3 Ekim 2022 Pazartesi

Baz etkisi nedir?

Çoğu kurum ve ekonomist Türkiye'de enflasyonun bu yılın sonundan itibaren baz etkisiyle düşeceğini söylüyor. Bu ne anlama geliyor?

Birçok makroekonomik zaman serisinde, bir önceki yılın aynı dönemine göre değişim oranı önemlidir. Bunun güçlü tarafı, basit bir şekilde hesaplanması ve mevsimsel olarak dalgalanmamasıdır. Zayıf tarafı ise gelen etkileri bir sene boyunca taşımasıdır. Nasıl? Basit bir örnekle gösterelim. 100 değerinde her ay sabit giden bir göstergenin bir ay 110'a çıktığını ve sonra 110'da sabit gitmeye devam ettiğini varsayalım. Burada yıllık değişim oranı başlangıçta sıfır. Göstergenin seviyesi yükseldiğinde, oran o ay yüzde 10'a yükselir. Sonra seviye aydan aya değişmemesine rağmen, bir önceki senenin seviyesi ("baz" aldığımız değer) düşük olduğundan, yıllık değişim oranı 12 ay boyunca yüzde 10 olarak kalır. Bu sürenin sonunda, baz seviyesi 110'a geldiğinde yıllık oran yine sıfıra düşer. Bunun gibi, bir göstergenin değeri ve baz seviyesi arasında oluşan geçici farka "baz etkisi" denir. Zaman serisinde geçmişte yaşanan sıçramalar, zikzaklar, aylık değişim oranlarında zamanla oluşan hızlanma ve yavaşlamalar baz etkileri yaratır. Bu hareketler büyükse, yıllık değişim oranı serinin yakın dönemlerdeki eğilimi açısından iyi bir gösterge olmaz.  

Türkiye'deki enflasyonu ele alırsak, son bir senedeki yükseliş düzenli bir şekilde gerçekleşmedi. TÜFE geçen Aralık ve Ocak aylarında yüzde 10'un üzerinde aylık oranlarla arttı. Sonrasında artışlar kademeli olarak yavaşladı. Eğer TÜFE bundan sonra daha normal bir hızda artacaksa, geçmişteki olağanüstü büyük artışların etkisi çıktıkça yıllık enflasyonun azalması gerekir. Nasıl? Aşağıdaki grafikteki gibi. Burada üç senaryoda yıllık enflasyonun nasıl değişeceği görülüyor. Birincide (turuncu) TÜFE'nin bundan sonra aylık yüzde 3 ile sabit bir oranda artacağını varsayıyoruz. TÜFE'ye göre daha az oynak olan çekirdek enflasyon endeksleri son aylarda buna yakın bir ortalama ile artıyor. Bu durumda yıllık enflasyon 2023'ün ilk yarısı boyunca düşüyor. Yüzde 40 civarına geldikten sonra bunun biraz üzerinde sabit kalıyor. İkinci senaryoda (gri) aylık enflasyonun Ekim'de yüzde 2.5 ile başlayıp her ay 0.1 puan yavaşladığını varsayıyoruz. Bu durumda yıllık enflasyon 2023 boyunca düzenli olarak düşüyor ve yüzde 20'ye yaklaşıyor. Son senaryoda ise (sarı) bu sefer aylık yüzde 3.5 ile başlayıp aynı oranda hızlanıyoruz. Bu durumda da enflasyon yüzde 50'ye kadar iniyor ama sonra tekrar çıkıyor.

Burada iki önemli mesele var. Birincisi, yukarıdaki farazi örneği basitleştirmek için tek seferlik etkiyi sürekli eğilimden bağımsız varsaydık, ama bu enflasyonda böyle değildir. Fiyat istikrarına bağlı bir merkez bankası olmadığında, yüksek gerçekleşmelerle birlikte ileriye dönük enflasyon beklentileri de bozulur. En basitinden, ücretler ve kiralar hedeflenen değil gerçekleşen enflasyona göre güncellenir. Böylece geçmiş şoklar geleceği de etkilemiş olur. O yüzden şartlar veya uygulanan politikalar değişmedikçe, enflasyonun sürekli yavaşladığı bir senaryo bana pek gerçekçi görünmüyor. İkincisi, senaryolarda TÜFE'nin düzenli şekilde hareket ettiğini varsaydık, fakat bu muhtemelen böyle olmayacak. Bugünkü koşullarda (ödemeler dengesinde sorunlar yaşarken, faizler dünyada artırılıp bizde düşürülürken, Ukrayna'da savaş sürerken, bizde seçimler gelirken vs.) enflasyonu etkileyecek başka şoklar gelmeyeceğinin garantisi olamaz.  

Demem o ki, bugünkü olağanüstü yıllık enflasyon değerleri kısmen geride kalmış olayların bize mirası. Bunlar yakında çıkacak. Fakat yüksek enflasyon sorunu bununla bitmeyecek.

1 Temmuz 2022 Cuma

Enflasyon yükseldiğinde faiz artırmak gerekli mi? Yeterli mi?

Günümüz iktisadında yüksek enflasyona karşı standart politika, merkez bankasının kısa vadeli faizi artırarak parasal sıkılaştırma yapmasıdır. Bu bir defa, finansman maliyetlerini yükseltip yatırım ve tüketim talebini azaltır. Toplam talebin azalması genel fiyat düzeyindeki artışı aşağı çeker. İkincisi, faizin yükselmesi ulusal parayla yapılan tasarrufun getirisini artırarak onu döviz, altın gibi uluslararası varlıklar karşısında cazip kılar. Bu yolla paranın değerlenmesi dış ticarete konu olan tüketim mallarının ve üretimde kullanılan hammaddelerin iç piyasadaki fiyatını düşürür. Üçüncüsü, merkez bankasının sıkı para politikasını kararlılıkla uygulayacağına ve ilk iki kanaldan enflasyonun düşeceğine ekonomideki aktörler inandığında, enflasyon beklentileri düşer. O zaman, üretici satış fiyatını, ev sahibi kira değerini, çalışan ücret talebini belirlerken daha düşük artışlara razı gelir. Beklentiler ne kadar hızlı iyileşirse, uygulanması gereken sıkılaşma o kadar az olur. İlk iki kanaldan hangisinin daha önemli olduğu ekonominin koşullarına göre değişir. Fakat beklentileri yönetmek her durumda en önemlisidir.

Enflasyon yükseldiğinde faiz artırmak gerekir mi?

Günümüzün yaygın iktisat anlayışı çerçevesinde, ekonomilerin hızlı büyüdüğü dönemlerde buna evet demek kolay.  Genel fiyat artışlarına arz şokları sebep olduğunda ise sorun daha çetrefilli. Arz şokları küresel ekonomide 1970'lerde hammadde ve petrol fiyatlarındaki dalgalanmalarla yaşanmıştı. Pandemi sonrası uluslararası tedarik zincirlerindeki aksaklıklarla tekrar kendini gösterdi. Rusya'nın Ukrayna'yı işgalinden sonra bazı hammaddelerin arzının kısılmasıyla şiddetlendi. Denebilir ki, merkez bankaları buna ne yapsın? Faiz artırımı kıt olan ürünleri bollaştırıp ucuzlatmaz. Onun yerine, talebi kısıp maliyet artışının nihai ürün fiyatlarına yansımasını bir nebze engeller. Bu da ekonominin daha fazla daralmasına yol açar ve işsizlik, yoksulluk gibi sosyal problemler doğurur. Bundan kimse hoşlanmadığından, dünya merkez bankaları yakın dönemde kontrolden çıkmaya başlayana dek enflasyona tepki vermekten kaçındılar. 

Merkez bankalarının arz şoklarına tepki vermede acele etmemesinde haklılık payı var. Fakat şu noktaya dikkat etmek lazım. Günümüz enflasyonu dünyada da Türkiye'de de sadece arz şoklarının sonucu değil. Pandemi başlangıcında en büyük tehdit olarak ekonomik daralma görüldüğü için büyük parasal ve mali genişleme politikaları uygulandı. ABD'de bu yetmezmiş gibi, Biden başkan seçilince devlet bütçesinden ulufe dağıtırcasına büyük harcama programları açıkladı. Bunlar ABD'de işsizliği doğal sınırına kadar düşürürken, ücret enflasyon sarmalı yarattı ve varlık fiyatlarını şişirdi. Ülkemizde ise, geçtiğimiz seneden beri önce zamansız faiz indirimileriyle panik yaratıldı ve döviz kurunun sıçramasına yol açıldı. Sonra enflasyonun altında tutulan faizlerle Türk lirasıyla tasarruf edenler cezalandırıldı, harcayanlar ödüllendirildi. Kredi pompalanarak, her türlü mal ve hizmetin ve enflasyona karşı korunaklı (döviz, gayrimenkul vb.) varlığın fiyatı patlatıldı. Bunların hiçbirinin arz şoklarıyla alakası yok.

Yüksek enflasyonun zararlarını daha önce (şurada) anlatmıştık. Para politikası hedeflerinin inandırıcılığını kaybetmesi ise enflasyonun yüksek seviyelerde süreklilik kazanmasına ve istikrarsız olmasına yol açar. Zorda kaldığında kenara çekilen ve koyduğu hedefi unutan bir merkez bankasının sözüne artık kim neden güvensin? Enflasyon dış dünyadaki iyi kötü gelişmelere göre savrulacaksa, iktisadi aktörler nasıl fiyatlama yapsın? İşçi sendikası ücretine, mal sahibi kirasına, üretici ürününe yüksek zam istediğinde, onu enflasyonun düşeceğine kim nasıl ikna etsin? Sonra enflasyon katılık kazanınca nasıl düşürülsün? Bu zorlukları birçok merkez bankası gördüğü için para politikalarını sıkılaştırıyorlar. ABD ve İngiltere merkez bankaları faiz artırmaya başladı. Avrupa Merkez Bankası yakında başlayacak. Türkiye'de ise merkez bankası daha radikal bir çizgide. Para politikası metinlerinde (mesela şurada) belirtildiği üzere, enflasyonun bir yere kadar çıkıp küresel barışın sağlanmasıyla düşmesini bekliyorlar. Düştüğü kadar, düşmeyen kader gibi. 

