağlıklı analiz uzmanlık gerektirir. Merkez bankasının bu konuda (linki şurada) bir çalışması var. Çalışmada bu verileri kullanan bir ekonometrik modelle büyüme tahmini yapılıyor. Üstelik burada kamuya açık olmayan kimi veriler de kullanılıyor. Ne yazık ki, merkez bankası bu modele dayanan tahminleri eş zamanlı olarak kamuoyuyla paylaşmıyor. Fakat enflasyon raporunda model sonuçlarıyla ilgili sonradan bilgi verildi. İleride bu tahminleri eş zamanlı olarak da paylaşırlarsa, faydalı olur diye düşünüyorum.

21 Kasım 2020 Cumartesi

Enflasyon verilerine neden güvenilmiyor?

Türkiye'de ekonomik ve siyasi istikrar bozuldukça enflasyon hassasiyeti arttı, resmi verilere güven azaldı. Aslında enflasyon tartışması yeni ve bize özgü bir şey değil. Tüm dünyada zaman zaman verilerin sorgulandığı olur. Getirilen itirazların bir kısmı bilgi eksikliğinden kaynaklanır ve haksızdır. Bir kısmı istatistiklerin doğasıyla ilgili teknik kusurlardır ve her yerde görülür. Bir kısmı da kurumsal yapısı zayıf ülkelerde veri kalitesinin düşmesiyle ilgilidir. 
 
Formel iktisat eğitimi almadan enflasyonu anlamak zordur. Verileri doğru yorumlamak için, onların neyi nasıl ölçtüğünü bilmek ve matematiğini kavramak gerekir. Bunların eksikliğinden kaynaklanan en yaygın hata, fiyat seviyesi ve artış oranının karıştırılmasıdır. Enflasyon, fiyat endeksinin artış oranıdır. Enflasyon yükseliyorsa, fiyatlar daha hızlı artıyor; düşüyorsa, artış hızı yavaşlıyordur. En önemlisi, enflasyonun düşmesi, fiyat seviyesinin düşmesi anlamına gelmez. Fiyat seviyesi ancak enflasyon eksi olduğunda düşer.
 
Ülkemizde başlıca fiyat endeksi tüketici fiyatlarının genel seviyesini ölçen TÜFE'dir. Bu endeks çok sayıda mal ve hizmet fiyatının ağırlıklandırılmasıyla oluşturulur. Madde fiyatlarındaki değişimler genel endekse ağırlığı kadar etki eder. Bu ağırlıklar ülke genelindeki tüketim kalıplarına göre belirlenir.  Çok tüketilen ürünlerin madde sepetinde ağırlığı yüksek, az tüketilenlerin ağırlığı düşüktür. Tüketim kalıplarındaki değişikliğe göre her yıl madde ağırlıkları güncellenir; kimi ürünler sepetten çıkarılır, kimileri eklenir. 
 
Enflasyon oranı, fiyat endeksinin bir zaman dönemi içindeki yüzdelik değişimi olarak hesaplanır. Dönem içinde yapılan fiyat artışları enflasyonu yükseltirken, fiyat artışı tekrarlanmazsa dönem bitince enflasyon düşer. Örneğin, Ekim 2020'de elektriğe zam yapıldığında, bunun etkisi Ekim 2021'de yıllık enflasyondan çıkar. Döviz kuru, petrol fiyatı, vergi gibi unsurlardaki tek seferlik yükseliş veya düşüşlerin enflasyon oranına etkisi de aynı şekilde geçicidir.
 
Makroiktisadi açıdan, kısa vadeli dalgalanmalar değil enflasyonun orta vadedeki eğilimi önemlidir. Bu da enflasyon beklentileri ve bazı yapısal unsurlarla (örneğin, kira ve ücretlerin ne ölçüde geçmiş enflasyona göre belirlendiğiyle)  yakından ilişkilidir. Dolayısıyla, para politikası, enflasyon hedefi ve beklentilerin uyumlu olması ve yapısal sorunların üzerine gidilmesi, enflasyondaki geçici yükseliş ve düşüşlerden daha önemlidir.
 
Fiyat endeksleri makroekonomik göstergelerdir. Para politikası uygulayacaksak, para teorileriyle uyumlu fiyat göstergelerine ihtiyaç duyarız. Fakat mikro düzeyde, herkesin yaşadığı yöreye, gelir düzeyine, aile yapısına, yaşam tarzı ve tercihlerine göre tüketim harcamaları değişir. Örneğin, benim arabam yoksa ve almayı da düşünmüyorsam, otomobil, benzin, yedek parça ve servis gibi şeylerin fiyatları beni ilgilendirmez. Tersine otomobil alacaksam, en çok onun fiyatı ilgilendirir. Fakat istastistik kurumu herkese özel bir gösterge hesaplayamaz. Dolayısıyla, herkesin maruz kaldığı enflasyonun farklı olması, bazı insanların yaşam maliyetlerinin genele göre çok artması doğaldır.  
 
Enflasyon sepeti içinde bazı maddelerin fiyatları hızlı, bazılarının yavaş artar; bazılarınınkiyse düşer. Gördüğüm sık yapılan bir hata, belli maddelerdeki fiyat değişimine odaklanıp sepetin tamamının göz ardı edilmesidir. Oysa döviz kurları, petrol fiyatları, hava koşulları, vergi oranları, son dönemde pandemi gibi türlü etmenler farklı maddeleri farklı şekilde etkiler. Örneğin, döviz kurunun artması ithal mal fiyatlarının yükselmesine yol açarken, aynı anda petrol fiyatı düşüyorsa başka mallar bunu dengeleyebilir. Fiyatı oynak ve ağırlığı yüksek maddelerdeki dalgalanmalar genel enflasyonun beklenenden yüksek ya da düşük gelmesine yol açabilir. O yüzden hesap etmeden, üstünkörü yargılarda bulunmamak gerek. 
 
Enflasyonun ölçümündeki teknik bir sorun, ürünlerdeki kalite artışlarının fiyat endekslerine nasıl yansıtılacağıdır. Cep telefonu, bilgisayar, otomobil gibi birçok ürünün teknolojisi zamanla gelişir. Bu yüzden, bugünkü yeni iPhone modeli ile önceki bir model aynı kabul edilmez ve yeni modelin eskisinden daha pahalıya satılması enflasyon hesabına yansımaz. Aynı modelin fiyatına zaman içinde bakıldığındaysa, teknoloji eskidikçe fiyatın azaldığı görülür. Bir vakitler bu konuyla ilgili,  Avrupa'da telefon fiyatlarının nasıl değiştiğini (şurada) hesaplamış ve buna dair endeksin zamanla düştüğünü görmüştüm. Türkiye için de bu grupta euro cinsinden bakınca çok, lira cinsinsinden bakınca az bir fiyat düşüşü görülüyor. 
 