Faiz artırmak enflasyonu düşürmeye yeter mi?

Arz şokları özelinde parasal sıkılaşmanın dışsal maliyet artışlarını ortadan kaldırmadığını söyledik. Bunun dışında, enflasyonda kalıcı düşüşün önemli bir şartı, para politikasının diğer iktisadi politikalarla desteklenerek uzun vadede tutarlı bir şekilde uygulanmasıdır. Bu konuda klasik bir örnek, yüksek bütçe açığı ve kamu borcu olan ülkelerde, uzun vadede borcun parasallaşması sorunudur. Böyle bir ülkede para politikası sıkılaştığında, devletin borçlanma maliyeti de artar. Bütçe açıklarını kapatamayan ülkelerde borçlanma ihtiyacını artıran bu durum, politika yapıcıları gelecekte gevşek para politikasına dönüp kamu borcunu reel olarak eritmek zorunda bırakır. Uygulanan sıkı para politikasının geçici olduğu ve sürdürülemeyeceğine dair bir görünüm varsa, beklentilerde iyileşme ve enflasyonda kalıcı bir düşüş sağlanamaz. Bugün dünyada kamu borcu yüksek birçok ülke bu riski taşıyor. Fiyat istikrarına öncelik veren, güçlü ve bağımsız merkez bankalarına sahip ülkelerde risk daha düşükken, diğerlerinde daha fazla.

Ülkemizde bugün için kamu maliyesinden kaynaklanan bir enflasyon sorunu yok, fakat başka meseleler var. Büyümeyi besleyen üretkenlik artışı yetersiz olduğundan (bkz. bir, iki), üretim ve istihdamı artırmanın yolu olarak işgücü ve finansman maliyetleri düşürmek görülüyor. Düşük faiz ve değersiz Türk lirası tam da bu amaca hizmet ediyor. Fakat yükselen enflasyonun gösterdiği gibi bu yol sonunda tıkanmaya mahkum. Yüksek faiz ve değerli Türk lirası olduğunda ise enflasyon kısa vadede düşse bile, bu sefer ya büyüme duracak ya da kısa vadeli dış borçlanmaya dayanan kırılgan bir ekonomi ortaya çıkacak. Sürekli ve hızlı bir kalkınma yaratamayan bir ekonomide de enflasyonist politikalara dönüş riski hep olacaktır. Bu sorunu aşmanın yolunu bulana kadar fiyat istikrarına kavuşmamız kolay olmayacak.

27 Mayıs 2022 Cuma

Yüksek enflasyonun malum zararları

Enflasyon dünya genelinde yükselirken, bizde uzaya doğru ilerliyor. Bu vesileyle güncel mevzularla da ilişkilendirerek, yüksek enflasyonun zararlarına dair makroiktisat bilgilerini hatırlayalım istedim.  

Yüksek enflasyonun en açık sonucu, istenmeyen gelir aktarımlarına yol açmasıdır. Bu, enflasyon öngörülmeyen bir şekilde arttığında ve piyasalardaki başka aksaklıklarla birleştiğinde ortaya çıkar. Birçoğumuz bugün bunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Çalışanların, emeklilerin, sosyal yardım alan kişilerin gelirleri sabit. Senede bir iki defa artış alabilseler bile, alım güçleri bir sonraki artışa kadar düzenli olarak azalıyor. Tasarruf sahiplerinin de birçoğu enflasyon karşısında korumasız. Faizler baskılanıp enflasyon yükseldiğinden, tasarrufunu bankada Türk lirası mevduatında değerlendirenlerin birikimi eriyor. Birikimini korumak isteyenler döviz, altın, kripto para, konut gibi spekülatif varlıklara yöneliyorlar ama bu sefer de buradaki fiyat dalgalanmalarının riskini alıyorlar. Aralık 2021'deki döviz kuru hareketinde gördüğümüz gibi, spekülatif varlıkları yüksek fiyattan alanlar çarpılabiliyor. 

Kaybedenlerin örnekleri çoğaltılabilir ama bir de enflasyondan kazananlar var. İşgücü piyasasında, satış fiyatı artarken ücretlerin sabit kalması işgücü maliyetinin reel olarak erimesine yol açar. Kısa vadede üretimi destekleyen bu durum, sermaye sahiplerinin gelirine katkı sağlar. Finansal piyasalarda, faiz sabitken enflasyonun yükselmesi, kredi kullanan kişilerin reel borçlanma maliyetini azaltır. Spekülatif hareketlerde malını ucuza alıp yüksek fiyattan elden çıkaranlar da benzer şekilde kazanır. Geliri enflasyondan hızlı artan, varlıklarını çeşitlendirebilen, servetine göre nakit tutma ihtiyacı az olan kişiler kazanan tarafta olur. Sabit gelirliler, az bir birikimi olup bunu çeşitlendiremeyenler ve ihtiyaçları için nakit tutması gerekenler kaybeden taraftadır. Genel olarak kazananlar varlıklı, kaybedenler yoksul kesimdendir. 

Bölüşümdeki adaletsizliklerin yanında, enflasyon yarattığı belirsizlik sebebiyle tasarruf, yatırım, üretim gibi iktisadi kararları bozar. Birikimlerinin eridiğini gören insanlar, ulusal parayla uzun vadeli tasarruf yapmaktan kaçınırlar. Bu yüzden, bugün ülkemizde banka mevduatlarının büyük bölümü ya döviz cinsi ya da (kur korumalı mevduat adıyla) dövize endeksli olarak tutuluyor. Bunların ortalama vadesi de 3 aydan az. Böyle bir durumda bankaların yatırımlara ulusal para üstünden düşük ve sabit bir reel faiz oranıyla finansman sağlaması zordur. Bu neden önemli? Krediler döviz cinsi veya değişen faizli verildiğinde, döviz kuru ve faiz dalgalanmaları firmalar için risk yaratır. Ödeme vakti geldiğinde maliyetler beklenmedik şekilde artarsa borçlular zora düşer. Geri ödenmeyen kredilerden bankalar da zarar eder. Ulusal para ile sabit faizle kredi verildiğinde, kredi kullananlar ne ödeyeceklerini bilirler. Risk, mevduat gibi kısa vadeli araçlarla kredileri finanse eden bankaların üzerindedir. Bankalar da enflasyon beklentisi, vade ve risk primlerini dikkate alarak kredi faizlerini belirler. Bu yüzden, merkez bankasının enflasyonu düşük ve istikrarlı tutacağına güvenilen ülkelerde uzun vadeli faizler düşük olur. Enflasyon hedefine güven zayıfladığında ise uzun vadeli faizler yükselir. Bu da yatırımları caydırır.

Yatırımcılar için yüksek enflasyon ortamında sadece finansman değil, gelir akımları da belirsizdir. Enflasyonu öngöremeyen bir firma, uzun vadede elde edeceği gelirleri tahmin edip nasıl yatırım yapabilir? Bu olmadığından ülkemizde yatırım ve finansman planları dolar, euro gibi istikrarlı para birimleri üzerinden yapılıyor. Örneğin, yol, köprü, hastane, havaalanı gibi son yıllarda yapılan büyük yatırımların hepsinde, sözleşmeler yatırımcılara dövize endeksli gelir garantisi sunuyor. Böylelikle yatırımlar gerçekleşebiliyor ama kur riski hizmet alanların üzerine kalıyor. Yani, kur arttıkça hem bireysel olarak hizmetlere daha fazla ödüyoruz hem de sözleşmelerdeki devlet garantileri sebebiyle kamunun maliyeti artıyor. Peki konut yatırımlarında bireyler nasıl Türk lirası ile uzun vadeli borçlanabiliyor? Orada da devlet kamu bankalarıyla devreye giriyor ve olası zararı göze olarak özel bankalardan daha düşük faizlerle kredi sağlıyor. Özel bankaların bugünkü ortamda konut kredilerini nasıl fiyatladığını ise bilmiyorum.

Özetle, yüksek enflasyon adaletsiz gelir aktarımlarına yol açıyor, yatırım ortamını bozuyor ve finansal riskleri büyütüyor. Uzatmalayım; üretim, tüketim, kamu maliyesi gibi daha birçok konuda çarpıklıklar sayılabilir. Bunların dışında bir de enflasyon yükseldikten sonra onu düşürmenin zorlukları var. Enflasyon hedefi inandırıcı olmadığında ücret, kira gibi faktör fiyatları geçmiş enflasyona endeksli olarak güncellenir. O yüzden enflasyonun yüksek geldiği bir senenin ertesinde maliyetler de yüksek oranda artar. O sene ürün fiyatları ücretlerden az artarsa, bu reel işgücü maliyetini artırıp üretim hacmini daraltır. 

O zaman ne yapmak lazım? Bir defa, enflasyon düşükken yükselmesine baştan izin vermemek lazım. Oldu da yükseldi, beklentilerin bozulmasına izin vermemek lazım. O da olduysa, o zaman merkez bankasının enflasyon hedefine ulaşacağına inanç zayıflamış demektir. Onu düzeltmek lazım. Bunun da yolu, merkez bankasının bu yönde etkili olacak para politikası araçlarını kararlılıkla kullanacağına herkesi ikna etmesi ve bunu uygulamasıdır. Türkiye 2000'li yılların başında enflasyonu düşürdüğünde, merkez bankası bağımsızlığı, fiyat istikrarı ana hedefi ve genel kabul görmüş makroiktisat politikalarına dayanan bir çerçevede bunu başarmıştı. Günümüzde ise siyasi iktidara bağlı bir merkez bankası, ne olduğu anlaşılmayan hedefler ve mikroekonomik düzenlemelere dayanan kontrol hastası bir politika anlayışı ile ters yönde koşuyor.

24 Ocak 2022 Pazartesi

Döviz kuru krizleri

Döviz kuru krizi kavramı, makroiktisada 1970'lerde girdi. Öncesinde, 1944'ten itibaren Bretton Woods sistemiyle dünya para birimleri ABD dolarına bağlanmış, doların karşılığı ise altın olarak belirlenmişti. Daha da öncesinde altın standardı vardı ki, paralar doğrudan altın karşılığı piyasaya sürülürdü. O dönemlerde ticaret, yatırım veya seyahat gibi bir ihtiyaç için gerekmiyorsa, yabancı bir ülke parasını tutmak veya değişim aracı olarak kullanmak yasaktı. Uluslararası finansal hareketler de kısıtlanmış olduğundan, ödemeler dengesinde dış ticaret akımları ve yurtdışındaki işçilerin gelirleri gibi cari işlemler hesabı kalemleri belirleyici olurdu. Ülkeler döviz rezervlerini buradaki hareketlere göre yöneterek döviz kurunu sabit tutmaya çalışırdı. Dış ticaret hadlerinin ülke aleyhine değişmesi (ithal malların pahalılaşıp ihraç malların ucuzlaması) gibi bir sebepten, ödemeler dengesinde sorun yaşayan ülkeler gerektiğinde devalüasyon yaparlar, yani paralarının değerini düşürürlerdi. 1970'lerde Bretton Woods sistemi sona erdi ve küresel finans piyasaları serbestleşip bütünleşmeye başladı. Bu durum iktisadi aktörler için, olası döviz kuru değişimlerinden kar veya zarar etme ihtimalini ve buna göre pozisyon alma ihtiyacını doğurdu. Söz konusu spekülatif faaliyetler de ani ve büyük hareketlere yol açarak, döviz kuru krizi denen olgunun ortaya çıkmasına yol açtı. 

Kur çıpalarının yıkılması 

Klasik döviz kuru krizi modelleri, sabit kur benzeri rejimleri inceler. Bunlarda büyük bir spekülatif talebi karşılayacak düzeyde rezervi olmayan merkez bankası kur çıpasını değiştirmek (devalüasyon yapmak) veya terk etmek (kuru dalgalanmaya bırakmak) zorunda kalır. Birinci nesil olarak adlandırılan modellerde krize ekonomik gerçeklerle tutarsız makroekonomik politikalar sebep olur. Örneğin, para politikasının genişlemeci olduğu bir ülkede, serbest piyasada döviz kurunun yükselmesi gerekir. Sabit kurda ise merkez bankası çıpayı korumak için rezervlerinden döviz satar. Fakat bu geçici bir çözümdür. Döviz talebi sürekli olursa, finansal yatırımcılar bir noktada rezervlerin tükenmesinin kaçınılmaz olduğunu fark eder ve o an gelmeden dövize hücum edip bekledikleri kur yükselişinden kar etmeye çalışırlar. Buna "spekülatif atak" denir. Sonunda merkez bankası ya gevşek politikadan vazgeçer ya da pes eder ve kurun ekonomik gerçeklerle uyumlu bir yere gelmesine izin verir. Türkiye'de 2001 yılında yaşanan kur krizi buna benzer şekilde gerçekleşti. O dönem uygulanan "sürünen kur çıpası" (crawling peg), enflasyonun düşürülememesi ve gerçekleşen enflasyonun belirlenen kur artışının çok üzerinde kalmasıyla dengesizlikler oluşması yüzünden sürdürülemedi. 

İkinci nesil döviz kuru krizi modelleri, merkez bankasının kur çıpasını savunmakta kararlı olmadığı durumları inceler. Normalde bir sebepten dövize hücum geldiğinde, merkez bankasının bunu savuşturması gerekir. Çünkü kur çıpası iktisadi aktörlere verilmiş bir taahhüttür. Döviz kuru ve ona bağlı fiyatlarla iş yapanlar buna göre hareket eder. Öte yandan, faiz artırarak kuru savunmak ekonomiye daraltıcı etki yapar; harcanan rezervleri yerine koymak maliyetlidir; ayrıca, devalüasyon yapıp dış ticarette rekabet avantajı yaratmak politika yapıcılara cazip gelebilir. Piyasadaki aktörler, fayda maliyet karşılaştırması yapan merkez bankasının çıpayını savunmamayı tercih edeceğine inanırlarsa, bu dövize hücuma yol açabilir. Bu durumda kriz beklentisi kendini gerçekleyen bir kehanet halini alır. Küçük yatırımcılar eşgüdüm sağlayıp büyük bir spekülatif atak yaratamaz belki ama büyük yatırımcılar hücum ettiğinde onların ardına takılıp hareketi büyütürler. Bu tip krizlerin klasik örneği, George Soros'a spekülatör olarak ününü kazandıran İngiltere'deki 1992 krizidir.

Dalgalanan döviz kurları

Dalgalı döviz kuru rejiminde, fiyatlar piyasa koşullarında belirlenir. İktisat politikaları ve diğer dışsal faktörler ne gerektiriyorsa bu döviz kuruna aynen yansır. Örneğin, yurtiçi faizler düştüğünde, ülke risk primi arttığında, yurtdışı faizler yükseldiğinde veya bu yönde beklentiler oluştuğunda ülkenin parası anında değer kaybeder. Tersi olduğunda değer kazanır. Merkez bankası piyasaya müdahale etmediğinden, ne birinci nesil modellerdeki gibi sürdürülemez dengesizlikler oluşur, ne de ikinci nesil modellerdeki gibi bir kur hedefinin korunup korunmayacağına dair problem ortaya çıkar. Bu rejimde, adı üzerinde, kur kısa dönemde konjonktürel faktörlere bağlı olarak dalgalı olacaktır. Uzun vadede ise yapısal faktörlere göre ülkenin parası değer kazanacak veya kaybedecektir. 

Sabit kur rejimlerindeki devalüasyondan farklı olarak, dalgalı kurda yapısal etkiler bir seferde değil zamana yayılmış olarak ortaya çıkar. Bu, iktisadi aktörlere üretim, yatırım, tasarruf gibi kararlarını fiyat değişimlerine göre uyarlama imkanı verir. Örneğin, parası değerlenen bir ülkede ithal etmenin avantajlı olduğu kimi ürünlerin, para değer kaybederken üretilmesi avantajlı hale gelir. Böylece ithalat, ihracat, üretim, tüketim, yatırım kalıplarını belirleyen makroekonomik dengeler koşullara göre değişir. Sabit kur benzeri bir rejimde bu değişim kur çıpası güncellendikten sonra gerçekleşir. O ana kadar dengesizlikler birikir. Sonrasında parada büyük ve ani bir değer kaybı olduğunda, üretim kapasiteleri ile tüketim kalıpları buna hemen uyum sağlayamaz. İthal mal fiyatları ve maliyetlerdeki artışla beraber hem enflasyon yükselir hem ekonomi daralır. Elbette paranın değer kaybetmesi kur rejimi ne olursa olsun sonunda ülke insanlarının alım gücünü azaltacaktır. Ancak bunun zamana yayılması bir anda olmasından iyidir. 

Oynaklık 

Sabit kurdaki devalüasyon riskinin dalgalı kur rejiminde olmadığını söyledik. Fakat dalgalı kurun da oynaklık gibi zayıf bir yanı var. Bu da yüksek seviyelere çıktığında oldukça yıkıcı olabilir. Serbest piyasada, arz ve talep şoklarına bağlı olarak ulusal paranın değeri anında düşer veya yükselir. Dalgalanmalar kur riskine açık kişi ve firmaları etkiler. Örneğin, dövizle borçlanıp Türk lirası kazandıran bir işe giren bir yatırımcı TL değerlenirse kar, değer kaybederse zarar eder. İthal girdi kullanarak üretim yapanlar ve ihracatçılar da öngöremedikleri hareketlerden kar veya zarar yazabilir. İşi üretim yapmak olanların böyle finansal riskler almaları makbul değildir. Büyük bir şokun ardından çok sayıda firma zor duruma düşüp başka firmalara ve bankalara yükümlülüklerini yerine getiremezse sistemik sorunlar oluşur. Kur riskleri, finans piyasalarında sigorta işlevi gören ürünler (forward, opsiyon, swap gibi türev araçlar) yoluyla sınırlandırılabilir. Fakat gelişmiş ve derin finans piyasaları olmayan ülkelerde bu ürünler yaygınlaşmamıştır. Yaygınlaşsa bile bunların maliyetleri riske oranla artar. Dolayısıyla, gelişen ülkelerde dalgalı kur rejimi uygulansa bile, piyasaya müdahale edip kur hareketlerini yumuşatma eğilimi vardır. 

Döviz kurlarının serbest piyasada nasıl belirlendiği konusuna uzun uzadıya girmeyeceğiz. Fakat oynaklıkla ilişkili olarak, uluslararası sermaye hareketleri ve para ikamesi meselelerine değinmeden olmaz. Sermaye akımları içinde, kısa sürede yüksek getiri beklentisiyle gerçekleşen finansal yatırımların oynaklığı yüksektir. Örneğin, yabancı yatırımcı bir ülkede faizlerin yüksek olduğunu görüyorsa, o ülkenin parasını satın alıp faiz getirisi elde etmek isteyebilir. Uluslararası makroiktisattaki korunaksız faiz paritesi denen ilişki, bu tip yatırımlarda kar fırsatlarının çabucak tükeneceğini söyler. Çünkü yatırımcılar bir ülkenin parasını talep ettiğinde paranın değeri artar, gelecekte değer kaybedeceği beklentisi oluşur ve bu da o parayı cazip kılan faiz gelirini görütürür. Paranın, mesela yüzde 10 değer kaybetmesi bekleniyorsa, ülkenin başkalarından 10 puan fazla faiz vermesinin kıymeti kalmaz. Buna rağmen, dünyada paranın bol ve ucuz olduğu zamanlarda, tabiri caizse biti kanlanan yatırımcılar değer kaybı riskini göz ardı edip yüksek faizli ülkelere yatırım yaparlar. Küçük bir ülkeye bütün dünyadan kontrolsüzce sermaye aktığında, ülkenin parası hızla değerlenir. Fakat güvercin ürkekliğindeki yatırımcılar, bir sebepten kur risklerinin gerçekleşeceğini düşündükleri anda kaçarlar. Bu sefer de ülkenin parası hızla değer kaybeder. 