Pandemi döneminde ortaya çıkan ciddi bir sorun ise tüketim kalıplarının hızla değişmesi oldu. Hastalığın yayılmasına göre ekonomilerin kapanıp açıldığı, tüketici davranışlarının kökten değiştiği bu dönemde, normal tüketim kalıplarına göre belirlenen madde sepetleri geçerliliğini yitirdi. İnsanların dışarıda yemek, seyahat, tatil gibi harcamaları azaldı; ev eşyaları ve internet hizmetleriyle ilgili harcamaları arttı. Mantıken enflasyondaki ağırlıkların da buna göre değişmesi lazım ama pratikte bu mümkün değil. Dünyadaki akademik çalışmalar (bir tanesi şurada) bu sorunun enflasyon göstergelerinde belirgin çarpıklıklara yol açtığını ve enflasyonun duruma göre düşük veya yüksek hesaplandığını ortaya koyuyor.
 
Bunların haricinde kurumsal yapısı zayıf ülkelerde veri kalitesinin bozulduğu da görülür. Geçmişte Yunanistan'ın kamu maliyesine dair verileri çarpıtarak AB'yi kandırdığı ispatlanmıştı. Birkaç yıl önceye kadar Arjantin'in enflasyon verilerinin de yalan olduğunu herkes kabul ediyordu. Bizde bugüne kadar TÜİK'in enflasyonu kasten düşük çıkardığını ispat eden bir tespitle karşılaşmadım. Son zamanlarda alternatif enflasyon hesabı yapan oluşumlar ortaya çıktı ama bunların TÜİK'ten daha doğru hesap yaptığına dair kanıt yok. 
 
TÜİK ile ilgili rahatsız olunacak şeyler yok mu? Var tabii. Her şeyden önce, böyle teknik bir kurumun üst yönetimi değiştirilip oraya siyasi atamalar yapılırsa, sağduyu sahibi herkes bundan rahatsız olur. Uzun vadede ülkemizin iyiliği için, (devlet içinde yargı, ekonomide merkez bankası gibi) bazı kurumların siyasetten uzak olması, itibarlı ve uzman kişilerce yönetilmesi, kamuoyuna karşı şeffaf olunması ve hesap verilmesi lazım. Ekonomi yönetiminin değiştiği, reformlar yapılacağı söylenen bir dönemde TÜİK'e de el atılsa hiç fena olmaz.

11 Ekim 2020 Pazar

Para ikamesi-dolarizasyon

Para ikamesi, yurtiçindeki işlemlerde ulusal paranın yerini uluslararası bir para biriminin almasıdır. İkamede en çok kullanılan para birimi dolar olduğundan olsa gerek, buna dolarizasyon da denir. Ancak duruma göre ikame aracı olarak euro, yen veya pound gibi diğer başlıca para birimleri de kullanılabilir. Ulusal paranın hızlı değer kaybettiği ve enflasyonun yüksek olduğu ülkelerde para ikamesi yaygındır. Paranın üç işlevi arasından, değer saklama aracı olma (store of value) işlevi bundan ilk olarak etkilenir ve tasarruflarını koruma derdinde olan insanlar birikimlerini yabancı para cinsi varlıklarda değerlendirir. Sonraki aşamalarda ödeme aracı (medium of exchange) ve hesap birimi (unit of account) işlevleri de yabancı paralara geçebilir.

Bizde 1980'li yıllara kadar döviz işlemleri serbest değildi. Sonrasında 1989'dan itibaren yabancı paraları alıp satmak, bunlarla banka mevduatı açmak veya kredi kullanmak tamamen serbest hale geldi. Sonrasında enflasyonun çok yüksek olduğu 1990'li yıllarda yabancı para kullanımı yaygınlaştı. O zamanlar bankalar dolara ve marka en yüksek faiz sloganlarıyla mevduat toplardı. Çeşitli mal fiyatlarının, konut kiralarının, beyaz yakalı maaşlarının da yabancı parayla belirlenmesi yaygındı. Sonrasında 2000'li yıllarda enflasyon düşünce bunlar azaldı. Hatta tersine, dövizle tasarruf etme yerine, daha sonra başka sorunlara yol açacak olan yurtdışından borçlanma ve döviz cinsi kredi kullanımı arttı. Son senelerde ise Türk lirasındaki değer kaybı, artan enflasyon ve bastırılan Türk lirası faizleriyle beraber tasarruf sahipleri tekrar liradan kaçmaya başladı.

Aşağıdaki grafik merkez bankasının haftalık verilerine göre, bankalardaki yabancı para mevduatın toplam mevduat içindeki payını gösteriyor. 2013 yılında yüzde 30 olan ve sonrasında istikrarlı olarak artan bu oran, geçen yıldan bu yana yüzde 50-55 arasına yerleşmiş durumda. Makroekonomik koşullardaki istikrarsızlık sürerse oranın daha da yükselmesi şaşırtıcı olmaz.

Dolarizasyonun ne zararı var? Para politikası açısından, para birimleri arasındaki geçişkenlik döviz kuru ve para tabanında dalgalanmaya yol açtığından istikrar politikalarının etkinliği azalır. Örneğin, talep düşüşünden kaynaklı bir yavaşlamayı tersine çevirmek için uygulanan parasal genişleme, yabancı para kullanımının yaygın olduğu bir ekonomide döviz talebinde hızlı bir artışa ve kur etkisiyle enflasyonda yükselişe yol açar. Bu da uygulanabilecek parasal genişlemeyi sınırlar. Bu yüzdendir ki, parasını sadece kendi vatandaşının değil bütün dünyanın tuttuğu ABD yüksek enflasyon korkusu olmadan muazzam parasal genişleme adımları atabilirken, bizde parasal genişleme döviz kuru ve enflasyonda ciddi yükselişe sebep olur.

Dolarizasyon varsa, ilk akla gelen doğrudan buna yönelik tedbir almak olur. Nitekim son yıllarda ülkemizde döviz talebini engelleme amacıyla birçok önlem alındı. Örneğin, döviz alımlarına işlem vergisi getirildi; bankacılık düzenlemeleri yoluyla yabancı para mevduat faizlerinin düşmesi sağlandı; Türk lirası mevduatı cazip kılmak için buradan edinilen faiz gelirleri üzerindeki vergiler düşürüldü... Bunlar hemen aklıma gelenler. Çok ihtiyaç duyulursa döviz işlemlerine kısıtlamalar getirilerek dolarizasyon cebren durdurulmaya da çalışılabilir. Lakin böyle tedbirler altta yatan sebepleri ortadan kaldırmadığından ya çok etkili olamaz ya da istenmeyen sonuçlar doğurur. Örneğin, devlet döviz almayı yasaklasa insanlar fiziki altın satın alıp saklamaya yönelebilir (ki günümüzde zaten güçlü bir altın talebi de var). Tasarrufların yastık altına veya yurtdışına kaçmasını tetikleyecek tedbirler sorunları daha da büyütebilir.

Dolarizasyonun altında kronik makroekonomik istikrarsızlık, ekonomi politikalarındaki zafiyet ve bunların yol açtığı güven kaybı yatar. Zira düşük faizine ve caydırıcı düzenlemelere rağmen tasarruf için illa yabancı parayı tercih etmek, (niyet o değildir belki ama) ülke ekonomisinin kötüye gideceğine ve ulusal paranın yüksek oranda değer kaybedeceğine bahse girmektir. Kimisi böyle bir risk gördüğünden alım gücünü korumak üzere dövize döner (finans terminolojisiyle "hedging" yapar); kimisi ise riskin ötesinde, böyle olacağına inandığından, gelecekte yüksekten satmak üzere döviz alır (yani "spekülasyon" yapar). İki turlu de güven kayboldukça para ikamesi hızlanır. Dolayısıyla, dolarizasyon ulusal ekonomiye dair güven kaybının bir göstergesidir. Güven kaybını yaratan sorunlar çözüldüğü zaman o da ortadan kalkacaktır.



4 Ekim 2020 Pazar

Sermaye kontrolü nedir?

Adı üstünde, finans piyasalarının işleyişine müdahale eden, sermayenin dolaşımını kısıtlayan uygulamalara sermaye kontrolü denir. Döviz alıp satmak, tasarruf araçları arasında serbestçe seçim yapmak, yurtdışından borçlanmak gibi işlemler bugün ekonomik hayatın olağan bir parçası. Fakat bu her zaman böyle değildi. Birinci Dünya Savaşı'ndan kabaca 1980'lere kadar dünyada sermaye hareketleri serbest olmadı. Türkiye'de de 1989 yılına kadar, örneğin döviz alıp satmak, döviz cinsi banka mevduatı açmak veya kredi kullanmak ancak devletin izin verdiği durumlarda, izin verdiği kadar yapılabilirdi. Yurtdışına çıkacak biri az miktarda yabancı para satın alabilirdi mesela ama sadece o kadar. Devletin izin vermediği işlemler karaborsada yapılırdı.

Türkiye'de 1980'lerden itibaren finans piyasaları kademeli olarak serbestleşti. Önce yasal mevzuat değişti, sonra finansal piyasalar zamanla küresel sisteme bağlandı ve gelişti. Yabancıların oluk oluk sermaye akıtıp Türkiye'nin varlıklarını (şirketlerini, hisse ve borç senetlerini, gayrimenkullerini vs.) satın almaları ise küresel sermaye bolluğu dönemi olan 2000'li yıllarda gerçekleşti (şurada anlatmıştık). Yurtiçindeki tasarruf ve kredi araçlarının bollaşıp çeşitlenmesi, örneğin "mortgage" denen ipotekli konut kredilerinin ortaya çıkışı, bu dönemde oldu. Bu sayede geniş kitleler istediği evi, arabayı, elektronik eşyayı kredi veya taksitle hemen alıp ödemeyi uzun bir dönemde yapma imkanına kavuştu.

Teorik olarak bakıldığında, serbest piyasanın işleyişine dair temel prensipler finans piyasaları için de geçerlidir. İdeal koşullarda serbest piyasa kaynakları verimli dağıtır. Örneğin, tasarruf sahibinin birikimi, finansal sistemde onu en iyi değerlendirecek kişiye gider. Ekonomideki yatırım imkanları arasında, en karlı işleri kovalayan girişimciler finansman için en yüksek faizleri verir. Bu sayede hem tasarruflar üretken yatırımlara akar, girişimci kazanır; hem de yüksek faiz alan tasarruf sahibi kazanır. Böyle bir piyasa küçük ölçekte, bir kasabada dahi iyi kötü işler. Zaten tarihte de böyle mekanizmalar mevcuttu. Finansal entegrasyonla beraber, küçük ölçekteki finansal sistemler birbirlerine bağlanıp büyüdü. Küreselleşmeyle bu ölçek ülke sınırlarını aşarak, tüm dünyaya genişledi. Emekliliği için para biriktiren bir Alman daha yüksek faiz beklediğinde, onun parasını değerlendiren yatırım fonu örneğin Türkiye'de bir bankaya borç vermeye başladı. Ev sahibi olabilmek için uzun yıllar beklemek istemeyen bir Türk de bankaların bu şekilde fonladığı krediler sayesinde evini alabildi. Finansal riskler iyi yönetilebildiği müddetçe, bu herkesin menfaatine olan bir alışveriş.

Finansal sistemin etkin işlemesini sağlamak düzenleyici kurumların asli görevidir. Finans piyasalarında düzenleyici kurumlar olmadan olmaz. Çünkü bilgi asimetrisi, oligopolistik rekabet, dışsallıklar gibi verimsizlik yaratan türlü unsurlar bu piyasalarda yaygın olarak bulunur. Nitekim düzenleyici kurumların yetersizliği 2000-2001 yıllarında ülkemizde yaşanan krizlerin başlıca sebeplerinden biriydi. Daha sonra yapılan reformlar ve oluşturulan BDDK gibi kurumlar, finansal sistemin uzun süre sağlıklı işlemesini sağladı. Merkez bankası da özellikle 2008 küresel krizinden sonra, dünyadaki olağanüstü parasal genişlemenin yarattığı finansal riskler ve çalkantılarla mücadelede aktif rol oynadı. Fakat başlangıçta işlevi piyasaları gözetip denetlemek olan kurumlar, son yıllarda giderek piyasalara aktif olarak müdahale eden ve kaynak dağılımını yönlendiren bir konuma geldiler. Bu durum pandemi sonrasında daha da belirginleşti. Bankalar hesapsızca risk alıp başımıza dert açmasın diye kurulan BDDK, bu sefer riskten kaçınan bankaları kredi vermeye zorlayan "aktif rasyosu" diye bir düzenlemeye gitti mesela. Merkez bankası da zorunlu karşılık düzenlemeleriyle bankaların kredi büyümesini arzu ettiği gibi yönetmeye çalıştı. Birbiriyle bağlantılı bir sistemde, bir piyasaya yapılan müdahalenin başka bir yerde istenmeyen bir sonuç doğurması kaçınılmaz. Döviz talebi ve kur artışı bugün bu istenmeyen sonuçların başlıcaları. Bu sonuçlardan devletimiz de memnun değil muhtemelen ki, son zamanlarda "normalleşme" söylemiyle bazı müdahaleler yavaş yavaş geri alınıyor. Örneğin, yakın zamanda aktif rasyosu uygulaması gevşetildi, döviz alımlarına getirilen işlem vergisi yüzde 1'den binde 2'ye düşürüldü, bankaların yurtdışıyla yaptıkları vadeli döviz işlemlerindeki kısıtlamalar azaltıldı...