Uzun vadeli ve doğrudan yatırımlar konjonktürel gelişmelere bağlı olmadıklarından giriş çıkışları oynak değildir. Türkiye'de şirketi olan bir yabancı yatırımcı istese bile bir anda onu satıp çıkamaz. Fakat yatırımının değerinin düşeceğinden endişe edenler, döviz veya türev ürünler satın alarak kur risklerini yönetmeye çalışırlar. İstikrarsızlık zamanlarında bu talep de haliyle artar ve döviz kuru oynaklığını büyütür. Dolayısıyla, sermaye akımlarına açıklık döviz kuru oynaklığıyla yakından ilişkilidir. 

Dolarizasyon da denen para ikamesine gelirsek... Bir ülkede yerli para ve yabancı para serbestçe değiştirilebiliyorsa, yabancı para ödeme ve değer saklama aracı olarak yerli paranın yerini alabilir. En uç noktada, paralar birbirini tam olarak ikame ediyorsa, ikisi arasında değişim oranının nerede oluşacağı belirlenemez ("exchange rate indeterminacy"). O durumda, ekonomik temellere bağı olmayan kur para politikasıyla kontrol edilemez. Tam para ikamesi pek görülmez. Çünkü, bir defa, kimi ülkelerde yabancı para tutmak ve kullanmak konusunda hala yasal kısıtlamalar mevcuttur. İkincisi, yasal kısıtlama olmasa bile, ulusal paranın alım gücünü koruyacağına dair endişe olmayan ülkelerde, uluslararası ticaret veya yatırım için gerekmiyorsa insanlar başka paraları kullanmayı veya saklamayı tercih etmez. Fakat, ulusal para istikrarlı olmadığında istikrarlı paralarla ikame edilir. Böyle bir alternatif oluştuğunda, güven duygusunun sübjektif olarak bozulması bile yerel paradan kaçışa ve ani değer kaybına yol açar. Para ikamesi ne kadar yaygın ve kolaysa döviz kuru hareketi o kadar hızlı ve büyük olur. (Para ikamesini şurada açıklamıştık.)

Biz ne yaşadık?

İktisat tarihimizde sermaye hesabı serbestleşmeden önce, ödemeler dengesi sorunları sebebiyle birçok defa devalüasyon yapıldı. Serbestleşme 1980'lerde başladı ve 1989'dan itibaren yabancı paraları alıp satmanın, bunlarla banka mevduatı açmanın ve kredi kullanmanın önündeki yasal engeller kalktı. Bu tarihten sonra merkez bankasının döviz kurunu kontrol ettiği dönemde biri 1994 ve diğeri 2001 yılında olmak üzere iki büyük kur krizi yaşandı. 2001 krizinden sonra döviz kuru dalgalanmaya bırakıldı ve kur piyasada belirlendi. Bu dönemde, nasıl olduğu ayrı bir mevzu, (şuradan görülebilir) TL önce reel olarak değerlendi, sonra değer kaybetti. Koşullara göre döviz kurundaki eğilimlerin değişmesi, yukarıda açıkladığımız gibi, bir seferde büyük bir devalüasyon yapma ihtiyacını ortadan kaldırıyordu. Fakat bunun sert kur hareketlerini önlemekte yeterli olmadığını son yıllarda yaşayarak gördük. 

Aşağıdaki grafik, 2018-2021 yıllarında  her sene 1 Ocak tarihini 100 kabul ederek, ilerleyen tarihlerde kurun buna göre ne oranda değiştiğini gösteriyor. Mavi çizgiye göre, 2018'de dolar kuru Haziran ayına kadar kademeli olarak yaklaşık yüzde 15, Ağustos ayına kadar da yaklaşık yüzde 20 yükselmiş. Ağustos'ta ABD ile bozuştuğumuzda artış oranı yüzde 45'e ulaşmış. Sonraki gerilemeyle birlikte yılın tamamındaki yükseliş yüzde 23 olmuş. 2019 diğer yıllara göre nispeten sakin geçmiş. 2020'de kur kabarmış ama patlamamış. 2021'de ise Eylül'e kadar yaklaşık yüzde 5, sonra hızlanarak Kasım ortasına kadar yüzde 15 artış olduktan sonra film kopmuş. Aralık ortasında birikimli kur artışı yüzde 40'a çıkıp bir anda 20'nin altına gerilemiş ve yılı yüzde 29'da kapatmış. 

2018'deki döviz kuru şokunu zamanında (şurada) değerlendirmiştik. O dönem yaşanan sermaye çıkışı ve para ikamesine parasal sıkılaşma ve finansal regülasyonlarla karşılık verildi. ABD ile yaşanan sorun da tatlıya bağlanınca, döviz kuru istikrar kazandı ve daha büyük krizlerin ortaya çıkması engellendi. Faiz artırarak parasal sıkılaşma yapmak böyle durumlardaki alışılmış ("ortodoks") yöntemdir. Sermaye hareketlerini engelleyen regülasyonlar ise pek öyle değildir. O dönemde bankaların yurtdışı bankalarla yaptığı türev işlemlere büyük kısıtlamalar getirildi. Bu kısıtlamalar, daha sonra biraz esnetilmekle birlikte bugün de yürürlükte bulunuyor. Maliyetinin ne olduğu ayrı bir konu ama, bu yolla oynaklığı yüksek bir takım finansal işlemler oldukça azaltıldı. 

2019-20 döneminde döviz kuru oynaklığı nispeten az görünüyor. Özellikle, grafikteki gri çizginin 2020 Haziran-Temmuz aylarında neredeyse sabit gitmesi dikkat çekici. Fakat bu oldukça yanıltıcı. Arka planda, 2020'de pandemi sebebiyle büyük sermaye çıkışı olduğunu, turizm gelirlerinin çöktüğünü ve ekonomiye destek için büyük bir parasal genişleme yaratıldığını anımsayınca, bunun doğal olmadığı anlaşılıyor. Adeta bir kur çıpası görünümü veren bu durum, merkez bankasının döviz rezervleri satılarak sağlandı. Kamuoyunun sonradan öğrendiği bu satışı finansal piyasalardaki aktörler elbette fark ettiler. Döviz rezervleri sınırlı bir merkez bankası kur hedefiyle uyumsuz bir parasal genişlemeye gittiğinde ne olacağını birinci nesil kur krizi modelinde anlatmıştık. Buna göre sonunda ya bu uyumsuz politikadan vazgeçilecekti ya da büyük bir devalüasyon olacaktı. O dönem önce ikisinin ortası bir şey yapıldı. Para politikası örtülü bir şekilde sıkılaştırıldı ve döviz kuru yavaş yavaş serbest bırakıldı. Sonra da sorumlu bakan ve merkez bankası başkanı değiştirildi ve Kasım'dan sonra alışılmış yöntemle faiz artılarak durum kontrol altına alındı. Lakin cumhurbaşkanı bu yöntemden hazzetmemiş olacak ki, tez zamanda gelenler gönderildi ve sıkı para politikasından vazgeçildi.

2021 Eylül ayında merkez bankası politika faizini indirmeye başladığında da kur yükseldi. Buna rağmen faiz indirimlerine devam edilmesinden, Türk lirasının değer kaybının bilinçli bir tercih olduğunu anlıyoruz. Fakat Aralık ayındaki son faiz indiriminden sonra iş şirazesinden çıktı. Tasarruflarının enflasyon karşısında eriyeceğini gören vatandaşlar Türk lirasını terk etmeye başladı. Onlar döviz aldıkça kur çıktı, kur çıktıkça onlar aldı... O noktadan sonra merkez bankası açıktan döviz satarak kur artışını durdurmaya çalışsa da fayda etmedi. Devlet paniği tasarruf sahibine, TL üzerinden en az döviz kuru artışı kadar getiriyi garanti eden bir mekanizma ("kur korumalı TL mevduat") sunarak durdurabildi. Ardından bir süre yoyo gibi hareket eden kur son zamanlarda duruldu.

Peki bundan sonra döviz kurlarına istikrar gelir mi?  Türkiye ekonomisinin hali bir dengeye benzemediğinden, buna olumlu bir cevap vermek güç. Su anda yurtiçi faizler enflasyonun çok altında baskılanmaya çalışılıyor. Bu politika Aralık'ta büyük bir reaksiyon yarattı. Buna karşı getirilen kur korumalı mevduat mekanizması, tasarrufunu koruma derdinde olan vatandaşın dövize hücumunu kesti. Ama mesele bununla bitmiyor. Birincisi, bu mekanizmayla kur riskleri kamunun üzerine yükleniyor. Eğer döviz kuru belirlenen TL faizin üzerinde artarsa aradaki farkı hazine veya merkez bankası ödeyecek. Bu, varlıklı kişilerin ve şirketlerin bankadaki paraları oranında devletten sübvansiyon almaları demek. Üstelik kur krizi ne kadar büyük olursa devletin yapacağı ödeme o kadar büyük olacak. Ayrıca, bankalar düşük faizle topladıkları mevduatla kredi verip kamunun sırtından kar edecekler. Nasıl bakarsanız bakın, bu çok çarpık bir durum. İkincisi, döviz kurunun faizden az arttığı durumda, enflasyon yüksek kaldığı sürece Türk lirası reel olarak hızla değerlenecek. Paramız şu anda aşırı değersiz olduğundan bu dengelenme olarak görülebilir. Ancak bunun sürekli devam etmesi mümkün değil, çünkü değerli para ve gevşek para politikası cari işlemler dengesinin giderek bozulmasına yol açar. Enflasyon çabuk düşer ve faiz ve kur artışıyla uyumlu bir yere gelirse ne ala. Ama parasal sıkılaşma yapmadan enflasyon kendiliğinden nasıl düşsün? Bana sorarsanız, tutarlı makroekonomik politikalar uygulayıp Türk lirasına güven kazandırmadan ve enflasyonu düşürmeden bize rahat yok.

8 Aralık 2021 Çarşamba

Zenginleşiyor muyuz, fakirleşiyor muyuz?

Türkiye'nin Gayrisafi Yurtiçi Hasıla (GSYH) verilerine bakınca iki farklı resim göze çarpar. Birincisinde Türkiye ekonomisi reel olarak büyümektedir ve büyüme oranları genellikle benzeri ülkelere göre yüksektir. Pandemi sebebiyle dünya ekonomisinin küçüldüğü 2020 senesi de dahil, 2009 küresel krizinden bu yana Türkiye'nin reel GSYH'si kesintisiz olarak artmaktadır. Öte yandan, GSYH'nin dolar cinsi değerine bakıldığında, 2013-2020 arası küçülen bir Türkiye ekonomisi görülür. Peki bu nasıl oluyor? Ülkece ürettiğimiz gelir/katma değer, elde ettiğimiz refah artıyor mu, azalıyor mu? Bunun kısa cevabı, ülkemizde üretim istikrarlı bir şekilde artıyor; fakat paramız değer kaybettiğinde, refahımız artacağı yerde azalıyor. Açıklayalım...

Yukarıdaki grafik Türkiye'nin üç farklı GSYH göstergesinin gelişimini gösteriyor.  GSYH serilerini IMF'nin Ekim 2021 Dünya Ekonomi Görünüm raporundan aldım. Tüm serilerin kişi başına düşen değerini kullandım. Birim ve seviyeleri farklı olan serilerin değişimini karşılaştırmak için onları endeksledim. Yani, 2000 yılını 100 kabul edip sonraki değerleri yıldan yıla orijinal GSYH serilerindeki değişim oranlarına göre yürüterek üç endeks oluşturdum. Kırmızı çizgi, reel GSYH büyümesinin ima ettiği ekonomik gelişimi gösteriyor. Burada istikrarlı bir artış eğilimi var.  Mavi çizgi, dolar cinsinden kişi başına düşen GSYH'nin değişimini gösteriyor. Bu gösterge 2000-2013 arası neredeyse üçe katlandıktan sonra, 2020'ye kadar bunun bir katını geri vermiş; 2021'de artması bekleniyor. (Mavi çizginin devamlı kırmızının üzerinde olması sizi yanıltmasın. Dolar cinsi GSYH nominal bir gösterge, dolayısıyla artışı ABD enflasyonundan da etkileniyor.) 

Yeşil çizgi, satınalma gücü paritesine (SGP) göre hesaplanan GSYH'nin değişimini gösteriyor. Ne demek bu? SGP sağlandığında, Türk lirası ve Amerikan doları arasındaki kur iki ülkenin enflasyon oranları arasındaki fark kadar artar. Bu seri, dolar kuru SGP'ye göre artsaydı, reel büyümeyle beraber nominal GSYH'nin ne olacağını gösterir. Nominal GSYH'nin (yani mavinin) bundan farklı hareket etmesi, piyasada belirlenen döviz kurlarının SGP'den sapmasından ileri gelir. 2013 yılına kadar olan dönemde dünyada sermaye bolluğu vardı ve Türkiye yatırım için cazip bir ülke olarak görünürdü. Türkiye'ye sermaye girişlerinin hızlı olduğu bu dönemde, dolar kurundaki artış SGP'den düşük gerçekleşti. Türk lirasının reel olarak değerlenmesi anlamına gelen bu gelişme, GSYH'nin dolar karşılığının şişmesine yol açtı. SGP'den sapmalar, parası değerlenen ülkenin diğerinden daha büyük verimlilik artışı kaydetmesinden  (yani "Balassa-Samuelson etkisi"nden) kaynaklanmıyorsa, bunların ticaret akımları yoluyla uzun vadede dengelenmesi beklenir. Nitekim öyle de oldu. Türk lirasındaki reel değerlenme yüksek cari işlemler açıklarına yol açtı. 2013 sonrasında cari açığın sermaye akımlarıyla finansmanı sürdürülemedi ve Türk lirası değer kaybetti. Bu dönemde değer kaybını şiddetlendiren bir dizi gelişme de oldu ki (hangi birini sayalım?) bu sefer GSYH'de düşüş abartılı oldu.    

Ticaret yoluyla reel kur nasıl dengelenir? Türk lirasının değerlenmesi, gelirimizin dış piyasalardaki alım gücünü arttırır. Bu durumda elektronik eşya, otomobil, giyim ürünleri, ilaç gibi tüketim mallarını daha çok ithal edip tüketiriz; yurt dışına daha çok seyahat ederiz; üretimde daha çok ithal girdi kullanırız. Tüketim refahımızı artırır, fakat işgücü maliyetleri dolar bazında arttığından üreticilerin yabancı firmalarla rekabeti zorlaşır. Eğer reel değerlenme verimlilik artışı ile birlikte gerçekleşirse bu zorluk telafi edilebilir ve refah artışı sürekli olur. Aksi takdirde, dış ticaret dengesi bozulur ve açığı finanse eden sermaye girişi kesildiğinde refah düşer. Bu çerçevede, Türk lirasında 2013'ten bu yana yaşanan değersizleşme bir ölçüde dengelenme olarak görülebilir. Grafikte mavi çizginin yeşilin altına inmesi, değersizleşmenin de aşırıya gittiğini gösteriyor. Ne zaman olur bilemiyoruz ama, bu aşırılıkları yaratan unsurlar ortadan kalkınca, dengelenme mekanizması ters yönde işleyecek ve bugün yaşadığımız refah kaybını telafi edebileceğiz. 

Buradan çıkartılacak ders, sermaye hareketlerindeki dönemsel dalgalanmaların refahımızda yarattığı iyileşme ve kötüleşmelerin geçici olduğudur. İdeal olan özellikle büyük sermaye girişleri yaşanırken dalgalanmaları yumuşatacak ve riskleri azaltacak önlemler almaktır. İstikrarlı ve yüksek hızda büyümenin yolu üretimde kalıcı verimlilik artışı yakalamaktan geçer. 

29 Ekim 2021 Cuma

İstenmeyen sonuçlar

İktisat eğitimi almamış kişilerin en büyük kaybı, müşevviklerin (incentives) ve kaynak kısıtlarının önemini ve fiyat mekanizmasının işleyişini öğrenememeleridir. Bu onların iktisat politikalarının yol açtığı istenmeyen/amaçlanmayan sonuçları (unintended consequences) anlayamamalarına yol açar. Ücretlerin yüksek, mal ve hizmetlerin bol ve ucuz olmasını; tasarruf sahipleri yüksek getiri elde ederken, yatırım ve ihtiyaç için finansman arayanların düşük faizle borçlanabilmesini; vergilerin olabildiğince düşük, sosyal refahın olabildiğince yüksek olmasını herkes ister. Fakat böyle amaçların hepsine aynı anda ulaşmak mümkün olmadığı gibi, bazılarına ulaşmak için yapılan eylemlerin istenmeyen sonuçları da ortaya çıkar. İktisat bileni bilmeyenden ayıran bunları öngörebilmesidir. 

Konut kiralarını ele alalım. Türkiye'de son dönemde kiralarda büyük artışlar oldu. Ne demek bu? Çok büyük bir talep var ama arz aynı oranda artmıyor. Talebin artmasının, pandemi kısıtlamalarının kalkmasıyla öğrencilerin okula dönmesi, evlenmeyi bekleyenlerin evlenmesi, yurtdışından göçmen gelmesi gibi sebepleri olabilir. Arzın kısıtlı olması da muhtemelen inşaat yapım ve finansman maliyetlerinin yüksek olmasıyla ve belki konut piyasasına yönelik yasal düzenlemelerle ilgilidir. Sonuçta birçok sebebi olan bir miktar problemi var. Az sayıda konutu talep eden çok sayıda kişiden, daha yüksek kira verenler evleri tutabiliyor. Peki kiralar yükselmesin diye devlet müdahale etse ne olur? Ev sahipleri kirayı yükseltemiyorsa başka şekilde kiracı seçer. Miktar problemi ortadan kalkmadığı için yine birileri açıkta kalır. Onlar da muhtemelen öğrenci, bekar gibi makbul görülmeyen kiracı gruplarındaki kişiler olur. Hatta eve giren kiracıyı sonra çıkarmak sorun olduğundan, bir sürü insan ev bulamazken bazı ev sahiplerinin evini boş tuttuğu çarpık bir durum da oluşabilir. 

Ücretlerde de benzer bir durum var. Normalde ücretler çalışanın ve işin niteliği, ihtiyaç duyulan ve çalışmak isteyen kişi sayısı, ekonominin ve ilgili sektörün koşulları gibi bir dizi faktöre bağlı olarak piyasada belirlenir. İdeal olan ekonominin hızlı büyümesi, iş sayısının ve niteliğinin artması, çalışanların eğitim seviyesi ve becerilerinin yükselmesidir. Bunlar piyasada ücret seviyelerini arttırır. Peki bu yeterli gelmiyorsa, asgari ücrete yüksek oranlarda zam yapılıp çalışanların refahı artırılabilir mi? Bir noktaya kadar evet. Bizde de senelerdir yapılan bu sayılır. Türkiye'de zaman içerisinde kayıtlı çalışanların neredeyse yarısı asgari ücret ve civarında kazanır hale geldi (bkz.). Oysa gelişmiş ülkelerde asgari ücretin işlevi, nispeten düşük gelirli kesimleri destekleyip toplumsal eşitsizlikleri azaltmaktır. Orada ücretlerin genel seviyesinde asgari ücretin bizdeki kadar ağırlığı yoktur. Ücretleri piyasa koşullarından bağımsız belirlemenin muhakkak istenmeyen sonuçları olacaktır. Nedir mesela? Çalışma koşullarının ağırlaşması, çok genç veya yaşı çok ileri kimselerin ve vasıfsız kişilerin iş bulmasının zorlaşması, işverenlerin kayıtsız işçi ve göçmen istihdam etmeyi tercih etmesi ya da üretim faaliyetlerinin azalması olabilir. 