Türkiye ekonomisinin bugünkü durumunda, ekonomimizi yönetenlerin çıkmaya çalıştığı "üçlem"i daha önce (şurada) uzun uzadıya anlatmıştım. 2019 ortalarından itibaren, bir yandan ekonomik daralmayı tersine çevirmek için faizleri düşürmek, bir yandan da döviz kurunun kopup gitmesini engellemek üzere, döviz satımı başta olmak üzere piyasalara türlü müdahaleler yapıldı. Fakat rezervler sınırlı olduğundan, döviz satımına çok fazla bel bağlamak mümkün değildi. Dolayısıyla, düşük faiz, istikrarlı kur ve serbest piyasa seçenekleri arasında zor tercihler yapılması gerekecekti. Nitekim bir süredir tercih hem faizlerin hem döviz kurlarının yükselmesi yönünde yapılıyor ve bu hareket sona gelmiş gibi görünmüyor. Tabii ki, koronavirüs için hızlıca bir aşı bulunması, dünyada ekonomik görünümün düzelmesi, başka ülkelerle yaşadığımız diplomatik gerilimlerin azalması, daha büyük doğal kaynaklar keşfedilmesi gibi olumlu gelişmeler olursa, şartlar değişebilir. Fakat pandemi döneminde şartların daha kötüleşmesi riski de ciddi boyutlarda.

Ülkemizin güncel sorunu döviz kaynaklı olduğu için, akla gelen soru şu: döviz piyasası ve uluslararası sermaye hareketlerine katı kısıtlamalar getirilebilir mi? Öncelikle, yukarıda örneğini verdiğimiz gibi, halihazırda birçok kısıtlama var ve bunlar şartlara göre gevşetilip sıkılaştırılıyor. Yani, ekonomi yönetimi faizlerin ve döviz kurunun yükselişinden rahatsız olduğunda, kısıtlayıcı düzenlemelerin çoğalması (mesela döviz işlemlerinden daha fazla vergi alınması veya bankaların yurtdışıyla vadeli işlem limitlerinin tekrar azaltılması) pek ala mümkün. Ne kadar etkili olduğu tartışılır ama sınırlı ve kademeli kısıtlamalar bugünkü gibi olağanüstü koşullarda anlaşılabilir. Burada tehlike finansal sisteme, döviz rezervlerinin karşılamaya yetmeyeceği ölçüde yeni şoklar gelirse ortaya çıkar. Buna yol açabilecek, iki durum aklıma geliyor. Birincisi, mevduat sahiplerinin bankalara hücum etmesi (bank run). İkincisi, vadesi gelen dış borçların çevrilememesi.

Bankalara hücum, TL mevduat için bir sorun değil, zira bankaların arkasında son borç verme mercii (lender of last resort) olarak kapı gibi merkez bankası var. Gerekirse basar parayı, talep edene son kuruşuna kadar ödeme yapar. Lakin, döviz mevduat sahipleri toplu olarak panik halinde paralarını çekmeye veya yurtdışına transfer etmeye çalışırsa, merkez bankası yabancı para basamadığı için talebi karşılamakta zorlanabilir. Döviz talebi ne boyuta ulaştığında merkez bankası havlu atar bilemeyiz. Ancak ülke için çok kıymetli olan rezerv varlıklardan, yurtdışına veya yastık altına büyük tutarlarda kaynak akmasına herhalde seyirci kalmayacaklardır.  Bu yüzden bir panik durumunda, örneğin döviz alım satımına ve bankalardan mevduat çekimine miktar sınırı konabilir. Yakın dönemde Arjantin ve Lübnan'da, geçmişte Yunanistan ve Güney Kıbrıs'ta buna benzer sermaye kontrolleri uygulandı. (Lübnan'ı bir süre önce şurada anlatmıştık.)

İkinci durum, özel sektöre ve devlete borç veren yabancı kurumlarla ilgili. Dışarıdan (tahvil, sendikasyon kredisi gibi) çeşitli araçlarla sağlanan borçların vadesi geldiğinde, yatırımcılar borçları tamamen çevirmeye yanaşmazsa ya da istedikleri faiz bizim işimize gelmezse, döndürülemeyen borçları kendi nakit yabancı para kaynaklarımızdan ödememiz gerekir. Bu da önceki duruma benzer şekilde, büyük boyutlara ulaştığında karşılanması zor bir döviz talebi yaratabilir. Fakat mevduattan farklı olarak, borç geri ödemeleri bir takvim içerisinde gerçekleştiği için, borçlular bir anda kapıya dayanmaz. Bu da krizi yönetebilmek için zaman kazandırır. O zaman risk ne? Benim gördüğüm, yatırımcıları kaçırabilecek en büyük tehlike AB ve ABD'nin çeşitli diplomatik meselelerden kaynaklanan yaptırım tehditleri. İyi haber ise, bize en çok borç veren yatırımcılar yine bu ülkelerden olduğu için, Türkiye'de bir ödemeler dengesi krizi tetiklemek herhalde onların da işine gelmez. (Ayrıca şunu da gururla söyleyebiliriz ki, Türkiye 2001 krizinin zor koşullarında bile dış borçlarına sadık kalmıştı. Hatta Osmanlı dönemindeki 1876 borç krizi ve Birinci Dünya Savaşı yılları haricinde, dış borç ödemesini durdurduğumuz bir durum bilmiyorum.)