Para ve maliye politikaları, tüketici fiyatları, finansal düzenlemeler, sanayi ve ticaret politikaları gibi daha birçok alandan örnekler verebiliriz. İstenmeyen sonuçlar, iktisat politikalarına yönelik eleştirilerin temelini oluşturur. Fakat şu da var ki, istenmeyen sonuçlarının olması bir politikayı illa yanlış yapmaz. Çünkü, birincisi, elde edilen faydanın büyüklüğü veya belirlenen toplumsal öncelikler bazen olumsuz sonuçlara katlanmayı haklı çıkarabilir. Daha önce (şurada) "ikinci en iyi" kavramıyla açıklamıştık; ideal politikaların uygulanamadığı durumlarda, alternatifler politikalar handikaplarına rağmen tercih edilebilir. İkincisi, bazen de teorik olarak ortaya çıkabilecek etkiler pratikte önemli olmaz. Örneğin asgari ücret üzerine ABD'de yapılmış birçok çalışma, incelenen koşullardaki ücret artışlarının istihdam üzerinde anlamlı bir etkisinin olmadığını tespit etmiştir. Bunların öncülerinden olan David Card ve Alan Krueger'in yaklaşık 30 sene önce yaptığı (şuradaki) çalışma, Card'ın bu sene Nobel ödülüne layık görülmesinde önemli rol oynamıştır. Bunlar kamu politikalarının etkilerini inceleyen akademik araştırmaların yapılmasının ve bunlara dayanan tartışmaların politika yapıcılarca dikkate alınmasının önemini ortaya koyuyor. Ortada sağlam bilimsel bilgiler yoksa veya politika yapıcılar bunlara kulak tıkıyorsa vay o toplumun haline. 

18 Temmuz 2021 Pazar

Gelirler politikaları ve enflasyon

Gelirler politikaları (incomes policies), iktisadi aktörlerin ücret, kira, kar, faiz gibi gelirlerini doğrudan kontrol ederek yürütülen ekonomi politikalardır. Fiyat mekanizmasına müdahale eden düzenlemeler, para ve maliye politikalarına alternatif şekilde veya onları tamamlayıcı olarak kullanılır. Temel gıda, barınma gibi kimi tüketim kalemlerinde fiyatları düşük tutarak alt gelir gruplarına kaynak aktarmak; kredi koşullarına müdahale ederek, kredilerin arzu edildiği gibi genişleyip daralmasını sağlamak; asgari ücret artışını makroekonomik hedefler doğrultusunda belirlemek; savaş gibi olağanüstü durumlarda ülke kaynaklarını öncelikli alanlara yönlendirmek için fiyat kontrolü ve karne uygulaması yapmak gibi farklı şekillerde olabilir. Uygulanan politikalar birilerin menfaatine ise, başka birileri bunun maliyetini öder. Ayrıca fiyat mekanizmasına yapılan müdahaleler, dara kaybı (deadweight loss) denen ekonomik maliyetlere yol açar. Dolayısıyla, gelirler politikalarını değerlendirirken hangi kesime ne kadar fayda sağlıyor, bedelini kim ödüyor, ne kadar verimsizlik yaratıyor ve aynı hedeflere ulaşacak daha iyi politikalar var mı diye bakmak gerekir.

Gelirler politikaları, enflasyon sorunu olan ülkelerde standart makroekonomik politikalara alternatif olarak kullanılmışlardır. Fakat para ve maliye politikalarının genişlemeci olduğu ve arz tarafında maliyet artışı yaşanan durumlarda, fiyat ve ücret artışlarını kontrol ederek enflasyonu durdurmak mümkün olmamıştır. Öte yandan, gelirler politikalarının uygun koşullarda tamamlayıcı olarak faydalı olduğunu savunanlar da var. Örneğin, IMF, para politikasında beklenti yönetimini iyileştirecek bir yapısal reform olarak, kamu ve asgari ücret artışlarının gerçekleşen değil beklenen enflasyona göre belirlenmesini öneriyor (bkz.). IMF'nin önerdiği elbette piyasadaki ücret artışına tavan koymak gibi bir müdahale değil. Fakat özellikle asgari ücret piyasadaki aktörler için yol gösterici olduğundan, yönlendirici bir ücret politikasından yana gibi görünüyorlar.

Gelirler politikalarının enflasyonla mücadelede kullanılmasında, 1980 öncesi ABD ekonomisi güzel bir vaka oluşturuyor. ABD kongresinin bir organı olan Kongre Bütçe Ofisi (Congressional Budget Office, CBO) 1977 yılında bu konuda kapsamlı bir rapor yazmış (bkz.). Bundan faydalanarak o dönemki gelişmeleri, uygulanan politikaları ve sonuçlarını ana hatlarıyla ele alacağız. Öncelikle ABD ekonomisinin 1960'lardan itibaren genel makroekonomik duruma bakalım. Aşağıdaki grafik ABD'nin 1960-90 arası yıllık tüketici enflasyonunu gösteriyor. Büyüme ve işsizlik oranlarının ve daha uzun dönemli enflasyonun grafiklerine linklerden bakabilirsiniz. 

1960'ların başlarında Amerikan ekonomisinde atıl kapasite var. Makroekonomik politikalar genişlemeci, büyüme hızlı, işsizlik giderek azalıyor, enflasyon da düşük. 60'ların sonlarında atıl kapasite tükenip işsizlik doğal sınırına dayanıyor. Üstüne Vietnam savaşının da etkisiyle maliye politikası gevşetiliyor ve enflasyon yükselmeye başlıyor. Sonrasında 70'ler çalkantılı bir dönem. Sanayileşmiş ülkeler hızlı kalkındığı için uluslararası hammadde fiyatları yükseliyor. Ödemeler dengesi sorunları yaşayan ABD Bretton-Woods sisteminden çıkıyor ve dolar değer kaybediyor. Ortadoğu'daki sorunlar sebebiyle, biri 1973'te biri 1979'da olmak üzere iki petrol krizi çıkıyor ve petrol fiyatları fırlıyor. Hepsi bir araya gelince enflasyon arttıkça artıyor. Arada parasal ve mali sıkılaştırma yapıyorlar ama arz şokları işsizliği de yükselttiğinden çok ileri gitmiyorlar. Ta ki 1979'da Paul Volcker ABD merkez bankası Fed'in başına geçene kadar. Volcker itirazlara aldırmadan kısa vadeli faizi yüzde 20'lere kadar çıkaran güçlü bir parasal sıkılaşma yapıyor. 1980 başında yüzde 15'e yaklaşan enflasyonu üç sene içinde yüzde 3 civarına çekiyor. O günden sonra da Amerika'nın ciddi bir enflasyon sorunu olmuyor.

ABD'de yükselen enflasyona çare aranırken gelirler politikaları deneniyor. Önceleri, 1960'larda devlet sanayideki ücret pazarlıklarına ve fiyat ayarlamalarına müdahale ediyor ama zorlayıcı olmuyor. Daha çok işçi sendikaları ve işveren örgütlerini ikna ederek, ücret ve fiyatları üretkenlik ve maliyet artışlarına göre belirlemeye çalışıyor. 1971-74 arasında ise katı önlemler devreye sokuluyor. Bu süreçte büyük bir bürokratik yapı kuruluyor. Kapsama alınan sektörlerde ücret artışları ve kar marjları kontrol ediliyor. Büyük firmalar için zamlar oluşturulan fiyat komisyonunun onayına bağlanırken,  orta ve küçük boy firmalar için düzenleme ve denetim mekanizmaları oluşturuluyor. Hatta zaman zaman zamlar bir süreliğine tamamen donduruluyor. Konut kiralarında da yaygın olarak tavan fiyat uygulanıyor.

Yapılanların amacı enflasyon beklentilerini ve fiyatlama davranışlarını zapturapt altına alıp enflasyonun belini kırmak. Fakat enflasyonu yaratan temel etmenler oradan kalkmadığı için bu başarılamıyor. Üstelik piyasalarda birçok bozucu etkiye ve adil olmayan sonuçlara yol açtığından, kontroller 1973-74'te kademeli olarak geri çekiliyor. Bastırılan fiyatların serbest bırakılmasıyla da grafikte 1974'te görülen enflasyon dalgası oluşuyor. Katı gelirler politikaları burada bitiyor. 1974 sonrasında, Ücret ve Fiyat İstikrar Konseyi (the Council on Wage and Price Stability) adlı bir kurulun çalışmaları var ama pek etkili olmamış gibi. Zaten 1981'de de görevine son verilmiş.

Peki gelirler politikalarında ters giden ne? En başta, enflasyon kimi ekonominin içinden kimi dış dünyadan kaynaklanan sorunların bir belirtisi. Sorunu kaynağında çözmeden belirtileriyle uğraşmak etkili olmuyor. Tersine, zaman kaybettirip sorunların birikmesine yol açıyor. ABD için problem, makroekonomik politikaların zamanında sıkılaştırılmamasıyla başlıyor ve arz şoklarıyla büyüyor. Enflasyon beklentilerinin bozulması yükselişi körüklüyor. Ücret ve fiyat artışları kontrol edilerek beklentilerdeki bozulmanın yarattığı fasit daire kırılmak isteniyor. Fakat makroekonomik koşullar enflasyonist oldukça, iktisadi aktörleri düşük zamlara güzellikle ikna etmek mümkün değil. Zorlayınca da çarpıklıklar ortaya çıkıyor.