Peki diyelim en kötüsü oldu ve çok sıkı sermaye kontrollerine gidilmek zorunda kalındı. Bankalardan döviz çekimi sınırlandırıldı, yurtdışına döviz çıkışı yasaklandı, dış borçların ödemesi durduruldu. Dünyanın sonu mu? Elbette böyle düşünmeyeceğiz. Örneğin 1998'de Asya Krizi döneminde Malezya'nın IMF'ye kafa tutup uyguladığı geçici sermaye kontrolünün krizi atlatmakta başarılı olduğu akademik literatürde genel olarak kabul görmektedir. Fakat sermaye çıkışına geçici engel koymanın örneklerinin az olması (sermaye girişine engel koymak daha yaygın) ve her örnekte koşulların ve uygulamaların farklı olması, sıkı bir sermaye kontrolünün sonuçlarını değerlendirmemizi güçleştiriyor. Buradaki endişe, sermaye kontrolü uygulayan ülkenin bunu iyi değerlendirip yapısal sorunlarını çözemezse kontrollerin kalıcı olabileceğidir.

Elbette Çin, Hindistan gibi finansal sistemi hiçbir zaman serbest olmadığı halde hızlı büyüyen ülkeler de var. Ancak eskiden beri bu şekilde işleyen ekonomilerle, aniden rejim değiştiren bir ülkenin durumu aynı olmaz. Kısa sürede cari açık veren bir ekonomiden fazla veren bir ekonomiye dönüşmek bir hayli sancılı olabilir. Bilmiyorum, son teknoloji otomobil, elektronik eşya vs. kullanmaya alışmış, evini emekliliğini beklemeden satın alma hayali kuran vatandaşımız basit tüketim mallarını bile piyasada bulamazsa veya bulduğunu satın alamazsa ne der? Dahası, bu vatandaşa konut, yol, köprü yapan müteahhitlerin desteklediği bir iktidar böyle bir dönüşüme ne kadar istekli olur?

13 Eylül 2020 Pazar

Ekolojik iktisat ve büyümenin sınırları

İktisadi büyüme ve kalkınmayı pek sorgulamayız. Üretimin, yatırımın, istihdamın artması, tüketimin çoğalması ve çeşitlenmesi, toplumdaki genel hayat kalitesinin yükselmesi neden kötü olsun ki? Tersine, büyüme hızının olabildiğince yükselmesini arzu ederiz. Niceliksel zenginleşmeyle beraber niteliksel iyileşme de isteriz ki, bunu kalkınma diye büyümeden ayırırız. Kalkınmanın "sürdürülebilir" olmasını, yani geleceğimizden ve sonraki kuşakların refahından çalmaması gerektiğini de kabul ederiz. Bunun için, doğayı koruyacak, çalışanların haklarını gözetecek, sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri azaltacak önlemler alınmasına ve büyümeden fedakarlık edilmesine razıyızdır. Ama acaba bunlar yeterli mi? Sürekli ve sürdürülebilir büyüme mümkün mü? Yoksa büyümenin sonu var mı?

Ekolojik iktisat, bu soruları insan-doğa ilişkisi bağlamında araştıran, doğa bilimleri ve sosyal bilimlerin kesişimindeki bir alandır. Ekolojik iktisatta, ekonominin ekosistemin bir parçası olduğu dikkate alınır ve ikisi arasındaki etkileşimler incelenir. Doğal ekosistem, insan yapısı iktisadi sistem için gerekli kaynakları sağlar. İnsan dahil, üretime katılan tüm faktörler nihayetinde ekosisteme bağımlıdır. İnsan nüfusunun geçiminin sağlanması, sermaye mallarının ve enerjinin üretilmesi, toprağın ve madenlerin kullanılması gibi her türlü faaliyet doğrudan ya da dolaylı olarak doğal kaynaklara dayanır. İktisadi faaliyetin sonucunda, mal ve hizmetlerle beraber atık maddeler de üretilir. Atıklar doğaya döner ve belli hızlarla emilir. İktisadi sisteminin kendini sürdürebilmesi, kaynak kullanımı ve yenilenme hızına, alternatif kaynakların birbirini ikame edebilmesine, atıkların birikme ve emilme hızına ve tüm bunların insan refahını nasıl etkilediğine bağlıdır.  

Sürdürülebilirlik meselesini, kaynak ve atık problemi olarak ikiye ayırabiliriz. Kaynak tarafında; fosil yakıtlar gibi kimi doğal varlıklar sabit stoktadır, kullandıklarımızın yerine yenisi gelmez; güneş, yağmur, rüzgâr gibi doğal varlıklar ise yenilenebilir. Yenilenemeyen kaynaklar başlangıçta bolken artan bir hızla kullanılabilir; fakat tükenmeye yaklaştıkça, kullanım miktarının giderek azalması gerekir. Yenilenebilir kaynaklarda ise stok pratikte sınırsız olsa da birim zamandaki kullanım kapasitesi sabittir. Örneğin, bir akarsuyun üzerindeki santralleri arttırarak sürekli daha fazla elektrik üretemezsiniz. Dolayısıyla, yenilenebilir olan veya olmayan hiçbir doğal varlık sonsuza kadar artan miktarlarda kullanılamaz. Ayrıca, ekosistem sınırlı olduğundan, yeni keşifler yaparak da kaynak kullanımı sürekli artırılamaz. Verimlilik yoluyla üretimi bir yere kadar artırmak mümkündür, fakat verimlilik sağlayan teknolojik gelişme de nihayetinde ekosisteme bağımlıdır. Bunlardan hareket eden ekolojistler, fizikteki termodinamiğin temel kanunlarına dayanan argümanlarla, sınırsız bir iktisadi büyümenin mümkün olmadığını savunmuşlardır.

Atık problemi, büyümenin fiziksel sınırlarından ayrı olarak, nereye kadar arzu edilebilir olduğuyla da ilişkilidir. Üretim süreçlerinde ortaya çıkan ve doğada yok olmayıp biriken atıklar, insan refahını etkiler. Buradaki en güncel ve önemli mesele, karbon salınımından kaynaklanan ve felaket boyutlarında sonuçlar doğurabilecek olan küresel ısınmadır. Kimyasal, biyolojik ve nükleer atıklar, daha sınırlı çevrelerde olmakla birlikte, yine insan sağlığını tehdit eder. Plastik gibi, doğada yok olması zor evsel atıklar da biriktikçe hayat kalitemizi azaltır. Zararlı atık üreten kaynak ve teknolojilerden, yenilenebilir kaynaklara ve temiz teknolojilere geçilmesi atık sorununu hafifletecektir. Fakat milyarlarca insandan oluşan bir dünyada sürekli artan tüketim talebinin daha temiz üretim teknikleriyle karşılanması ve atık seviyesinin makul seviyelerde tutulmasının mümkün olmadığı savunulmuştur. Büyümeyle beraber yaratılan ekolojik maliyetlerin bir noktadan sonra tüketimin getirdiği marjinal faydayı aşacağı, dolayısıyla daha fazla büyümenin insan refahını azaltacağı ileri sürülmüştür. Hatta aşırıya gidildiğinde, küresel ısınma tehdidinde olduğu gibi, ekolojik sorunların hızla felaket boyutlarına ulaşabileceği de belirtilmiştir.

Bu sonuçları nasıl değerlendirebiliriz? Kaynaklar tarafında, sınırsız iktisadi büyümenin mümkün olmaması benim için şaşırtıcı değil. İnsanlık tarihine bakınca gerek nüfus gerekse de ortalama yaşam standardı bakımından sürekli büyüme görmeyiz. Tarih öncesi dönemlerdeki tarım devrimi ve yakın çağdaki sanayi devrimi hızlı büyümenin yaşandığı dönemlerdir. İlki insan topluluklarının tarımsal üretime ve ticarete başlamasına, karmaşık toplumsal ve iktisadi yapılar oluşturup nüfusunu artırmasına imkân sağlamıştır. İkincisi de sermaye birikimi ve verimlilik artışıyla beraber hızlı bir zenginleşmeye ve nüfus patlamasına yol açmıştır. Bu dönemlerin ve veba salgını gibi olaylardan kaynaklanan dalgalanmaların haricinde, tarih boyunca ekonomiler oldukça durağan olmuştur. Sanayi devrimi ve sonrasında dahi, Thomas Malthus ve John Stuart Mill gibi büyük klasik iktisatçılar kaynak kısıtına dikkat çeken benzer tezlerle iktisadi büyümenin duracağını tahmin etmişlerdir. Ancak aradan geçen yüzlerce senede öngörüleri gerçekleşmemiştir. Âtıl durumdaki (tarım arazileri, madenler gibi) doğal varlıklar kullanıma girdikçe, (petrol, doğalgaz gibi) yeni keşifler ve (nükleer enerji, güneş enerjisi gibi) teknolojik icatlar yapıldıkça, mevcut kaynaklar daha verimli kullanıldıkça iktisadi büyüme sürmüştür. Bu elbette, söz konusu tezlerin yanlış olduğu ve dünya ekonomisinin sonsuza dek büyüyeceği anlamına gelmez. Ancak kaynak kısıtlarının yakın gelecekte büyümeyi durdurması şüphe götürür.

Atıklar tarafında, fazla büyümenin ekolojik maliyetleri sebebiyle faydadan çok zarar getirebileceği dikkate değer bir görüş. Bunun karşısında, ana akım iktisatta bir çevresel Kuznets eğrisi hipotezi vardır. Ülkelerin kalkınmanın ilk aşamalarında çevresel sorunları ikinci plana attığı, fakat zenginleştikçe bunları daha çok önemsediği gözlenmiştir. Bundan hareketle, en az ve en çok gelişmiş ülkelerde çevre kirliliğinin düşük, orta gelirli ülkelerde yüksek olduğunu gösteren bir çan eğrisi olması beklenir. O ya da bu, makroekonomik büyümeyle çevre kirliliği arasında ampirik bir ilişki olabilir. Fakat bunun çözüm üretmede ne kadar faydalı olduğu konusunda şüpheliyim. Örneğin, ekonomiler büyüdükçe karbon salınımı düzenli olarak artsa dahi, karbon salınımını doğrudan hedef almayan bir politikanın, büyüme ne olursa olsun çevre sorununa derman olmayacağı açıktır. Çevresel problemler mikroekonomiktir, çözümler de öyle olmalıdır. Bu tür meseleler iktisat teorisinde dışsallık ve kamu malları bağlamında çalışılmaktadır. İktisat içinde nispeten genç bir alan olan mekanizma dizaynı teorisi, ödül ve ceza sistemleri geliştirerek piyasa ekonomisiyle uyumlu çevresel düzenlemelerin oluşturulmasına katkı yapmaktadır.

Ekolojik sorunlara nasıl yaklaşıldığı, hangi ön kabullere dayanarak ne sonuçlara varıldığı ve hangi politika önerilerinin getirildiği ideolojik kimliklerle yakından ilişkilidir. Büyümeyi ilerlemeyle özdeşleştiren birini, insanların aza kanaat ettiği ve sayıca çoğalmadığı bir dünyanın daha iyi olabileceğine ikna edemezsiniz. Piyasa ekonomisine kökten karşı birine, karbon salınımı sınırlanacak diye karbon piyasası kurmayı kabul ettiremezsiniz. Dünyada daha çok otoyol görmek isteyen kişiyle, daha çok orman görmek isteyen kişinin görüşleri de aynı olmaz. O yüzden, ekolojik sorunlar konusunda gerek bilimsel alanda gerekse de kamuoyunda çok farklı duruşlar vardır. Ayrıca bilim insanlarının uzlaşma sağladığı konularda dahi, hangi kamu politikalarının uygulanacağı politikacıların, bürokratların ve onları yönlendiren kamuoyunun elindedir. Karmaşık siyasi hesaplar, özel ekonomik çıkarlar ve uluslararası pazarlıklar adım atılmasını güçleştirmekte ve ekolojik sorunların büyümesine sebep olmaktadır.

Ekolojik iktisat, büyüme ve sürdürülebilirlik konularında kapsamlı kaynak arayanlar, bu yazıyı yazarken faydalandığım şu esere bakabilir:
Handbook on Growth and Sustainability (2017), edited by Peter A. Victor and Brett Dolter, ISBN:9781783473557, https://doi.org/10.4337/9781783473564.


5 Eylül 2020 Cumartesi

Kamu tercihi teorisi ve milli irade

Siyasette milli irade veya halk iradesi lafını seçim zamanı çok duyarız. Bununla, toplumun kendisini yönetecek kişileri adil şekilde seçtiği anlatılmak istenir. Benzer şekilde, ekonomik konularda kamu yararı, adalet meselelerinde kamu vicdanı ifadeleri de yerleşmiştir. İlki bir ekonomik kararın toplumun geneline fayda sağlamasını, ikincisi adli bir kararın toplumda adil bulunup bulunmamasını ifade eder. Hepsinin ortak özelliği, toplumun kişileştirilmesidir. Yani, nasıl rasyonel bir birey seçeneklerini değerlendirip bir karar veriyorsa, toplumun da bunu yapabileceği kabul edilir. İki seçenekten oluşan durumlarda, örneğin bir mahkeme kararının haklılığı konusunda veya evet/hayır şeklinde bir referandum olduğunda, bu geçerli olabilir. Fakat seçeneklerin çok olduğu karmaşık meselelerde, bunları sıralayıp rasyonel bir toplumsal tercih oluşturmak ve buna göre karar almak hiç de kolay değildir. Hatta demokratik bir toplumda her durumda bunu sağlayacak ideal bir seçim sisteminin olmaması, iktisat, siyaset bilimi ve felsefenin kesişimindeki kamu tercihi teorisi (public choice theory) alanının en önemli sonucudur. Arrow'un imkansızlık teoremi ile Gibbard–Satterthwaite teoremi bunu formel biçimde göstermiştir.