Enflasyonist talep baskısı ve arz şoklarının bulunmadığı, kamu kurumlarının sınırlı alanlarda yol gösterici rol üstlendiği durumlarda, uygulamaların (belki etkisi de olmadığından) fazla bir yan etkisi yok. Tersi durumlarda ise ortaya çıkan başlıca sorun suni kıtlıklar. Normalde bir malın fiyatı piyasadaki arz ve talebe göre belirlenir. Düzenleyici kurumlar daha düşük veya yüksek bir fiyatı dayatılırsa suni kıtlık veya israf derecesinde bolluklar ortaya çıkar. Örneğin, tarım ürünlerinde olumsuz hava koşulları sebebiyle üretim düşerse veya artan hammadde ihtiyacı sebebiyle talep artarsa, gıda fiyatları yükselir. 1971-74 döneminde dünyayı vuran arz şokların biri bu. Üstelik o dönem dolar değer de kaybediyor. Maliyet artışları fiyat kontrolleri sebebiyle tam yansıtılmadığında üretim hacmi azalıyor, üreticiler ihracata yöneliyor veya iç pazarda müşteri seçerek satış yapıyor, üretilen malların ve sağlanan hizmetlerin kalitesi düşüyor, stokçuluk ve karaborsacılık ortaya çıkıyor.

Peki ama fiyat tavanını neden maliyetlere göre düzeltmiyorlar? Neden yan etkilere yönelik önlemler almıyorlar? Neden daha iyi denetim yapmıyorlar? Ellerinden geleni yapıyorlar da kifayetsiz kalıyor. Denetleme ve düzenleme işini büyütüp karmaşıklaştırınca işin içinden çıkamıyorlar. Fiyatları düşük tutunca kıtlık büyüyor. Kıtlık olan üründe fiyatı bırakınca, ücretler sabit, insanların alım gücü eriyor. Üstelik üreticiler çeşit çeşit, hepsinin maliyet yapısı farklı. Fiyatlamada tek bir kriter getirseler olmaz, herkese farklı kriter getiremiyorlar, getirseler uygulayamıyorlar, denetleyemiyorlar. Sonunda memnuniyetsizlik artıyor ve pes ediyorlar. Kontrolleri bıraktıklarında da bastırılan zamlar hızla geri geliyor. (ABD'deki deneyimlerin detaylarını merak edenler CBO raporuna bakabilir.)

Peki bu mevzu aklıma nereden geldi? Ülkemizde yakın zamanda enflasyonla mücadele maksadıyla bir fiyat istikrar komitesi kurulunca, ister istemez gelirler politikalarını düşündüm. Elbette önyargılı olmamak lazım, belki bambaşka bir plan vardır. Geniş kapsamlı bir istikrar programı içerisinde, kamu kurumları arasında eşgüdüm sağlayan bir yapı faydalı olabilir. Fakat sıkı para ve maliye politikaları olmadan bir istikrar programı uygulamak mümkün değil. Bu konudaki isteksizlik açık olduğundan, fiyat istikrar komitesinin ne yapacağını merak ediyorum.

19 Haziran 2021 Cumartesi

John Bates Clark Madalyası

John Bates Clark Madalyası, iktisat alanında Nobel ödülünden sonra en prestijli ödüldür. Amerikalı olan veya Amerikan üniversitelerinde çalışan kırk yaşının altındaki iktisatçılara verilir. Geçmişte bu ödülü alan (Samuelson, Solow, Stiglitz, Krugman gibi) birçok iktisatçı sonraki yıllarda Nobel ödülü de aldı. Nobel ödülü, iktisatta yer edinmiş konularda öncü çalışmaları yapan kişilere verildiğinden geçmiş çabaları onurlandırır. John Bates Clark Madalyası ise iktisatçılara en verimli çağlarında verildiğinden teşvik edici bir özelliğe de sahiptir. Daron Acemoğlu 2005 yılında büyüme, çalışma iktisadı, kurumsal ve politik iktisat alanlarındaki çalışmalarıyla bu ödülü almıştı. Harvard ve MIT üyelerinin ağırlıklı olduğu listede (tamamı şurada), son beş yılın kazananları şöyle:

2021-Isaiah Andrews (Harvard): Ekonometrik çalışmaların daha sağlıklı ve güvenilir sonuçlar vermesi için yöntemler geliştiriyor.

2020-Melissa Dell (Harvard): İktisat tarihi, kurumsal ve politik iktisat alanlarında ampirik çalışmalar yapıyor.

2019-Emi Nakamura (Berkeley): Mikro ölçekli, yüksek frekanslı büyük veri setlerini kullanarak, para ve maliye politikalarıyla ilgili makroekonomik sonuçlar çıkarmaya çalışıyor.

2018-Parag Pathak (MIT): Mekanizma dizaynı teorisini kullanarak, başta eğitim alanında olmak üzere iktisadi ve sosyal sorunlara çözümler üretiyor.

2017-Dave Donaldson (MIT): Kalkınma ve ticaret konularında veriye dayalı yenilikçi çalışmaları sebebiyle ödül almış.

Son yıllarda iktisat teorisini pratik sorunlara çözüm üretmekte kullanan ve veriye dayalı çalışmalar yapan iktisatçılar ödül kazanmış. Demek ki günümüzde bu revaçta.

13 Haziran 2021 Pazar

Yapay zeka, otomasyon ve çalışma

Dünyada iktisadi dönüşüm konusunda yapay zeka, otomasyon, robot gibi teknolojik unsurların etkisi son yıllarda ilgi görüyor. "İşlerimizi mi alacaklar?" sorusu artık robotlar için soruluyor. Eskiden daha çok küreselleşme bağlamında Çinliler'den korkulurdu. Daha da eskiden, sanayileşme sürecinde traktöre bakan köylü ve yeni makinelere bakan işçi de benzer korkular yaşamıştır. Öne çıkan unsurlar değişse de meselenin özü aynı. Serbest ticaret ve teknolojik yeniliklerle beraber sektörler yükselir veya geriler, yeni iş alanları ortaya çıkar, sermaye ve emek yer değiştirir. Bir yandan genel bir üretkenlik ve refah artışı yaşanırken, diğer yandan değişime uyum sağlayamayanlar ve onun nimetlerinden az pay alanlar olur. Eşitsizlikler ve toplumsal rahatsızlıklar ortaya çıkar. Sorunlara çözüm olacak politikalara ihtiyaç duyuldukça o konudaki akademik çalışmalar da artar.    

Yapay zeka ve otomasyon konusunda çalışan önemli iktisatçılardan biri Daron Acemoğlu. Teknolojik değişimin işgücü talebine etkisi ve ortaya çıkan fayda ve zorluklar konusunda, kendisinin Pascual Restrepo ile birlikte yazdığı güzel bir makale var. Konuyu ana hatlarıyla açıklayan akademik bir eser arayanlar faydalanabilir. "The Economics of Artificial Intelligence: An Agenda" adlı kitapta bir bölüm olarak yayımlanan makale "Artificial Intelligence, Automation, and Work" adını taşıyor. Linki şurada.

Makalede özetle, yapay zekanın daha önce gerçekleştirdikleri görevlerde insanların yerini alırken, telafi edici etkiler de yarattığına dikkat çekiliyor. Sermaye birikiminin çoğalması, çalışanlar için işgücü verimliliğinin artması ve yeni iş alanlarının yaratılması emeğe olan talebi ve ücretleri artıran gelişmeler olarak sayılıyor. Makineleşmenin işgücünü tarımdan sanayiye ve sanayiden hizmetlere kaydırması gibi, yapay zeka ve otomasyonun yaygınlaşmasıyla insan gücünün değerlendirileceği yeni alanların ortaya çıkacağı belirtiliyor. Elbette insanların yeni teknolojiler ve iş alanlarına yönelik beceriler kazanması ve piyasaların etkin işlemesini sağlayan bir kurumsal yapının olması dönüşümün sancılarını azaltmak açısından önemli. Bu da eğitim, sanayi ve işgücü politikalarında adımlar atmayı gerektiriyor.

9 Mayıs 2021 Pazar

Zaman tutarsızlığı her yerde

Zaman tutarsızlığı veya dinamik tutarsızlık, davranış bilimi ve oyun teorisi çerçevesinde incelenen bir problemdir. Bir karar alıcının tercihlerinin zaman içinde değişmesiyle ortaya çıkar ve optimal olmayan sonuçlara yol açar. Mikrodan makroya birçok iktisadi uygulaması vardır. Örneğin, bireysel olarak tasarruf edememek, sağlıklı bir yaşam sürememek gibi kimi davranışsal sorunların altında birey tercihlerindeki zaman tutarsızlığı yatar. Makroiktisatta, ekonomik ve siyasi koşullara göre değişen kamu tercihleri ekonomi politikalarını etkileyen dinamik tutarsızlıklara yol açar. Para politikasında, merkez bankalarının fiyat istikrarına odaklı bağımsız kurumlar olması bu sorunu aşmak amacıyla çıkmış bir kurumsal düzenlemedir. Bunun dışında, mülkiyet haklarının korunmasıyla ilgili kamu tercihlerinde de dinamik tutarsızlıklar görülebilir. Kısaca açıklayalım.

Tasarruflar

Hayatımızda kimi zaman uzun vadede zararlı çıkacağımız ve pişman olacağımız kararlar alırız. Kendisine hakim olamayarak sağlıksız alışkanlıklar edinmek böyle bir şeydir. İktisatçıları daha yakından ilgilendiren konu ise tasarruf davranışlarıdır. Normalde insanların gelirlerinin yüksek olduğu dönemlerde ve gençlik yıllarında zor zamanlar ve yaşlılık için para biriktirmeleri beklenir. Fakat birçok insan bunu yapmakta zorlanır. Elbette herkes için tek bir ideal davranış kalıbı olduğunu iddia edemeyiz. Fakat kişinin geçici dürtülere uyarak fazla harcama yapması ve kendisi için ideal birikimi sağlayamaması bir sorundur. (Zaman tutarsızlığını davranışsal iktisat bağlamında ele alan bir makale için bkz.)

Dürtülere karşı kişinin kendisini nasıl kontrol edebileceği psikolojinin konusudur. İktisatçılar, bu dürtüler karşısında, hangi araçların kişileri doğru tasarruf davranışına yönlendirebileceği ve kamu politikalarının bu konuda ne rol oynayabileceği ile ilgilenir. Birçok insanın yaptığı en basit şey ev almaktır. Niye? Çünkü bir defa, gayrimenkul birikimin değerini koruyan ama likit olmayan bir varlıktır. Onu satmak yastık altındaki altını bozdurmak kadar kolay değildir. Bu da insanları daha yavaş ve planlı hareket etmeye zorlar. İkincisi, konutun krediyle satın alındığı durumlarda, kişi krediyi geri ödemek zorunda olduğundan mecburen tüketimini kısar. Böylece kişi krediyle ev alarak gelecekteki kendisini bağlamış olur.

Gayrimenkul yatırımı dışında, günümüzde sigorta ve bireysel emeklilik sistemleri gibi risklerden korunmayı ve birikim yapmayı kolaylaştıran araçlar var. Bunlar gönüllülük esasına dayanan piyasa temelli araçlar oldukları için, insanların ihtiyaçlarına göre en iyi seçimi yapmalarına imkan verir. Bunun dışında, devletin sosyal güvenlik sistemi toplumdan sağlanan kaynakla emeklilik, sağlık ve işsizlik sigortası gibi hizmetleri yürütür. Bu bir bakıma tasarrufu zorla dayatan bir sistem olduğu için, bireysel kararlardaki zaman tutarsızlığı sorununu doğrudan aşar. Fakat kamu otoritesi tarafından yönetildiği ve bireylere tercih hakkı verilmediği için başka sorunlar ortaya çıkar. (Örneğin, sosyal güvenlik sistemlerinin tasarruf eksikliğini gidermedeki etkinliğini sorgulayan bir makale için bkz.)  

Makroekonomik politikalar

Zaman tutarsızlığını makroekonomik politikalar bağlamında çalışan Finn Kydland ve Edward Prescott, bu sayede 2004 yılında Nobel ödülü kazanmıştı (bkz.). Bu çalışmaların en önemli yansıması para politikasında oldu. Para politikasının reel ekonomiye bir etkisi, enflasyonun reel ücretleri eritmesi yoluyladır. İşçi ve işveren arasındaki sözleşmeler belli periyotlarla yenilendiğinden, bir sonraki sözleşmeye kadar nominal ücret sabit kalır. Fakat bu arada mal fiyatları arttığından, işverenin ödediği reel ücret düşer. Dolayısıyla, gevşek para politikası ve yüksek enflasyon kısa vadede istihdam talebini ve üretimi teşvik eder. Bunun ülkeyi yöneten siyasiler için, halk desteğine ihtiyaç duydukları zamanlarda ne kadar çekici olabileceği açık. Böyle zamanlarda para politikasını gevşetip enflasyonun yükselmesine izin vermek, büyümeyi hızlandırıp işsizliği azaltarak iktidarın siyasi pozisyonunu güçlendirebilir. Sorun bu etkinin geçici olmasıdır. Ertesi sene ücret pazarlığı geldiğinde işçiler daha yüksek zam isteyince, zor bir ikilem ortaya çıkar. Eğer sıkı para politikası uygulanıp enflasyon düşürülmeye çalışılırsa, ücretler bu sefer enflasyondan fazla artacağından (yani reel ücret yükseleceğinden) büyüme yavaşlayıp işsizlik artacaktır. Bu yapılmazsa yüksek enflasyon kalıcı olur ve her yukarı yönlü sürprizde biraz da artar. (Burada reel ücretlerden bahsettik ama enflasyon aslında her türlü sözleşme ve borç ilişkisine tesir eder. Bu da üretim, bölüşüm ve refah üzerinde bozucu etkilere yol açar.)

Optimal para politikası, konjonktürel dalgalanmaları yumuşatarak ekonomik istikrarı sağlayacak şekilde yürütülür. Tersine, büyüme dalgasını daha da güçlendirmeyi amaçlayan ihtiyari politikalar, yol açtıkları enflasyon, cari açık gibi yan etkiler sebebiyle uzun vadede zararlıdır. Böyle sorunların önüne geçilmesi için, merkez bankalarının bağımsız olması ve kanun tarafından belirlenen çerçevede uzmanlar tarafından yönetilmesi ilkesi kabul görmüştür. Fakat genellikle bu da yetmez. Atanan uzman ekonomideki aktörleri, aldığı kararların hedeflerle uyumlu olduğuna ikna etmek zorundadır. Bunun için açık ve şeffaf olmak ve güven tesis etmek önemlidir.

Maliye politikasında aynı sorun yok mu? Olmaz mı, fazlası var. 1990'larda Türkiye siyasetinde enkaz devralmak diye bir tabir vardı. Hükümetlerin sık değiştiği bir ortamda, seçimden önce kamu kaynaklarını arzu ettiği şekilde kullanan iktidar, vergi artışı ve zam gibi kararları gelecek hükümete bırakırdı. 2000'lerde iktidar partisinin seçimlere rahat girdiği yıllarda bu sorun hafiflemişti, fakat son yıllarda bozulan siyasi istikrarla beraber kamu maliyesinde de kötüleşme oldu. Dünyada da siyasi süreçlere bağlı olarak kamusal tercihlerin değişmesi ve bu yüzden aşırı kamu harcaması, bütçe açığı ve borç gibi ekonomik sonuçların ortaya çıkması politik iktisat alanında incelenen başlıca meselelerdendir. (Örnek için bkz.)

Demokratik bir toplumda maliye politikası bağımsız bir kuruma havale edilemez. Kimden ne kadar vergi alınacak, nereye harcanacak, ne kadar yatırım yapılacak ve gelecek kuşaklara ne kadar borç bırakılacak gibi ülke kaynaklarının kullanımıyla ilgili kararları vatandaşların seçtiği temsilciler almak durumunda. O zaman ne yapılabilir? Liberal bir bakışla, devleti küçültecek reformlar yapmak (örneğin kamu bankalarını özelleştirmek) otomatik olarak zaman tutarsızlığı sorununu hafifletir. Bunun haricinde, AB'nin Euro'ya üye ülkelere uyguladığı Maastricht kriterleri ve IMF programlarındaki performans kriterleri gibi, zorlayıcı yaptırımları olan düzenlemeler aşırılıkları engelleyebilir. Denetimi ve yaptırımı olmayan kurallarsa bağlayıcı olmaz. Kamu politikalarının şeffaf bir şekilde yürütülmesi de seçmene sandıkta denetim yapma imkanı verir. Fakat seçmen davranışını birçok şey belirlediğinden bunun tek başına mali disiplini sağlaması zor.

Mülkiyet hakları

Kişi bir yatırım yapıyorsa, satın aldığı varlığı dilediği gibi kullanmak, onun getirisinden faydalanmak ve dilediği zaman onu satmak ister. Bu gayrimenkul alan için de böyledir, bir şirkete ortak olan için de, borç veren için de, fikir ve sanat eseri üretenler için de... Bunu garanti altına alan yasal düzenlemeye mülkiyet hakkı denir. Mülkiyet haklarının belirlenmesi ve korunması arzu edilen yatırımların gerçekleşmesi için gereklidir. Elbette mülkiyet hakkı sınırsız olamaz. Örneğin, kişi sahip olduğu araziye istediği gibi bina dikemez. Savaş gibi olağanüstü durumlarda, her türlü hak ve özgürlüğü sınırlayan devlet bu konuda da tedbirler alır. Normal zamanlarda da kamu yararı varsa (mesela yol yapmak için) devlet özel mülkleri sahibine değerini ödeyerek kamulaştırabilir. Burada önemli olan şey kısıtlamaların makul ve yasal olmasıdır. Bunun ötesinde mülkiyet haklarının beklenmedik şekilde çiğnenmesi veya geri alınması tehlikesi varsa, zaman tutarsızlığı ortaya çıkar.

Fikri mülkiyet alanında, dünyada son zamanlarda koronavirüsle ilgili aşı ve ilaçlar için patent haklarının askıya alınması tartışılıyor. Buna karşı çıkanların (örneğin bkz.) bir tezi zaman tutarsızlığına dayanıyor. Nasıl? Dünyada tıbbi araştırmalar yapan irili ufaklı çok sayıda firma var. Pandemi ortaya çıktığında, bunların içinde aşı geliştirebilecek bilgi ve tecrübesi olan yüzlercesi, büyük ilaç şirketleri ve devletlerle işbirliği yaparak çalışmaya koyuldu. Bunlardan birkaç tanesi de işe yarayan aşılar geliştirip yaygın kullanıma sokabildi. Çoğunun boşa gideceğini bile bile harcanan onca emek ve para sayesinde, süreç başta öngörülenden de hızlı ilerledi. Bu gelişmelerin arkasında geçmişten bugüne sistemi işleten, fikri mülkiyet haklarına güvenerek risk alan ve yatırım yapan büyük bir finansal sermaye var. Bu güven sarsılırsa, gelecekte yenilik üreten çalışmalara finansman azalabilir. Diğer taraftan,  patentlerin askıya alınmasından yana olanlar (örneğin bkz.), mevcut durumun olağanüstü olduğuna dikkat çekerek, ilaç şirketlerinin karlarından feragat etmesi ve aşı üretiminin yaygınlaştırılması çağrısı yapıyorlar. Tabii ki, güncel tartışmalar zaman tutarsızlığının ötesinde birçok karmaşık meseleyi içeriyor. İdeal olmayan koşullarda, herhangi bir tezin mutlak doğru olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Sonuçta taraflar arasındaki pazarlıklarda, güç dengesine göre bir orta yol üzerinde uzlaşılacaktır diye düşünüyorum.