Düşünsel bir örnek ele alalım. Diyelim ki bir yere elektrik üretmek için nükleer santral kurulması önerilsin ve karar toplumun genel eğilimine göre alınacak olsun. Santral kurulursa ülkenin önemli bir enerji ihtiyacı karşılanacak. Elektrik bollaşıp ucuzlayacak. Fakat nükleer santralın güvenlik riskleri insanları tedirgin edecek. Sonuçta seçenekleri değerlendiren insanların bir bölümü santralın yapılmasından yana olacakken, kalanı buna karşı olacaktır. Pratikte referandum mu yaparlar, anket mi, yoksa siyasetçiler sahaya inip havayı mı koklar önemli değil. Çoğunluğun ne istediğini biliyorsak, demokratik bir toplumda o kararın alınması en doğal sonuçtur.

Şimdi araya üçüncü bir seçenek koyalım. Nükleer santral yerine, termik santral de kurulması mümkün olsun. Bu durumda yine elektrik üretilecek ve güvenlik riski de olmayacak, ama termik santralın dumanı doğaya ve insan sağlığına zarar verecek. İnsanlara tercihleri sorulduğunda 6 farklı şekilde sıralama yapabilirler. Nükleere N, termiğe T, hiçbir şeye H diyelim ve tercih sırasını > işaretiyle ifade edelim. Yani enerji olsun ve mümkünse dumansız olsun diyen biri, (1) N>T>H diyecek. Bunun dışındaki olası sıralamalar: (2) H>N>T, (3) T>H>N, (4) N>H>T, (5) H>T>N ve (6) T>N>H. Basit olsun, son üç sıralamayı kimsenin seçmeğini varsayalım. İlk 3 sıralamayı seçenlerin oranı ise %45, %35 ve %20 olsun. Bu durumda ikili olarak bakarsak, (1) ve (2) diyenler için N>T oluyor; ikisinin oranlarını toplarsak, toplumun yüzde 80'i nükleer enerjiyi termik santrale tercih ediyor. (1) ve (3)'te T>H oluyor; yani, toplumun yüzde 65'i termik santralı hiçbir şeye tercih ediyor. (2) ve (3)'te H>N oluyor; demek ki, toplumun yüzde 55'i hiçbir şey yapılmamasını nükleer santrale tercih ediyor.

İktisat teorisindeki en temel varsayım, rasyonel bir bireyin bir A seçeneğini B'ye ve B seçeneğini C'ye tercih ediyorsa, A seçeneğini de C'ye tercih edeceğidir. Yukarıdaki örnek bize gösteriyor ki, bireylerin tercihlerini toplayıp toplumsal bir tercih sıralaması elde etmeye çalıştığımızda bu böyle olmayabiliyor. Dolayısıyla, ikiden fazla seçenek varsa, kendi içinde tutarlı bir toplumsal iradeden bahsetmek mümkün değil. Bu sebeptendir ki, seçim sonuçları aslında seçmen tercihlerinden çok belirlenen sisteminin sonucudur. Yukarıdaki örnekte, termik santralı işin içine katmayınca, çoğunluk nükleer enerjiye karşı çıkıp santral yaptırmıyor. Oysa gündemi belirleyen taraf (siyasetçi, medya ya da sivil toplum, kim baskınsa) önce termik santral yapılmasını ortaya atsa ve nükleerden hiç bahsetmese, insanların %65'i bunu destekleyecek. Sonraki aşamada nükleer santralı alternatif olarak ortaya atar ve tercihi termik ve nükleer arasında yaptırırsa, bu sefer %80 ile çoğunluk sağlayarak nükleer santral yaptırabilir.

Kamusal kararların alındığı sistemlerinin hepsi kusurludur. Dolayısıyla basit durumlar hariç, sık sık çarpık sonuçlar görürüz. Siyasi seçimleri düşünelim. Çok sayıda adayın katıldığı ve seçmenin tek bir adaya oy attığı tek turlu klasik bir seçimde (örneğin bizdeki belediye seçimlerinde), çoğunluğun en az istediği aday, diğer adayların oyları bölünmüşse az sayıda oyla birinci gelebilir. 1994'te Recep Tayyip Erdoğan %25 oyla İstanbul'a belediye başkanı olduğunda, buna benzer şekilde merkez partilerdeki bölünmüşlükten yararlanmıştı. Bu durum (bugünkü cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki gibi) iki turlu bir seçim yapıldığında engellenir. Fakat stratejik aday belirleme ve oy kullanma gibi, başka problemler engellenemez. Bunun örneklerini son yıllarda Türkiye'de hemen her seçimde görüyoruz. Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaş'ın klasik CHP'li politikacılar olmadığı açık. Ama sağ seçmenden de oy alabilecekleri için, parti yerel seçimlerde onları aday gösterdi ve sol seçmen de onlara oy verdi. Sonuçta, seçenin birinci tercihi olmayan adaylar seçimi kazanmış oldu.

Toplumu ilgilendiren böyle çetin meselelerle uğraşan kamu tercihi teorisi, sosyal bilimlerin belki de en soyut ve matematiksel alanıdır. Öte yandan siyasi sistemi son yıllarda büyük değişim yaşayan ülkemizde bu konular bambaşka bir şekilde ele alınıyor. Güncel hesaplara, çıkar çatışmaları ve pazarlıklara göre belirlenen bir sistem daha çok değişir.

16 Ağustos 2020 Pazar

Üçlemden kaçış yok

Uluslararası iktisatta üçlem/imkansız üçleme (trilemma) denen olgu, döviz kuru ve faiz hareketlerini ve ekonomi yönetiminin politika seçeneklerini anlamada temel teşkil eder. Buna göre, açık ekonomilerde faizleri düşüren bir parasal genişleme döviz kurunun yükselmesine, daralma ise tam tersine sebep olur. Ülkenin döviz rezervi varsa, piyasaya döviz verilerek kur artışı engellenebilir. Fakat hazıra dağ dayanmayacağından, döviz talebi kesilmezse rezervler erir ve sonunda ya döviz kuru serbest bırakılır ya da dışa açıklıktan feragat edilir.

Ülkemizde salgının ekonomik etkilerini hafifletmek için parasal genişlemeye gidildi. Başka ülkelerde olduğu gibi devlet ihtiyaç sahiplerine çok fazla nakit destek veremedi ama bol ve ucuz kredi sağlayarak toplam talebin hızla toparlamasına destek oldu. Üçlem icabı, bu aynı zamanda Türk lirasından kaçışı hızlandırdı ve döviz kurundaki yükseliş baskısını artırdı. Serbest bırakılsa kur gidecek ama bırakamıyoruz, çünkü hem enflasyon patlar, hem dövizle borçlu olan birçok firma ve onlara kredi veren bankalar zora düşer. O yüzden, kamu bankaları resmi rezervleri ve kendi kaynaklarını satarak döviz kurunu tutmaya çalıştı. Yeterli gelmeyince döviz hareketlerine kısıtlamalar getirilerek serbestlikten feragat edildi. Bankaların yurtdışıyla yaptıkları vadeli döviz işlemleri neredeyse tamamen engellendi. Vatandaşı caydırmak için (döviz alımına vergi, bankadan nakit çekimine ücret, düşük faiz vb.) ek maliyetler çıkartıldı. Hatta yüklü döviz alım satımı, nakit çekimi ve yurtdışına transfer gibi işlemlerin didik didik incelenmesi ve gerekirse engeller çıkartılması da mevcut şartlarda gayet mümkün.

Döviz piyasasına satım yoluyla müdahale etme imkanı, merkez bankasının ve kamu bankalarının döviz varlıklarıyla sınırlı. Bu imkan tükenmiş değil, fakat iki önemli sorun var. Birincisi, rezerv varlıklar aynı zamanda ülkenin kara gün kaynağı ve bunun şu anki seviyesi ancak birkaç aylık ithalatı ve vadesi gelen dış borcun küçük bir kısmını karşılayabiliyor. Yeni bir salgın, savaş, uluslararası yaptırım, doğal afet gibi olağanüstü (ama göz ardı edemeyeceğimiz) durumlarda, bu dövize çok ihtiyacımız olacak. O yüzden, bugün rahat harcamamalıyız. İkinci sorunsa, merkez bankasının döviz yükümlülüklerinin varlıklarından fazla olması. Son haftalarda dış basında, merkez bankasının döviz pozisyonunun nette bir hayli ekside olduğuna dair birçok haber çıktı. Yabancı yatırımcı, içeride vatandaşlara getirilen kısıtlamaları çok umursamaz, fakat kendisi çıkmak istediğinde alacak döviz bulamaması riskini umursar. Bu kaygıyla ellerindeki Türkiye varlıklarını satan yabancılara, kurlar artaracak diye bekleyen yerlilerin döviz talebi ve cari açıktan kaynaklanan döviz çıkışı da eklenince piyasa uzun süredir durulmadı. Zaman geçtikçe, bu kaygı ve beklentilerin yuvarlanan kar topu gibi büyüme ve bir finansal panik yaratma tehlikesi arttı.

Gelinen noktada önümüzdeki seçenekler neler? A, fazla bir şey değiştirmeyip pandeminin geçmesini ve dünya ekonomisinin düzelmesini beklemek. B, döviz kurunu serbest bırakmak. C, faizi döviz kuruna istikrar sağlayana kadar yükseltmek. D, döviz piyasası ve sermaye hareketlerine katı kısıtlamalar getirmek. E, ortaya karışık bir şeyler yapmak.

Son zamanlarda kur ve faizlerin biraz yükselmesine izin verildi. Bankalara yönelik bazı düzenlemeler de yumuşatıldı. Demek ki ekonomi yönetimi mevcut durumdan pek memnun değil. Bu yüzden, A seçeneği elenecek gibi duruyor. Yukarıda belirttik, enflasyon döviz kuruna duyarlıyken ve şirketlerin döviz borcu da yüksekken kur nereye giderse gitsin diyemeyiz. Dolayısıyla, B de çıkar yol değil. C, normal koşullarda tercih edilecek seçenek. 2018'de ABD ile papaz olduğumuzda, yüklü bir faiz artırımı yapıp sonra bir süre sabrederek kur şokunu başarılıyla atlatmıştık.  Şimdi de iktisadi faaliyet toparlanmaya devam ederse, gevşek para politikasına ihtiyaç kalmayabilir ve bir miktar sıkılaşmaya gidilebilir. Ancak pandemi tehdidi sürerken, ekonomiyi daraltacak ölçüde güçlü bir parasal sıkılaştırma yapılmaz. D ise, ümitsiz bir durumda başvurulacak son çare. Var olan kısıtlamaların çok ötesinde; bankalardan döviz çekiminin sınırlandırılması, yurtdışına döviz çıkışının yasaklanması, dış borçların ödenmemesi gibi radikal tedbirler olağanüstü şartlarda devreye girer. Umarım işler o noktaya varmaz, ama bugünün dünyasında çok da rahat olamıyoruz maalesef.

İlk dört seçenek çok makbul görünmediğinden, E tercih edilecek gibi duruyor. Yani döviz kurunda kontrollü bir yükseliş ve faizlerde ekonomik daralma yaratmayacak bir seviye hedeflenecek. Döviz piyasasına müdahaleler sürecek ama şakkadanak milyar dolarlık satışlar yapılmayacak. Sermaye kısıtlamalarında da seçici olunmaya çalışılacak. Tabii, söylemesi kolay, yapması zor. Değişen koşullara göre politikaları adım adım uyarlamak ve istikrar sağlayacak bir politika bileşimi aramak makul bir strateji olur. Fakat uygulamada işler nasıl yürür, onu göreceğiz.

IMF desteğiyle bu krizden çıkış daha kolay olabilirdi. Fakat hem iktidarı içeride siyaseten zor duruma düşüreceğinden, hem kapsamlı bir program için belirlenecek şartlar iktidarın ekonomide elini bağlayacağından, hem de belki uluslararası ilişkilerde Türkiye'nin batıya karşı konumunu zayıflatacağından, bugüne kadar bu tercih edilmedi. Fakat pandemi yüzünden ekonomik belirsizliklerin son derece yüksek olduğu bir dönemde, politikacılar bugün ne söylerse söylesin, o kapının kapalı olduğunu düşünmüyorum. Umalım ki, mecbur kalınmasın.